Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    uzun sürmüş bir günün akşamı özet

    1 ziyaretçi

    uzun sürmüş bir günün akşamı özet bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı - Bilge Karasu

    Puan Tablosu

    Arka Kapak Bilgisi

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı Özet

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı Soruları ve Cevapları

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı Yorumları

    Yazı kaynağı : kitap.yazarokur.com

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı - Bilge Karasu Kitap özeti, konusu ve incelemesi

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı - Bilge Karasu Kitap özeti, konusu ve incelemesi

    Kitap Künyesi

    Yazar: Bilge Karasu

    Tasarımcı: Semih Sökmen

    Yayın Evi: Metis Yayınları

    İSBN: 9789753422260

    Sayfa Sayısı: 160

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

    Kitabın Tanımı

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nda baskı, bir dış etken, insan eliyle oluşturulduğu ne denli bilinse de bir tür kıran gibi ortaya çıkar. Bizans'ta "resim-kırıcılık" diye adlandırılan baskı dönemi başlatılırken genç keşiş Andronikos'un kendi kendine sorduğu soru şudur: Birey olarak bu baskı karşısında, benimsemediğim, ama bana zorla benimsetilmek istenen bu yeni inanç karşısında ne yapmalıyım? İnsan içerikleri toplumdan topluma, dönemden döneme, çağdan çağa değişebiliyor. Bunların taşıdığı değerin saltık değil, göreli olduğu, "Ada" ve "Tepe" öykülerinen oluşan "Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı"nda sürekli olarak altı çizilen bir düşünce.

    "Dutlar" ise Bizans'taki baskı ortamının çağdaş zaman dilimi içinde, iki ayrı zaman noktasında yeniden öykülenişi. "Ada" ve "Tepe"nin yazarı olarak Bilge Karasu'nun, dolayılı-dolaysız yoldan tanıklık ettiği bu yeni baskı dönemi sonunda, inanç konusunda bir karara varması, kendi öykülerini de karara bağlayışının öyküsü..

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı Alıntıları - Sözleri

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı İncelemesi - Şahsi Yorumlar

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Ada, Tepe ve Dutlar isimli üç öyküden oluşuyor. İlk iki öykü birbiriyle ilintili. Ada’da, Bizans döneminde, resmin yasaklanması nedeniyle genç keşiş Andronikos’un manastırdan kaçışı anlatılır.Andronikos dayatmacı, baskıcı anlayıştan kaçıp bir Ada’ya sığınır.Başlangıçta, inancın her şeyden üstün olduğunu düşünen Andronikos, zaman içinde inandıklarını sorgulamaya başlar. Tepe öyküsünde Andronikos’un yakın arkadaşı olan İoakim ile tanışırız.Andronikos manastıra geri dönmüş, işkence ile öldürülmüştür. Resim yasağının kalkması üzerine, İoakim, Andronikos’un ölümünü, kahraman sayılıp sayılamayacağını sorgular. Dutlar öyküsünde, iki öyküsünden çok farklı bir dönemdeki baskı ortamını anlatır Bilge Karasu.Dut yiyen tırtıllar ile faşizmin yükselişi arasında ilişki kurar bu öyküde yazar. Bilinç akışı, flash-back, iç monolog tekniklerinin çok yoğun kullanıldığı öykülerdi bu üç öykü de.Semboller, metaforlar, imgeler, simgeler çok belirgindi yine bu öykülerde. Cümleler bol çağrışımlıydı.Öyküler, kapalı, cidden zorlayıcıydı.Ancak çok zevkliydi de. (Özlem Akbaş)

    Dün değil, önceki gün. Dün de bir günlük geride… Karasu dedikçe, kaz dediniz, derin okuma dediniz, ben de kazdım da kazdım derin inceleme yaptım. Bu sebepten bu "derin okuma" fikrini ortaya ilk atan zikodima/Duvar/ 'ye ithaf ediyorum bu incelemeyi. Kazdıkça daha derine gittiği için mi nedir, Karasu'nun her kitabı üzerine tezler yazılmış, bir kitap kadar irdelemeler çıkarılmış. Ben zaten normal bir kitap okuduğumda incelemeyi kısa tutamayan birisiyim, kısa tutmaya çalıştığım nacizane incelemem için buyurun cenaze namazına… :) Karasu için spoiler vermek mümkün mü bilmiyorum ama ben kitabın genel akışından birazcık bahsetmiş olabilirim. Fakat tamamı imgelerle, metaforlarla, sembolik anlatımla dolu bir kitabın okunmasından alınacak tadı kaçıracak bir bilgi vermedim diye düşünüyorum. Kendisiyle bir “Ada”da tanıştığım, yazılmış en güzel karakterlerden birisi... Andronikos... Manastırda keşiş... Bir gün bir karar alınır manastırda. İmparator’un buyruğuna göre, resimler karşısında tapınmak putatapıcılıktır, bu nedenle resimler kaldırılacak, bundan sonra inanç resimsiz olacaktır. “Putlar, resimler kaldırılacak, putsuz, resimsiz tapınmaya dayanan bir din canlandırılacaktı. Dinin temeli buydu.” Manastır yıllardır tapındığı dini reddedip yeni bir din benimsemek isteyince, istemekle kalmayıp baskıya başlayınca Andronikos sorgulamaya başlıyor; manastırdan kaçmayı düşünüyor, kaçmalı, kaçıyor... Çünkü yıllardır resimler karşısında tapınmıştır, yeni inancı kabul ederse yıllardır kendisini de kandırmış olduğunu kabul etmek zorundadır, kabul etmekle kalmayıp bu bilgiyle yaşamını sürdürmek zorundadır. Sonuçta inanç içsel bir şey, içten içe yanlışlığını bildiği şeye inanmayı nasıl devam ettirebilir? İlk bölümde Andronikos'un manastırın baskısının yanlış olduğunu değerlendirmesini, doğru ve yanlışı gözden geçirmesini, kendisiyle ve öğretileri ile iç çatışmasını okuyoruz. Bundan önce neydi, ne kadarı kendi iradesi ne kadarı öğretilmiş yaşayıştı, bundan sonra neyi nasıl yapmalıydı. İnandıklarına gerçekten inanıyor mu, inanıyormuşçasına kendini mi kandırıyor, kendisine de yalan mı söylüyordu. Hayatı ilk kez öğreniyor gibi etrafı incelemesini; çevresindeki dünyayı, kendisini, dini değerleri ve eski ile yeni ilişkisini irdelemesini gözlemliyoruz. Gözlemliyoruz diyorum çünkü Karasu'nun şiirsel anlatışı bizi de direk kitabın bir parçası haline sokarak, kurmacayı adım adım izlememize olanak sunuyor. Kürekleri Andronikos'la birlikte çekip kıyıya beraber varıp, izleyeceğimiz yola beraber karar veriyoruz. Karakter düşüncelerini, hislerini yol boyunca paylaşıyor bizimle. Karasu direk bizimle bağ kurarak, bizi yani okuru özne konumuna getiriyor. Böylece Andronikos aracılığıyla aslında kendimizi sorgular duruma geliyoruz. Tıpkı “kitap/gece--1179” deki karakter gibi, Andronikos da gücü elinde tutan, buyurgan, dayatma yapan erklerle mücadele ediyor. Fakat bu mücadele eylemsel değil de içsel yine. Hatta kahramanlık sorgulanıyor, inancı sebebiyle zindana atılmaktan bile korkan, bu sebepten kaçan kişi kahraman sayılır mı? Bükemediği bilekten kaçan kahraman mı olur? kitap/gece--1179 kitabını deneyimleyen 1000kitapistanbulokumagrubu/Duvar/ demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. :) Karasu kitaplarında (en azından şimdiye dek okuduğum 3 kitabında) zaman tam belirgin değildir. Bu kitapta da yine iç içe geçmiş farklı zamanlar okuyoruz fakat yine belirgin bir zaman yok. Sanki geçmişten – bugüne, geçmişten-geleceğe, bugünden geleceğe, bugünden –geçmişe bakar gibiyiz okurken. (İyice Karasu’ya bağladım.) Andronikos bizi bir manastıra, bir kaçışına, bir içinde bulunduğu ana sürükler; hatta bazen belirsiz geleceğe… Öykünün başında bahsedilen bir olay öykü ilerledikçe, karakterler geçmişe dönüp baktıkça, zihninde sorgulamalar yaptıkça detaylanarak tamamlanır. Kitabın ilk başında Andronikos’un tepeye tırmanırkenki sorgulamaları esnasında ağzının çarpılması ile manastırda bunun gülmek sayılacağını hatırlaması, yani yasak bir eylem sayıldığı kısım bana kitap/gulun-adi--1736’nı hatırlattı. Bu bölümde ilk kaçtığı sırada Andronikos “Her yer o kadar sessiz ki” diye geçiriyor içinden, ben de sorguluyorum etraftaki sesler olmayınca insanın düşüncelerinin gürültüsüne katlanması daha mı güçleşiyor Andronikos? Ada bölümünün son kısmındaki Leylek göçü, Andronikos’un bununla kendi göçünü benzeştirmesi, yoldan çıkan leyleklerin yola sokuluşu ile verilen imge müthişti. Bir “Tepe”ye tırmanırken rastladığımız Ioakim ise kabullenişi, susuşu temsil eder. Eski inanışın değiştirilmesine karşı çıkmamış, yeni inancı kabullenmiş, Andronikos’un yanında olmamıştır. Andronikos’a yapılan işkence karşısında sadece susması, masum olduğunu bildiği halde hiçbir şey yapmamış olması sebebiyle yıllardır vicdan muhasebesi yaptığını çıkartıyoruz, Tepe öyküsünü okurken. Artık 70 yaşında yaşlı bir adamın yaşadıklarını ve pişmanlıklarını gözden geçirmesini okuyoruz. Andronikos, öldükten sonra resimli inanç geri gelmiş, bu sefer de buna dönülmesi için baskı başlamıştır. Bu noktada ise yine kaçışlar başlamış, Andronikos kaçmakla, kaçma fikrinin temsilcisi olarak kahraman haline gelmiştir. Kaçmasıyla, kaçanların kahramanı olmuştur diyebiliriz. Bu kısımda yine kitap/kilavuz--7664’da olduğu gibi anıların üstü örtülü gibidir. Ioakim anılarını bir sisin içinde arar gibidir, bu yaşlanmış olmasından mı yoksa unutmak istemiş olmasında mı emin olamadım, zaten Karasu söz konusu olunca bir cümlenin altında 10 farklı anlam arayıp, 20 farklı anlam çıkarmak da mümkün. Yine dikkatimi çeken başka bir benzerlik Kılavuz’da Uğur, doğrudan bir bağlantısı olmasa da dolaylı yoldan sebep olduğu fikrinden dolayı, Bülent’in ölümüyle ilgili bir vicdan azabı içindeydi; USBGA’da da aynı vicdan azabı bağlantısını Ioakim ve Andronikos arasında görüyoruz. Bu olayın detayları da iki kitapta da zorlukla hatırlanıyordu. Kitabın içinde üstü kapalı anlatılmış, gizlenmiş homoseksüel ilişki de bir başka ana benzerlik. Neyse ne diyordum. Ioakim kaçar, Bizans’tan Roma’ya gider, orada başpapazdan inancını sürdürmek istediği bir yer talep eder, otuz yıl kadar bu tapınakta çömezleriyle birlikte yaşar, bir gün Bizans’tan bir ulak gelir ve yeni imparatorun yasaları gevşetmekte olduğunu belki de kaldırılacağını haber verir. Sanırım bu haberle birlikte Andronikos’un yaptığı eylem aklına geliyor ve kahramanlık sorgulamasıyla geçmişini yeniden gözden geçiriyor. Çağrışımla sürekli farklı farklı zamanlara dair olayları okuyoruz, böylece ”Ada” kısmında ya da “Tepe” öyküsünün başlangıcında eksik kalan yerler bir bir tamamlanmaya başlıyor. Yani Andronikos’un geri dönüşünün sonrasında başına neler geldiği ve Ioakim’in geçmişten bu ana yaşadıkları, yaptıkları çerçevesinde toplumdaki değişimi gözlemliyoruz. Bununla birlikte Ioakim birden eski inanç serbest hale gelince direniş simgesi olarak kendi tapınağının yükseltileceğini ve kahramana dönüşeceğini fark eder, üstelik kahraman olmaktan onca zaman kaçınmıştır.(Tilki’yi öldürmesinden bu zamana…) Ioakim geçmişini gözden geçirip, hesabını tamamladığında, yıllar önce Andronikos’un masumluğunu savunup kahraman olmak yerine susup korkak olmayı seçmenin verdiği ağırlığı kabullenir ve artık ölmeyi istemektedir. Böylece yıllardır taşıdığı bu yükün ağırlığından kurtulacaktır. “Ölümün güçlüğünü biliyor. İnsan bütün suçlarının, günahlarının yükünü taşır da taşır. Üstelik, bu suçları, günahları, insanların da, Tanrının da bağışlamayacağını oldukça genç yaşta öğrenir ama neden sonra inanmağa başlar öğrendiklerine, neden sonra kabul etmeğe başlar öğrendiklerini. Ölmez. Ölemez. Yükünün altında ezilir utancından. Güçsüzlüğünden.” Ada ve Tepe bir nevi birbirini tamamlayan, aydınlatan öykülerdir diyebiliriz. Ada ile başladığımız manastır, kaçış, yol, arayış, inanç, sorgulama kavramları Tepe’de tamamlanır diyebiliriz. Hem Andronikos hem Ioakim kendi yolculuklarıyla, ki bu yolculuk hem gözlemlenebilen gerçek bir yolculuk hem de karakterlerin, onlar üzerinden kendimizin, kaçışların vardığı yolların, kaçışların etki ettiği olayların sorgulandığı bir yolculuktur. İki öykü de birbirlerine baskı açısından bakan iki farklı bakış açısıdır diyebiliriz. Dutlar öyküsü ise manastırdaki kahramanlarımızdan bağımsız gibi gözükse de özünde yine baskı ve zulüm olması bakımından diğer öykülerle bağ kurar. Yüzyıllar sonrasında hala baskı, şiddet, zulüm kişi üzerinde etkisini sürdürmektedir. Tıpkı bir ay içinde iki kez yaprak veren Dut ağacı gibi. Öyküde anlatıcı olayı yaşayan değil, gözlemleyendir. Acabalarımın üzerine ufak çaplı bir bakınma yapınca anlatılan 1960’lı yıllar, Demokrat Parti dönemi ve mekan da Ankara. Burada dutlar, tırtıllar, yağmur ve mazot hep metafor olarak kullanılmış, zaten Bilge Karasu’nun anlatım tarzından da beklenen bu olmalı. Öykünün sonunda Andronikos’un kaçtığı zamanda Ada’daki tepeden yakılan resimleri görmesine atıfta bulunularak, dut ağacındaki tırtılların belki de mazotla değil ateşle temizlenebileceğini söylüyor. Kitapta ara ara Gece kitabındakine benzer bir anlatıcı yöntemi var, yani anlatıcı karakterin kendisi mi, yoksa üçüncü bir dış gözlemci de onunla birlikte mi anlatıyor, hafızası onu yanıltıyor mu yoksa yazar bizimle oyun mu oynuyor birbirinde harmanlanmış. Koca koca tarihsel olayları böyle ufak tefek metaforlarla ya da eşyalar üzerine yükleyerek (radyo, dut ağaçları gibi ya da çalan şarkının değişmesi gibi) anlatabilmesi Karasu’nun dile, tarihe ve yaşadığı çağın gündemine ne kadar hakim olduğunun göstergesi değil mi? Bir olayı öncesi, şimdisi ve muhtemel sonrası ile birlikte vermesi, bunu da şiirsel bir dille anlatması için bir şey dememe gerek yok. (Çooğ güzeeeğğll.) “Yerde, çatlayan, çatlamış, çatlayacak kozalaklarla birlikte, toprağı örten iğnelerle birlikte düşünmeli çamı. Çam bir tek ağaç değil, bir doğa. Yerle gök arasında bir dizge, bir kurum. Dişleri dökülmüş, kararmış kozalaklarla nedense kopmuş, yerde yatan yeşil kozalaklar, kozalak başlangıçtan, kozalak düşleri, yan yana. Yeter ki yelden, güneşten başka bir şey düşürmesin bu kozalakları. Yeter ki bir el uzanmasın onları koparmak için...” Kitapta zaman, her zaman düz bir çizgide ilerlemeyip, ani geçişlerle ve geriye-ileriye bakışlarla şimdiden geçmişe veya olaydan düşüncelere geçtiği için başlangıçta bu anlatım biraz zorlayabilir sizi, fakat bu anlatıma alıştığınızda Karasu okumak size soğuk bir kış günü sıcacık battaniyenin altında kitap okurken sizi saran rehavet gibi yumuşak ve tatlı bir duygu verecektir. Tadını çıkarın… :) https://www.youtube.com/watch?v=PU3lHcKTXhY (NigRa)

    İlginç ama bir o kadar da güzel bir kitap. İnternette nasıl başlarım yahu ben bu Karasu'ya diye düşünürken ilk olarak Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nın okunmasının tavsiye edildiği gördüm. Doğru bir tavsiye bence. Ama okuması hiç kolay değil. Üç öyküden oluşuyor. Hepsi birbiriyle bağlantılı. Spoiler vermeme gibi bir endişem yok çünkü kitap hakkında spoiler verme şansız yok. İlki olan "Ada" okuması en keyifli olandı bence. Bizans'ta "resim-kırıcılık" olarak adlandırılan bir baskı döneminde keşiş olan Andronikos, yıllarca inandığı ve kutsal kabul ettiği resimleri reddetmesi gerektiği ona dayatılınca bir kaçış haline giriyor. Yıllarca kutsal kabul ettiği meseleleri sırf siyasi sebeplerden reddetmek istemiyor ve derin bir felsefi sorgulama düşüyor. İnanç nedir, neden inanıyorum, dini semboller neden kutsaldır gibi soruları bir ada yolculuğunda kendine tekrar tekrar soruyor. Oldukça özgün bir filozofun öyküsü onunki. Andronikos'un manastırdan ona haber vermeden kaçıp gittiği arkadaşı Ioakim'in öyküsünü ise "Tepe" isimli öyküde okuyoruz. "Resim-kırıcılık" dönemi bitmiş, resimler yeniden kutsal sayılmıştır. Andronikos ölmüştür ve Ioakim bu sefer bir tepe mitine sarılır. Birbiriyle doğrudan bağlantılı bu iki dışındaki "Dutlar" öyküsü ise Bilge Karasu'nun bu öyküleri yazdığı süreçte aynı meseleyi bir kere daha sorguluyor. Birbiriyle bağlantılı bu üç öykü oldukça sağlam. Hiç kolay bir okuma serüveni değil ama dil ince ince işlenmiş ve çok dolu. Mutlaka denemeniz gereken bir yazar. Ben devam edeceğim. Sıradaki eser konusunda tavsiye verebilirsiniz. Bir tavsiyem daha olsun, mutlaka 1000Kitap'ta alıntılar kısmına bakın, çok güzel cümleler var. 9/10 (Ömer Ökten)

    Kitabın Yazarı Bilge Karasu Kimdir?

    Bilge Karasu (1930, İstanbul - 13 Temmuz, 1995), Türk öykü, roman, deneme yazarıdır. Aynı zamanda felsefeci yanı olan Karasu, metinlerinde felsefi sorunları işlemiş ya da onun metinleri felsefi incelemenin konusu olarak görülmüştür. Postmodern romanın Türkiye'deki önemli isimleri arasında değerlendirilmektedir.

    Yaşamı

    Bilge Karasu 1930'da İstanbul'da dünyaya geldi. Genellikle sanıldığının aksine, Musevi asıllı Osmanlı siyasetçi Emanuel Karasu ve onun yeğeni dünyaca ünlü yoğurt şirketi Danone Grubu'nun kurucusu İzak Karasu ile herhangi bir akrabalık ilişkisi bulunmamakla birlikte, Bilge Karasu'nun daha sonra Müslümanlığı seçmiş bulunan anne ve babası da Musevi asıllıdır. Şişli Terakki Lisesi'nde ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde öğrenim gördü. 1963 yılında, Rockfeller bursuyla gittiği Avrupa'dan 1964'de dönerek çevirmenliğe başladı. Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü'nde ve Ankara Radyosu dış yayınlar servisinde çalıştı. Ankara Radyosu için radyo oyunları yazdı. 1974 yılından ölümüne kadar Hacettepe Üniversitesi' Felsefe bölümünde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Ankara'da Nilgün Sokak'ta yıllarca küçük bir bodrum katında yaşadı. 14 Temmuz 1995'de pankreas kanseri tedavisi sürerken Hacettepe Üniversitesi Hastanesi'nde öldü. Cebeci Asri Mezarlığı'na gömüldü.

    Çalışmaları

    Yazmaya 17 yaşında başladı. İlk yazısı 1950'de, ilk öyküsü de 1952'de Seçilmiş Hikayeler Dergisi'nde yayımlanan Bilge Karasu, bireyin sorunlarına ağırlık veren, onun günlük hayatındaki açmazlarını işleyen bir yazardır. Her insanın hayatında en az birkaç kere kafasından geçirdiği ya da yaşadığı "sevgi", "dostluk", "yalnızlık", "tutku", "inanç/inançsızlık", "korku" ve "ölüm" gibi kavramları imgesel bir dille anlatır. Okuyucu günlük hayatına tanıklık ettiği hikayedeki kahramanda ya da kişilerde kendinden parçalar bulur. Böylece kullanılan imgeleri de rahatlıkla bilinçaltında kendi yaşamına göre şekillendirip yorumlar, hikayeyle okur arasında bir bağ oluşur. Çünkü Karasu, insanla/insanüstüyü, olağanla/olağanüstüyü yapaylığa düşmeden, metnin doğal akışı/hayatın da kurgusal akışı içinde verir. Okurun hayal gücünü bir noktaya kadar özgür bırakır. Karasu kelimelerini özenle seçer. Dili işlenmiş, üzerinde çok çalışılmış, oynanmış bir dildir. Kullandığı arı Türkçe başka yazarlarda yapay ve zorlama dururken, onun metinlerinde hoş bir tat bırakır. Çünkü ritim düşünülerek, ses düşünülerek, görsellik düşünülerek kurulmuş, kurgulanmış, kusursuz olması istenmiş bir dille yazılmıştır.

    Türkçe edebiyatın en özgün kalemlerinden biri olan Karasu "Gece" adlı kitabıyla Amerika'da verilen "Pegasus Ödülü"nü kazanan tek Türk yazardır; bu ödülle birlikte kitapları İngilizceye çevrilmiş ve ABD'nin çeşitli üniversitelerinde romanı Türk edebiyatı üzerine konferanslar vermiştir.

    Ölümünden önce yayınlanan kitabı Narla İncire Gazel (1995), ölümünden sonra 1996'da yayınlanan son kitabı ise Altı Ay Bir Güzdür.

    Anısına

    Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi 13-14 Aralık 2010 tarihlerinde Bilge Karasu'nun doğumunun 80, ölümünün 15.yılı dolayısıyla "Altı Ay Bir Güz" başlığı altında Uluslararası Bilge Karasu Sempozyumu düzenledi. Başkanlığını Talat Halman'ın yaptığı sempozyuma Bilge Karasu'dan ingilizceye yaptığı çevirilerle 2004'te ABD'nin en önemli çeviri ödülünü (National Translation Award) kazanan Aron Aji ve kimi kitaplarını Fransızcaya çeviren Alain Mascarou ile edebiyat dünyasından isimler katıldılar.

    Bilge Karasu Kitapları - Eserleri

    Bilge Karasu Alıntıları - Sözleri

    Yazı kaynağı : www.mardinlife.com

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı Kitap Özeti

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı Kitap Özeti

    Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı Kitap Özeti

    Bilge Karasu’nun hikâye kitabı (1970) • Üç uzun hikâye. Ada ve Tepe hikâyeleri, kitabın adını taşıyan ilk bölümü oluşturuyor. Dutlar ise tek başına ikinci bölüm. Ada hikâyesinde, İsa’nın ölüm yaşında, otuzüçünde keşiş Andronikos, manastırdaki arkadaşları İoakim ile Andreas’a haber vermeden, yanına gereçler ve biraz yiyecek alarak, iki gün önce Bizans’tan kaçmış, bir kayıkla Halkedon (Kadıköy)’a geçmiş, bir köylüden edindiği atla Pendik’e gelmiş, orada bu köylünün bir akrabasının verdiği bir sandalla, tek başına bu ıssız adaya gelmiştir.
    Sabaha karşı ayak bastığı adada, uzun bir günü, bir yandan çevreyi keşfetmekle, bir ara leyleklerin göçünü seyretmekle, bir yandan da buraya gelişinin nedenlerini düşünmekle geçirir: Bizans imparatoru, kutsal resimler (ikonalar) karşısında tapınmanın puta tapıcılık olduğu konusunda bir yarlığ çıkarıp, kiliselerde bu resimleri yok etmek, yakmak üzereydi. Kaçtığı ada, Andronikos’dan yalnız inancını değiştirmesi değil, eski inancına göre hareket etmesi de istenmeyecek bir yerdir. Gün sona ererken Andronikos, bir kısmını dolaştığı adada, içecek su ve barınağını yapmaya elverişli bir yer bulmuştur; yarın yeni hayatını kurmaya başlayacaktır, şimdi rahatça uyuyabilir. Tepe hikâyesinde, Andronikos’un manastır arkadaşı İoakim’dir hikâye kahramanı; ama onun hatırlayışlarıyla, Andronikos’un son günleri de bu hikâyede anlatılır: Andronikos, kaçtığı adada tek başına duvarlar örmüş, barınak kurmuş, ama üç ay sonra bir sabah, bütün yaptıklarının boşluğunu kavrayıvermiş, Bizans’a, manastırına dönmüştür. Cezasını çekerken, başında durması görevi, manastırda hâlâ en genç keşiş olan, arkadaşı İoakim’e verilir. Gönderildikleri büyük manastırda Andronikos, uyuklamasına bile izin verilmeden, boyuna konuşacaktır. Cezanın öbür yüzü, hücre arkadaşı İokaim’e düşmüştür: Uyutulmayan Andronikos karşısında uyuyabilecek, konuşturulan cezalının karşısında susacaktır İoakim Andronikos, bu cezaya dokuz gün dayanır, ölür; İoakim eski manastırına döner. Resimsiz geçen on üç, on dört yıldan sonra, tekrar resim izni çıkmıştır. İoakim, manastırda onbeş yıl daha kalır, sonra Roma’ya kaçar. Roma’ya geleli de onbeş yıl olmuştur ve şimdi yetmiş yaşlarındadır. Her akşam değneğine dayanarak, Aventinus tepesinin eteğine tırmanırken, Andronikos’un ve kendisinin hayatını düşünür hep. Aralık ayıdır, çok bitkindir; artık manastırda bir hücreye kapanmalı, keşiş olduğu onsekiz yaşından bu yana, elli yıldır getirdiği gevişi sona erdirmek için, ölümünü beklemelidir. Dutlar hikâyesinin temelinde, İtalya’nın faşist diktatörü Mussolini çetelerinin dayak ve saldırılarından, kadını Türkiye’ye sığınmış, erkeği Arjantin’e kaçmış bir ailenin başından geçen olaylar sıralınır. Hikâyenin çatısını da, sona doğru, Türkiye’de 27 Mayıs 1960 devrimini hazırlayan günlerde artmış baskı, İstanbul ve Ankara’da öğrenci hareketleri oluşturur. Bir sembol gibi kullanılmış olan dut ağaçları, tırtılların ölümüyle 1960 Haziranı’nda yeniden yaprak açıp yeşermişlerdir. Birkaç iletkenli bir kablo gibi, olguyu, düşünceyi, çağrışımı paralel götürme tekniğiyle yazılmış, şimdiki zaman’dan geçmiş zaman’a geçişlerde birden kesilmiş, yarım bırakılmış cümleleri bir anlatım özelliği olarak benimsemiş kitapta, ilk iki hikâyede halka halka, dini inancın geçirdiği sarsıntılar genişletiliyor; üçüncü hikâyede ise demokratik ve siyasal bir ümit ve inancın zaferi vurgulanıyor.

    Yazı kaynağı : www.evvelcevap.com

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap