Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    tımar sistemi hangi padişah döneminde kuruldu

    1 ziyaretçi

    tımar sistemi hangi padişah döneminde kuruldu bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Tımar (arazi)

    Tımar, en genel kapsamında devlete sağlanan tanımlanmış bir hizmet karşılığında ücret olarak toprak tahsis edilmesidir. Farsça bir kökten gelir, bu dildeki anlamı acı, ızdırap, sadakat ve bakımdır. Pek çok tarihçi bir kurum olarak Ortaçağ İslam toplumlarında, ikta adı altında uygulandığı görüşündedir.[1] Ancak Jak Yakar, Hitit İmparatorluğu toprak düzeninde hizmet karşılığı toprak tahsisinden bahsetmektedir.[2]

    Osmanlı İmparatorluğu'nda ise kamu arazisi (mirî) dahilinde, vergi toplama yetkisininin ve asayişi sağlama görevinin sipahiye bırakılmış olan tarımsal topraklara verilen addır. Tımar sistemi Osmanlı'da ağırlıklı olarak, merkezden denetlenen büyük bir sipahi gücü besleyerek padişahın ordusuna asker sağlamak için geliştirilmiştir. En geniş anlamıyla belirli bir yere ait vergi gelirlerinin tümünün veya bir kısmının, dirlik (geçimlik) olarak havale yoluyla bir görevliye devredildiği ve bu devir karşılığında da bazı hizmetlerin ona yüklendiği; mali, idari, askeri amaçları olan bir sistemdir. Osmanlı'da tımar sistemine değinen en eski kayıtlar Orhan ve Osman beylerin (1299 - 1362) dönemine ilişkindir.[1] Tımara: cizye, cerime, bad-ı hava, niyabet, resm-i arus gibi daha başka vergi kalemleri de dahildir.[3] Tımara hak kazanan kişi ancak askeri sınıftan olabilir. Reayaya tımar vermek kesinlikle yasaktır. Tımar sistemi 1839'da Tanzimat Fermanı'yla kaldırılmıştır.

    Tımar sisteminde köylülerin konumu[değiştir | kaynağı değiştir]

    Tımar topraklarında yaşayan köylüler tımarın bölünmesiyle oluşan çiftlikleri kiralayarak ekip biçebilirlerdi ancak kira müddeti bitmeden toprağı ekip biçmekten vazgeçemezlerdi. Kira müddeti bitmeden tımardan ayrılmak isteyen bir köylünün sipahiye tazminat (çift bozan akçesi) ödemesi gerekirdi. Eğer köylü tımarı yasadışı biçimde terk edecek olursa, kaçmasından itibaren bazı kanunname düzenlemelerine göre on bazılarına göre on beş seneye kadar sipahi tarafından cebren toprağına geri döndürülebilirdi.

    Dirlik türleri[değiştir | kaynağı değiştir]

    Sıradan bir tımarın yıllık tarımsal geliri 20.000 akçeden azdı. Bu tür tımarları "tasarruf" eden sipahiler harp durumunda Osmanlı kuvvetlerine bir atlı asker ile birlikte katılırlardı.

    Has: Geliri 100.000 akçeden fazla olan dirliklerdir. Padişaha, hanedan üyelerine, veziriazama, beylerbeyine, sancak beyleri ve üst düzey devlet görevlilerine verilirdi. İki çeşittir. Havâss-ı hümayun, teoride padişaha gerçekte devlet hazinesine ait en kıymetli haslardan oluşan dirliklerdir. Havâss-ı vüzerâ (veya ümerâ) ise vezirlere veya devletin önde gelenlerine tahsis edilirdi[4].

    Zeamet: Gelirleri 100.000 ile 20.000 akçe arasında olan dirliklerdir. Zeametler; defter kethüdası, miralay, çavuş, azep ağası, dizdar vb. derece olarak daha küçük devlet memurlarına tahsis edilir ve bunlara zaim ismi verilirdi.[5]

    Tımar: Senelik geliri 20.000 akçeden az olan dirliklerdir. Savaşlarda yararlılık gösteren kişilere Vezir, Beylerbeyi, Sancakbeyi, Dizdar, Cebecibaşı, Çakırcıbaşı vb. kişilerin bildirmesiyle tımar verilebilirdi. Ancak az da olsa tımara talip olan kişinin kendi isteğiyle tımar aldığı da görülmektedir.[5]

    Osmanlı Devleti'ne hizmeti olan bir bölüm asker ve memurlara verilir. Sipahi askerleri tımar beyine bağlı beyler aynı zamanda tahrir görevi de yaptıklarından yazıcı denirdi.

    Osmanlı'da tımar sisteminin uygulandığı bölgeler[değiştir | kaynağı değiştir]

    Timarların en yoğun olduğu coğrafya, Osmanlı İmparatorluğu'nun çekirdek eyâletlerini teşkil eden Tuna Nehri'nin güneyi olan Rumeli bölgesi, Bosna, Teselya, Mora, Trakya, Batı ve Orta Anadolu bölgeleri olmuştur. Doğu ve Güneydoğu Anadolu sahalarında, Halep ve Şam eyaletlerinde tımarlar daha seyrek olup, Irak, Arabistan, Mısır ve Garp Ocaklarında ise çok istisnaîdir.

    Tımar sisteminin faydaları[değiştir | kaynağı değiştir]

    Tımarlar, 15. ve 16. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu'nun tarımsal üretim düzeniyle süvariye dayalı sipahi askerî gücünü ve merkezî otoritenin taşradaki egemenliğini sentezlemeyi başarmış bir askerî-idarî-iktisadî birimdi. Tımarda üreticilik yapan reâyâ ve yöneticilik yapan sipahi, savaş zamanında kısa sürede bir atlı askere ve alt rütbeli bir subaya dönüşmekteydiler. Söz konusu birim, atlı süvarilerin Osmanlı ordusu açısından önemi devam ettiği nispette canlılığını sürdürmüştür. Tımar, ateşli silahların ve para ekonomisinin çok sınırlı olduğu çağlarda etkin bir idarî üniteydi. Tımar birlikleri ateşli silah kullanmazlar; ok, yay ve mızrakla savaşırlardı. Devlet tarım arazilerinden vergi toplamak zorunda kalmamış, vergi doğrudan asker yetiştirilmesi için kullanılmıştır. Devlet, üretimi kontrol altına almış ve üretimde devamlılığı sağlamıştır.

    Tımarların önemini yitirmesi[değiştir | kaynağı değiştir]

    Avrupa'da ateşli silahların 16. yüzyıl boyunca yaygınlaşması Avusturya cephesinde atlı süvarilerin ve sipahilerin savaş gücünü azaltmıştı. Bu durum ateşli silahlarla eskiden beri donanmış olan Yeniçerilerin önemini arttırdı. Yeniçeriler maaşlarını doğrudan doğruya hazineden nakit para (ulûfe) biçiminde almaktaydılar. Yeniçerileri birlikleri sayısının büyümesi Osmanlı maliyesinde nakit para ihtiyacını artırdı. Nakit gereksinimini hızlı bir biçimde karşılamanın başlıca yolu vergilerin iltizam yöntemiyle toplanmasıydı. Sözü geçen yöntemin 16. yüzyıl sonlarında başat hale gelmesiyle tımarların gerek askerî, gerekse ekonomik anlamda belirleyici bir önemleri kalmamıştır. Tımarlar bundan sonra varlıklarını bir kalıntı kurum olarak 19. yüzyılın başlarına değin sürdürecektir. Tımar sistemi Tanzimat Fermanıyla 1839 yılında kaldırılmıştır.

    Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]


    Yazı kaynağı : tr.wikipedia.org

    Tımar Sistemi nedir ve özellikleri nelerdir? Tımar Sisteminin amaçları, yararları ve bozulma nedenleri

    Tımar Sistemi nedir ve özellikleri nelerdir? Tımar Sisteminin amaçları, yararları ve bozulma nedenleri

    Tımar sisteminin tarihi Antik Mısır'a kadar uzanmaktadır. Osmanlı Devletinden önce birçok Türk Devletinde ve Bizans İmparatorluğunda da uygulanmıştır. Bizans'ta uygulanan tımar sisteminin adı Pronoia'dır.

     Tımar Sistemi Nedir ve Özellikleri Nelerdir?

     Tımar sistemi, Osmanlı Devletinde yaklaşık 500 yıl boyunca uyguladığı bir vergi ve toprak sistemidir. Eğer bir toprağın değeri 100 bin akçeden az ise ona ''Has'' adı verilirdi. ''Zeamet sistemi'' ise 100 ile 200 bin akçe değerindeki toprakları kapsayan dirlik türünün adıydı. En geniş ve değerli topraklar ise tımar sistemi dahilinde işletiliyordu.

     Tımar, genelde savaşlarda yararlılık gösteren askerlere ve yüksek dereceli memurlara verilirdi. İlk dönem, tımar verilecek olan kişileri belirleme ve bildirme yetkisi sadece vezirlere ve sancak beylerine aitti. Toprak düzenin genişlemesi ile birlikte bu yetki Kapıkulu ocağında görev yapan kişiler de verildi.

     Aynı zamanda bir dirlik türü olan tımar sistemi Osmanlı Devletinin her bölgesinde uygulanmamıştır. En yoğun olduğu bölgeler Trakya ve Anadolu'nun iç kesimleriydi. Tımar sayısının en az olduğu bölgeler ise Mısır ve Arabistan'dı. Tımar arazilerinin tamamı devlete aitti ve köylülere devredilmesi yasaktı. Osmanlı İmparatorluğu bir ülkeyle savaşa girdiğinde tımarlı sipahilerin sefere katılması zorunluydu. Bu zorunluluğa uymayanların elinden toprakları alınırdı.

     Not - Tımar sistemine kayıtlı topraklar babadan oğula geçebilirdi. Bu nedenle bu topraklar için tapu resmi ödenmezdi.

     Tımar Sisteminin Amaçları Nelerdir?

     Osmanlı Devleti merkezi bir yönetim anlayışına sahip olduğu için ''taşra'' olarak nitelendirilen bölgelerin güvenliğini sağlamakta güçlük çekiyordu. Tımar sisteminin en büyük amaçlarından biri Sipahi askerlerini taşra bölgelerine atamak ve burada güvenliği sağlamaktı.

     Tımar sisteminden alınan vergiler askeri amaçlar için kullanılırdı. Örneğin sefere çıkan askerlerin silah ve zırh gibi temel ihtiyaçları tımar vergilerinden karşılanırdı.

     Tımar Sisteminin Yararları Nelerdir?

     Tımar sistemi, Osmanlı Devletinin askeri, idari ve ekonomik alanda güçlenmesini sağlamıştır. Yükselme döneminde en geniş sınırlarına ulaşan devlet, sınırların güvenliğini sağlama konusunda sorun yaşıyordu. Bu bölgelerde yaşanan isyanları bastırmak için görevlendirilen askerlerin ayaklanmanın başladığı bölgeye gitmesi günlerce sürüyordu. Ancak tımar sisteminin yaygınlaşması ile birlikte sınırlarda eyalet askerleri görev yapmaya başlamıştır. Bu da merkezi otoritenin gücünü arttırırken isyanların daha hızlı bastırılmasını sağlamıştır.

     Tımar sisteminin ekonomik açıdan da birçok faydası olmuştur. Yüksek dereceli memurların maaşlarının toprak üzerinden ödenmesi, Osmanlı İmparatorluğunda yaşanan mali krizlerin azalmasını sağladı. Aynı zamanda her tarım arazisi işlendiği için ülkenin üretim gücü de artmış oldu.

     Osmanlı Devletinin en büyük sorunlarından biri olan vergi kaçakçılığı da bu sistem ile tamamen önlenmiştir.

     Tımar Sisteminin Bozulma Nedenleri

     Hem iç hem dış etkenler tımar sisteminin bozulmasına neden olmuştur. IV. Murad'ın hüküm sürdüğü 1613 - 1640 yılları arasında tımar sistemi aksamaya başladı. Bunun en büyük nedeni ülkede yaşanan iç karışıklıklar ve ülkenin birçok yerinde eş zamanlı çıkan isyanlardır. Özellikle 17. yüzyılda çıkan büyük çaplı isyanlar, hem tarımsal üretime zarar vermiş hem de maddi zarara yol açmıştır.

     Osmanlı Devletinin gerileme döneminde üst üste birçok savaş kaybedildi. Bunun sonucunda topraklar askerlere ve çiftçilere yetersiz gelmeye başladı. 1839 yılında ilan Tanzimat Fermanı ile birlikte tımar sistemi kaldırılmıştır.

    Yazı kaynağı : www.hurriyet.com.tr

    Osmanlıda tımar sistemi hangi padişah zamanında kaldırıldı

    TİMAR

    TİMAR

    Türkçe’de dirlik (dirilik) ile eş anlamlı kullanılan timâr (tımar) kelimesi sözlükte “bakım, ilgi” anlamına gelir. Terim olarak, Osmanlı merkez vilâyetlerinde bir süvari birliğini ve askerî-idarî hiyerarşiyi desteklemek amacıyla yapılan ve tevarüs yoluyla geçmeyen tahsisatı ifade eder. Timar sistemi, imparatorluğun sadece askerî-idarî teşkilâtlanmasının temel direği olmakla kalmamış, aynı zamanda mîrî arazi sisteminin işleyişinde, köylü-çiftçilerin statüleri ve ödeyecekleri verginin belirlenmesinde ve imparatorluğun klasik çağında (1300-1600) tarımsal ekonominin yönetiminde esas belirleyici faktör olmuştur.

    Timar sistemiyle ilgili belgeye dayalı ilk atıf Orhan Bey dönemine kadar gitmektedir. Osman Gazi tarafından kumandanlarına dağıtılan timarların daha çok yurtluk (apanaj) kabilinden veya Doğu Anadolu Türkmen devletlerindeki “tiyûl” ya da “ülke” şeklindeki yurt tarzında olduğu anlaşılmaktadır. Ülke veya yurt terimleri, Osmanlılar’ın yönetimine geçtikten sonra aynı bölgelerde kalıtsal yurtluklar için kullanılmaya devam etmiştir. Bununla birlikte Selçuklu yönetimindeki İran’da ve Memlük yönetimindeki Mısır’da bile Osmanlı timar sisteminin belirli temel özellikleri görülebilmektedir. İktâ sahibi tarafından savaş meydanına getirilecek yardımcı kuvvetlerin sayısı iktâının miktarıyla orantılıydı; bu, Osmanlı timar sisteminde ve daha öncesinde Bizans İmparatorluğu’nda da bulunan (pronoia) bir uygulamadır. Öyle anlaşılıyor ki Selçuklu yönetimindeki Anadolu’da apanaj tarzı timar ve aynı şekilde Osmanlı timarına benzer askerî tahsisat mevcuttu. Genel olarak belirtmek gerekirse nakit ekonomisi ve merkezî hazinenin gerektiği şekilde gelişmediği, ordunun büyük ölçüde süvarilerden oluştuğu bir devlette feodal sistem veya tahsis sistemi zorunlu biçimde ortaya çıkmaktadır. Süvarilerin ihtiyaçları böyle bir durumda ancak kırsal bir çevrede karşılanabilirdi ve devlet gelirlerinin ana kaynağı olmak üzere toprak mahsulünden alınan onda bir vergi yalnız yerel bir pazarda toplanabilir ve nakde çevrilebilirdi. Bu temel faktörlerin belirlediği feodal tahsis sistemi kadim İran, Bizans İmparatorluğu, Batı Avrupa, İslâm devletleri ve Türk-Moğol devletlerinde hâkim oldu. Osmanlı Devleti, muhtemelen birbirini izleyen genişleme dönemlerinde bu feodal sistemlerin her birinden bazı unsurları alıp kendine özgü bir timar teşkilâtlanması geliştirmiştir.

    Genelde at ve silâh, profesyonel sipahi sınıfını vergiye tâbi ekonomik faaliyetlerle uğraşan halktan ayıran temel özelliklerdi. Bu iki sınıfın birbirine karışmaması son derece sıkı takip edilen bir esastı; bu husus toplumsal adalet düzeni ilkesi kabul ediliyordu. Osmanlılar, Balkanlar’da “pronoia” (baştina) sahibi profesyonel silâhlı süvari sınıfıyla karşılaşmışlardı ve onları, vergi ödeyen reâyâdan ayrı sipahiler veya askerî seçkinler diye kabul ederek sultana bağlı olmaları beklentisiyle kendi timarlı orduları içine hiçbir ayırımcılık yapmadan dahil etmişlerdi. Kısaca sipahi mesleği ve sınıfı, 1593-1606 yıllarında Avusturyalılar’a karşı yapılan savaş sırasında tüfek kullanan birliklere duyulan ihtiyacın maaşlı asker istihdamını zorunlu kılmasına kadar Osmanlı askerî sisteminin temel birimini oluşturuyordu. Kadim İran’da bilinen şekliyle silâhlı süvariler İran’da İlhanlı, Akkoyunlu ve Safevî ordularının seçkin birliklerini teşkil etmişti. Osmanlı timar sisteminde kullanılan “cebe, gecim” gibi hepsi Moğolca’dan geçen terimler mevcut etkinin ispatı şeklinde görülebilir. Osmanlı timar sisteminin daha sonraki gelişiminde Bizans’ın pronoia sisteminin etkisi aynı biçimde farkedilebilmektedir (timar, bakım kelimesi Yunanca’daki pronoia kelimesinin tam karşılığıdır). Öte yandan Osmanlılar, Memlükler’le doğrudan ilişkiye girdiklerinden iktâ sistemini de büyük bir ihtimalle biliyorlardı.

    II. Murad döneminde hazırlanan timar icmal defterleri, Osmanlı timar sisteminin bütün temel ilkelerinin ve XVI. yüzyıl kanunlarındaki tasvirlerde görülen özelliklerinin daha o dönemde tamamen şekillendiğini gösterir. Tipik Osmanlı vilâyeti timar sisteminin yürürlükte olduğu bir yerdir. Gelirleri timar şeklinde dağıtılmayan vilâyetler (Mısır, Bağdat, Yemen, Habeş, Basra, Lahsâ, Cezayir, Trablusgarp ve Tunus) sâlyâneliydi. Beylerbeyi yönetimindeki bir vilâyet/eyalet, sancak beyi yönetimindeki sancaklara ve her bir sancak subaşı yahut zaîm kontrolündeki subaşılıklara veya zeâmetlere bölünmekteydi. Zaîmlerden biri seçilerek kendisine alay beyi unvanı verilir ve bu kişi sancak içindeki sipahilerle ilgili bütün işlerden sorumlu tutulurdu. Bunların hepsi bey unvanı taşıyan kumanda kademesinden görevlilerdi. Aslında sancak temel idarî veya askerî birimdi, fakat beylerbeyilik bölgesi sancakların eklenmesiyle yahut çıkarılmasıyla değişebilmekteydi. Bir sipahinin başlangıçtaki sancağında kalması temel bir kuraldı ve onun timarındaki değişiklikler sadece bu sancak içinde uygulanmak zorundaydı. Bir sancaktan diğerine nakil istisnaî bir durumdu. Genellikle mart veya nisan aylarında sefer mevsimi başladığında çeribaşılar zeâmetteki sipahileri toplayarak subaşıya katılırlardı. Ardından subaşılar sancak beyi ile buluşurdu. Sipahileri sancaklardan derleyip kumandası altında birleştiren beylerbeyi Ordu-yı Hümâyun’la buluşma yerine varmadan önce birliklerini teftiş ederdi.

    Güvenilir bir kaynak olan İdrîs-i Bitlisî’nin Heşt Bihişt’i 1473’te timarlı Anadolu ordusunu 20.000, Rumeli ordusunu 24.000 civarında tahmin etmektedir. Bu rakamlara yardımcı kuvvetler durumundaki cebeliler dahil olmalıdır. 933-934 (1527-1528) tarihli resmî kayıtlarda timarlı ordu 37.521 kişi olarak verilmektedir. 37.521 timar sahibi içinden 9563’ü hisar eriydi (kale muhafızı), geri kalanlar seferlere katılan süvarilerdi (eşkinci). Timar sistemi uygulanmayan Mısır gelirleri dışarıda bırakıldığında kamu gelirlerinin hemen hemen yarısının timarlara tahsis edildiği ortaya çıkar. Her bir timar, zeâmet ve has sahibi, sefer için timarıyla orantılı sayıda cebeli veya tam teçhizatlı yardımcı atlı asker getirmek zorundaydı. Bir özet veren Ali Çavuş Kanunnâmesi 1063 (1653) tarihli ise de kaynakları 1560-1580 dönemine ait olmalıdır. Tablo II’deki rakamlar genelde cebelilerin sayısının timar sahiplerinin iki katına ulaştığını ima etmektedir. Timar sahiplerinin teçhiz edip toplanma yerine getirmek zorunda bulundukları cebelilerin tam sayısını belirlemek zordur. Kanunlara uygun şekilde 730 akçe gibi küçük timar sahibi bir cebeli sipahi bir cebe giymek zorundaydı; cebe genellikle metal plakalardan oluşan basit bir zırhtır. Ancak 3000 akçeyi geçtikten sonra cebeli bir bürüme, yani birbirine tutturulmuş çelik halkalardan oluşan ve anlaşıldığı kadarıyla daha pahalı ve işe yarar olan bir zırh-ceket giyebilirdi.

    Timar teşkilâtlanmasında sınıflar işlev ve kalıtıma göre ayrıştırılmaktaydı. İşlevsel olarak timarlar temelde üç kategoriye ayrılmıştı: Has, zeâmet ve timar. Has (hâs; çoğulu havâs) iki türdür: Havâss-ı hümâyun ve havâss-ı vüzerâ (ümerâ). Prensipte padişaha ait olsa da aslında hazine içinde yer alan havâss-ı hümâyun gelirleri esasta diğer bütün kategorilerden ayrılmıştır. En zengin ve güvenilir gelir kaynakları bu kategori için tahsis edilmişti; fakat her zaman onları başka kategorilere kaydırmak mümkündü. Havâss-ı vüzerâ hükümet üyeleriyle vilâyet yöneticileri, sancak beyleri / mirlivâlar ve beylerbeyileri / mîr-i mîrânlar için ayrılmıştır. 835 (1432) tarihli Arvanid Defteri’nde timarlar sadece has ve timar olmak üzere iki sınıf şeklinde geçmektedir. Subaşıların tahsisleri timarın büyüklüğüne göre değil onların askerî hiyerarşideki konumlarına göre ya timar ya da has olarak adlandırılmaktaydı. İcmalde 20.000 akçe diye kaydedilen timarlara ancak daha sonraları zeâmet adı verilmiş, onlardan faydalananlara bey lakabı taşıyan kumanda kademesinde görevli kişi anlamında zaîm veya subaşı denmiştir. Bir zeâmet terfiler ve yükseltmelerle yapılan ilâvelerle 100.000 akçeye kadar çıkabilirdi. Sancak beyleri ve beylerbeyilerine tahsis edilen hassın 100.000 akçeden başladığı var sayılırdı. 1609 yılına doğru bir sancak beyinin en düşük hassı Eğilli bir Kürt beyine ait olan 96.750 akçe tutarındaydı; en yükseği ise 652.500 akçe tutarında Bosna’daki Klis sancağı hassı idi. Bir beylerbeyine ait en yüksek has Diyarbekir’e ait 1.200.660 akçe, en düşüğü Kıbrıs’a ait 600.000 akçe idi. İcmal defteri hazırlamakla yükümlü olan görevli her bir has ve zeâmet birimini öyle düzenlemişti ki söz konusu timarın bölümleri, köyleri veya hisseleri sancak veya zeâmet arazisinin çeşitli kısımlarına dağıtılmıştı. Dolayısıyla güvenlikten sorumlu sancak beyi veya zaîm sancak yahut zeâmetinin değişik kısımlarını bizzat dolaşmak ihtiyacı hissediyordu. Sıradan bir timardaki hisseler de farklı köylere dağıtılmıştı. Bu düzenleme, güvenliğin yanında devletin timar sahibinin köyü kendi kişisel mülküne dönüştürmesini önleme kaygısından doğmuş olmalıdır. Böylece haslar, zeâmetler ve timarlar beylerbeyilik sınırları içinde bir mozaik teşkil etmekteydi. Sancak beyi ve zaîm yetki alanlarında bulunan yerleri düzenli biçimde dolaşmak, suçluları kovuşturmak, meşrû hukukî süreci izleyerek kadıdan karar çıkarttıktan sonra onları cezalandırmak durumundaydı. Asker sefere çıkınca geride güvenlik amacıyla bir sipahi birliği bırakılırdı. Cezaî rüsûmun bu üç sınıf arasında bölüşülmesi sık sık ihtilâflara sebep olmuş ve devlet özel düzenlemelerle hisseleri paylaştırmaya çalışmıştır.

    İcmal defterinde kayıtlı bir timar timara dahil köylerinkilerle uyumlu sınırlara sahip, “kılıç” adı verilen malî ve askerî bir birim oluşturmaktaydı. Aynı zamanda bu sınırlar içinde kayıtlı çiftçiler (hâne) hukuken timar sahibinin reâyâsıydı. İşlenmemiş ya da boş arazi ve timar dahilindeki diğer bütün doğal kaynaklar timar sahibi tarafından kullanılabilir, timar dışından başka çiftçileri getirerek buralara yerleştirebilirdi. Ödenmesi zorunlu olan bütün vergiler yeni bir tahrir yapılıncaya kadar timar sahibince toplanırdı. Dolayısıyla timar sahibi, bir veya daha fazla sayıda köye timar şeklinde sahip olduğunda bu bir timar ünitesi, timar toprağı diye nitelendirilebilirdi. Timar sahibine “sâhib-i arz” (sâhib-i raiyyet) denilirdi; çünkü buradaki arazi ve çiftçi üzerinde mîrî arazi ve reâyâ ile ilgili kanunlarda belirtilen şartları uygulamada tam yetkiye sahip tek kişiydi. Bu kanunları çiğnediği takdirde soruşturmaya tâbi tutulurdu ve hakkını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelirdi.

    Kanun koyucu çift resmi ve ispençe gibi kişisel vergileri sâhib-i raiyyete, öşrü ise işlenmiş arazi üzerinde hak sahibi olan sipahiye bırakmıştı. Toprağın ekilmemesi ve öşrün tahakkuk etmemesi durumunda sipahi çift bozan vergisi de alırdı. Çiftçinin toprağını terketmemesi gerekirdi. Timar sahibinin kaçan çiftçiyi on yıl (daha sonra on beş yıl) içinde geri getirme yetkisi vardı. Bu şart verimliliği sağlamak ve timar sahibinin gelirini güvence altına almak için konulmuştu. Ardından kanunlar bu alanda daha fazla serbestlik vermiştir. İlke olarak Osmanlı rejimi, çiftçinin emeğinin mahallî otoritelerce suistimal edilmesine ve askerî sınıflarla çiftçiler arasında kişisel ilişkilerin kurulmasına karşıydı. Reâyâ üretimle ilgili faaliyetlerini yapmakta serbestti ve timar sahibine kanunun belirttiğinden fazla veya kanuna aykırı vergi vermezdi. Bu anlamda Osmanlı köylüsü hürdü ve sipahi onu kendi istekleri doğrultusunda zorla çalıştıramazdı. Devletin sipahinin atına saman vermek, onun hassa çiftliğinde, inşaat işinde çalışmak, toplanan öşürlerin pazara götürülmesine yardım etmek gibi Osmanlı öncesi feodal sistemden kalma bazı angaryaları devam ettirdiği doğrudur. Ancak bu hizmetlerin çoğu Osmanlı sisteminde ücrete tâbi işlere dönüştürülmüştür. Bizans-Balkan bağlamında olduğu gibi Osmanlı timarı bir malî birimdi. İcmal defterinde her timarın sonuna konulan hâsıl (timar gelirinin ana toplamı) bizzat timara işaret etmekteydi.

    Genelde timar sahibiyle köylüler arasındaki ilişki her an bozulmaya müsaitti. Çünkü her iki taraf kendi çıkarını gözetiyor veya yükümlülüklerinden kaçmak için çaba harcıyordu. Sipahi karşısında reâyânın hakları kanunnâmelerde ayrıntılı biçimde belirlenmiştir.

    İstimâlet (gönül kazanma) politikası gereği Osmanlılar fethedilen topraklarda timar sisteminin değiştirilen çeşitli şekillerini uygulamıştır. Meselâ Balkan fetihleri sırasında daha önceki pek çok pronoia sahibini bu pronoialarında Osmanlı timar sahipleri şeklinde devam ettirmiştir. Müslüman olma bir Osmanlı sipahisi için ön şart değildi. Hıristiyan timarlarının sayısı bazı sancaklarda toplam sipahilerin % 35’i gibi yüksek bir orana ulaşmıştı. Anadolu’da Karaman ve Dulkadır sancaklarında sipahi sınıfının üyeleri, Osmanlı hânedanına sadık kalmaya karar verdikleri her an timar bağışıyla ödüllendiriliyordu. Öyle anlaşılıyor ki Osmanlılar için sipahilik miras yoluyla geçebilen bir özellikti. Yerleşik askerî ailelerin çocuklarına ocakzade denilmekteydi (bk. OCAKLIK).

    Yavuz Sultan Selim, kızılbaş ve Türkmenler’e karşı mücadelesinde sadakatlerini güvence altına almak amacıyla Diyarbekir beylerbeyiliğine bağlı dokuz Kürt sancak beyinin yurtluk arazilerindeki mülkiyet ve iç işlerinde bağımsızlık haklarını (ocaklık, hükümet) tanımış, daha küçük aşiret beyleri de zaîm kabul edilerek yurtluk ve ocaklık statüsü elde etmiştir. Onların zeâmet ve timarları aile üyeleri arasında miras yoluyla geçebiliyordu. Yurtluk-ocaklık sistemi diğer beylerbeyiliklerde de meselâ Van’da sekiz sancakta, Halep’te bir sancakta, Çıldır’da dört sancakta, Şehrizol’da bir sancakta ve Kuzey Irak’ta bazı yörelerde uygulanmıştır. Yurtluk-ocaklık statüsü Karaman (Konya) beylerbeyiliğindeki bazı Türkmen kabilelerine de tanınmıştır. Ocaklık-timarlar zamanla Bosna’da yayılmıştır. XVI. yüzyılın sonundan itibaren Avusturya ordusunun sürekli işgal tehdidi sebebiyle devlet, Bosna sipahilerinin timar veya zeâmetlerinin sadece erkek çocuklarına değil erkek çocuğun olmadığı durumda ailenin diğer erkek üyelerine miras yoluyla geçmesi yönündeki taleplerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu timar sahibi aileler ocak diye tanınmakta ve onların timarlarına da ocaklık denmekteydi. Bu imtiyazın verilmesi kararı I. Ahmed dönemine kadar (1603-1617) geri gider; karar Sultan İbrâhim tarafından 1644’te teyit edilmiştir.

    Serbest adı verilen başka bir timar kategorisi belirli dokunulmazlıkları ihtiva eder. Beylerbeyi, sancak beyi, alay beyi, zaîmler, çeribaşı (serasker), dizdar ve çavuş dahil yetkili kılındıkları alanda asayişin teminiyle vazifeli görevlilere ait bütün has ve zeâmetler bu sınıfa dahildi. Onlar para cezaları, evlilik vergisi ve kaçak kölelerin satışından elde edilen vergi gelirlerini başka otoritelerle paylaşmak zorunda değildi. Bütün yurtluk-ocaklık timarları da aynı dokunulmazlıklara sahipti. Arpalık, hükümet, ocaklık tipi timarlar ve zeâmetler, “mefrûzü’l-kalem” ve “maktûu’l-kadem” adı verilen bir yapıda belirli bir otonomiye sahip olmaları bakımından normal timar ve zeâmetlerden ayrılmaktaydı. Diğer bir ifadeyle suç işleyenlerin takibi ve para cezalarının toplanması söz konusu olduğunda onların bölgelerine ehl-i örfün karışmasına izin verilmezdi. Yaya, müsellem, yörük, akıncı ve voynuk gibi ocaklarda teşkilâtlanan grupların reislerine ve kalelerdeki kumandanlara ait timarlar ve zeâmetler de aynı şekilde arpalık sınıfına kaydedilmişti; çünkü reislik ancak grup içinde aktarılabilirdi. Kadı, imam, metropolit, papaz gibi din görevlilerine bağışlanan timarların da arpalık türünden olduğu anlaşılmaktadır; zira onlar hep aynı görevi aynı timarda devralmaktaydı. Osmanlı timarının yerel şartlara uyarlanmış diğer biçimleri mâlikâne, eşkincili, benevbet ve müşterek timarlardır. İlâve birliklere ihtiyaç duyan Fâtih Sultan Mehmed, yurt benzeri hak veya mülk arazisi sahiplerinden eşkincili adı verilen yardımcı asker teçhiz ederek kendi seferlerine göndermelerini istemiştir. Bunlar icmal defterlerine dahil edilmiştir. Fâtih Sultan Mehmed aynı zamanda büyük ölçekli toprak reformu yapmış ve pek çok kullanışsız evkaf ve emlâk arazisini sipahilere yeni timarlar açmak için ortadan kaldırmıştır.

    Timar büyüklüğünü temel alan bir düzenleme, timar sahibinin sefere birlikte getirmekle yükümlü tutulduğu teçhizat türü ve cebelülerin, yani tam teçhizatlı silâhlı atlıların ve oğlanların/gulâmların (genç devşirmeler) sayısını belirlemiştir. Daha 835 (1432) yılı civarında bu kanunlar tam olarak yürürlükteydi. Meselâ 1000 akçeden başlayan veya 2000 akçenin altında kalan bütün timar sahipleri seferde bir cebe ile hazır bulunmalıydı; 2000’e terfi ettirildiğinde ise aynı zamanda kendisiyle birlikte bir gulâm da getirmek zorundaydı. Oğlan bir sipahi tarafından yakalanmış ya da satın alınmış bir köleydi. Öyle görülüyor ki belirli bir hizmet süresi sonunda bir gulâm cebelü konumuna yükseltilirdi. Kaçak gulâmlar genellikle kaynaklarda zikredilmiştir. Basit bir sipahi, timarının her bir fazla 3000 akçesi için bir cebelü teçhiz etmek mecburiyetindeydi, ancak 20.000 akçe değerini aşan timar sahibi görevliler (subaşı ve daha yüksek rütbeliler), her bir 5000 akçe için bir cebelü getirirdi. Böylece Osmanlı sipahi ordusu bütünüyle silâhlı süvari gücünden oluşmaktaydı. Fakat Osmanlılar Türkmen, İranlı ya da Memlük silâhlı süvarileriyle karşılaştıklarında askerî üstünlüklerini genelde ateşli silâhlar ve toplarla sağlıyorlardı. 3000 akçeli timar sipahisi bir bürüme giymek ve kendisiyle birlikte bir cebelü, 5000 akçelik timar sahibi ise bir bürüme giymek ve bir cebelü, bir gulâm, bir de çadır getirmek zorundaydı. Zamanla sipahiler fakirleşti. Bir sipahi sefer için ihtiyaç duyduğu bütün ekipmanı ve yiyeceği yanına almak durumundaydı. Timarların değerindeki düşüş yanında gerekli ekipmanın fiyatının yüksekliği bir timarlının uzun mesafeli seferlere katılmasını imkânsız hale getirmiş ya da zorlaştırmıştır. 1584 sonrasında timarların değeri aynı kalmasına rağmen enflasyon % 100’e ulaşmıştır. Osmanlı arşiv kaynakları, sipahilerin gittikçe artan oranda köylülerden zorla vergi aldıklarını ve pek çoğunun haydut çetelerine katıldığını gösteren bilgiler içerir.

    Reâyâ statüsünden birinin sipahi sınıfına girmemesine ve timar sahibi olmamasına son derece dikkat edilirdi. Ancak savaşçı olarak seferlere katılan reâyâ kökenli gönüllüler ve garip-yiğitlerle akıncılar ve kale garnizonu mensupları kumandanlar tarafından timar için tavsiye edilebilirdi. 1578-1618 arasında Avusturya ve İran’a karşı yapılan uzun seferler yüzünden adama olan ihtiyacın artması üzerine kumandanlar bu hususta daha hoşgörülü davranmış, binlerce Anadolulu Türk, Kürt ve diğer reâyâ imtiyazlı sipahi sınıfına dahil olma fırsatı bulmuştur. Dışarıdan sipahiliğe girenler hakkındaki şikâyetler daha Kanûnî Sultan Süleyman döneminde padişah fermanlarında dile getirilmiştir. Bunun ardından başvuranların sipahi kökenli olmasına yönelik sıkı kurallar konuldu. Timarların hukuken hak sahipleri yanında mülâzımlar, yani mâzuller, görevden alınmış sipahiler, timar almak ümidiyle sefere katılan sipahilerin çocukları da (eli-emirliler) vardı. Böylece timara hak iddia edenler sabırsız, kargaşa çıkarmaya meyyal ve her an merkezî hükümete karşı isyan hareketlerine katılmaya hazır bir grup teşkil ediyordu. Bütün bu kişiler ve rahatsız sipahiler 1416’da Şeyh Bedreddin Simâvî, 1511’de Şahkulu Baba Tekeli ve XVI. yüzyılda kızılbaş isyanları gibi ayaklanmalara katıldı. II. Bayezid ve Kanûnî Sultan Süleyman döneminde babalarından sonra tahta çıkmak için mücadele eden rakip Osmanlı şehzadeleri kendilerini destekleyenlere timar sözü vermişlerdi; nihayet 1593-1609’da Anadolu’daki Celâlî zümreleri de benzeri unsurlardan meydana geliyordu.

    Bir kişinin elinden timarın alınmasının sebepleri arasında öncelikle sefere katılmama geliyordu. Beylerbeyi tarafından sefer sırasında yoklama yapılırdı ve katılmayanların kaydı devlet merkezine gönderilirdi. Ayn Ali bu kayıtların hangi timarların boş olduğunu belirlemek, çifte tahsis ve ihtilâfları önlemek için son derece önemli sayıldığını vurgulamıştır. Timarın kaybedilmesinin gerekçeleri arasında adam öldürme veya hırsızlık gibi büyük bir suç işlemiş ya da reâyâya karşı zalimane bir eyleme katılmış olma da vardır. Mâzul bir timarlı, tekrar timar hakkı elde edebilmek için mülâzemet maksadıyla beylerbeyinin kumandasında sefere iştirak etmek zorundaydı. Hakkını kaybettikten sonraki yedi yıl içinde seferdeki orduya katılmazsa bu kişi sipahiliği kaybeder ve vergiye tâbi basit bir reâyâ haline gelirdi. Dolayısıyla sipahilik tam mânasıyla kalıtsal değildi. Azil devlet tarafından, bekleyenlere yer açmak ve timar sahiplerini seferlere katılmaya teşvik amacıyla sıkça uygulanan bir yoldu. Bununla birlikte pek çok sipahi, timar gelirlerinin destekleyemeyeceği kadar pahalı ve uzun mesafeli seferlere katılma konusunda isteksiz davranıyordu. Padişahın iştirak ettiği 1596 tarihli önemli sefere katılmayan Anadolulu sipahiler sipahilik mesleğinden ebediyen atılmış, bu durum imparatorluk içinde büyük karışıklıklara yol açmıştır. Devletin kadro boşalmasını bekleyen pek çok sipahi için mülâzemet yoluyla rotasyon sistemi uyguladığını gösteren hiçbir delil yoktur. XVI. yüzyılın son on yıllarında çok yaygın olan rüşvet ve kayırmacılık yüzünden pek çok mâzul sipahi diğer isyancı gruplara katılmıştır. Ayrıca, Avusturya ordusunun giderek artan ateşli silâh gücüyle karşılaştıklarında savaş meydanında yetersizlikleri ortaya çıkan sipahiler seferlerde gittikçe artan oranda yeniçeri, sekban ve saruca paralı askerleriyle değiştirilmiş, bu sebeple timar sistemi gerilemiştir. Hükümet timar gelirinin büyük bölümünü merkezî hazineye ve başka yerlere kaydırmış, bunlar daha sonra sarayın tercih ettiği kişilere tahsis edilmiş maaşlara veya merkezdeki çavuş, müteferrika yahut kâtip gibi nüfuzlu kişilerin timar ve zeâmetlerine dönüşmüştür. 1030 (1621) yılı seferinde 2882 çavuş ve çavuş oğlu, doksan dört gedikli çavuş, 681 müteferrika ve müteferrika oğlu, 522 kâtibin timar sahibi olduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır. Bu husus çok sayıda timarın sipahi ordusu dışındaki şahıslara gittiği yolundaki şikâyeti doğrulamaktadır.

    Timar işleriyle ilgili merkezî örgütlenmede büroların başında mufassal ve icmal tahrir defterlerinin tutulduğu defterhâne gelir (bk. DEFTERHÂNE). Tahvil Kalemi tahvil tezkirelerinin (tahsis belgeleri) teslim edildiği bürodur. Hazırlanan tahvil tezkireleri Beylikçi Kalemi’ne sevkedilir, burada berat veya nişan düzenlenir ve kendisine tahsis edilen kişiye teslim edilirdi. Tahvil Kalemi’nin doksan bir defteri 1024-1335 (1615-1916) dönemini kapsar. İstanbul’da Osmanlı Arşivi’ndeki timar tahvil veya rûznâmçe defterlerinin sayısı II. Bayezid döneminden başlayarak 2000 civarındadır (Howard, TSAB, X/1 [1986], s. 11-18; Göyünç, TTK Belleten, LX/227 [1996], s. 127-138).

    Timar sisteminin temel kaynakları defter-i hâkānî kayıtları ve özellikle icmal defterleridir (Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, Ankara 1992, s. 126-142, 186-230; Başbakanlık Osmanlı Arşivi Kataloglar Rehberi, Ankara 1995, s. 118-123, 253-254). İcmal timar birimleri temelinde düzenlenmiş has, zeâmet ve timar sahipleri (icmallü) arasında gelirlerin paylaştırılmasını göstermek amacıyla düzenlenmiş defterdir. Osmanlı Arşivi’ndeki en eski icmal kayıtları II. Murad dönemine aittir (Hicrî 835 Tarihli Sûret-i Defter-i Sancak-i Arvanid, nşr. Halil İnalcık, Ankara 1954). Timar tezkere defterlerinin bir örneği, Başbakanlık Osmanlı Arşivi Maliyeden Müdevver Defterler’i 17893 numarada yer almaktadır ve II. Bayezid dönemiyle ilgilidir. Yine Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde Timar ve Zeâmet Tevcih Defterleri adıyla müstakil bir tasnif oluşturulmuştur (923-1079/1517-1668 dönemini kapsar). Arşivde Kâmil Kepeci (KK) tasnifinde de Dîvân-ı Hümâyun Tahvil Kalemi kısmında timar muâmelâtıyla ilgili defterler bulunmaktadır (Arşiv Rehberi, s. 52-69). Ayrıca aynı tasnifte ve Maliyeden Müdevver Defterler tasnifinde çeşitli adlarla kayıtlı timar muâmelâtıyla alâkalı birçok defter mevcuttur.

    Yazı kaynağı : islamansiklopedisi.org.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap