Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    türk dilinin dünya dilleri arasındaki yeri

    1 ziyaretçi

    türk dilinin dünya dilleri arasındaki yeri bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Prof. Dr. Gürer GÜLSEVİN, “Türk Dilinin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri” Başlıklı Bir Konferans Verdi. – Türk Dil Kurumu

    Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu

    Türk Tarih Kurumu

    Atatürk Kültür Merkezi

    Atatürk Araştırma Merkezi

    Bilgi Edinme Başvurusu İçin

    Yazı kaynağı : www.tdk.gov.tr

    Türkçenin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri | Dil, ve Edebiyat Topluluğu, Türkçe, Dil Bilgisi Konu Anlatımı – Anadilim.org

    Türkçenin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri

    Yer yüzündeki diller arasında Türkçenin içine girdiği gurupUral-Altay dilleri gurubudur. Ural-Altay dilleri diğer dil aileleri gibi sağlam bir âile teşkil etmezler. Mesela Hint – Avrupa dilleri arasındaki yakınlık bu dillerde yoktur. Ural Altay dilleri arasındaki yakınlık bir menşe birliğinden çok bir yapı birliği şeklindedir. Onun için bu dillere şimdilik bir dil âilesi değil, bir dil gurubu olarak bakmak lâzımdır. Bir âile olmak, yani, bir menşeden çıkmış bulunmak Ural – Altay dilleri için kuvvetli bir ihtimal olmakla beraber henüz kesinleşmiş değildir. Buna karşılık yapı bakımından bu diller arasında bir benzerlik vardır. Zira Ural – Altay dilleri eklemeli dillerdir. Ayrıca, birbirinden farklı olmakla beraber, hepsinde derece derece ve umumî sistemi birbirine benzeyen bir vokal uyumu vardır. Bunlardan başka Hint-Avrupa dillerinin tesirinde kalanlar hariç olmak üzere, bu dillerde kelime sırası da aşağı yukarı aynıdır.

    İşte başlıca hususiyetleri bu şekilde olan Ural-Altay dilleri, adından da anlaşılacağı gibi, Ural ve Altay olmak üzere iki kola ayrılırlar.

    Ural kolu da yine Fin – Ugur ve Samoyed olmak üzere üçe ayrılır. (1)

    Ural kolunda Fince, Macarca, Samoyedce gibi diller vardır.

    Altay kolunda ise Türkçe, Mançuca ve Moğolca vardır.

    Demek ki Türkçe, dünya dilleri arasında köken bakımından Ural – Altay dil grubunun Altay koluna mensuptur. Yapı bakımından ise eklemeli diller grubuna girer.

    (1) Türk Dil Bilgisi, Muharrem Ergin, sayfa:9.

    • TDK sözlükte geçen “grup” kelimesi yazar tarafından “gurup” şeklinde yazıldığı için aslına uygun şekilde aldık.

    Okuduğunuz bu yazı o kadar beğenildi ki, bugün 1 kez, toplamda ise 1 kez okunmuştur.

    Yazı kaynağı : www.anadilim.org

    YRD. DOÇ. DR. ERDOĞAN SARAÇOĞLU - Dilin doğuşu ve Türkçenin dünya dilleri arasındaki yeri

    YRD. DOÇ. DR. ERDOĞAN SARAÇOĞLU - Dilin doğuşu ve Türkçenin dünya dilleri arasındaki yeri

    Dilin doğuşu
       Dilbilimle, dil konusuyla ilgili olalım olmayalım, hemen hepimiz zaman zaman kendimize “Acaba dil nasıl doğmuştur, dünyada en eski dil hangisidir.” diye sormuşuzdur.
       Çok eskiden beri, pek çok kimsenin zihnini kurcalayan ve günümüze gelinceye kadar birçok dilcinin üzerinde çaba harcadığı dilin doğuşu sorununun değişik yönleri, aydınlatılması gereken noktaları vardır. Örneğin, acaba konuşan ilk insan ne zaman ve nerede yaşamıştır? Veya ilk konuşmalar ne biçimde gerçekleşmiş, anlaşma nasıl bir dille sağlanmıştır? Ya da diller tek bir kaynaktan mı, yoksa farklı farklı kaynaklardan mı türemiştir?.. gibi.
       Birbiriyle yakından ilgili bu sorunların, bugün de kesinlikle aydınlatılabildiğini söyleyecek durumda değiliz. Ancak bu konuda bugüne kadar birtakım ilerlemeler olmuş, ilgi çekici yargılara varılmış; dilin doğuşu konusunda bazı varsayımlar ileri sürülmüştür. Fakat insanlık tarihini ele alacak olursak, insanlık tarihi ile ilgili elimizde eskiye dayalı yeterli yazılı belge olmaması, elimizdeki belgelerin de insanlık tarihinin ancak çok yakın bir evresini kapsaması işimizi zorlaştırmaktadır.
       Ünlü Fransız bilgini Vendryes, Le langage adlı kitabında, dilin doğuşu konusunda yapılan bazı gereksiz tartışmalara değindikten sonra dil ve söz arasındaki farkı belirtmekte, dili ancak yakın evrelerde alabildiği için insanbilimcilerle birlikte çalışılması gerektiğini ileri sürmekteydi. Gerçekten, ilk konuşmaların nasıl gerçekleştiği, anlaşmanın nasıl bir dille sağlandığı, dilin nasıl doğduğu hakkında, günümüze değin yerli yersiz birçok tartışma yapılmış, birçok varsayımlar ileri sürülmüştür. Konuya daha da açıklık getirmek için, dilin doğuşunu aydınlatmaya çalışan bazı varsayım ve görüşlere burada kısaca değinelim.

     

    Dilin doğuşuyla ilgili yansımaları temel alan görüş

       Hangi dili ele alırsak alalım, doğadaki sesleri yansıtmaya, taklit etmeye yönelen öğelere rastlarız. Bu öğeler insan ve ses bağırmalarıyla kükreme, havlama şeklindeki hayvan seslerini yansıttıkları gibi, ses çıkaran her türlü varlığın seslerini vermeye de yönelirler. Türkçemizdeki havlamak, miyavlamak, gıdaklamak, melemek ve böğürmek gibi hayvan seslerini gösteren eylemlere eğilirsek, bunların temelde belli kalıplarına dökülerek eylemleştiğini görürüz. Üflemek, hohlamak, horlamak, inlemek gibi, insan seslerini gösteren eylemlerde de durum aynıdır.
       Sözvarlığı içindeki öteki öğelerden birçoğu da yine bir belli sesin betimlenmesinden ortaya çıkmıştır: takır tukur, çatırtı, takırtı, şırıldamak, gümbürdemek, gümbürtü öğeleri bunların yalnızca birkaç örneğidir. Bazı dilciler, dilin doğuşunu bu tür sözcüklere dayatırken bunların her dilde sözvarlığının ancak küçük bir bölümünü oluşturduğunu göz önünde bulundurmamışlardır. Örneğin Türkçemizde bu türden öğelerin sayısı, olsa olsa birkaç yüz kadardır. Öte yandan dilin sözcüklerinin genellikle birer soyutlama ürünü olduklarını, nesneyle sözcük arasında ses açısından bir uygunluk bulunmadığını da gözden uzak tutmamalıdır.

     

    Dilin doğuşuyla ilgili

    ünlemleri temel alan görüş


       Kimi bilginler de dilin doğuşunu ünlemlere dayatmış, insanların çeşitli olaylar karşısında ruh ve bedenle ilgili duygularının etkisiyle çıkardıkları ünlemlerin sonradan sözcüklere dönüştüğünü, çeşitli kavramları karşıladığını ileri sürmüşlerdir. Tıpkı yansıma sözcükler gibi, ünlemlerin de her dilin sözvarlığında yerleşmeleri olağandır. Örneğin dilimizdeki oflamak eylemini bu türden sayabiliriz. Ancak bu öğelerin sayısının çok az olması, dilin doğuşunu bunlara bağlamanın da yerinde bir saptama olmadığını gösterir.
       Dilin doğuşu konusuna son yıllarda yeniden ilgi duyulmasının nedeni de insanbilim ve ruhbilim alanında yeni ilerlemeler kaydedilmiş olmasının büyük etkisi vardır. Bizce çocuk dili üzerindeki araştırmalar da sorunun aydınlatılmasında yardımcı olacak niteliktedir. Gerçekten, dilin doğuşuyla çocuğun ilk sesleri, ilk sözleri ve bu sözlerin anlattığı kavramlar arasında bir koşutluk olmalıdır.

     

    Türkçenin dünya

    dilleri arasındaki yeri


       Bugün yeryüzünde konuşulan dünya dillerinin sayısı kesin olarak bilinmiyor. Günümüzde eski ölü dillerle ilgili yazılı belge kalmadığı ve bugün bile dünyada konuşulan bazı kabile dillerinin yazıya geçirilmediği düşünülecek olursa, dünya dilleri ile ilgili kesin bir sayı verememenin nedeni anlaşılır.
       Ancak bugün ortalama bir rakamla dünyada konuşulan dünya dillerinin (bilinen tüm kabile dilleri de dahil), 3500 civarında olduğunu söyleyebiliriz.
       Bilindiği gibi dünya dilleri yapıları ve kaynakları bakımından iki gruba ayrılır. Türkçe yapısı bakımından Bitişken (eklemeli) diller grubuna girer. Dünya dil ailelerinin kaynakları bakımından ise Türkçe, Ural – Altay Dil Ailesi’nin Altay koluna dahildir. Türkçeye, gerek sözvarlığı bakımından gerekse cümle kuruluşları bakımından en yakın dil Moğolcadır.

     

    Türkçe dünyada yaygın,

    zengin ve güçlü bir dildir
     

       Sibirya’nın kuzeydoğusundan Çin içlerine, oradan Hazar denizine, Anadolu’ya ve Avrupa içlerine kadar pek çok ülkede birçok farklı lehçeleriyle konuşulan Türkçe, aynı zamanda dünyanın en eski ve güçlü dillerinden biridir.
       Bugünkü Moğolistan’da bulunan Orhun Yazıtları ve Yenisey Nehri dolaylarında, değişik alanlarda ele geçirilerek bugüne kadarki çalışmalarda aydınlatılabilen Yenisey Yazıtları, Türkçenin 6 ve 7.yüzyıllarda bir yazın dili niteliğini taşıdığını göstermektedir. Bu en eski dil ürünlerinde, Türklerin yakın ilişkilerde bulundukları Çinlilerin dilinden ve bazı komşu uluslardan alınmış az sayıdaki sözcükler dışında, Türkçenin kendi ek ve kökleriyle türetilmiş öğelerdeki zenginlik dikkati çekmektedir. Özellikle, gelişmiş bir dilin kanıtları olan soyut kavramlardaki çeşitlilik göz ardı edilmemelidir.
       Orhun Yazıtlarında geçen beŋgü ‘ebedi, ebedi olarak’, erdem ‘fazilet’, adınçıg ‘olağanüstü, bambaşka’, yılsıg ‘varlıklı’ gibi örnekler bunlardan birkaçıdır.
       Yenisey Yazıtlarının, genellikle ölenlerin anısına dikilen basit mezar taşı yazıtları olmasına karşın, yine de aynı zenginliğin tanıklarını içerdiği görülür. Örneğin ıduk ‘kutsal’, törü ‘yasa, gelenek, hukuk’, utuş ‘yarar’ ve aynı anlamdaki asıg ve tusu sözcükleri bunlardan birkaçıdır.
       Sekizinci yüzyılın ortalarına doğru Göktürk Devleti’ne son vererek yeni bir Türk Devleti ve uygarlığı oluşturan Uygurlarda, Gök dininin yanı sıra Budizm, Maniheizm, hatta Hıristiyanlık gibi (örneğin Gagavuz Türkleri bugün Hıristiyandır) farklı dinler benimsenmiştir. Bu dinlere ait çeviriler yapılırken, değişik konularda bilgiler içeren kitaplar ortaya konarken, Çinceden, Sogutçadan çevrilmiş metinlerdeki yeni kavramları karşılayan pek çok Türkçe sözcük türetilmiştir. Bu dönem Türkçesinin, dilin bütün olanakları kullanılarak bir kültür dili olduğunu söyleyebiliriz.
       Dokuzuncu yüzyılda doğu ve batı Türkistan’da Karahanlı Devleti’ni kuran ve İslamlığı kabul eden Oğuzlardan bize kalan Divanü Lügati’t Türk, anadilimizin sözvarlığını, o çağdaki dilbilgisi özelliklerini ortaya koyan anıtsal bir ansiklopedik sözlük niteliğini taşır. Bu eser Araplara Türkçeyi öğretmek amacıyla Kaşgarlı Mahmut tarafından Arapça olarak yazılmıştı. Yine aynı dönemin yazın ve düşün açısından büyük önem taşıyan ve Yusuf Has Hacib tarafından yazılan Kutadgu Bilig adlı didaktik yapıt, Türkçenin çeşitli anlatım olanaklarını ve gücünü sergilemektedir.
       Türklerin Anadolu’ya yerleşmelerinden sonra, 13 ve 15.yüzyıllar arasındaki dönemin ürünlerinde yabancı öğelerin oranı oldukça düşüktür. Sultan Veled’in İbtidaname’sinde %13, Yunus Emre Divanı’nda %18, Kelile Ve Dimne çevirisinde %16’dır. Ancak 15.yüzyıldan sonra yüksek zümre edebiyatı dediğimiz Divan Edebiyatı’nda eserlerin Osmanlı Türkçesiyle yazılması nedeniyle yabancı öğelerin oranı bir anda artmıştır. Örneğin yabancı öğelerin oranı, Baki’de %65’e, Nefi’de %60’a yükselirken, buna karşılık halkın konuşma dilinin olanaklarından da yararlanan Nedim’de bu oran %45 dolaylarında kalmıştır.
       Ancak bu dönemde Anadolu’da devam eden Halk Edebiyatı şairlerimizin yapıtlarında kullanılan dil, yüksek zümrenin değil, halkın anlayacağı şekilde Türkçedir. Karacaoğlan, Köroğlu, Pir Sultan Abdal gibi şairlerin dilinde pek yabancı öğe görülmez.
       Tanzimat döneminde, hatta Cumhuriyete gelinceye kadar aydınlarımızın anadili bilincinden yoksun tutumu Türkçe’nin hep zararına olmuştur. Yazılan dille halkın konuştuğu dil arasında giderek bir uçurum açılmıştır. Daha Uygur döneminde ‘yer tebremeki’ diye anlatılan ve Anadolu ağızlarında ‘deprem’ olarak yaşayan doğa olayı, Osmanlı aydınınca Ar. kökenli ‘zelzele’ ya da Farsça tamlama kuralına göre kurulmuş Ar. ‘hareket-i arz’ tamlamasıyla karşılanıyordu. Ancak dil devrimiyle deprem sözcüğü, yeniden canlandırılmıştır.
       Cumhuriyet döneminde geniş halk kitlelerinin eğitimini ve Türkçe’nin eski benliğine kavuşarak kendi olanaklarıyla, bir kültür diline dönüşmesini amaçlayan ve birbiriyle sıkı sıkıya ilişkili bulunan Yazı ve Dil Devrimleri gerçekleştirilmiştir. Dil Devrimi’nin sonuçlarını en kuşkucu bir gözle irdeleyecek olursak bile, Türkçe’nin amaçlanan doğrultuda uzun bir yolu geride bıraktığını söyleyebiliriz.
       Ancak Dil Devrimi sırasında türetilen ya da canlandırılan öğelere, insanoğlunun her yeniye gösterdiği tepki sonucunda olsun, karşı çıkan kişiler ve kurumlar bulunmuştur. Fakat hiç yadsınamayacak gerçek, bu özleştirme akımının başarısıdır. Bugün ‘üretim’le karşılanan istihsal, ‘tüketim’in eski karşılığı istihlâk, ‘tüketici’ için kullanılan müstehlik gibi sözcükler bütünüyle unutulmuştur. 1935’lerde yadırganan ‘öğretmen’, ‘okul’, 1940’larda yadırganan ‘olay’ bugün herkesçe kullanılmaktadır. Artık hiç kimse ‘aralık’ yerine kânunuevvel, ‘ekim’ yerine teşrinisani dememektedir. Köylü yurttaşlarımızın dilinde de, yaşantı, seçenek, üretim sözcükleri yaygındır. Seç- kökünün seçim, seçmen, seçmenlik, seçmeli, seçici, seçenek gibi birçok türevi aynı tutumun ürünleridir. Bugün seçim demek olan intihab’ı, seçmen anlamındaki müntahib’i hatırlayan kaç kişi vardır?
       Bu denli yol alınmasına karşın, bugün yine kimi sorunlarımız, çözüm beklemektedir. Bütün dünyada güçlü etkisi olan İngilizcenin ülkemizdeki bilimsel yapıtlardan başlayarak günlük konuşmalara kadar inen gereksiz sözcükleri, terimleri anadile saygı ve anadili bilinciyle belli bir düzeye indirebiliriz. Market’ten, fastfood’a, dizayn’dan, tişört’ten, full-time’dan, talk show’a kadar uzanan bu yabancı öğelerin yerleşmesinde, iyi bir yabancı dil eğitimi yerine yabancı dille eğitim de etkili olmuştur. Buna bir de dükkanlara, firmalara yabancı adlar koyma eğilimi eklenince, Cumhuriyet’le ve Dil Devrimi ile uyanan bilincin yitirilmesi olgusu ortaya çıkmıştır.
       Türkçe gibi güçlü, doğurgan ve zengin türetme ekleri bulunan bir dil, her yeni ve yabancı kavramı kolaylıkla karşılayabilecek yapıdadır. Yeter ki bulunan karşılıklar, kavramı iyi yansıtan ve kurallara uygun örnekler olsun. Nasıl büyük Atatürk’ün türettiği üçgen, açı, dörtgen, eşit matematikte tutunmuşsa, yakıt, anıt, taşıt, yapıt nasıl benimsenmişse, bilim ve teknikten sanata ve günlük yaşama kadar her alanda kendi sözcüklerimizle dile getirilen kavramların çabucak benimsendiği görülecektir.
       Bugün felsefe, fizik, matematik, kimya, dilbilim gibi alanlarda yerleşmiş birçok Türkçe kavram vardır. Tutuklu, sanık, oturum, savunma gibi birçok sözcüğün yerleştiği hukuk dilinde bütün dünyada yabancı kökenli öğelerin önemli yer tuttuğu hekimlik alanındaki terimlerde, kolaylıkla yerleşebilecek yeni karşılıklara kuvvetle gereksinme duyulmaktadır.
       Gerek sözcük düzeyinde, gerek yabancı kalıpların çeviri yoluyla Türkçeye mal edilmesi yüzünden ortaya çıkan bozuk anlatım biçimlerinin giderilmesinde, gerekse yabancı adların dört yanımızı saran egemenliğinden kurtulmada dört elle sarılacağımız kurtarıcı, anadiline saygı ve anadili bilincidir.

     

    Dilin ulus yaşamındaki yeri ve önemi


       “Millet ne ırkî, ne coğrafî, ne de siyasî bir zümre değildir. Millet dilce, dince ve ahlâkça müşterek olan, aynı terbiyeyi almış fertlerden oluşan bir zümredir” diyen Ziya Gökalp, ulus olmada dilin ne denli önemli olduğunu vurgular. Ulusa ait her şeyi içeren dil, içerdiği bu unsurları yüzyıllarca sonrasına taşır. Diline sahip çıkamayan toplumlar, zamanla kendi kültürlerinden uzaklaşarak tarih sahnesinden silinirler.
       Konfüçyüs’e: “Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu?” diye sorduklarında şöyle der: “Hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekle işe başlardım. Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken işler doğru yapılamaz. Töre ve kültür bozulur; adalet yanlış yola sapar. İşte bunun için dil çok önemlidir?”
       Türklerin dillerine ne kadar önem verdiklerini göstermesi bakımından Göktürk Kağanı Şe Tu’nun, 585 yılında Çin Kağanı’na yazdığı mektup önemli bir belgedir. Göktürklerin ikiye bölündüğü dönemde, Doğu Göktürklerin başında Kağan Şe Tu vardır. Çin Kağanı Şe Tu’ya yazdığı mektupta, Türklerin dillerini, kıyafetlerini, geleneklerini değiştirip Çince konuşmalarını, Çin yasa ve geleneklerine uymalarını ister. Buna karşılık Çinlilerin Şe Tu’ya destek olup onun tüm Göktürklerin Kağanı olmasını sağlayacakları konusunda söz verir.
       Şe Tu’nun Çin Kağanı’na yanıtı şudur: “Oğlum şimdi yanınızda olacaktır. Size vergi olarak soylu atlar göndereceğim. Ancak giysilerimizi değiştirmeye, omuzlarımızda dalgalanan saçlarımızı çözmeye, dilimizi değiştirip, sizin yasalarınızı benimsemeye gelince bunları asla yapmayız. Çünkü bütün Türklerin töreleri ve gelenekleri çok eski çağlardan gelir ve tüm Türkler aynı kalbi taşır."

    Yazı kaynağı : www.kibrisgazetesi.com

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap