Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    türkçülük görüşünün etkili olduğu dönem hangisidir

    1 ziyaretçi

    türkçülük görüşünün etkili olduğu dönem hangisidir bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Türkçülük

    Türkçülük, Türkizm,[1] Pan-Türkizm,[2] tüm Türk halkının kültürel ve politik birliğini amaçlayan; 1880'lerde Osmanlı İmparatorluğu'nda ve o zamanlar Rus İmparatorluğu'nun bir parçası olan Azerbaycan'da yaşayan Türk aydınlarının başlattığı harekettir.[1][3]

    Tarih[değiştir | kaynağı değiştir]

    Rusya'da yaşanan 1905 Devrimi'nden önceki günlerde Azerbaycan Türkleri ve Tatar aydınlar tarafından ortaya atılmış, 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Osmanlı İmparatorluğu'nda geniş yankı bulmuştur. İttihat ve Terakki yönetimi içinde Ziya Gökalp'ın başını çektiği Turancı görüşler egemen olmuştur. Enver Paşa, 1918-1922'de, karışıklık içinde olan Orta Asya'da Turan fikrini canlandırmaya çalışırken öldürülmüştür.

    Cumhuriyet'in ilanından sonra Mustafa Kemal Atatürk milliyetçi konuşmalarda bulunmuş, Türkiye Cumhuriyeti banknotlarında[4][5] ve pullarında bozkurt gibi Türklüğün sembollerini kullanmıştır.[6] Buna karşın, İsmet İnönü'nün başbakanlığı döneminde Turancı örgütler kapatılmış ve Turancı düşünürler baskı altında tutulmuştur. Nihal Atsız'ın önderliğindeki Turancı hareket, İnönü'nün cumhurbaşkanlığı sırasında takibata uğramış, 1944'te Turancı örgüt üyeleri tutuklanarak işkenceden geçirilmiş ve ağır ceza mahkemelerinde yargılanmıştır.[kaynak belirtilmeli] Yine de Turancı görüşler Türkiye'de bugün de taraftar bulmaktadır.

    Ziya Gökalp'ın bir manzumesinde kullandığı aşağıdaki beyit, Turancı düşüncenin özeti sayılır:

    Rusya'da Türkçülük[değiştir | kaynağı değiştir]

    Tüm Rusya Müslümanlarının ortak bir kültürel ve siyasi hareket içinde bir araya gelmesi fikri, Çarlık Rusyası'nda eğitim görmüş Tatar ve Azerbaycan aydınları arasında 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren taraftar buldu. Tüm Slavların birliğini savunan Panslavizm hareketine benzetme yoluyla bu harekete Pan-Türkizm adı verildi.

    Rusya Türklerinin kültürel uyanış hareketinin öncüsü Kırımlı İsmail Gaspıralı idi. İsmail Bey'in çıkardığı Tercüman gazetesi, tüm Rusya Türklerinin kullanacağı ortak bir yazı dili oluşturmaya çalıştı. Bu dilin belkemiğini Türkiye Türkçesi oluşturacak, ancak tarihi Türk lehçelerinden de faydalanılacaktı. 1905 Rus Devrimi sırasında Gasprinski, Azerbaycan'lı Hüseyinzade Ali (Turan), Kazan Tatarları'ndan Yusuf Akçura, Başkırt'lardan Zeki Velidi (Togan) Nijni Novgorod kentinde Tüm Rusya Müslümanları Kongresi'ni topladılar (15-28 Ağustos 1905). Kongre hareketinin diğer ünlü isimleri Azerbaycanlı Ahmet Ağaoğlu, Kazan'lı Sadri Maksudi (Arsal) ve Kazak Mustafa Çokayef (Çokay) idi. 1906'da devrim hareketinin başarısızlığa uğramasından sonra bu kişilerin birçoğu Rusya dışına kaçtı. Türkiye'de 1908 Devrimi'nden sonra oluşan özgürlük ortamında çoğu Türkiye'ye gelerek İttihat ve Terakki hareketi içinde yer aldılar.

    Sovyetler Birliği'nde Türkçülüğün tanımı[değiştir | kaynağı değiştir]

    Büyük Sovyet Ansiklopedisi'nde Türkçülüğün tanımı şöyle geçer: "Türkçülük: Türk gerici burjuva-toprak ağalığı çekim merkezinin kendi maksadı doğrultusunda bütün Türk dilli halkları Türkiye hakimiyetine sokmayı öngören ırkçı kavram."[7]

    Türkiye'de Türkçülük[değiştir | kaynağı değiştir]

    Türkiye'de Orta Asya'daki Türk halkları 16. yüzyılda Sokullu Mehmed Paşa'nın Don-Volga nehirlerini birleştirme projesiyle gündeme geldi. Proje o dönemde gerçekleşmiş olsaydı Don ve Volga ırmakları bir kanalla birleştirilerek Osmanlı Devleti'ne Hazar Denizi'nin yolu açılacaktı. Böylece Osmanlı Asya'da bulunan diğer Türklerle irtibata geçebilecekti.[8]

    Türkiye'de Dış Türkler'e yönelik asıl ilgi 1890'larda başladı. Fransız tarihçi Léon Cahun'ün Asya Tarihine Giriş: Türkler ve Moğollar (1896) adlı eserinin Necip Asım Bey tarafından yapılan Türkçe çevirisi (1899), Türkçü hareketin dönüm noktalarından biri idi. Daha önce Türkçede özel bir anlam taşımayan Turan kavramı Cahun'ün eseri sayesinde yaygınlık kazandı.

    1904'te Yusuf Akçura'nın, Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarına karşı Türkçülüğü savunan Üç Tarz-ı Siyaset adlı etkili kitapçığı yayımlandı. 1908'de "Türk diye anılan bütün kavimlerin geçmişteki ve günümüzdeki durum, etkinlik ve eserlerini öğrenmek ve öğretmek" amacıyla İstanbul'da Türk Derneği kuruldu. Derneğin kurucuları Yusuf Akçura, Necip Asım (Yazıksız), Veled Çelebi (İzbudak), Rıza Tevfik (Bölükbaşı) ve İstanbul Üniversitesi profesörlerinden Agop Boyacıyan idi.[9]

    1911'de yine İstanbul'da kurulan Türk Yurdu Cemiyeti, kültürel çalışmaların yanı sıra Orta Asya Türklerine yönelik doğrudan doğruya siyasi görüşler de ileri sürdü. Mehmet Emin Yurdakul'un önderlik ettiği cemiyetin kurucuları Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu ve Hüseyinzade Ali (Turan) gibi Rusya göçmenleri idi. 15 Mart 1912'de kurulan Türk Ocağı, Türkçü ve Turancı hareketin asıl odak noktası oldu. 1912 ile 1930 yılları arasında bu örgüt, Türkiye'nin en etkili siyasi/ideolojik düşünce merkezi olarak hizmet verdi. Türk Ocağı'nın kurucuları arasında, yukarıda adı geçen kişilere ek olarak Zeki Velidi (Togan), Reşit Galip, Ferit Tek, Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Halide Edip (Adıvar) ve Adnan Adıvar gibi aydınlar bulunuyordu.[10]

    1913'ten itibaren Türk Ocağı ve genelde Turancı düşünce, İttihat ve Terakki yönetiminin tam siyasi desteğini kazandı. İttihat ve Terakki hareketinin "resmi" ideoloğu olan Ziya Gökalp, Turancı düşüncenin başlıca sözcüsü idi. Ziya Gökalp'in yanı sıra, hikâyeci Ömer Seyfettin Turan fikrinin popülerleşmesine katkıda bulundu. Mehmet Emin Yurdakul'un 1918'de Turana Doğru adıyla derlediği şiirler, Halide Edip'in Yeni Turan romanı, Ömer Seyfettin'in Yarınki Turan Devleti adlı risalesi, Fuad Köprülü'nün Turan başlıklı ilkokul okuma kitabı, 1913-1918 aralığında Turan fikrini yaydılar. I. Dünya Savaşı başlangıcında yayınlanarak (1914) İttihat ve Terakki yönetimi tarafından çeşitli dillere çevirilen Türkler bu Muharebede Ne Kazanabilirler adlı propaganda risalesinin yazarı Munis Tekinalp (asıl adı Moiz Kohen), savaşın ana hedefinin Turan'ı kurtarmak olduğunu savundu.[2]

    Enver Paşa'nın Aralık 1914'te giriştiği Sarıkamış taarruzunun stratejik hedefi Kafkasya üzerinden Orta Asya'da Türk egemenliğini kurmak idi. Ancak bu girişim, 23.000 Osmanlı askerinin öldüğü bir yenilgiyle sonuçlandı. 1918 yazında Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Paşa (Killigil) komutasında bir Türk birliği, Ekim Devrimi nedeniyle kargaşa içinde bulunan Azerbaycan ve DağıstanRus işgalinden kurtararak bağımsızlığını ilan etti. Turan'ı kurmaya yönelik bu girişime de, Osmanlı Devleti'nin diğer cephelerde uğradığı yenilgi nedeniyle, Kasım 1918'de son verildi.

    Diğer ülkelerde Türkçülük[değiştir | kaynağı değiştir]

    Azerbaycan Türkçülerinin dergisi olan Kurtuluş, Kasım 1934 - Temmuz 1939 tarihleri arasında Berlin'de Mehmed Emin Resulzade tarafından yayımlandı.

    Kazak asıllı Turancı Mustafa Çokay'ın kurduğu Türkistan Milli Konseyi Aralık 1931'den itibaren Berlin'de Yaş Türkistan (Genç Türkistan) dergisini yayımladı. İdil Ural Milli Komitesi'nin Yeni Milli Yol dergisi de 1932-1939 yılları arasında Tatarca olarak Berlin'de yayımlandı.

    Adı geçen dergilerin hepsi Temmuz 1939'da Sovyet-Alman ittifak antlaşmasının (Ribbentrop-Molotov Paktı) imzalanması üzerine yayın hayatlarına son verdiler.

    Cumhuriyet döneminde Türkçülük[değiştir | kaynağı değiştir]

    Milli Mücadele'de İttihat ve Terakki'nin Türkçü ve Turancı kadroları önemli bir rol oynadığı halde, TBMM hükûmeti 1920'den itibaren Turancı akıma karşı kesin bir tavır aldı. Bunda Eylül 1920'de Sovyet rejimi ile Ankara arasında kurulan diplomatik yakınlığın etkisi vardı.

    Turancı düşüncenin tanınmış önderi Ziya Gökalp 1923'te Ankara'da Matbuat Müdürlüğü tarafından yayımlanan Türkçülüğün Esasları adlı eserinde Turancılığı "uzak mefkûre" ilan ederek, Türkiye devletinin kuruluşunu esas alan yeni bir Türkçülük tanımı getiriyordu. Gökalp bu eserinin basımından iki ay sonra Mustafa Kemal Atatürk tarafından milletvekili adayı gösterildi.

    Mehmet Emin Yurdakul Turana Doğru adlı şiir kitabının yeni baskısında bazı şiirlerini değiştirerek Turan sözcüğünün yerine vatan sözcüğünü getirdi. Ahmet Ağaoğlu, Halide Edip ve Yusuf Akçura, 1922 ve 1923'te çeşitli vesilelerle Turancılıktan vaz geçtiklerini deklare ettiler.[2]

    Cumhuriyet döneminde Turancılığı üstü kapalı bir biçimde de olsa savunan ilk eser, Reşit Saffet Atabinen'in 1930'da yayımlanan Türklük ve Türkçülük İzleri adlı kitabıydı. Kitap, Türk Ocağı örgütü içinde hızlanan bir tartışma ortamında yayımlanmıştı. 1931'de Türk Ocakları Atatürk'ün emriyle kapatıldı.

    1932'de Reşit Galip'in emriyle üniversiteden uzaklaştırıldıktan sonra yedi yıl Almanya'da kalan Zeki Velidi Togan, 1939'da Türkiye'ye döndükten sonra yayımladığı Bugünkü Türkistan ve Yakın Mazisi adlı eserinde, yakın gelecekte gerçekleşmesini umduğu Turan hayalini anlattı.

    1930'larda yeniden güçlenen Türkçü-Turancı düşüncenin en radikal sözcüsü Hüseyin Nihal Atsız idi. Atsız 1931-1932'de Atsız Mecmuayı, 1933-1934 ve 1943-1944'te de Orhun: Aylık Türkçü Mecmua'yı yayımladı. 1939'da Bozkurt dergisini çıkaran Reha Oğuz Türkkan ile 1943'te Samsun'da Kopuz adlı Türkçü dergiyi başlatan Fethi Tevetoğlu bu dönemin diğer Turancı fikir önderleri arasında bulunuyordu. 1941-1944 yıllarında Orhan Seyfi Orhon Çınaraltı adlı Türkçü dergiyi yönetti. Bu dergide yazan emekli general Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet, "Her Türkçü Turancıdır, her Turancı Türkçüdür" diyordu.

    Nazi Almanyası'nın yenilmeye yüz tutması ve Türkiye'nin İngiltere-ABD ittifakına yaklaşmasıyla Türk basınında Turancılara yönelik sert eleştiriler boy gösterdi. Faris Erkman 1943'te yayımlanan En Büyük Tehlike adlı kitabında "Pan-Türkist, Turancı, ırkçı kuklalara" saldırarak, onları yabancı devletlerin hizmetinde olmakla suçladı.

    İsmet İnönü, Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak'ı Ocak 1944'te emekliye sevkettikten sonra, 3 Mayıs 1944'te İstanbul ve Ankara'da Türkçü gençlerin düzenlediği Komünizmi Telin mitingleri yapıldı. 9 Mayıs 1944'te Şükrü Saraçoğlu hükûmeti, aralarında Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan, Nejdet Sançar, Fethi Tevetoğlu ve Alparslan Türkeş'in de bulunduğu 30 kadar Türkçü-Turancı'yı tutukladı.[kaynak belirtilmeli] Bir yıla yakın tutuklu kalan sanıklar, daha sonra, kendilerinin tabutluklara yerleştirilip işkence yapıldığını ileri sürdüler. 29 Mart 1945'te Türkçülük davası sanıklarından onu ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Ancak aynı yılın Ekim ayında Askerî Yargıtay mahkûmiyet kararlarını esastan bozdu.[2]

    1950'li yıllarda Demokrat Parti ve daha sonra da Mareşal Fevzi Çakmak'ın kurduğu Millet Partisi içinde yer alan ve bağımsız örgütlü bir yapı göstermeyen Turancı hareket, o yıllarda siyasete egemen olan anti-komünizm düşüncesinin sağladığı zırha bürünerek görüşlerini savundu. Şubat 1969'da isim değiştirerek Milliyetçi Hareket Partisi olan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, eski Turancılardan birçoğunu bünyesinde topladı.

    1998 yılında Altan Deliorman, Erk Yurtsever, Refet Körüklü, Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, Sami Yavrucuk gibi tanınmış Türkçüler ile yayın hayatına başlayan ve 2006 yılında 101. sayısının yayınlanmasıyla birlikte basılı hayatına son veren Orkun Dergisi[11] Türkçülük düşüncesini savunmuştur. Orkun Dergisi, 2006 yılından Ağustos 2012 tarihine kadar internet üzerinden yayınlanmaya devam etmiştir.[12] Orkun Dergisi aynı isimle bir vakıf da kurmuştur.[13] Vakıf günümüzde hayatını sürdürmekle birlikte, aktif değildir.

    3 Mayıs 2005'te kurulan Genç Atsızlar, Türkçü camiadaki durgunluğa son vermek adına faaliyete başladı. Ekim 2009'da Ermenistan-Türkiye maçında Azerbaycan bayrağı açarak Türkiye'de ses getiren ilk etkinliğini yapan Genç Atsızlar[14], 26 Şubat 2012'de Taksim'de gerçekleştirilen "Hocalı Soykırımı" anması esnasında "Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz." yazılı dövizler açarak günlerce ulusal medyada tartışma konusu oldu.[15] Grup 2014 yılında Türkçü Turancılar Derneği'ni kurarak resmi örgütlenmesini buradan devam ettirmiştir.

    Genç Atsızlar, 2010'dan günümüze Genç Atsızlar Dergisi, Kömen Dergisi ve Ötüken Dergisi olmak üzere üç yayın çıkarmıştır.

    2010 yılında Genç Atsızlar Dergisi adıyla e-dergi çıkarmaya başladı. 10 sayı çıkan derginin yayını daha sonra sonlandırıldı.

    Grup 25 Haziran 2011'de ilk resmi yayını olan Kömen Dergisi'ni çıkarmaya başladı. 19 sayı çıkan Kömen Dergisi, yerini Ötüken'e bıraktı.[16]

    Grubun çıkardığı son yayın olan Ötüken Dergisi 1 Ekim 2013 tarihinde yayın hayatına başlamıştır. Türk dünyasından çeşitli yazarların bulunduğu dergide Macaristan Jobbik Partisi Başkanı Gábor Vona ile yapılan bir söyleşi de yayınlanmıştır. Ötüken aynı zamanda Atsız'ın son ve 143 sayı ile en uzun süre çıkardığı dergidir. Atsız'ın mirasına sahip çıkma çabasındaki bu yeni Ötüken'de kapağın alt kısmında sayı 143'ten devâm edilmektedir.

    Sözdebilimsel teoriler[değiştir | kaynağı değiştir]

    Türkçü ideoloji, "'sözde Türkoloji"' (Pseudo-Turkology) olarak bilinen, sahte bilimsel teorilerle karakterize edilmiştir.[17][18] Genel akademik camiada destek görmemesine rağmen,[17] neredeyse tüm modern Türk devletlerinde pek çok sözde Türkolog ve teori ortaya çıkmıştır.[19][20]

    Bu Türkologlar arasında önde gelenlerden biri olan Murad Acı, iki yüz bin yıl önce, "Türk kanına sahip ileri bir halkın" Altay Dağları'nda yaşadığını iddia etmektedir. Acı tarafından uzun boylu ve sarışın olarak tanımlanmış bu Türklerin 35.000 yıl önce dünyanın ilk devleti Idel-Ural'ı kurdukları ve Amerika'ya kadar göç ettikleri savunulmuştur.[19]  

    Türkçü ve sözdebilimi teşvik edilen Türk Tarihi Tezi gibi teorilere göre, Türk halklarının Orta Asya'dan Orta Doğu'ya Neolitik devirde göç ettikleri varsayılmaktadır. Hititler, Sümerler, Babiller ve eski Mısırlılar bu teoriye göre Türk kökenli olarak sınıflandırılmıştır.[18][19][20][21]

    Erken Tunç Çağı'na ve ilerleyen dönemlere ait Kurgan kültürleri, genellikle İsmail Miziev gibi pan-Türkist "sözde akademisyenler" tarafından Türk halklarına atfedilmiştir.[22]  Türk olmayan veya Türk olduğu tartışmalı, Hunlar, İskitler, Sakalar, Kimmerler, Medler, Partlar, Panonya Avarları ve Albanlar gibi tarihi halklar ile Türk ülkelerinde yaşayan Kürtler gibi çeşitli etnik azınlıklar, Türk, Türkî, Ön Türk veya Turan olarak sınıflandırılmıştır.[20][21][22][23][24] Acı, ayrıca Alanlar, Gotlar, Burgundlar, Saksonlar, Alamanlar, Angluslar, Lombardlar ve Rusları Türk olarak kabul etmektedir.[19] Tarihte Yahudiler, Çinliler, Ermeniler, Yunanlar, Farslar ve İskandinav halkları gibi sadece birkaç halk Acı tarafından Türk sayılmamıştır.[19]

    Tatar ÖSSC Yüksek Sovyet eski Başkanı olan filolog Mirfatih Zakiyev, bu konuda yüzlerce eser yayınlayarak Sümerce, Yunanca, İzlandaca, Etrüskçe ve Giritçenin Türk kökenli olduğunu iddia etmiştir. Zakiyev, "Ön Türkçenin Hint-Avrupa dillerinin başlangıç noktası olduğunu" da değinmiştir.[19] Sadece halklar ve kültürler değil, aynı zamanda Yorgi, I. Petro, Mihail Kutuzov ve Fyodor Dostoyevski gibi tanınmış bireylerin "Türk kökenli" oldukları öne sürülmüştür.[19]

    Philip L. Kohl, yukarıda bahsedilen teorilerin "inanılmaz efsanelerden" başka bir şey olmadığını belirtmiştir.[22] Bununla birlikte, bu teorilerin teşvik edilmesi, Türkiye ve Azerbaycan gibi ülkelerde "büyük ölçekli oranlara" ulaşmıştır.[23] Genellikle Rum, Süryani ve Ermeni soykırımlarının reddiyle ilişkilendirilen Türkçü sözdebilimi, devlet ve devlet destekli sivil toplum kuruluşlarının kapsamlı bir şekilde desteğini almış, bu ülkelerde ilkokuldan üniversitelere kadar öğretime dahil edilmiştir.[24] Türkiye'nin eğitim müfredatı, İskitler de dahil olmak üzere pek çok Avrasya göçebesi ile Sümer ve Antik Mısır gibi eski medeniyetlerin Türk kökenli olduğunu iddia etmiştir.[25]  Konstantin Sheiko ve Stephen Brown, bu tarih anlayışının, geçmişin başarısızlıklarıyla baş etmek için ulusal bir terapi biçimi olarak ortaya çıktığına değinmiştir.[19]

    Ayrıca bakınız[değiştir | kaynağı değiştir]

    Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

    Yazı kaynağı : tr.wikipedia.org

    Türkçülük akımının tarihi evrimi

    Türkçülük akımının tarihi evrimi

    Türkçülük, tüm Türk halklarının kültürel ve politik birliğini amaçlayan, 1880’lerde Osmanlı İmparatorluğu’nda ve o zamanlar Rusya İmparatorluğu’nun bir parçası olan Azerbaycan’da yaşayan Türk aydınları arasında ortaya çıkan bir harekettir.

    Özellikle terminoloji konusunda kafalar karışık. O yüzden Türkçülük, milliyetçilik, ulusçuluk, ırkçılık, Turancılık terimleri eş anlamlı sözcüklermiş gibi birbirinin yerine kullanılmakta, bazıları gerçekten eş anlamlı iken bazıları ise çok farklı anlamlar ifade etmektedir.

    Türk Dil Kurumu’na göre Milliyetçilik/Ulusçuluk, Turancılık, Türkçülük, Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık

    Türk Dil Kurumu “ırkçılığı”, insanların toplumsal özelliklerini biyolojik, ırksal özelliklerine indirgeyerek bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren öğreti olarak tanımlamıştır.

    Milliyetçilik / Ulusçuluğu ise maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı olarak tarif ediyor. Bu görüş, kendilerini birleştiren dil, tarih ve kültür bağlarından bir üst yapı oluşturabilmiş olan bir topluluğun yaşama ve ilerleme ülküsüne inanan görüştür.

    Turancılık ise Türk Dil Kurumu sözlüğünde Türkçülük ile eş anlamlı olarak şöyle tanımlanıyor: “Osmanlı Devleti’nin son yıllarında ortaya çıkan, Osmanlıcılık ve İslamcılık akımları karşısında bütün Türklerin tek vatanda ve tek bayrak altında birleşmesini savunan akım.

    “Diğer bir deyişle, tüm Ural – Altay kavimlerinin siyasi birliğini savunan görüştür. Ünlü bir Türkçü yazara göre “Turan” sözcüğü, Türklerin kendilerini tanımlamak için kullandığı bir sözcük olmayıp Farsça’dan gelmektedir. Bu ifade, İranlıların kendilerinden olmayanları tanımlamak için kullandıkları kapsayıcı bir ifadedir. Vahşi, yabani, barbar, düşman anlamına gelmektedir. (1)

    Osmanlı devletinde padişahlar ve devlet adamları devleti dağılmaktan kurtarmak için birçok yenilik ve reform yaptılar. Bunun sonucunda aydınlar arasında devleti kurtarmaya yönelik fikir akımları ortaya çıktı. Bunlara kısaca göz atacak olursak;

    Osmanlıcılık: Bu akım, Osmanlı devletinde yaşayan değişik etnik grupların Fransız Devrimi’nin getirdiği milliyetçilik fikirlerinden etkilenerek bağımsız olma düşüncesinin ortaya çıkması üzerine Osmanlı toplumu oluşturmak amacıyla ortaya atılmıştır. Balkan milletlerinin ayrılmasıyla geçerliliğini kaybetmiştir.

    İslamcılık: Balkan milletleri ayrıldıktan sonra hiç olmazsa Müslümanların devlete bağlılığını sağlamak düşüncesi ile ortaya atılmıştır. I. Dünya Savaşı’nda halifenin cihat çağrısına rağmen Müslüman Arapların İngilizlerle birlikte hareket etmeleri ile geçerliliğini kaybetmiştir.

    Türkçülük: Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarının hayal kırıklığı yaratması üzerine İttihat ve Terakki’nin Osmanlı sınırları içinde yaşayan Türkleri dil ve kültür birliği etrafında birleştirmek isteği ile ortaya çıkmıştır. Yeni Türk devletinin kurulmasında ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu milliyetçilik ilkesinin oluşmasında etkili olmuştur.

    Batıcılık: Batı’nın her alanda Osmanlı devletinin önüne geçmesi üzerine, Osmanlı devletinin tek kurtuluş yolunun bu yüzyılın ihtiyaçlarına uygun medeni bir devlet ve millet halini alması gerektiği düşüncesiyle ortaya çıkmıştır. Bu akım, yeni Türk Devletinin temel taşlarından birini oluşturur. (2)

    Dağılma Döneminde İmparatorluğun Sosyal ve Siyasal Yapısı

    Osmanlı İmparatorluğu’nun Dağılma Dönemi, 1792 yılında Osmanlı ile Rusya arasında imzalanan Yaş Barış Antlaşması ile başlamış ve 1922 yılında saltanatın kaldırılması ile sona ermiştir. Bu döneminin başlangıcının 1789 Fransız Devrimi’ne rastlaması tesadüf değildir. Yenilikçi, batıya açık III. Selim’in tahta çıkışının Fransa’daki devrime denk gelmesi önemlidir.

    Fransızca, imparatorlukta yaşayan azınlıkların ortak dilidir. O dönem Rum ve Ermeni eğitim kurumlarından başka, modern Osmanlı eğitim kurumlarında da yabancı dil olarak Fransızca okutulmaktadır. Hiç şüphesiz, Fransızca yayın yapan gazetelerin en önemli hedef kitlesi de okur – yazar oranı yüksek olan bu gayrimüslim topluluklar olmuş ve en belirgin etkileri de eğitimli bu kesim üzerinde görülmüştür.

    İlginçtir, Fransız devriminin “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” kavramlarından sadece birincisi, gayrimüslimler arasında rağbet bulmuştur. Ancak onlar, özgürlüğü yurttaşlık hakkı olarak değil, ulusal bağımsızlık, yani milliyetçilik olarak algılamışlardır. (3)

    Milliyetçilik akımı ve dini etkiler

    Bizans’ta ve klasik Osmanlı asırlarında Rum Patrikhanesi Bulgarlar ve Sırplar dahil bütün Ortodoksları kapsıyordu, etnik ayrım yoktu. Balkan köylüleri için, yeryüzündeki bütün köylüler gibi baştaki hükümdarın kim olduğu fark etmezdi, az vergi alması ve adil olması yeterli bulunurdu.

    Osmanlı böyle davranarak Balkanları 500 yıl yönetmişti. Ancak, modernleşme ile birlikte eğitimin, okulun ve gazetenin yaygınlaşması durumu değiştirdi, milli dil önem kazandı. Milliyetçi fikirlere bağlı öğretmenler, papazlar, Balkanlarda çıkarları olan yabancı devletlerin konsolosları, Balkan köylülerine milliyetçilik fikrini götürdüler. Artık; Balkanlardaki Sırp, Yunan ve Bulgar köylüleri de ayrı bayrak istiyorlardı. Bu konuda dil, din, okul ve kilise temel aktörlerdi.

    19. yüzyılda Ortodoks Bulgarlar ve Sırplar Rum Patrikhanesi’nden ayrılıp kendi kiliselerini kurmaya yöneldiler. Osmanlı devleti bu kiliselerin kurulmasına 1856 Islahat Fermanı ile izin verdi. Artık Balkanlarda her köyde kilise vardı. Müslümanlar her şeyi devletten bekleyip, devlet memurluğunda çalışıp, ticaret ve endüstriden uzak dururken gayrimüslimler girişimcilikleri ile iktisadi alanda zenginleşmişlerdi.

    Bu kiliselerin ve zengin tüccarların desteği ile azınlık okulları kuruldu, bu okulların öğretmenleri de Yunanistan ve Bulgaristan’da eğitildiler. Eğitim bakanlığının ise bu okullar üzerinde hiçbir denetimi yoktu. Tarihçi Anastasia Krakasidou bunları, Balkan komitacılarının ideolojilerini kırsal kesime taşıyan siyasi ajanlar olarak tanımlıyordu.

    Gayrimüslimlerdeki milliyetçi duygular erken geliştiği gibi daha da güçlüydü. Türkler askerlik yapıp savaşlarla nüfusları hızla azalırken, gayrimüslimlerin askerlik yapmamaları nüfuslarının artmasına ve ticaret işlerinde zenginleşmelerine yol açtı. Bu zenginleşme milliyetçilik duygularını körükledi.

    Son bir çabayla ilan edilen meşrutiyetin demokrasi ve eşitlik vaadi, gayrimüslimlere askerlik dahil bütün kamu görevlerinin açılması, mecliste temsil edilmeleri, dernek ve parti kurma özgürlüklerinin tanınması onları milliyetçiliklerinden vazgeçirmediği gibi talep çıtalarını yükseltti ve heyecanlarını artırdı. (5)

    Tarihçi Kemal Karpat, Erik Zürcher’in, gayrimüslimlerin meşrutiyetten sonra eşitlik uğruna milliyetçi iddialarından vazgeçmediklerini, dahası Arnavut ve Arapların da ayrılıkçı hareketlere giriştiklerinden bahsettiğini yazar. Meşrutiyetin umulan birleştirici sonucu vermemesi, Türkleri de Osmanlıcılık ve İslamcılık fikirlerinden ayrılıp Türklük fikrine yöneltmiştir. (6)

    Osmanlı’da azınlıkların ayrılıkçılık rüzgarı

    Rıdvan Akın, Paul Risal’in 1912 yılında yayınladığı bir makalesinde; Türklerin kendilerini imparatorluğun yöneticisi saymakla birlikte, aslında imparatorluğun en ihmal edilmiş topluluğu olduklarından, gayrimüslimlerin ise sosyal refah, eğitim ve diğer olanaklar bakımından iyi durumda olduklarından bahsettiğini yazar.

    Paul Risal’e göre; gayrimüslimlerin bu üstün durumları, Osmanlı idaresinin asimilasyon politikası gütmemesinden, hatta İslami öğretiye göre, Hristiyan unsurların zimmi (can, mal, namus güvenliği halifenin teminatı altında olan gayrimüslim) statüde bulunmalarından kaynaklanmaktadır. Bir bakıma zimminin hukuku İslam Devleti’ne zimmetlidir.

    Bu uygulama, Türklerin yüzlerce yıl devleti ayakta tutmak için savaşmasını, Hıristiyanların ise, milliyetçiliğe dönüşecek nüvelerini saklamasını sağlamıştır. Meşrutiyetin ilanı ile ortaya çıkan kucaklaşma görüntüsü ise sahtedir.

    Gerçekten de çok geçmeden ayrılıkçılık rüzgarı Rumlardan başlayıp diğer unsurlara da sıçramıştır. Türkler sosyoekonomik olarak geriydiler, sayıları eksilmişti ve burjuva sınıfları yoktu. Sonunda ellerinde sadece Osmanlı’nın etiketinin kaldığını fark ettiler. (7) Bu durum, tepki olarak ortaya çıkan Türkçülük akımını besledi.

    Türkçülük akımının doğuşu

    Osmanlı devletinde ise Türklük, 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar gerçek anlamda bir kimlik göstergesi değildi. “Türk” genel olarak, imparatorluk sınırları içinde Türkçe konuşan Müslümanlar anlamına geliyordu.

    Osmanlı devletinin kurulduğu toprakları “Türkiye” olarak tanımlayan ve karşılaştıkları asker, devlet adamı ve diplomatları Türk olarak adlandıran Avrupalılara karşın Osmanlı toplumunda Türk, ortak bir kimliğin öznesi olmamıştı. Hatta, 1802’de Paris’e elçi olarak atanan Halet Efendi kendisinin Türk Elçisi olarak takdim edilmesine kızmıştı. (8)

    Zeki Arıkan çeviri eserinde; Türk kavramının Osmanlı yönetici sınıfı nezdinde olumsuz çağrışımlar oluşturmasının 4 nedeni olduğunu ileri sürmüştür:

    Abdülhamit devri, yasaklamalara rağmen Türkçülüğün ilk nüvelerinin atıldığı dönem oldu. II.Abdülhamit’in dikkatle izlediği Harbiye, Mülkiye ve Tıbbiye mektepleri Türkçülüğün ilk ortaya çıktığı mekanlardı. Harbiye mektebinin siyasi tarih hocası Süleyman Paşa, o zamana kadar egemen olan Osmanlıcı çizgiyi bir yana bırakarak derslerinde ilk kez Türklük kavramını ele almış ve bunu bir tema olarak sürdürmüştür.

    1876’da ders kitabı olarak yayınladığı ve sonradan yasaklanan Tarih – i Alem kitabında Türklerin İslam öncesi yaşantılarını övmüştür. (10)

    Türklük fikri etrafında toplanmayı sağlayan bir başka gelişme ise 1895 Türk – Yunan Savaşı oldu. Türk sıfatının bir milleti tasvir eden ilk kullanımına ise Mehmet Emin Yurdakul’un 1897 Osmanlı – Rus savaşında yazdığı şiirlerde rastlıyoruz.

    İttihat Terakki Cemiyeti

    Cemiyetin kurucuları Tıbbiye Mektebi’nin birinci sınıf öğrencileridir. Cemiyet ilk toplantısını 2 Haziran 1889’da yapmıştır. Bu toplantıya, İbrahim Temo, İshak Sükutî, Abdullah Cevdet, Şerafettin Mağmumi, Çerkez Mehmet Reşid, Asaf Derviş, Hersekli Ali Rüştü, Giritli Muharrem, Hikmet Emin, Ali Şefik ve ismi tespit olunamayan bir kişi katılmıştır.

    Toplantı, Mithat Paşa’nın bağında, bir incir ağacının altına serilen hasır ve çuvallar üzerine oturarak bir piknik görüntüsü altında yapılmıştır. Toplantıya katılanların hizmetlerini bağ bekçisi Aluş Ağa yapmıştır. İnciraltı Toplantısı adı da verilen bu toplantıda, Ali Rüştü başkan, Şerafettin Mağmumi sekreter, Asaf Derviş ise sayman seçilmiştir.

    Alınan kararları kaydetme görevi ise Şerafettin Mağmumi ile İshak Sükuti’ye verilmiştir. Örgüte kimlerin üye olacakları üzerinde durulan toplantıda, her hafta düzenli olarak farklı bir yerde toplanılması ve her üyeye bir numara verilmesi kararlaştırılmış ve alınmış olan kararlar büyük bir titizlik ve gizlilik içinde uygulanmıştır. (11)

    2’nci Meşrutiyet’e giden yolda

    O dönemde özellikle; Namık Kemal, Şinasi, Ziya Paşa ve Mehmet Emin gibi milliyetçi ve vatansever şair ve yazarların eserleri gençler arasında elden ele dolaşmaktaydı. Vatan ve milliyetçilik duygularının örgütte yoğun bir biçimde işlenmesi gençlerin örgüte katılımlarını kolaylaştırdı.

    Tıp öğrencilerinin hemen hemen hepsi, Harbiye, Baytar, Mülkiye, Topçu ve Mühendishane okullarındaki öğrencilerin de çoğunluğu örgüte girdi. Abdülhamit, bu örgütün varlığından ve faaliyetlerinden ancak 1892’de haberdar olabildi. Bu tarihten sonra örgüt üyeleri hafiyeler tarafından sıkı bir takibe alındı ve tevkif edilerek mahkemede yargılandılar.

    Yargılama neticesinde, örgüt üyelerinden Şefik Ali, Ahmet Mehdî, Abdullah Cevdet, Mehmet Reşid, Şerafettin Mağmumi, Mikail Useb ve Tekirdağlı Mehmet’in Tıbbiye Mektebi’nden atılmalarına ve tutuklanmalarına karar verilmişse de birkaç ay sonra affedilerek serbest bırakıldılar.

    İbrahim Temo ise Romanya’ya kaçtı. Tıbbiye komutanı Zeki Paşa’nın okulda uyguladığı katı disiplin öğrencilerin huzursuz olmalarına yol açtı ve baskıya maruz kalan öğrencilerin daha rahat bir ortamda öğrenim görmeleri için örgüt onları Avrupa’ya yollamayı uygun gördü. Bu yolla birçok yetenekli öğrencinin Avrupa’da eğitim görmesi sağlandı. (12)

    Örgütün temelinde baskıya karşı duyulan hoşnutsuzluk ile Batı’ya karşı duyulan hayranlık yatmaktadır. Örgüt, ülkenin kurtuluşunu meşrutiyetin ilanında görmekte ve II. Abdülhamit idaresinin bir an önce yıkılmasını arzu etmektedir. Bu amaçla örgüt yoğun bir propaganda faaliyetine girişti. (13)

    Nihayet İttihatçıların ordudaki uzantılarının da yardımıyla 29 yıl askıda kalan Osmanlı anayasası 24 Temmuz 1908’de tekrar yürürlüğe konuldu.

    Meşrutiyet ertesinde Osmanlı ülkesi büyük bir siyasal ve toplumsal fikir patlamasına sahne olur. Meşrutiyet rejiminin sağladığı özgürlük ortamı bütün fikir hareketlerinin yanı sıra Türkçülük akımını da cesaretlendirir. Meşrutiyetin ilanından sonra diğer fikir hareketleri ile çatışan bu akım, zamanla siyasal gelişmelerin katkısı ile hükümet partisinin ideolojisi haline gelecektir. (14)

    Türkçülük akımının yükselişi

    1908 yılında Fuat Köse Arif başkanlığında kurulan Türk Derneği, Türk milliyetçiliğinin öncü kuruluşudur. Ancak dernek, üyeleri arasında tam bir düşünce birliği bulunmaması nedeniyle kısa ömürlü oldu. Belki amacına ulaşamadı ama çıkardığı dergi Türkiye’deki Türkoloji çalışmalarının önemli bir evresini teşkil eder. (15)

    1911 yılında Türk Ocakları kuruldu. İlk toplandığında 1200 üyesi olan örgüt, Türkçülük akımının etkinlik kazanmasına paralel olarak beş yıl sonra üye sayısını 2550’ye, Beyazıt’taki genel merkez dışında da taşradaki merkez sayısını 35’e çıkarttı. Bu, Dünya Savaşı’nın sonuna doğru daha da artacaktır. Bu örgüt, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp ve Yahya Kemal‘in düzenlediği konferanslar ile tarih bilinci yüksek bir kitle yaratmaya çalışmış, dilde sadeliğe önem vermiştir. (16)

    İlk kez parti politikası olarak Türkçülük

    İttihat Terakki resmi söylem düzeyinde Osmanlıcılığa bağlılığını 1911 Kongresine kadar sürdürdü. Bu kongreden sonra “Diyaneten Müslüman, heyeti içtimaiyece Osmanlı, kavmiyetçe Türk olmak” düsturu benimsenerek, Türkçülük parti politikası haline getirildi. 1913 Kongresi’nde alınan karar gereğince Türkçenin bütün okullarda öğretilmesi zorunluluğu ise bir dönüm noktasıdır. İttihatçılara göre Osmanlı devleti bu sayede Türklerin devleti olacak ve Türkleşecektir. (17)

    İttihat Terakki iktidarında Türkçülüğün alenileşmesi Türkleştirme siyasetinin yürürlüğe konulması anlamına geliyordu. Talat Paşa hatıralarında; Türk olmayan Müslümanlara yönelik zorunlu Türkçe öğretiminden, kamusal alanda Türkçeden başka dillerin kullanımının yasaklanmasından ve zorunlu iskan politikalarının yürürlüğe konulmasından bahsetmiştir.

    Gayrimüslim azınlıkların ise, devlete olan sadakatlerine kuşku ile yaklaşıldığı için daha sert uygulamalara maruz kaldığını, hatta Anadolu’nun saf bir Türk yurdu haline getirilmesi amacıyla yapılan Ermeni tehcirinin de bu bağlamda ele alınması gerektiğini, Aşair ve Muhacirun Müdüriyet – i Umumiyesi’nin (Tehcirin organizasyonundan sorumlu kurum) de bu amaçla kurulduğunu ifade eder. (18)

    Reformlar

    İttihat Terakki, iktidarı boyunca çağdaşlaşma çabalarını sürdürdü ve her fırsatta Osmanlı yaşam tarzının kadına biçtiği rolün kabul edilemez olduğunu ve Batı medeniyetinin yakalanması için toplumsal yaşamın her alanında reformlara ihtiyaç duyulduğunu vurguladı.

    Özellikle savaşların yarattığı iktisadi ve sosyal çöküntü, silah altına alınan erkek nüfusun 2,5 milyona varması, üretim daralması gibi somut faktörler kadın emeğine başvurmayı zorunlu kıldı. Kadına toplumsal hayatta yeni roller tanıma milliyetçi uyanış ile eşzamanlı olarak gündeme geldi.

    Belediyeler kanunu modernleştirildi. Şeriat mahkemeleri Adliye Bakanlığı’na bağlandı. Şeyhülislamlık kurumu hükümet dışında bırakıldı. Aile kararnamesi ile medeni evlenme boşanma kuralı getirildi.

    Dini eğitim yapan medreseler Maarif Bakanlığı‘na bağlanarak modern usullerle eğitime geçildi. İlk ve rüştiye mektepleri tek bir çatı altında toplandı. Tarih kitapları milliyetçi amaçlarla tekrar yazıldı.

    Öğretmen okullarını yaygınlaştırmaya ve eğitim kalitesini yükseltmeye yönelik adımlar atılmış ise de savaş şartları nedeniyle kesin sonuç alınamadı. Bahriye Mektebi’nde müfredat yenilendi. Uygulamaya konulan Tevhid-i Tedrisat Kanunu Cumhuriyet devriminin temellerini teşkil eder.

    Cumhuriyetin eğitim devrimi büyük oranda meşrutiyetin bu düşünce birikimini yansıtır. (19) Mülkiye ve Maliye mektepleri tek bir üniversite çatısı altında toplandı. Almanya’dan gelen öğretim üyeleri akademik hayatı zenginleştirdi. Öksüz ve yetim çocuklar koruma altına alındı.

    Beden eğitimi vererek gençleri bir yandan savaşa hazırlayacak bir yandan da milletin refahına yardım edecek paramiliter örgütlenmeye ilk adım olarak izcilik teşkilatları kuruldu. Bu örgütler savaş başlayınca Harbiye Nezareti’ne bağlı genç milis kuvvetlerine dönüştürülecektir.

    Gizli ve özel harekat birimleri olarak Teşkilat-ı Mahsusa kuruldu. Takvim değişikliği, kadının sosyal yaşama girişi cumhuriyet devrimlerinin ilham kaynağı oldu. (20)

    Ekonomi

    Ekonomi alanında da önemli millileştirme girişimleri oldu. Mithat Paşa’nın 1863’de Tuna valisi iken kurduğu günümüzün Tarım Kredi Kooperatiflerini çağrıştıran Menafi Sandıkları 1888 yılında Ziraat Bankasına dönüştürülmüş ve tarımsal üreticinin kredi talebini tümüyle karşılayamamış olmasına rağmen tefecinin yüksek faizinden çiftçiyi kurtarmıştır.

    Osmanlı Bankası uluslararası finans çevrelerinin koyduğu sermaye ile Osmanlı devletindeki gayri milli unsurları temsil ederken, Ziraat Bankası milli kaynaklarla yapılan bankacılık girişimlerinin ilkidir. Bu sayede yerli tasarruflar iktisadi kalkınmaya yönlendirildi. (21)

    Savaş öncesinde ticarete katılma oranı %10’dan az olan Türkler savaş yıllarında vagon tahsisi ve iktidar partisinin milli şirketleri kayırması sayesinde sermayelerini geliştirdiler. (22)

    Kapitülasyonlar döneminde Osmanlı ülkesindeki yabancı uyruklu kişi ve şirketlerle onların ortağı olan azınlıkların ceza ve hukuk davalarına Osmanlı mahkemeleri bakamıyor, yabancı devletin konsoloslukları bakıyordu. Osmanlı mahkemeleri yabancı bir katili, bir ırz düşmanını bile tutuklayamaz, bunu konsolostan rica ederlerdi.

    1914 yılında Dünya Savaşı’na girerken İttihatçılar kapitülasyonları kaldırarak yabancı şirketlerin vergi imtiyazlarına son verdi ve beraberinde konsolosluk mahkemelerini de kaldırdılar. Ancak alınan bu kararlar tek taraflıdır ve Fransızlarla farklı cephelerde olmamızın getirdiği doğal sonuçtur. (23)

    Fransızlar, tek taraflı olduğu için kapitülasyonların kaldırılmasının hiçbir hukuki değerinin olmadığını iddia etmişler ve bu sorun ancak Lozan Barış görüşmeleri sırasında sert tartışmalar sonrasında kesin olarak halledilebilmiştir.

    Gazetelerde halkın anlayabildiği bir dil kullanılması gerektiği üzerinde duran Ali Suavi, Arapça ve Farsça dilbilgisi kurallarının kullanılmasına karşı çıkmış, Osmanlıca’nın siyasi bir tabir olduğunu ileri sürerek Türkçe yerine kullanılmasının doğru olmadığını belirtmiştir. (24)

    1870’e gelindiğinde Tıbbiye‘deki Fransızca eğitim yerini Türkçe eğitime bırakmış, ancak teknik ve tıp terimleri için Arapça kullanılmaya devam etmiştir.

    Tüm bu çabalarının yanı sıra bazı zamansız girişimlerde olmuştur. ‘Huruf-u Munfasıla‘ (Aralıklı Harfler) olarak da bilinen diğer isimleriyle ‘Enverpaşa yazısı’ ya da ‘Ordu elifbası’, Enver Paşa’nın Türkçe’nin yazımı kolaylaştırmak üzere Arap alfabesini gözden geçirerek elde ettiği yazı sistemidir.

    Sistem, Harbiye Nezareti’nin de katkısıyla Balkan Savaşı’nda uygulamaya konulmuş ve uzun süre kullanımda kalmıştır. Bu sisteme göre, Arap alfabesinden farklı olarak harflerin son biçimleri birbirine bağlanmadan kullanılıyor ve sesli harfler de gösteriliyordu. Enver Paşa 1917 yılında bu sistemi öğretmeye yönelik ‘Elifba’ adlı bir okuma kitabı da hazırlatmıştı. (25)

    Ruşen Eşref bu yazı sistemi ile ilgili Atatürk’ün 1918’deki görüşlerini şöyle aktarır:

    “Bu iş, iyi niyetle yapılmış olmasına rağmen, yarım yamalak ve zamansız yapılmıştır. Savaş zamanı, harflerle uğraşılacak zaman mıdır? Ne için? Haberleşmeyi kolaylaştırmak için mi? Bu sistem haberleşmeyi eski sisteme göre daha yavaş ve daha güç kılmıştır. Hızın önem kazandığı bir zamanda, işleri yavaşlatan ve insanların kafasını karıştıran bu atılımın avantajı nedir? Fakat madem bir işe başladınız, bari bunu doğru dürüst yapacak cesareti gösteriniz” (26)

    İlk defa 1876 Anayasasının 18.maddesinde resmi dilin Türkçe olduğu ve devlete hizmet edecek kişilerin Türkçe bilmeleri gerektiği belirtilmiş olup bu madde 1908 Anayasasında da korunmuştur. Fakat, 1921 Anayasasına gelindiğinde devlet dilinden söz edilmemiştir. 1924 anayasasının 2. maddesinde ise Türkiye devletinin resmi dilinin Türkçe olduğu belirtilmiştir.

    Milli Mücadele ve Cumhuriyet dönemlerinde Türkçülük akımı

    İttihatçıların savaşın sonu ile iktidarı terk etmesi İttihat Terakki serüveninin sona erdiğini düşündürmekle birlikte gerçekte bu son yeni bir başlangıcı doğurdu. Müdafaa-ı Hukuk ve ondan da Kurtuluş Savaşı doğdu.

    İttihatçılar eğer savaş kaybedilirse son savunma stratejilerini Anadolu’dan bir yerden direnişi devam ettirmeye dayandırdılar. Talat Paşa‘nın Berlin’den örgüte “Mustafa Kemal’e katılın” talimatı vermesinden sonra örgütün içinden Kara Vasıf liderliğinde Karakol adıyla bir grubun başlangıçta Milli Mücadele’ye sağladığı zoraki destek esaslı bir kadro desteğine dönüştü.

    Karakol örgütü, Harbiye Nezareti personel dairesindeki bağlantıları sayesinde direnişçi subayların Anadolu’ya atanmalarını, Anadolu’ya silah ve cephane gönderilmesini, birçok ittihatçının hapishanelerden kurtarılmasını sağladı. Örgütün bu denli etkinliğini sağlayan gücü; gümrük memurlarını, liman işçilerini ve Hamallar Loncasını denetimi altında tutmasından kaynaklanıyordu. (27)

    Bu, yetişmiş, iyi eğitimli kadro Milli Mücadele‘nin kazanılmasında önemli yer tutmuştur. İmparatorluğun çözülüş sürecinde içeriği ve sınırları zaman zaman belirsizleşen Türkçülük akımı, Milli Mücadele ve Lozan’dan sonra Anadolu Türk milliyetçiliğine dönüşmüştür.

    Bir ilke olarak, önce dönemin tek partisi olan Cumhuriyet Halk Fırkası‘nın program ilkeleri arasında sayılan milliyetçilik, 1924 yılında çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu, 1928’de Halk Evleri’nin açılması, 1928 Harf Devrimi, 1931’de Türk Tarih ve 1932’de Türk Dil Kurumlarının kurulması gibi birçok devrimde etkisini göstermiştir.

    Atatürk, 14 Eylül 1931 günü bir sohbet sırasında anlattığı hatırasıyla kendisinde milliyetçilik fikrinin gelişmesini net bir şekilde şöyle dile getirmektedir:

    “Bizim neslin gençlik yıllarına Osmanlılık telkin ve etkileri hâkimdi. İmparatorluk halkını meydana getiren Türk’den başka milletlere arada yanlış bir din anlayışıyla Araplara, sarayın, ordu ve devlet ileri gelenleri arasında bulunan ırkdaşlarının etkisiyle Arnavutlara özel bir değer veriliyor, onlardan söz edilirken ‘kavmi necip’ deyimi ile sıfatlandırılarak bu duygunun belirtilmesine çalışılıyor, memleketin sahibi ve devletin kurucusu olan biz Türkler, ikinci planda gelen önemsiz halk yığınları sayılıyorduk.

    Şair Mehmet Emin Yurdakul’un, ilk defa Manastır Askerî İdadisinde öğrenci iken okuduğum ‘Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur’ mısrasıyla başlayan manzumesinde, bana milli benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum.

    Fakat ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu çocuğunun gözyaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu. Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka milletleri öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusuna kaptırmadım.” (28)

    Nihal Atsız ve Turancılık anlayışı

    İkinci Dünya Savaşı yıllarında Alman etkisiyle tekrar alevlenen ve Nihal Atsız‘ın öncülük ettiği Turancılık anlayışı 1944 yılında faşizm korkusuyla resmi ideoloji tarafından yasaklanmıştır.

    Nihal Atsız aleyhine açılan Irkçılık – Turancılık davasının 3 Mayıs 1944 tarihli duruşmasından sonra Ankara Nümayişi düzenlenmiş, bu gösteri yürüyüşü sonrasında 165 kişi tutuklanmıştır.

    Bir yıl sonra bu yürüyüşün yıl dönümünde Tophane Askeri Cezaevi’nde Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Zeki Velidi Togan, Necdet Sançar ve Reha Oğuz Türkkan’ın da içinde bulunduğu 10 mahkum anma günü düzenlemiş ve takip eden yıllarda da devam eden bu toplantılar o günün Türkçülük Günü olarak kutlanmasına önayak olmuştur.

    1964’de Türkeş ve sekiz subay arkadaşı CKMP‘ye katıldı. Bu parti Türkçü bir partiydi, fakat geniş kitlelerle buluşamıyor ve oy alamıyordu. Türkçü söylemlerle sadece üniversite öğrencilerinin dikkatini çekebileceğini bilen Türkeş, köylü gençleri de harekete çekmek için İslamcı söylemlere yönelmeye başladı.

    Olaylı 1969 kongresiyle Atsız ekibi tasfiye edildi ve Atsız taraftarlarının;

    “Sen git güvendiğin Araplara biat et!”

    “Oy toplamak için Arap develerine bin!” protestoları arasında Türkeş kongreyi kazandı.

    Çıkışta Nihal Atsız, “MHP’de Allah, tanrıyı kovdu” dedi. Partinin isminden sembollerine kadar her şeyi değişti. Laik ve cumhuriyetçi Türkeş tarikatlara yakınlaştı, utangaç bir Kemalist oldu. Türkçülük, Osmanlı devletinin son döneminde doğmuş, cumhuriyet ile dirilmiş, 1969 kongresinde ise öldürülmüştü. (29)

    Sonuç

    İşte size Türkçülüğün tarihsel evrimi. Osmanlı entelektüellerinin dağılmayı önlemek için sarıldığı düşünce akımlarını soğan katmanlarına benzetecek olursak bunlar dıştan içe doğru; Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük’tür. Ve tıpkı soğan tabakaları gibi en dıştaki katmandan kolay vazgeçmişler, içe doğru gittikçe vazgeçiş zorlaşmıştır.

    Türkçülük ise soğanın cücüğüdür, vazgeçmek mümkün değildir.

    Bunları bilseler, Osmanlı Ocakları üyesi baygın bakışlı kardeşim hiç, “Affedersiniz! Ermeni dediler” sözüne itibar eder mi? Veya Ülkü Ocakları üyesi ceylan gözlü kardeşim hem bozkurt işareti yapıp hem de tekbir getirir mi? Ya da bir tarih profesörü çıkıp “dinsiz” CHP’den başkan seçtirtmemekle övünür mü?

    Diyeceğim şu ki; Türkçülük ile Osmanlıcılık birbirinden farklıdır. Türkçülük, içinde ne Osmanlıcılığı ne de İslamcılığı barındırır. Türkler bu görüşleri taa İttihat Terakki döneminde terk ettiler. Hatta daha ileri gideyim; yaptığı reformlarla Batıcılığı benimsediklerini gösterdiler.

    Peki bunları ben bilirim de bir tarih profesörü bilmez mi? Elbette bilir. Ama ah… O oy kaygısı yok mu, oy kaygısı… İnsana babasını unutturur. Ortalık da bir eliyle Rabia, diğer eliyle bozkurt işareti yaparak “Oluk oluk akan kanlarınızla duş alacağız” diyen kafası karışık maganda bozuntularına kalır.

    Dipnotlar

    Halide Edip: Kendi doğrularında yalnızlaşan güçlü bir kadın

    Yazı kaynağı : indigodergisi.com

    TÜRKÇÜLÜK

    TÜRKÇÜLÜK

    Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’nun ısdarından sonra devlet ricâlinin bir Osmanlı milleti oluşturulması yolundaki çabalarına rağmen Osmanlı tebaası arasında milliyetçi ve proto-milliyetçi hareketler hız kazandı. Bir genelleme yapılırsa imparatorluğun hıristiyan tebaası içinde Yunanlılar, Sırplar, Bulgarlar, Makedonlar ve Ermeniler arasında milliyetçilik cereyanları güç kazanıp bu fikirleri savunmak amacıyla siyasî örgütler kurulurken müslümanların çoğunlukta olduğu Araplar ve Arnavutlar’da da kültürel proto-milliyetçilik hareketleri hızlanmaya başladı. İlk grupta yer alan milliyetçi hareketler, zaman içinde imparatorluktan ayrılıp bağımsız devletler kurma fikrini ciddi bir seçenek halinde tartışırken ikinci gruptaki akımlar daha ziyade Osmanlılık kimliğinin sınırlarını zorlamayı, Arap-Osmanlı, Arnavut-Osmanlı benzeri karma kimlikler oluşturmayı hedefledi. Türkçülük bu ikinci sınıflamadaki hareketlerden biri olarak ele alınabilir. Ancak Arap ve Arnavut proto-milliyetçiliklerinden farklı biçimde imparatorluğun devamını sağlamayı birincil amaç kabul eden Türkçü hareket Osmanlı kimliğindeki Türklük vurgusunu güçlendirmeye çalıştı. Aynı şekilde Gagauzlar gibi çok küçük gayri müslim topluluklara sahip Türk nüfus için etnik kimliği ön plana çıkaran bir hareket olmamış, Araplar ve Arnavutlar’da görüldüğü gibi farklı dinlere mensup bireyleri birleştirici bir özellik taşımamıştır. Bu sebeple Türkçülük hareketi müslüman unsurlarda başlayan proto-milliyetçi fikir ve siyaset akımları içinde en geç başlayanlardan birini teşkil etmiştir.

    Joseph de Guignes’in dört ciltlik Histoire générale des Huns, des Turcs, des Mogols et des autres Tartares occidentaux, &c. avant et dépuis Jésus-Christ jusqu’à present (Paris 1756-1758) ve Arthur Lumley Davids’in A Grammar of the Turkish Language with a Preliminary Discourse on the Language and Literature of the Turkish Nations: Copious Vocabulary, Dialogues, A Collection of Extracts in Prose and Verse, and Lithographed Specimens of Various Ancient and Modern Manuscripts (London 1832) benzeri eserler (ilk eser daha sonra Mustafa Kemal’i derinden etkileyecektir) XVIII. yüzyılın başlarında Türklük tanımının yeniden kavramsallaştırılmasına yol açtı. Genç yaşta ölen Davids’in kitabı 1836 yılında annesi tarafından Fransızca’ya çevrilerek II. Mahmud’a ithaf edildi. Osmanlı Devleti’nde kitabın bazı baskılarında başlığına eklenen Kitâbü ilmi’n-nâfiʿ fî tafsîli sarf ve nahv-i Türkî adıyla şöhret kazanan eserin bilhassa dilciler ve Ali Suâvi gibi entelektüeller tarafından ilgiyle okunduğu anlaşılmaktadır. Davids’in farklı Türk kavimleri için Tatarlar yerine ortak bir kelime olarak Türk adının kullanılmasını teklif etmesi, kitabına değişik Türk lehçelerinden örnekler ekleyip bunların aynı dil grubuna mensup olduğunu vurgulaması Osmanlı entelektüel çevrelerinde tartışmalara yol açtı. Daha sonra Joseph de Guignes’in eserinden faydalanan Mustafa Celâleddin Paşa, Les turcs anciens et modernes başlıklı kitabıyla (Istanbul 1869) ciddi bir entelektüel tartışmayı başlattı. Asıl adı Konstanty Polklozic-Borzêcki olan Mustafa Celâleddin başarısız 1848 ihtilâli sonrasında Osmanlı Devleti’ne sığınmış ve müslüman olduktan sonra Türkler’in etnik kökenleri üzerine çalışmalar yapmıştı. Mustafa Celâleddin Paşa, Türkler’in aslında Avrupalı sayıldığını ve Tuoro-Aryan ırkından geldiğini, Türkçe ile Latince ve diğer Avrupa dilleri arasında bağlantılar bulunduğunu ileri sürmüştü. Onun bu fikirleri 1930’lu yılların Türk tarih ve dil tezleri üzerinde etkili oldu. Tanzimat döneminin sonuna gelindiğinde Batı kaynaklarının tesiriyle Türkler’in etnik kökeni, dilleri ve diğer ırklarla ilişkileri üzerine tartışmalar başlamıştı. Yurt içinde Tercümân-ı Ahvâl ve Basîret gazetelerinde, yurt dışında Yeni Osmanlı yayınlarında meselâ Hürriyet ve Ulûm dergilerinde kültürel Türklüğe gösterilen ilgi olarak yorumlanabilecek atıflar yapıldı. Ali Suâvi 1873’te Paris’te basılan Hîve (Le Khiva) adlı eserinde benzer görüşleri dile getirdi. 1868’de İstanbul’da neşredilmeye başlanan Terakkî gazetesi başlığının sonunda “Türk gazetesi” ibaresini koymuştu. Ayrıca basında Türk ve Osmanlı Devleti için Türkistan benzeri kelimeler yaygın biçimde kullanılıyordu. Ancak bunların henüz rüşeym halindeki bir kütürel hareketi dile getiren ilk ifadeler olduğunu belirtmek gerekir. Daha sonra Ali Suâvi’nin bir Türkçü lider şeklinde tanıtılması gibi çabalar, erken Cumhuriyet döneminde resmî ideoloji haline gelen Türk milliyetçiliğinin geriye dönük tarih yazımının ürünü olarak mütalaa edilmelidir.

    Kültürel Türkçülüğün hız kazanması II. Abdülhamid döneminde gerçekleşti. Bu dönemde Macar Türkologları’nın artan çalışmaları, Orhon yazıtlarının Vilhelm Thomsen tarafından 1893 yılında okunması gibi gelişmeler Türklük araştırmalarına hız kazandırdı, bu da Osmanlı entelektüelleri üzerinde derin etkiler meydana getirdi. Bu devirdeki Türkçülük hareketinin ilginç bir özelliği de Rus müslümanlarının tesiridir. Bu alanda bilhassa Gaspıralı İsmâil Bey’in çabalarına ve 1883’ten itibaren Bahçesaray’da Kırım Türkçesi’yle yayımlanarak Osmanlı entelektüelleri tarafından okunan Tercüman gazetesinin oynadığı role değinmek gerekir. Kültürel Türkçülük hareketindeki önemli bir aşama da Süleyman Hüsnü Paşa’nın Târîh-i Âlem adlı kitabının 1876’da yayımlanmasıdır. Joseph de Guignes’den etkilenen Süleyman Paşa, değişik Türk kavimlerinin tarihini ayrıntılı biçimde ele alarak Osmanlı tarih yazımında genel kabul gören tarih metodolojisinin oldukça dışına çıkıyordu. Kitabın Mekteb-i Harbiyye’de okutulması etkisini daha da arttırdı. Tarihe bu yaklaşım, daha sonra Mizancı Murad ve özellikle David-Léon Cahun’dan etkilenen Necib Âsım’ın (Yazıksız) tarih çalışmalarıyla daha da ileri götürülerek Türk tarihini yeni bir çalışma alanı haline getirdi. Bu dönemde Ahmed Vefik Paşa, Şemseddin Sâmi dil alanında, Ahmed Midhat Efendi popüler kültür düzeyinde Türkçü fikirlerin yayılmasına ciddi katkılarda bulundular. Aynı şekilde Bursalı Mehmed Tâhir, Türkler’in İslâm medeniyetinin yükselişindeki rolünü ortaya koyarken daha sonra “millî şair” unvanını alacak olan Mehmet Emin (Yurdakul) edebiyat alanında Türkçülüğün gelişmesine öncülük etti. Kendilerini “Türk gazetesi” diye niteleyen Mîzan ve İkdam başta olmak üzere basın, Osmanlı Devleti dışında yaşayan Türkler, Türkler’in etnik kökenleri ve Macarlar gibi kavimlerin Türkler’le aynı kökene dayandıkları gibi konuları ele almak, ayrıca Macar Türkologları’nın yazılarında geçen “turan” ve “turanî” kelimelerini kullanmak suretiyle kültürel Türkçülüğün tartışılmasında ciddi rol oynadı. Ancak dönemin sansürü yüzünden siyasî Türkçülük konusunda dışa akseden önemli bir tartışma yaşanmadı.

    Siyasal Türkçülük tartışması, Jön Türk basını diye adlandırılan ve yurt dışı merkezlerde basılarak Osmanlı vilâyetlerine gizlice sokulan dergilerle başladı. Jön Türk muhalefetinin ilk yıllarında bilhassa Tunalı Hilmi’nin yazdığı makalelerde imparatorluk içinde Türk toplumunun hâkim millet olarak kabul edilmesinin gerekliliğine işaret edilmesi, Türkler için övücü sıfatlar kullanılması dışında ciddi bir kültürel Türkçülüğe rastlanmaz. Esasen bu dönemde Jön Türklüğün önemli yayın organlarına, Osmanlı ve Meşveret gibi Osmanlılık ideolojisine veya İslâmî ilkelere atıfta bulunan isimler verilmişti. 1902’de Paris’te düzenlenen Osmanlı Hürriyetperveran Kongresi’nin ardından bu toplantıda Sabahaddin Bey yanlılarının ve Kürtler dışındaki Türk olmayan temsilcilerin oluşturduğu çoğunluğun izleme kararı aldığı siyasete karşı çıkan Ahmed Rızâ Bey ve kendilerini “icraatçılar” diye adlandıran küçük Jön Türk organizasyonları kültürel ve siyasal Türkçülük alanında ciddi bir hareket başlattılar.

    1902 Hürriyetperveran Kongresi’nden sonra Ahmed Rızâ Bey yanlıları ile icraatçılar tarafından gerçekleştirilen koalisyonun yayın organı olarak neşredilen Şûrâ-yı Ümmet gitgide Osmanlıcılık ideolojisinin sınırlarını zorlayan bir Türkçülüğe kayarken bilhassa Mısır Jön Türklüğü siyasî Türkçülüğün ilk önemli ürünlerini ortaya koymaya başladı. Süleyman Vâhid ve Tarsusîzâde Münif beylerin yayımladığı Anadolu dergisi bu alanda ilk örneklere yer verdi. Ancak bizzat siyasî Türkçülük ideolojisini yaymak için Kahire’de neşredilen ilk gazete Türk adını taşıyordu. Şerefeddin Mağmûmî, Necmeddin Ârif, Celâleddin Ârif, Ali Kemal ve Esad beyler tarafından 5 Kasım 1903 tarihinde yayımlanmaya başlanan derginin ilk sayısındaki “Türk” makalesi mecmuanın “Türkler’in muhâfaza-i hukūku, tehzîb-i ezhânı, tenşît-i efkârı için te’sis olunduğu”nu belirttikten sonra Türkler’in Macarlar gibi kavimlerle akrabalığını ve diğer Doğu kavimlerine üstünlüğünü vurguluyordu. Dergiye gelen çok sayıda mektup, Türk’ün yayımının Rus müslümanları arasında da ilgiyle karşılandığını ortaya koymaktadır. Yazarlarının Oğuz, Özbek, Tuğrul, Turgut, Kuneralp, Uluğ gibi takma adlar kullandığı dergide diğer Osmanlı anâsırı için kaleme alınan açık mektuplarda Türkler’in ırkî üstünlüklerini belirten ifadelere yer verildi. Türk, bu sebeple diğer Osmanlı unsurlarına mensup entelektüellerle ciddi polemiklere girdi. Bunların belki de en önemlisi el-Menâr ve Reşîd Rızâ ile olanıdır. Derginin siyasî Türkçü tezleri ve bilhassa İslâmiyet’in Türkler’in gerilemesine yol açtığı anlamı çıkarılabilecek yorumlar, 1905 yılı Kasım ayında İslâmiyet ile Türkçülüğün sentezini yapmaya çalışan bir grubun dergiyi daha radikal Türkçülüğü benimseyen milliyetçilerden tasfiyesiyle sonuçlandı. Ancak Hüseyin Âlî Bey liderliğindeki yeni idareciler 1906 yılının Haziranında dergiyi yeniden eski neşir heyetine bırakmak zorunda kaldı. Dergi 1907 Kasımında kapanıncaya kadar siyasî Türkçülüğün gelişmesine büyük katkı sağladı.

    Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyâset” başlıklı çalışmasının Türk gazetesinde yayımlanması (nr. 24, 14 Nisan 1904 vd.) bir tesadüf eseri değildir. Akçura, Osmanlı Devleti’nin önündeki seçenekleri sıralarken bunların panislâmizm, Osmanlıcılık ve ırk esasına dayanan Türk milliyetçiliği olduğunu belirtiyor, son alternatifin bunlar arasında en anlamlısı sayıldığına işaret ediyordu. Zaven ve Vartouhie Nalbandyan’ın Turtsiia i panturanizm adlı risâlelerinde, Akçura’nın kitabının Türk milliyetçiliği ve turancılık alanında komünist manifestonun Marksizm üzerindeki rolüne benzer bir etki yaptığını söylemeleri yerinde bir tesbittir. Ali Kemal ve Ahmed Ferid (Tek) beylerin Akçura’nın tezine karşı verdikleri cevaplar tartışmayı daha da ateşlendirdi ve siyasal Türkçülüğü imparatorluğun temel entelektüel tartışmalarından biri haline getirdi.

    Yusuf Akçura, Türk dergisine yazan eski İttihat ve Terakkî Cemiyeti üyelerinden biriydi. 1905 yılı sonbaharından itibaren Bahâeddin Şâkir ve Nâzım beyler muhalefeti yeniden örgütleyip 1906’da Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti adı altında tekrar teşkilâtlandırdıklarında Akçura gibi pek çok Türkçü bu yeni örgütlenmenin sempatizanı veya üyesi haline geldi. Bu çok önemli bir gelişmeydi, çünkü Türk herhangi bir siyasal örgütlenmenin yayın organı değil bir entelektüel yayındı. Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti’nin siyasî Türkçülüğe yönelmesi, bu ideolojinin temel Jön Türk örgütlenmesinin fikrî dayanağı haline gelmesi anlamını taşıyordu. Bu alanda işaret edilmesi gereken bir diğer önemli etken de Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti’nin yurt dışı şubelerinin Bulgaristan, Romanya, Kafkasya, Girit, Kıbrıs gibi imparatorluktan ayrılmış ya da muhtariyet kazanmış bölgelerinde kurulması ve buralarda daha yaygın olan Türkçü fikirlerin bu şubeler aracılığıyla cemiyet merkezinde etki yaratmasıydı. 1905 Rus İhtilâli sonrasında oluşan göreceli özgür ortamda Âzerîler, Tatarlar gibi Türk toplumlarının yayın faaliyetine hız vermeleri de bu gelişmeye etkide bulundu. Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinzâde Ali (Turan), Gaspıralı İsmâil gibi Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti’yle ilişkiyi sürdüren liderlerin Hayat, İrşad, Füyûzât, Tercümân-ı Ahvâl-i Zaman gibi dergilerde ileri sürdükleri fikirler (Şûrâ-yı Ümmet ve Türk gibi dergiler bunlardan bazılarını kısmen yayımlamıştır), Türkçülüğün Jön Türklüğün temel örgütlenmesi tarafından içselleştirilmesinde önemli rol oynadı. Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti’nin gizli muhaberatında “Adriyatik denizinden Çin hududuna kadar vâki memleketler baştan aşağı yalnız bir din ile mütedeyyin değil, bir lisan ile de mütekellim Türk cinsi ile meşguldür. Afrika ve Hindistan’dan sarfınazar yalnız Türk cinsinden olanlar ittihat etseler dünyanın en şevketli hükümetini teşkile muktedir olurlar” gibi ifadelerin kullanılması, Hüseyinzâde Ali Bey’in emeli “Adriyatik denizinden Çin’e kadar olan memâlikten bir ‘Türk ittihadı’ husule getirmek” olan bir entelektüel şeklinde takdimi bu fikirlerin etkisini ortaya koymaktadır. Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti, 1907 Eylülünde merkezi Selânik’te bulunan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile birleşince gerçekleştireceği ihtilâlin merkezini Makedonya olarak belirledi. Burada girişilecek bir ihtilâl hareketi muhtelif anâsır ve bilhassa Arnavutlar’ın ciddi desteğine dayanacaktı. Bu sebeple 1907 sonu ile 1908 İhtilâli arasındaki dönemde Osmanlı Terakkî ve İttihat, Türkçü çizgisini terkederek yeniden Osmanlıcılığı ön plana çıkaran bir propaganda yürütmeye başladı. Bu amaçla söz konusu dönemde yeniden kullanılan beyannâmelerdeki “Türk” kelimeleri “Osmanlı” ile değiştirildi ve diğer anâsırı suçlayan ifadeler sansürlendi.

    1908 yılı Aralık ayında bir kısmı II. Abdülhamid döneminde yurt içinde, bir kısmı Jön Türk olarak Türkçülük hareketinde öncü roller oynamış Ahmed Midhat Efendi, Necib Âsım, Mehmet Emin, Yusuf Akçura, Ahmed Ferid beylerin önderliğinde kurulan Türk Derneği, Türkçülüğün yeni dönemde de entelektüel hayata damgasını vuracak bir ideoloji olacağının ilk işaretiydi. 1911-1912 yıllarında kurulan Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Ocağı ise iktidardaki İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nden aldığı destekle Türkçülüğün entelektüel tartışmada güçlenmesini sağladı. Türk Ocağı, erken Cumhuriyet dönemine uzanan bir süreçte etkisi görülen bir kültürel örgütlenme olma özelliği taşır. Türkçülük, İttihat ve Terakkî Merkez-i Umûmîsi’nde görev yapan Ziya Gökalp ve Hüseyinzâde Ali beyler gibi entelektüeller aracılığıyla iktidar partisinin ideolojisini derinden etkiledi.

    Türk Yurdu, Yeni Mecmua gibi dergiler, Şûrâ-yı Ümmet ve Tanin gibi gazeteler tarafından yoğun biçimde tartışılan kültürel ve siyasal Türkçülük, edebiyat alanında da etkili oldu ve Genç Kalemler (Selânik) gibi dergi ve yayınlarla bu alanda ciddi bir değişimi gerçekleştirdi. Emile Durkheim’den etkilenen Ziya Gökalp, Türkçülüğün sosyolojik bir çerçeveye oturtulmasınada, Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura ve Hüseyinzâde Ali beyler Osmanlı Devleti dışında yaşayan Türkler’i de kapsayan bir Türk dünyası ve Türklük fikrinin kavramsallaştırılmasında, Ömer Seyfeddin ve Mehmet Emin beyler sadeleştirilmiş dil ve Türkçü edebiyat tezlerinin oluşturulmasında öncü roller oynadılar. Bunların yanı sıra Türkçülük, Alman tarihçi okulundan etkilenerek 1913 sonrasında yürürlüğe konan millî iktisat siyasetiyle ekonomik tezler de geliştirdi, kapitülasyonlara karşı tavır aldı, yabancı devletler ve muhtelif Osmanlı anâsırına yönelik boykot hareketlerini örgütledi.

    1913 yılına gelindiğinde Türkçülük sosyolojik, ekonomik, kültürel tezleri olan, yaygın basın desteğine sahip, iktidar partisi tarafından içselleştirilen bir ideoloji haline gelmişti. İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin Türkçülüğü benimsemesi ciddi sorunları da beraberinde getirdi. Çok uluslu bir imparatorluğu idare etme durumunda olan İttihat ve Terakkî Cemiyeti ileri gelenleri Türkçülük ile Osmanlıcılık ideolojisini bağdaştırmaya çalıştılar ve Türkler’in millî bir ruh kazanarak imparatorluğu yeniden canlandırmalarının bütün Osmanlı anâsırı için yararlı olduğunu savundular. Ancak diğer Osmanlı unsurları Türkçülük ideolojisine oldukça mesafeli yaklaştı ve ciddi tenkitler dile getirdi. 1912-1913 Balkan savaşlarının Osmanlıcılık ideolojisine vurduğu ağır darbe, Türkçülüğün entelektüel düzeyde daha da güçlenmesine sebep olmakla birlikte bu ideolojinin Türk tarihçiliği tarafından 1912-1913 sonrasında ortaya çıktığının savunulması yanlıştı. Balkan Savaşı kayıplarının yol açtığı şiddetli milliyetçi tepkiler ve harb-i umûmîye giriş, İttihat ve Terakkî’nin içselleştirdiği Türkçülüğün resmen sahip çıkılan Osmanlıcılık’tan çok daha etkili olması sonucunu doğurdu. 1914 sonrasında Rusya’nın dağılacağı yönünde beslenen ümitler, evvelce kültürel boyutta tartışılan pantürkizm ve turancılık fikirlerinin siyasal boyutta tartışılması neticesini doğurdu.

    II. Meşrutiyet’in ardından Türkçü hareketi, temel ideolojik çerçevesi yaygın kabul görmekle birlikte türdeş olmaktan uzak kalmıştır. Özellikle bu ideolojiyi İslâm ile bağdaştırma konusunda 1903-1907’de Türk dergisini çıkaran entelektüellerinkine benzer fikir ayrılıkları yaşanmıştır. Babanzâde Ahmed Naim Sebîlürreşâd mecmuasında neşrettiği ve daha sonra bir risâle halinde yayımladığı “İslâm’da Da‘vâ-yı Kavmiyyet” başlıklı değerlendirmesinde Türkçüler’i “hâlis Türkçüler” ve “Türkçü-İslâmcılar” diye ikiye ayırırken bu farklılığa işaret etmiştir. İlginç olan taraf, Ziya Gökalp başta olmak üzere hareketin önde gelen ideologlarının Türk’ün 1903-1905 dönemindeki neşriyatına benzer şekilde İslâmiyet’i Türklüğün gerilemesinin temel sebeplerinden biri olarak gören tezler ileri sürmemeleridir. Ömer Seyfeddin gibi materyalist düşünürleri hikâyelerinde kahramanlaştıran Türkçüler dahi açıktan böyle tezler ortaya atmamıştır. Aksine Ziya Gökalp 1913’te Türk Yurdu’nda neşrettiği “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak” başlıklı çalışmasında, bilhassa İslâm Mecmuası’nda ve Yeni Hayat kitabında Türkleştirilmiş bir İslâm, “Türk-İslâm harsı” tezini işlemiştir. Bu yayınlarda İslâm’ın Türkleştirilmesi kadar reforma tâbi tutulması fikri de işlenmiştir. 1918 Mondros Mütarekesi bir anlamda Türkçü düşüncenin iktidarı kaybetmesi anlamına geliyordu. Ancak parçalanan bir imparatorluktan Türk ulus-devletine geçiş sürecinde Türkçülük tabii olarak hayli etkili oldu. Her ne kadar 1919-1922 döneminde Millî Mücadele liderleri İslâmî bir lisan kullansalar da bunların önemli bölümü Türkçü harekette yer almış ya da ona sempati duymuş kimselerdi. Bunun yanı sıra Sovyet liderleriyle iyi ilişkiler sürdürme çabası da Türkçü ve turancı tezlerin açıkça dile getirilmesini önlemişti. Buna rağmen 1922 sonrasında Türkçülük yeni bir ivme kazanmıştır. Türkçülük düşüncesi erken Cumhuriyet döneminin ideolojik temellerinden birini oluşturmakla birlikte bilhassa Türk tarih tezinin gelişimi sonrasında yeni bir şekil almış ve resmî Türk milliyetçiliğine dönüşen ideoloji İslâmiyet’i Türk ırkının gelişmesinin engellerinden biri olarak öne sürmüştür. Bu dönemin tezleri, antropolojik temelleri istisna edilirse Türk dergisinin erken dönem neşriyatıyla ciddi benzerlikler gösterir.

    Yazı kaynağı : islamansiklopedisi.org.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap