Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    sosyal güvenlik terimi ilk defa hangi tarihte bir yasal düzenlemede kullanılmıştır

    1 ziyaretçi

    sosyal güvenlik terimi ilk defa hangi tarihte bir yasal düzenlemede kullanılmıştır bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Tarihçe

    Tarihçe

    İnsanlar yaşamları boyunca kendi iradeleriyle ya da iradeleri dışında açığa çıkan çeşitli mesleki, fizyolojik ve sosyo-ekonomik risklere maruz kalmaktadır. Bu risklerin ortadan kaldırılması, bireyler üzerindeki etkilerinin azaltılması veya sonuçlarının onarılması gerekmektedir. Ayrıca, insanların artan güvenlik ihtiyaçlarına cevap verecek ve onlara insan onuruna yaraşır huzurlu ve mutlu bir yaşam sunacak bir yapıya ihtiyaç duyulmaktadır.

    Bu ihtiyaçtan doğan “Sosyal Güvenlik” toplumun bütün bireylerinin hiçbir ayrım ve ayrıcalık gözetilmeksizin hem ekonomik hem de sosyal bakımdan bugünlerinin ve yarınlarının güvence altına alınmasını amaçlayan; birbirleri arasında sıkı bir birlik ve uyum kurulmuş olan bir sistemler bütünü olarak tanımlanmaktadır.1

    Sanayi devrimi öncesi toplumlarda sosyal güvenlik fonksiyonu yardım sandıkları, aile içi transferler ve dinsel nitelikli kurumlar tarafından yerine getiriliyordu. Sanayi devrimi, bu alanda yeni bir bakış açısı getirmiştir. Söz konusu dönem içinde işçilerin kötü çalışma koşulları devletlerin sosyal politika alanında da bir takım koruyucu düzenlemeler yapmalarını zorunlu kılmıştır. 2

    Bugünkü anlamda sosyal güvenlik sistemi 19 uncu yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşmiştir. İlk kez Alman devlet adamı Bismarck, finansmanının işçi ve işveren primleri yanında devlet katkılarıyla sağlandığı bir sosyal sigorta sistemi oluşturarak önemli bir çalışmaya imza atmıştır. Bu çerçevede, Almanya’da uygulanan sosyal sigortalar, başlangıçta hastalık (1883), iş kazası (1884), sakatlık ve yaşlılık (1889) sigortalarını kapsamıştır.3

    İngiltere’de ise Sosyal Güvenlik Sistemi, 1942 yılında yayımlanan ve sosyal güvenliğin finansmanının vergi gelirleriyle sağlanmasını öngören “Beveridge Raporu” ile yepyeni boyutlar kazanmış ve çağdaş sosyal güvenlik düşüncesinin oluşumuna büyük katkılarda bulunmuştur.

    Sosyal güvenlik kavramı ilk olarak 1935 tarihli Amerikan Sosyal Güvenlik  nKanununda yer almıştır. Kavram, daha sonra 1941 tarihli Atlantik Paktı Sözleşmesinde  ve 1944 tarihli Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Philedelphia Konferansında  kullanılmıştır. Ayrıca İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 22 nci ve 25 inci  maddelerinde sosyal güvenlik, temel haklardan biri olarak sayılmaktadır. ILO da 1952  tarihli ve Sosyal Güvenliğin Asgari Normları Hakkındaki 102 sayılı sözleşmesinde en  geniş  şekilde sosyal güvenlik kavramına yer vermiş ve bu alandaki temel düzenlemeyi yapmıştır.4

    Türk Sosyal Güvenlik Sistemi

    Türk tarihindeki sosyal güvenlik uygulamaları Orta Asya, Anadolu Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi olarak ele alınabilir.

    Orta Asya Döneminde, Eski Türklerde aile bağları güçlü olduğu için aile içi yardımlaşmalar önemli bir sosyal yardım olarak ön plana çıkarken, yerleşik hayata geçişle birlikte daha sağlam temellere dayalı olarak oluşturulan ve iyilik, dayanışma, yardım için tesis edilen vakıf kurumları diğer bir sosyal yardım anlayışı olarak ortaya çıkmıştır.

    Anadolu Selçuklu Döneminde halk göçebe, köylü ve şehirli olmak üzere üç gruba ayrılmış; göçebe Türkmenler hayvancılıkla, köylüler hayvancılık ve tarımla, şehirliler ise ticaret ve zanaatla uğraşmışlardır. Şehirlerde ticaretle uğraşanlar tarafından Ahi Teşkilatları ile bu teşkilat içinde zanaatkârların iş kollarına göre loncaları kurulmuş, zanaatkârlar arasındaki güçlü bağ ve dayanışma ile de sosyal yardım amaçlı vakıf kurumları tesis edilmiş, devlet malı olarak kabul edilen ve miri arazi olarak adlandırılan topraklardan vakıf arazisi olarak ayrılanlardan elde edilen gelirler (tesis edilen bu sosyal hizmet) dayanışma ve yardım kurumlarının giderlerine tahsis edilmiştir.

    Ekonomik ve sosyal teşkilatlanması Anadolu Selçuklu Devleti’nin bir devamı niteliğinde olan Osmanlı Devletinde sosyal güvenlik anlamında ilk örgütlenme, 13. yüzyılda önce Ahilik (esnaf, zanaatkar, çiftçi vb. bütün çalışma kollarını içine alan ocak), sonra Gedik (hak, imtiyaz) – Lonca (belli bir iş kolunda usta, kalfa ve çırakları içine alan dernek) teşkilatı adı altında ortaya çıkmış ve 18. yüzyıla kadar etkinliğini hissettirmiştir. 18. yüzyılda ise Osmanlılarda sosyal güvenlik daha bir kurumsallık kazanmış ve ilk kez bu yüzyılda sosyal yardım amaçlı vergi toplanmaya başlanmıştır.

    Osmanlı Devletinde sanayileşme hareketleri ve işçi sınıfının doğuşu Avrupa’ya oranla çok geç başladığından Türkler modern anlamda bir sosyal güvenlik sistemine oldukça geç kavuşmuşlardır.

    19. yüzyılda Darülaceze (düşkünler yurdu), Darüşşafaka (yoksul, öksüz ve yetimler için okul) gibi kurumların kurulmaya başlamasıyla birlikte Loncaların yardımlaşma sandıkları yıkılmaya yüz tutmuş, yine de yüzyılın sonuna kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.5

    Osmanlıda tekaüt (emekli) ve teavün (yardımlaşma) sandıkları ile Tanzimat sonrasında işçilerle ilgili sınırlı kapsamlı toplumsal politika düzenlemelerinin yer aldığı 1865 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi sosyal güvenlik alanında oluşturulan önemli düzenlemelerdendir.6Ayrıca, 1866 tarihinde Askeri Tekaüt Sandığı ve 1881 tarihinde Sivil Memurlar Emekli Sandığı kurulmuştur.7

    Diğer taraftan, 1876 tarihli Kanun-i Esasi ve 1908’de tekrar yürürlüğe giren Kanun-i Esasinin getirmiş olduğu en önemli yenilik ve düzenlemeler temel hak ve hürriyetlere ilişkin olmasına rağmen, anılan kanunlarda ekonomik ve sosyal haklara değinilmemiştir.

    1921 yılında 151 sayılı Ereğli Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik Kanun ile kurulan Amele Birliği, ülkemizin kanun ile kurulan ve üyeliği zorunlu olan ilk sosyal güvenlik kuruluşudur.

    Yeni devletin ilk Anayasası olan 1921 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu devletin içinde bulunduğu dönemin ekonomik, sosyal ve siyasi durumu nedeniyle hak ve özgürlüklere yer verememiştir. 1924 Anayasasında ise temel hak ve hürriyetlerden kişinin hak ve özgürlükleri sıralanmış olup, diğer ekonomik ve sosyal hak ve özgürlükler ile siyasi hak ve özgürlüklerden bahsedilmemiştir.

    Cumhuriyetin ilk yıllarında, sosyal sigortalara benzeyen fakat kişiler ve riskler açısından çok dar kapsamlı olmasına rağmen sayıca oldukça fazla olan birtakım emeklilik ve yardımlaşma sandıklarının kuruluşunu öngören kanunlar çıkarılmıştır. Bu alanda çıkarılan yasalar ve oluşturulan sandıklardan bir kısmı, 1926 tarihli ve 895 sayılı Kanunla kurulan İmalatı Harbiye Teavün ve Sigorta Sandığı, 1934’de 2454 sayılı Kanunla kurulan Devlet Demir Yolları ve Limanlar İdaresinin Memur ve Müstahdemleri Tekaüt Sandığı, 1935’de kurulan Telgraf ve Telefon İdaresi Biriktirme ve Yardım Sandığı, 1935'de kurulan PTT Telgraf ve Telefon İdaresi Biriktirme ve Yardım Sandığı, 1937'de 3137 sayılı Kanunla kurulan Deniz Yolları ve Akay İşletmeleriyle Fabrika ve Havuzlar İdareleri Memur ve Müstahdemleri Tekaüt Sandığı, 1937'de 3202 sayılı Kanunla kurulan T.C. Ziraat Bankası Memurları Tekaüt Sandığı, 1938'de Emlak ve Eytam Bankası Memurları Tekaüt Sandığı, T.C. Merkez Bankası Memurları Tekaüt Sandığı, Devlet Hava Yolları Umum Müdürlüğü Memur ve Müstahdemleri Tekaüt Sandığı şeklinde sıralanabilir.8

    1936 tarihli ve 3008 sayılı İş Kanunu ile ilk kez Türkiye’de sosyal sigortaların kuruluşu ve sosyal sigortalara ilişkin temel ilkeler öngörülmüştür. Ancak Kanunda öngörülen sistem, İkinci Dünya Savaşının araya girmesi nedeniyle 1945 yılına kadar oluşturulamamıştır.

    Sosyal sigorta kolları ile ilgili ilk kanun, 27.06.1945 tarihli ve 4772 sayılı İş Kazaları, Meslek Hastalıkları ve Analık Sigortaları Kanunudur. Bu Kanunun yürürlüğe girmesi ile İş Kazaları, Meslek Hastalıkları ve Analık Sigortası uygulanmaya başlamıştır. Anılan Kanuna paralel olarak 16.07.1945 tarihinde 4792 sayılı İşçi Sigortaları Kurumu Kanunu çıkarılmıştır. Bu Kanunun 01.01.1946 tarihinde yürürlüğe girmesiyle İşçi Sigortaları Kurumu kurularak 1945 yılına kadar kurulan çok sayıdaki sandığın da birleştirilmesi sağlanmıştır. İşçi Sigortaları Kurumu kurulduğu yıl, ilk önce 4772 sayılı İş Kazaları, Meslek Hastalıkları ve Analık Sigortaları Kanunu kapsama alınmıştır. Sonrasında ise, 1950 yılında 5417 sayılı İhtiyarlık Sigortası Kanunu, 1951’de 5502 sayılı Hastalık ve Analık Sigortası Kanunu ve 1957’de de 6900 sayılı Maluliyet, İhtiyarlık ve Ölüm Sigortası Kanunu kabul edilmiştir.

    Sosyal güvenlik alanında değinilen bu düzenlemelerin dışındaki en önemli gelişme, 1961 Anayasasıdır.  1961 Anayasasıyla, “sosyal güvenlik” kavramı ilk kez çalışma hayatı ve sosyal politikalara ilişkin ana yasal terminolojiye girmiştir.

    1961 Anayasasının sosyal güvenlikle ilgili 48 inci maddesine benzer hükme yürürlükteki 1982 Anayasasının “sosyal güvenlik” başlıklı 60 ıncı maddesinde de yer verilmiştir. Söz konusu maddede “Herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.” denilmek suretiyle, sosyal güvenlik alanında Devlete önemli görevler yüklenmiştir.

    Ülkemizde planlı kalkınma dönemine 1963 yılından itibaren başlanılmış, kalkınma planlarında sosyal güvenlik; bireyleri, karşılaşılabilecek risklere karşı korumak amacıyla geliştirilen güvenceler sistemi olarak kabul edilmiştir.

    Kalkınma planları, sosyal güvenlikle ilgili birbirine benzer hükümler taşımış; hatta günümüzde yeni ve çok önemli olarak sunulan bazı düzenlemeler uzun süreden beri kalkınma planlarında yer almıştır. Örneğin, sigortalıların özel yararları ve durumları göz önünde bulundurulmak şartı ile sosyal güvenlik kurumlarının tek çatı altında birleştirilmesi fikrine ilk kez Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planında (1963-1967) yer verilmiş ve devletin sosyal politikası olarak kamuoyuna açıklanmıştır.

    Tarihsel süreç içerisinde, işçi statüsünde çalışanlara ilişkin sigorta kollarına ait çeşitli kanunlara dağılmış bulunan düzenlemeler, sosyal güvenlikle ilgili özel hükümler içeren 1961 Anayasasının yürürlüğe girmesini takiben yeniden gözden geçirilerek, 17.07.1964 tarihli ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununda birleştirilmiştir. 01.03.1965 tarihinde yürürlüğe giren bu Kanunla, İşçi Sigortaları Kurumu, Sosyal Sigortalar Kurumu adını almış, işçi statüsünde çalışanların sosyal güvenlikleri alanında yeni haklar getirilmiştir.

    08.06.1949 tarihinde kabul edilen ve 01.01.1950 tarihinde yürürlüğe giren 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu ile sayıları 11’i bulan mevcut emeklilik sandıkları ortadan kaldırılmış, çalışanlardan ve işverenlerden prim alınması ilkesine dayalı, modern anlamda bütüncül bir sosyal güvenlik yapısı oluşturulmuştur. Bu yapının tek elden yürütülmesi için de T.C. Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü kurulmuştur.

    Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu (Bağ-Kur) 02.09.1971 tarihli ve 1479 sayılı Kanun ile kurulmuş olup, Kanunun sigortalılıkla ilgili hükümleri 01.10.1972 tarihinde uygulamaya konulmuş, 01.01.1986 tarihinden itibaren de bu Kanuna tabi sigortalılara sağlık sigortası yardımları verilmeye başlanmıştır. 10.09.1977 tarihli ve 2108 sayılı Muhtar Ödenek ve Sosyal Güvenlik Yasasıyla köy ve mahalle muhtarlarının Bağ-Kur kapsamında zorunlu sigortalı olmaları sağlanmıştır. 04.05.1979 tarihli ve 2229 sayılı Kanunla herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna tabi olmayan Türk vatandaşlarıyla ev kadınlarına Bağ-Kur kapsamında isteğe bağlı sigortalı olma hakkı verilmiştir. Bu sigortalıların da zorunlu sigortalılarla aynı hak ve mükellefiyetlere tabi olması öngörülmüştür.

    1983 yılında 2925 sayılı Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu ve 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu kabul edilerek tarım kesiminde çalışanların sosyal güvenliklerinin sağlanmasına dönük önemli düzenlemeler yapılmıştır.

    Ülkemizde; hizmet akdiyle çalışanların 506, kendi nam ve hesabına çalışanların 1479, devlet memuru olarak çalışanların 5434, tarımda hizmet akdiyle çalışanların 2925, tarımda kendi nam ve hesabına çalışanların 2926 sayılı kanunlara tabi olarak sosyal güvenlikleri sağlanmaktaydı. Diğer bir deyişle, sigortalıların sosyal güvenlik hakları 5 ayrı yasa ile düzenlenmişti. Ayrıca, 506 sayılı Kanunun geçici 20 nci maddesindeki sandıklara tabi olanlar da kendi vakıf senetlerine göre sosyal güvenliklerini sağlamaktaydı. Ancak, bu tarz bir sosyal güvenlik sistemi farklı sosyal güvenlik kanunlarına tabi olarak çalışanların hak ve yükümlülükleri arasındaki norm ve standart birliğini bozmaktaydı.

    Söz konusu norm birliğinin sağlanması ve sürdürülebilir bir sosyal güvenlik sistemi oluşturulması amacıyla sosyal güvenlik reformu yapılması gerekli görülmüştür. Bu doğrultuda, yukarıda tarihsel süreçleri özetlenen Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı, T.C. Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü ve Bağ-Kur Genel Müdürlüğünü aynı çatı altında toplayan Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı, 20.05.2006 tarihli ve 26173 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5502 sayılı Kanunla kurulmuştur. Bu reformla sigorta hak ve yükümlülüklerinin eşitlendiği, mali olarak sürdürülebilir tek bir emeklilik ve sağlık sigortası sisteminin kurulması öngörülmüştür.

    Reform ile aynı zamanda nüfusun tamamına eşit, kolay ulaşılabilir ve kaliteli sağlık hizmeti sunumunu amaçlayan genel sağlık sigortası sisteminin oluşturulması hedeflenmiştir. Bu itibarla, 31.05.2006 tarihinde 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kabul edilmiş, 01.01.2007 tarihinde de yürürlüğe girmesi öngörülmüştür. Ancak 5510 sayılı Kanununun bazı maddelerinin Anayasa Mahkemesince iptal edilmesi, kanuna ek ve değişiklik getiren mevzuatın çıkarılması gibi nedenlerle yürürlük tarihi; önce 01.07.2007 tarihine, sonra 01.01.2008 tarihine ertelenmiş ve nihayet 5510 sayılı Kanun 01.10.2008 tarihinde tüm hükümleri ile yürürlüğe girmiştir. 5510 sayılı Kanun ile sosyal sigortalar alanında birçok konuda norm ve standart birliği sağlanmış ve uygulamaya geçirilmiştir.

    Son olarak, anılan reform, dağınık bir halde yürütülen sosyal yardımların merkezi olarak izlenebildiği ve objektif yararlanma ölçütlerine dayalı bir sosyal yardımlar sisteminin oluşturulmasını hedeflemektedir.

    Sosyal Güvenlik Kurumu, çalışmalarını tüm personelinin katılımıyla, bireysel ve kurumsal enerjisini ortaya koyarak vatandaşlarımıza daha kaliteli hizmet vermek amacıyla sürdürmektedir. Bu doğrultuda, vatandaşların kolay, hızlı ve kaliteli hizmet alabilmelerini sağlamak amacıyla e-devlet uygulamasına geçilmiştir.

    Bu doğrultuda, 2015-2019 Stratejik Planında da yer verildiği gibi, Sosyal Güvenlik Kurumu vizyon olarak yenilikçi ve insan odaklı anlayışla topluma kaliteli hizmet sunan, sürdürülebilirliğini sağlamış, güçlü ve saygın bir Kurum olmayı benimsemiştir.

    Yazı kaynağı : www.sgk.gov.tr

    Dünyada ve Türkiye’de Sosyal Güvenliğin Gelişimi

    1- GİRİŞ: Bilinmese ve farkında olunmasa da insanlığın var olduğu tarihten itibaren sosyal güvenlik aslında hep var olmuştur.

    Önce bireysel daha sonra topluluk düzenine ya da topluma geçtikten sonra sosyal güvenlik, yazılı olmasa da hep gelişme göstermiş ve kapsamı genişlemiştir.

    Bunun nedeni,

    – Sosyal güvenliğin, insanların hastalık, işsizlik, yaşlılık ve ölüm sebebiyle geçici veya sürekli olarak kazançtan mahrum kalması durumunda düşeceği fakirliğe karşı korunmasına yönelik bir hayat garantisi,

    – Her insana, hayatın riskleri karşısında, muhtaçlığa düşmeden insanlık onuruna yaraşır bir yaşam düzeyi sağlamasından ötürü aslında yaşamla iç içe,

    – Değişik sosyal risklerin yol açtığı gelir kayıplarına destek sunmak nedeniyle kaçınılmaz,

    – Çalışan kişinin sigortalı olmak istememesi veya işveren tarafından bildiriminin yapılmaması halinde hem kısa vadede hem de uzun vadede kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin geleceğini riske atacağından, vazgeçilmez,

    olmasıdır.

    Kısacası; “Toplumun zor durumda olan bireylerine yardım edilmesini daha iyi durumda olan kişilerin vicdanına veya yardımına bırakmayarak, toplumsal dayanışmayı kurumsal hale getirmek ve vatandaşlara yardımları hak olarak sunmak” olan sosyal güvenlik, günümüze kadar bir çok evrelerden geçerek hem kişiler hem de sunduğu hizmetler açısından kapsamı daima genişlemiş ve bundan sonra da ekonomik, toplumsal ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak gelişmeye hep devam edecektir.

    Bu yazımızda günümüze ve ileriye ışık tutması açısından dünyada ve toplumumuzda sosyal güvenliğin hangi aşamalardan geçtiğine bakacağız.

    2- DEĞERLENDİRME

    2.1- SOSYAL GÜVENLİK KAVRAMI

    Bilindiği üzere, sosyal güvenlik, insanın doğumundan ölümüne hatta öldükten sonra da hayatta kalanları ilgilendiren önemli bir konudur.

    Dolayısıyla insan, farkında olmasa da yaşamının her döneminde sosyal güvenlik ile iç içedir. Bir bebek doğduğunda her şeyden habersizdir ama bir çoğu için sosyal güvenliğin sağladığı imkanlarla doğumu gerçekleştirilmektedir. Yine, sosyal güvenlik sistemi sayesinde hastalığında iyileşmesi ve tedavisi sağlanmaktadır.

    İlk çağlardan beri insanlar bilinçli olmasa da hep korunma ihtiyacı duymuştur. Aslında bu korunma ihtiyacı günümüz anlayışında sosyal güvenliğin ta kendisidir. Bu çağlarda, insanlar açık alanlardan doğal olaylardan (yağmur, sel, kar, fırtına) korunmak için mağara ve sığınaklara geçmiştir. Kışın tüketmek için yazın yiyecek biriktirmiştir. Yazın biriktirilen yiyecek, aslında bir sosyal güvenlik eylemidir ve günümüzde emeklilik için ödenen primle eşdeğerdir.

    Ortaçağa gelindiğinde, korunma ve tedbir alma faaliyetleri daha da gelişmeye başlamıştır. Örneğin Osmanlıda el sanatları ile uğraşanlar için “lonca”lar kurulmuş ve bu işle uğraşanlar tam olmasa da mesleki yönden koruma altına alınmıştır.

    Yine, Osmanlıdaki “tımar” sistemi aslında sosyal güvenliği de içermiştir. Osmanlı toprakları stratejik önemine göre bölgelere ayrılmış ve bu bölgelere, imparatorluk, resmi yetkililerini atayarak, bu bölgelerin (tüm tebaa) hem korunması hem vergi toplanması hem de imarı sağlanmıştır.

    Ortaçağın sonlarına doğru sanayinin gelişmesi ve çalışan sınıfının (yoğun emek) oluşmasıyla çalışma şartları, çalışırken maruz kalınan riskler ve çalışma sonrası ihtiyaçlar gündeme gelmiş, tam olmasa da bugünkü anlamda sosyal güvenliğin temelleri atılmıştır.

    Kısacası, insanın her döneminde ve insanlık tarihinin bütün aşamalarında korunma, olumsuzluklara karşı tedbir alma (bugünkü anlamda sosyal güvenlik) hep var olmuştur ve bundan sonra da var olmaya devam edecektir.

    Sosyal Güvenlik Kavramı

    İnsan her döneminde, geleceğini tehdit eden olaylardan korunma duygu ve çabası içinde olmuştur. İnsanoğlu, doğal afetler, hastalık ve yaşlılık gibi kaçınılmaz olaylarla hep iç içe olmuştur. İnsan bu tür olayların etkisinden hep kurtulma çabası içerisinde kendisini hissetmiştir. Bunların da ötesinde, ilkel toplumlarda özellikle doğa ile çetin bir yaşam mücadelesi hakim olmuştur.

    Doğa ile mücadele, yoksulluk sorunu ve güvenlik arayışı, insanların yaşamlarına ve toplumlara damgasını her dönem vurmuş ve vurmaya devam edecektir. Bu endişe, insanlığın her döneminde, ekonomik ve teknolojik alandaki gelişmelerle sosyal alandaki gelişmelerin paralelliği ile ilişkili olmuştur.

    Bu çerçevede; evrensel bir yapıya bürünen ve olmazsa olmaz niteliğinde olan sosyal güvenlik kavramı, insanların karşılaşacağı ve yaşamı için risk oluşturan olaylara karşı bir güvence arayışının ürünüdür. Risklerle karşılaşan insana, asgari bir güvence sağlamak, sosyal güvenliğin varoluş nedenidir.

    Sosyal Güvenlik ve Sosyal Riskler

    Hukuki açıdan bakıldığında, “sosyal güvenliğin”, “risk” veya daha doğrusu “sosyal risk” olarak karşımıza çıkan kimi olayların sonuçlarını ortadan kaldırma düşüncesi ile ilişkili olduğu söylenmektedir. Bu durumda, sosyal güvenlik politikalarının temelini, sosyal risklerin bireyler üzerindeki etkilerini giderme çabaları oluşturmaktadır. Bu yönüyle, sosyal güvenlik politikaları, esasen yerelde ulusal sosyal politikaların birer parçası konumundadır. Açık ifadeyle, sosyal güvenlik politikalarının anlamı, sosyal risk kavramından hareketle belirlenir.

    Bu düşünce, tüm ulusal hukuklar için bir model oluşturan Uluslararası Çalışma Örgütünün ( ILO) 28 Haziran 1952 tarihli ve 102 sayılı sözleşmesiyle de kabul edilmiştir.

    Dar Anlamda Sosyal Güvenlik

    Hukuk normlarının belirli bir bölümünün “sosyal güvenlik sistemleri” biçiminde nitelendirildiği görülür. Bu durum, sosyal güvenliğin dar anlamını ihtiva etmektedir. Zira, dar anlamıyla, sosyal bir riskle karşılaşan her bireye ve onun ailesine sosyal koruma sağlamak, sosyal güvenliğin temel amacı haline gelmiştir. Bu noktada, sosyal güvenlik politikaları ile sosyal güvenlik sistemlerinin amaçları arasında bir kesişme söz konusudur.

    Bireyin ekonomik güvencesini olumsuz etkileyen riskler, değişik şekillerde ortaya çıkarlar. Bu risklerin sınırlarını belirlemek, aynı zamanda sosyal güvenliğin kapsamını belirleme anlamına gelmektedir.

    Geniş Anlamda Sosyal Güvenlik

    – Sosyal Güvenlik ve Bireysel Güvence

    Hukuk sistemleri, sosyal risklerin bireyler üzerindeki etkisini ortadan kaldırmaya çaba göstermekte ve sosyal riskle karşılaşan her kişiye ekonomik ve sosyal bir güvence sağlama amacı gütmektedir.

    Sosyal güvenliğin bireysel ekonomik ve sosyal güvence sağlama boyutu ön plana çıkarıldığında, bu alanda bir kapsam genişlemesi kaçınılmazdır. Toplumlarında, genellikle insanlar, yaşamlarını sürdürmek için gereksinim duydukları her şeyi, mesleki faaliyetlerinden elde etmektedir.

    Mesleki faaliyetlerin çeşitli nedenlerle kesintiye uğraması veya sonlanması kaçınılmaz bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte bu halde, mesleki faaliyet sona erdiğinde kazanç yerine geçecek bir gelirin kişiye sağlanması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca kişinin yeniden mesleki faaliyetine ve giderek normal yaşamına kavuşması için gerekli tüm önlemlerin alınması geniş anlamda sosyal güvenliğin kapsamı içinde yer almıştır.

    – Sosyal Güvenliğin Önleyici Fonksiyonu

    Sosyal güvenlik, ilk başlarda, daha çok sosyal risklerin kişiler üzerindeki zararlı etkilerini ortadan kaldırma yönünde ön plana çıkmışken, daha sonraları kişilere ekonomik güvence sağlanmasının yanı sıra, sosyal sigorta yardımlarının yapılması temel hedef olarak belirlenmiştir. Zira, riskleri önlemenin, sonuçlarını gidermekten daha gerçekçi olacağı anlaşılmıştır. Ancak, bu iki alternatifin birbirini tamamlayıcı nitelikte olması gerekir.

    – Sosyal Güvenlik ve Kişiliğin Geliştirilmesi

    Sosyal güvenlik politikalarının, aslında kişilere ekonomik ve sosyal güvence sağlanmasının yanı sıra, esasen temel amaç kişileri mutlu etmektedir. Bu da sosyal güvenliğin insanların kişiliklerini geliştirmesi yönünü ortaya çıkarmaktadır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde yer alan “Herkes toplumun bir ferdi olarak sosyal güvenlik hakkına sahiptir; sosyal güvenlik, bireyin onuru, kişiliğinin geliştirilmesi için kaçınılmaz ekonomik, sosyal ve kültürel hakların tatmin edilmesi temeline dayanır” hükmü sosyal güvenlik kavramından esinlenmiştir.

    – Sosyal Güvenlik Kavramının Evrensel Boyutları

    Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948 tarihinde kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi “Her kişinin, toplumun üyesi olarak, sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu” ilkesini koyduktan sonra, bu hakkın, insan onuru ve kişiliğinin özgün gelişimi için gerekli ekonomik, sosyal ve kültürel hakların, her ülkenin kaynakları göz önünde tutularak, ulusal çaba ve uluslararası işbirliği sayesinde, tatminini sağlamak için benimsendiği ayrıca vurgulanmıştır. Bu hüküm çok geniş kapsamlı olup, bildirinin; insanın sahip olduğu ekonomik, sosyal ve kültürel hakların neler olduğunu belirten maddeleri de dikkate alındığında, sosyal güvenlik kavramının en geniş boyutları içinde düşünüldüğü söylenebilir. Böylece, daha önceki bölümlerde belirtildiği üzere; sosyal güvenlik, kişiye yalnızca ekonomik güvence sağlamakla yetinmeyip, onun kişiliğini geliştirme işlevini de üstlenmiş bulunmaktadır.

    – Sosyal Güvenliğin Yaygınlaştırılması

    Sosyal güvenliğin kapsamı, hem kişiler, hem de sosyal riskler açısından genişleme eğilimi içindedir. Tüm insanlık dönemlerinde sosyal güvenlik daima genişleme eğilimi içinde olmuş ve eğilim süreci devam etmektedir.

    Kapsam genişlemesinin boyutları aşağıda açıklanmıştır.

    – Kişiler Açısından Kapsamın Genişletilmesi

    Önceleri, sadece ücret geliri belirli bir düzeyin altında kalan işçiler sosyal güvenlikten yararlanmakta iken, özellikle sosyal sigorta tekniğine dayalı sosyal güvenlik, mesleki bir faaliyetin yürütümü şartıyla paralellik arz etmiş ve çalışanın karşılaştığı sosyal risk nedeniyle çalışamadığı dönemler için, ona kazancının yerine geçecek bir gelir sağlamayı hedeflemiştir.

    Kişiler açısından genişlemede ikinci bir ilke ise sosyal güvenliğin toplumun tüm bireylerine yaygınlaştırılması ilkesidir.

    – Sosyal Riskler Açısından Kapsamın Genişletilmesi

    Sosyal güvenliğin yaygınlaştırılması eğiliminin başka bir yansıması sosyal riskler alanında görülmektedir. İlk başlardaki, çalışanın, çalışma gücünü etkileyen olaylara karşı korunma yöntemine dayalı sosyal güvenlik anlayışı, yerini, toplumun tüm bireylerini kapsayan bir anlayışa terk etmiştir.

    “Doğumdan Ölüme Kadar” deyimi, sosyal güvenlik hakkının günümüzdeki boyutlarını öz bir biçimde ortaya koymaktadır.

    2.2- SOSYAL GÜVENLİĞİN TARİHSEL GELİŞİMİ

    Sosyal güvenlik, oldukça uzun bir tarihsel evrimin ürünüdür. Bu kavramın ekonomik dayanaklarını ve hukuksal mekanizmalarını kavrayabilmek için, sistemleri tarihsel boyutları içinde değerlendirmek gerekir.

    Hatta, sosyal güvenliğin gelişim eğilimi ve sorunlarına ışık tutmada, tarihsel oluşumun küçümsenemeyecek bir katkısı vardır.

    Sosyal güvenliğin oluşumunu hazırlayan şartlar ve ilk sistemler gelişmiş ülkelerde ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, öncelikle bu ülkelerdeki tarihsel gelişim üzerinde durulacaktır. Konuya bütünlük kazandırmak amacıyla da ikinci olarak, Türk sosyal güvenlik sisteminin gelişimi ele alınacaktır.

    2.2.1- Gelişmiş Ülkeler

    Esasen, ekonomik ve sosyal değişiklikler ve gelişmelerde, aynı zamanda sosyal güvenliğin de hazırlayıcı ve yönlendirici etkileri olmuştur. Gelişmiş ülkelerde ve özellikle Batı Avrupa’da sosyal güvenliğin gelişimi, iki döneme ayrılmıştır. Bunlardan ilki, “Klasik Dönem” (sosyal sigortaların ilk kez kabul edilmesiyle başlayan dönem), ikincisi de “Birinci Dünya Savaşı Sonrasındaki Dönem”.

    Özellikle iki dünya savaşı arasında ve savaş sonrası dönemde sosyal güvenlik konusundaki çabalar yoğunlaşmış ve asıl olarak sosyal güvenliğin temelleri de anılan dönemde atılmıştır.

    Sanayi devrimi, üretim ilişkileri içindeki konumları ile değerlendirilen bir işçi sınıfının doğmasına ve gelişmesine yol açmıştır. Bu dönemde, işçiler yaşamlarını sürdürmek için, emek gücünden başka bir şeye sahip değillerdi. Ekonomik şartlar, bir yandan işçilerin büyük kentlerde toplanması, öte yandan ağır çalışma koşulları içinde olmaları sonucunu doğurmuştur. Bu dönemde, esasen sosyal güvenlik açısından önümüze olumsuz bir tablo çıkmaktadır. Emek-yoğuna dayalı uzun çalışma süreleri nedeniyle, çok sayıda işçi, uğradığı iş kazaları sonucu yaşamlarını yitirmiştir. Ayrıca ekonomik güvensizlik, işçiler için endişe kaynağı olmuştur.

    Belirtilen koşul ve düşüncelerin sonucunda, 19 uncu yüzyılın sonlarından itibaren gelişmiş ve Batı ülkelerinin çoğunda, bireylerin ekonomik güvencelerini gerçekleştirmeye yönelik sistemler geliştirilmeye başlanmıştır.

    Sanayi devriminin işçi sınıfı için oluşturduğu bu sorunlar iyice ön plana çıkmış ve çareler aranmaya başlanmıştır. Bu dönemde gelişmiş ülkelerde ağırlıklı olarak sadece işçilerin özel olarak korunmasını ön planda tutan bir sosyal güvenlik anlayışı benimsenmiş ve dönemin özellikleri itibarıyla da etkili olmuştur.

    Ancak, bu ülkelerde de zaman içerisinde diğer ekonomik ve sosyal gelişmelere bağlı olarak sosyal güvenliğin sadece işçi değil, toplumun tüm bireylerine yaygınlaştırılması çalışmaları başlatılmış ve sonuçta sosyal güvenlik de temel bir insan hakkı olarak kabul edilmiştir.

    2.2.2- Türk Sosyal Güvenlik Sisteminin Tarihsel Gelişimi

    Ülkemizde, esasen ekonomik ve siyasal koşullar, çok farklı bir gelişim göstermiştir. Osmanlı İmparatorluğunun sanayileşme sürecine girememiş olması gerçek anlamda bir sosyal politikanın oluşumunu engellemiş ve sınırlı ve dağınık sosyal koruma önlemleri, gerçek bir sosyal güvenlik sistemine bir türlü dönüşememiştir.

    Ülkemiz, batıya nazaran sanayileşme sürecine Cumhuriyet döneminde girmiştir. Zira, sosyal güvenliğin, hazırlayıcı şartları Ülkemizde çok yavaş bir gelişim seyri izlemiş, çağdaş anlamdaki sosyal sigortaların ilk temelleri ancak 1936 yılında çıkarılan İş Kanunu ile atılabilmiştir. Bu Kanunda yer alan ilkelerin yaşama geçirilmesi ise İkinci Dünya Savaşından sonra olanaklı hale gelmiş ve izleyen yıllar, sosyal güvenlik alanında yoğun çabalar sarf edilmiştir.

    Ülkemizdeki sosyal güvenliğin gelişim seyrini, Osmanlı İmparatorluğu Dönemi, Kurtuluş Savaşı Dönemi ve Cumhuriyet Dönemi olarak üç bölüm şeklinde inceleyebiliriz.

    2.2.2.1- Osmanlı İmparatorluğu Dönemi

    Osmanlı İmparatorluğunda sanayileşme sürecine girilemediği için bir sosyal politika ve sosyal güvenlik sistemi de gerçekleşememiştir, fakat sosyal koruma gereksinimi her zaman hep varolmuştur. Sistemsel sosyal güvenliğin yerine, aile içi yardımlaşma, meslek örgütleri ve dinsel temele dayalı öteki hayır kurumları ve tımar sisteminin yaygınlığı, kişisel korumanın belli başlı araçları olmuştur.

    Sistemsel sosyal güvenlik yerine, daha çok din ve imparatorluk felsefesi motifleri kişisel korumayı şekillendirmiş ve esasen gerileme dönemine kadar bu konuda fazlaca bir sorun da yaşanmamıştır. Ancak, gerileme döneminden sonra ve zorunlu olarak kısıtlı da olsa bazı Yasal düzenlemelere yer verilmiştir.

    2.2.2.2- Büyük Millet Meclisi Hükümeti (Kurtuluş Savaşı) Dönemi

    Cumhuriyetin ilanından önceki Büyük Millet Meclisi Hükümeti döneminde (1921-1923), daha Kurtuluş Savaşı devam ederken kalabalık bir işçi kitlesinin çok ağır çalışma koşulları içinde bulunduğu Zonguldak ve Ereğli Kömür bölgesinde uygulanmak üzere iki kanun çıkarılmıştır. Esasen, Ülkemizdeki sosyal güvenliğin temelini bu iki kanunla getirilen düzenlemeler oluşturmaktadır.

    2.2.2.3- Cumhuriyet Dönemi

    – İş Kanunundan Önceki Dönem

    Cumhuriyetin ilanından 3008 sayılı İş Kanununun çıkarıldığı 1936 yılına kadar, sosyal güvenlikle ilgili kapsamlı bir düzenleme yapılmamıştır. Bu devrede çıkarılan kimi yasalar ancak dolaylı ve sınırlı olarak sosyal güvenlikle ilgili hükümler içermiştir. 3008 sayılı İş Kanunu ile ilk kez Türkiye’de sosyal sigortaların kuruluşu ve sosyal sigortalara ilişkin temel ilkeler öngörülmüştür. Ancak, Cumhuriyetin ilanından 1945 yılına gelinceye kadar bir sosyal güvenlik sistemi oluşturulamamıştır.

    – 3008 Sayılı İş Kanunu Sonrası

    1936 yılında çıkarılan 3008 sayılı İş Kanunu ile Ülkemizde ilk kez sosyal sigortaların kurulması öngörülmüş ve sosyal güvenliğin, bugün de hala geçerli olan bazı temel ilkeleri benimsenmiştir.

    İş Kanunu, kurulacak sigorta kollarını, bunların öncelik sırasını, sosyal sigortalarda zorunluluk ilkesini, sosyal sigortaların kişiler açısından kapsamını, “sosyal yardımlar” başlığı altında düzenlemiştir. Kanun “sosyal yardım” deyimini kullanmakla birlikte, bununla sosyal sigortayı amaçladığı kuşkusuzdur. Kanunla, kendilerine karşı sosyal koruma sağlanacak riskler “iş kazaları ve meslek hastalıkları, analık, yaşlılık, işten çıkma, hastalık ve ölüm” olarak belirlenmiştir.

    Sigortalı olma ve sigorta yardımlarından yararlanma, özel sigortaların aksine, kişinin iradesine terk edilmemiş ve zorunluluk esası benimsenmiştir. Sosyal güvenliğin bu evrensel ilkesi, söz konusu Kanunda “İşçiler işyerlerine alınmalarıyla beraber kendiliğinden sigortalı olmuş olurlar” ifadesiyle açıkça vurgulanmıştır.

    Yapılan düzenlemelerle, sosyal risklere karşı güvencenin sağlanması görevi açıkça Devlete verilmiş ve bu görevin yerine getirilmesi için bir devlet kurumu olarak, “İşçi Sigortaları İdaresi”nin kurulması öngörülmüştür.

    – 1945’den Sonraki Dönem

    İkinci Dünya Savaşının sona ermesiyle birlikte, birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de yeni ve yoğun bir sosyal ve ekonomik atılım yaşanmıştır. Zira, savaş, diğer ülkeler gibi Ülkemizin de ekonomisini sarsmış, savaş süresince büyük kitlelerin yaşam düzeylerinde gerilemeler olmuştur.

    Bu nedenle, yepyeni bir sosyal güvenlik sisteminin oluşturulması zorunlu hale gelmiştir. Ayrıca, Dünyadaki savaş sonrası sosyal politika, Ülkemize de yansımış; iş kazaları, meslek hastalıkları ve analık sigortaları kurulurken, Çalışma Bakanlığının kuruluş kanunu ve görevleri arasında sosyal güvenliğe de yer verilmiştir. Dolayısıyla, “sosyal güvenlik” kavramı mevzuatımıza ilk kez bu kanunla girmiştir.

    Ancak, 10 yıllık gecikme ile 1945 yılında “İş Kazalarıyla Meslek Hastalıkları ve Analık Sigortası Kanunu” ve 1949 yılında “İhtiyarlık Sigortası”, 1950 yılında da “Hastalık ve Analık Sigortası Kanunu” çıkarılarak, bu kanunlar daha sonra 1965 yılında 506 sayılı “Sosyal Sigortalar Kanunu” adı altında birleştirilmiş ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ile bu kanunların uygulanmasını sağlamak için Sosyal Sigortalar Kurumu kurulmuş ve bu Kuruma bir işyerinde ücretle çalışanların sosyal güvenliklerinin sağlanması görevi verilmiştir.

    Benzer bir düzenlemeyle, 1949 yılında, birçok memur sandığı kaldırılarak “kamu kesiminde çalışan memurların sosyal güvenlik haklarının düzenlemesi” için 5434 sayılı “T.C. Emekli Sandığı Kanunu” çıkarılmış ve bu konudaki görev de Emekli Sandığına verilmiştir.

    – 1961 Anayasası ve Sonrası

    Özellikle 1945’ten sonra, süreci hızlı olmasa da yeterli ve kapsamlı bir sosyal güvenlik sistemi oluşturma yönünde belirli bir çabanın varlığı ortaya konulmuştur. Ancak, 1960 yılına gelindiğinde sosyal güvenlik sistemimizin birçok yönden eksiklikler ve aksaklıklar gösterdiği dikkat çekmiştir. Bu çerçevede, bağımlı çalışanların bir kısmı sosyal sigorta kapsamı dışında tutulurken, bağımsız çalışanlara sosyal güvenlik hakkı hiç tanınmamıştır.

    1961 Anayasası ile sosyal haklara ve bu arada sosyal güvenlik hakkına anayasal bir nitelik kazandırılmıştır. 1961 Anayasasında, “Herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Bu hakkı sağlamak için sosyal sigortalar ve sosyal yardım teşkilatı kurmak ve kurdurmak Devletin ödevlerindendir” hükümlerine yer verilmiştir. Bu hükmün gerekçesi “sosyal güvenlikle ilgili düzenlemelerin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde olduğu gibi yeni anayasalarda da yer alması”dır.

    Yeni Anayasa hükümleri de dikkate alınarak, sosyal güvenlik sisteminin geniş kesimlere yaygınlaştırılması kapsamında, 1972 yılında Bağ-Kur kurulmuş ve çıkarılan 1479 sayılı “Bağ-Kur Kanunu” ile kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanlar da sosyal güvenlik hakkına kavuşturulmuştur.

    1983 yılında ise 2925 ve 2926 sayılı kanunlarla tarım sektöründe hizmet akdiyle çalışanlarla bağımsız olarak çalışanlar sosyal güvenlik kapsamına alınmış ve nihayetinde 2000 yılında 4447 sayılı Kanun ile işsizlik sigortası uygulaması başlatılmıştır.

    Diğer yandan, 1982 Anayasanın;

    – 2 nci maddesinde “Devletin sosyal bir hukuk devleti” olduğu,

    – 60 ıncı maddesinde; “Herkesin sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu ve devletin bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alarak teşkilatını kuracağı”,

    – 61 inci maddesinde; “Devlete hizmet eden vatandaşların korunacağı ve kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlanacağı, sakat, yaşlılar ile korunmaya muhtaç çocukların koruma altına alınması konusunda gerekli teşkilatları kuracağı”,

    – 62 nci maddesinde ise “yabancı ülkelerde çalışan vatandaşların sosyal güvenliklerinin sağlanması için gerekli tedbirlerin alınması” hükümleri yer almaktadır.

    2.3- GÜNÜMÜZDEKİ SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİ

    Ülkemizde, sosyal güvenlik sisteminin; “kapsamı gittikçe genişlemekte”, “sosyal sigortalar (Primli Sistem), sosyal yardımlar ve sosyal hizmetler (Primsiz Sistem) olarak 3 yönteme dayanmakta”, “norm ve standart birliğinin sağlanmasına çalışılmakta” ve “finansmanı üçlü katkıya (işveren-işçi-Devlet)” dayanmaktadır.

    Günümüzdeki sosyal güvenlik sistemini genel olarak 2006 yılı öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırmakta yarar görülmektedir. Zira, 2006 yılından itibaren daha önce başlatılan sosyal güvenlik reformu çalışmaları yasal zemine indirgenmiştir.

    2.3.1- 2006-2008 Dönemi Öncesi Sosyal Güvenlik Sistemi

    Sosyal güvenlik sistemi; “Primli Sistem” ve “Primsiz Sistem” olarak ikiye ayrılmaktadır.

    a) Primli sistem

    Primli sistem, belli çalışma karşılığında veya belli şartlar altında çalışmadan (isteğe bağlı sigorta) çalışanın işvereni veya kendi adına çalışanın da kendisi tarafından ödenen primler karşılığında sağlanan yardımları kapsamaktadır.

    Primli sistem “Kısa Vadeli Sigorta Kolları (iş kazası, meslek hastalığı, hastalık ve analık)” ile “Uzun Vadeli Sigorta Kollarını (malullük, yaşlılık ve ölüm)” kapsamakta ve işlemler;

    – Bir işyerinde ücretle çalışanlar (işçiler) için “Sosyal Sigortalar Kurumu”,

    – Tarım da dahil kendi nam ve hesabına bağımsız çalışanlar (esnaf veya çiftçiler) için “Bağ-Kur”,

    – Kamu görevlileri (memurlar) için de “T.C. Emekli Sandığı”,

    gibi üç ana Kurumun yanında, “OYAK” ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun geçici 20 nci maddesinde sayılan sandıklar tarafından yürütülmekteydi.

    506 sayılı Kanunun geçici 20 nci maddesi kapsamında belirtilen banka ve diğer sandıkların bir kısmı Sosyal Sigortalar Kurumuna devredilmiş ve hali hazırda bu madde kapsamında 17 sandık bulunmakta olup, bu sandıkların devir işlemleri süreci devam etmektedir.

    18/9/1999 tarihinde yürürlüğe giren 4447 sayılı Kanunla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı İŞ-KUR tarafından yürütülen işsizlik sigortası getirilmiş, ayrıca, emeklilik şartları ve hesaplamaları konularında günün şartlarına uygun olarak yeni düzenlemeler yapılmıştır.

    b) Primsiz sistem

    Primsiz sistem; çalışmaya dayalı ve prim ödenmesine bağlı olmaksızın Devlet adına özellik arz eden görevlerde bulunan ve başarı sağlayan veya durumu itibarıyla güçsüz, sakat ya da muhtaç durumda olanlara Devletçe sağlanan yardımları ifade etmektedir.

    ba) Sosyal yardımlar

    Bu çerçevede;

    – 65 yaşını doldurmuş, kendisine kanunen bakmakla mükellef kimsesi bulunmayan, sosyal güvenlik kuruluşlarının herhangi birisinden her ne ad altında olursa olsun bir gelir veya aylık hakkından yararlanmayan, nafaka bağlanmamış veya bağlanması mümkün olmayan, mahkeme kararıyla veya doğrudan doğruya kanunla bağlanmış herhangi bir devamlı gelire sahip bulunmayan ve muhtaçlığını kanıtlayan Türk Vatandaşlarına hayatta bulundukları sürece aylık bağlanması,

    – Geliri olmayan vatandaşların sağlık yardımlarının Devlet tarafından karşılanması,

    – Vatansızlar ve sığınmacılara Devlet tarafından sağlık yardımı yapılması,

    – İstiklal madalyası verilmiş bulunanlara şeref aylığı bağlanması,

    – Vatani hizmetlerde bulunmuş olanlara aylık bağlanması,

    – Bakıma muhtaç çocukların korunma, bakım ve rehabilitasyon hizmetlerinden ücretsiz olarak yararlandırılması,

    – Harp malûllüğü aylığı alanlar ile terörle mücadele eden kişilere aylık bağlanması,

    – Köy Kanununa göre görevlendirilen kişilere aylık bağlanması,

    – Ülkemizi Dünya ve Avrupa şampiyonalarında temsil edip dereceye giren sporculara aylık bağlanması,

    yardımları yapılmaktadır.

    bb) Sosyal hizmetler:

    “Korumaya, bakıma ve yardıma muhtaç, aile, çocuk, sakat, yaşlı ve diğer kimselere verilen hizmetleri” kapsamakta ve bu hizmetler Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından sağlanmaktadır.

    2.3.2- 2006-2008 Dönemi Sonrası Sosyal Güvenlik Sistemi

    Ülkemizde;

    – Nüfus yapısındaki değişim,

    – Mevcut sistemin yoksulluğa karşı koruma sağlayamaması,

    – Sosyal güvenlik kurumlarının finansman açığının ekonomi üzerindeki olumsuz etkileri,

    – Bütün nüfusun koruma altına alınmaması,

    – Sosyal güvenlik kurumlarının finansman ve yapısal sorunları,

    sosyal güvenlik alanında reform yapılmasını gündeme getirmiştir.

    Sosyal güvenlik sistemi ile ilgili reform, dört aşamalı olarak planlanmıştır.

    – Bunlardan ilki, sosyal güvenlik kurumlarının tek çatı altında birleştirilmesi,

    – İkincisi, sosyal sigorta hak ve yükümlülüklerinde norm ve standart birliğinin sağlanması,

    – Üçüncüsü, bütün nüfusu kapsayacak genel sağlık sigortasının kurulması,

    – Dördüncüsü de, primsiz ödemeler sisteminin sosyal sigorta sisteminden ayıklanması ve tek elden yürütülmesidir.

    Bu çerçevede; 2006-2008 dönemimde gerçekleştirilen sosyal güvenlik reformuyla;

    – Mevcut sosyal güvenlik kuruluşları (SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı) 2006 yılında çıkarılan 5502 sayılı Kanunla “Sosyal Güvenlik Kurumu” çatısı altında birleştirilmiştir. İl’lerde ise bu kuruluşların il/bölge müdürlükleri “Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü” adı altında bir araya toplanmış ve hizmetlerin vatandaşın ayağına götürülmesi amacıyla her ilde “Sosyal Güvenlik Merkezleri” kurulmuş, reform çerçevesinde öngörülen yapılanma çalışmaları büyük ölçüde tamamlanmıştır. Artık, bir il’de sosyal güvenlikle ilgili tüm işlemler, kişi hangi statüde çalışırsa çalışsın (işçi, esnaf, çiftçi veya memur) sosyal güvenlik il müdürlükleri veya sosyal güvenlik merkezlerinde yürütülmektedir.

    – Sosyal güvenlik mevzuatında norm ve standart birliğinin sağlanması konusunda da 2006 yılında 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu çıkarılmasına karşın, bazı maddelerinin Anayasa Mahkemesince iptal edilmesi üzerine, iptal gerekçeleri de dikkate alınarak yeniden düzenleme yapılmış ve anılan Kanun 2008 yılında uygulamaya konulmuştur. Böylelikle, artık önceki sosyal güvenlik kanunları ve mevzuatı yerine tüm çalışanlara (işçi, esnaf, çiftçi veya memur) tek bir kanun ve mevzuat uygulanarak, norm ve standart birliği sağlanmaya çalışılmıştır.

    – Genel sağlık sigortası alanında ise 2008 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanunun yürürlük tarihi itibarıyla mevcut kamu görevlileri dışında çalışanlar ile emekliler hemen kapsama alınmış, diğer bazı statüde olanların ise kademeli olarak ve nihayetinde 1/1/2012 tarihi itibarıyla tüm Ülke nüfusunun zorunlu olarak genel sağlık sigortası kapsamına alınması öngörülmüştür. Bu uygulama ile de, Ülke’de yaşayan ister vatandaş, ister yabancı (belli şartlarda) ister çalışan-çalışmayan ister emekli herkes genel sağlık sigortası kapsamına alınarak eşit sağlık hizmeti verilmeye başlanmıştır.

    – Primsiz ödemeler konusunda ise çalışmaları devam ettirilmektedir.

    Sosyal güvenlik reformu ile genel anlamda aşağıda belirtilen hususlar amaçlanmıştır:

    – İşverenlere bağlı olarak çalışanlar, bağımsız çalışanlar ve kamu görevlisi olarak çalışanlar için hak ve yükümlülükler açısından norm ve standart birliği getirilmesi,

    – Tüm çalışanlar için nimet-külfet dengesinin kurulmasının sağlanması,

    – Ülkemiz nüfusunun hızla yaşlanması göz önünde bulundurularak emeklilik şartlarının yeniden düzenlenmesi, ancak mevcut hakların korunması,

    – Zorunlu ve isteğe bağlı sigortalılığın ülke gerçeklerine uygun şekilde yeniden tanımlanması,

    – Ülke nüfusunun tamamının genel sağlık sigortası kapsamına alınması,

    – Sistemin basitleştirilerek bürokrasinin azaltılması.

    Ülkemizde sosyal güvenlik reformu ile birlikte sosyal güvenlik sisteminin kapsamı üç ana koldan oluşturulmuştur. Bunlar; “Kısa Vadeli Sigorta Kolları”, “Uzun Vadeli Sigorta Kolları” ve “Genel Sağlık Sigortası”dır.

    3-SONUÇ

    Yazımızda belirtilen açıklamalardan da anlaşılacağı üzere gerek dünyada ve gerekse de ülkemizde sosyal güvenlik daima değişim ve gelişme içerisinde olmuştur.

    Aslında işin özünde bu değişim ve gelişmenin hiçbir zaman sonlanmayacak olması yer almaktadır. Zira, her türlü diğer değişim ve gelişim insanı etkileyeceğinden, bu da sosyal güvenliğin de aynı doğrultuda değişim ve gelişimini zorunlu kılacaktır.

    Ancak, burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, değişim ve gelişim, yani yeni imkanlar sunma ve kapsamı genişletme gayreti içerisinde olunurken, sosyal güvenlik sisteminin aktüeryal açıdan sürdürülebilir olmasına azami özenin gösterilmesi gerekmektedir.(www.isvesosyalguvenlik.com)

    Recep LEVENT*
    ——————————————-
    * Başmüfettiş, Sosyal Güvenlik Kurumu

    Yazı kaynağı : www.isvesosyalguvenlik.com

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap