Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    peygamber efendimiz kaç kere evlendi

    1 ziyaretçi

    peygamber efendimiz kaç kere evlendi bilgi90'dan bulabilirsiniz

    ‘Peygamber’in hanımları olarak iki gruptuk’

    ‘Peygamber’in hanımları olarak iki gruptuk’

    HZ. MUHAMMED 25 yıl evli kaldığı Hz. Hatice’nin ölümünden kısa bir süre sonra yaşıtı Hz. Sevde ile evlendi; her ikisinin de 55- 56 yaşlarında olduğu rivayet edilir. Hz. Muhammed, Hz. Sevde’yle evliliğinden yaklaşık 4 yıl sonra ikinci evliliğini Hz. Ebubekir’in kızı Hz. Ayşe’yle yapar; bu evlilikle “çok eşlilik” dönemi başladı.

    11 evlilik yaptı

    Hz. Ömer’in kızı Hz. Hafsa’yla, Hz. Hatice’nin ölümü sonrasındaki üçüncü evliliğini yaptı. Diğer eşleri ise sırasıyla şunlardır: “Zeyneb bint Huzeyme, Ümmü Seleme, Zeyneb bint Cahş, Cüveyriye bint Hâris, Reyhâne bint Zeyd, Safiyye bint Huyey, Ümmü Habîbe bint Ebû Süfyan, Mâriye ve Meymûne bint Haris.” Hz. Muhammed yaşamı boyunca toplam 11 evlilik yaptı, vefat ettiğinde evli olduğu 9 kadın vardı.
    İslam tarihçileri, Hz. Muhammed’in çok eşliliğiyle ilgili yüzlerce metin kaleme almıştır; bu metinlerde eşlerin sosyal, kültürel, dini ve etnik kimlikleri üzerinden Hz. Muhammed’in evlilik tercihleri açıklanır. Kimi evliliklerin “Koruma”, kiminin “Eşlerin mensup olduğu kabileleri İslam’a yaklaştırmak”, kiminin ise “Evlilik yoluyla dostluk ve akrabalıkların güçlendirilmesi” amacını taşıdığı belirtilir. Araştırmaların en dikkat çekici bölümleri arasında da Hz. Muhammed’in eşlerinin bir beşer olarak “Kıskançlıkları” ve bu kıskançlığın doğurduğu “Gruplaşma” vardır.

    Bizler iki gruptuk

    Bu gruplaşmanın önderleri ise Hz. Ayşe ve Ümmü Seleme’ydi. Ahmed bin Hammel “El Müsned” adlı eserinde bu gruplaşmayı Hz. Ayşe’nin ağzından şöyle aktarır: “Bizler Peygamber’in hanımları olarak iki gruptuk. Ben, Sevde, Hafsa, Safiye aynı gruptaydık. Zeynep, Ümmü Seleme ve diğerleri de öbür gruptaydı.” İslam tarihçileri Hz. Ayşe’nin bulunduğu grubun oluşumunu, ağırlıklı olarak “Kureyşli olmak, hicret etmiş olmak, Hz. Muhammed’in yakın arkadaşlarının kızı olmak” gibi nedenlerle açıklar ve bu nedenlerin bir “üstünlük” sebebi olarak kabul edildiğini vurgular. Ancak, Hz. Muhammed’in Hz. Ayşe’ye duyduğu özel sevgi; Hz. Ayşe’nin kendisini için taşıdığı “vahyi” anlamı, diğer eşlerine gönderdiği “Sadece Ayşe’nin evindeyken bana vahiy gelir” mesajıyla belirginleştirmesi de eşler arasındaki gruplaşmanın nedenlerinden biri olarak öne çıkar.

    O’nun reddettikleri

    Karşı grubun önderi olarak kabul edilen Ümmü Seleme, Hz. Muhammed’in, Zeyneb bint Huzeyme’nin ölümünden sonra evlendiği eşidir. Ki Ümmü Seleme, kocasının ölümü ardından Hz. Ayşe’nin babası Hz. Ebubekir’den ve Hz. Hafsa’nın babası Hz. Ömer’den aldığı evlilik tekliflerini reddetmiş biriydi ve Hz. Muhammed’in teklifini dahi hemen kabul etmemişti. Hz. Ayşe, Hz. Muhammed’in kendisinden sonra evlendiği Hz. Hafsa ile kısa sürede dost olmuş, Zeyneb b. Huzeyme’yi ise yaşlılığı ve hastalığı nedeniyle kendisine rakip olarak görmemişti. Hz. Muhammed’in Ümmü Seleme’yle evliliğiyle beraber dengeler değişti. Ancak Ümmü Seleme, ağırlıklı olarak önderi sayıldığı grubun içindeki eşlerin Hz. Ayşe’yle yaşadığı problemleri, Hz. Muhammed’e iletme sorumluluğunu üstlendi.

    Güzellik ve eski dinler

    Ümmü Seleme’nin önder ya da sözcülüğünü yaptığı grubun oluşumunda “güzellik” kadar, eşlerin “eski dinleri” de katkı verdi. Örneğin Hz. Ayşe ve Hz. Havsa, Yahudi asıllı Safiye’ye karşı, “Biz tüm Peygamber hanımları içinde en üstün olanlarız…” sözleriyle sataşmaları Hz. Muhammed’in tepkisi çekti. Tarihçiler şöyle aktarır: “Safiye, Hz. Peygamber’e, kendisine ‘Yahudi kızı’ dendiğini söyler. Hz. Muhammed, ‘Neden ona Harun’un ceddin, Musa’nın amcan, Muhammed’in de kocan olduğunu, bundan dolayı senin daha muteber olduğunu söylemedin’ karşılığını verir.

    Meraklısı için tavsiye

    Burada uzun uzadıya ayrıntısına girmediğimiz “iki ayrı grup” gerçeğiyle ilgili olarak meraklısı için Celaleddin Vatandaş’ın Pınar Yayınlarından çıkan “Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslam Daveti” adlı iki ciltlik çalışmanın “Aşk ve Kıskançlık” bölümüne bakılabilir.

    Ramazan Sözlüğü

    ŞEVVAL orucunun hükmü nedir: Ramazan ayından sonra şevval ayında altı gün oruç tutmak müstehaptır. Peygamber Efendimiz (sav), “Kim Ramazan orucunu tutar ve ona şevval ayından altı gün ilave ederse, sanki yılın bütününde oruç tutmuş gibi olur” (Müslim, “Sıyam”, 24; Tirmizî, “Savm”, 53) buyurarak şevval ayında altı gün oruç tutmayı teşvik etmiştir. Bu oruç ardarda tutulabileceği gibi, ara verilerek de tutulabilir.

    Konulu Hadis Projesi:

    Sabır, acının düştüğü ilk anda gerekir...

    ALLAH’ın Elçisi bir gün Medine’de bazı sahabilerle birlikte dolaşırken, kaybettiği çocuğunun kabri başında ağlayıp sızlamakta olan bir kadına rastladı. Evlat acısına yüreği dayanamayan kadıncağızın bu halini gören Efendimiz (sav) ona, “Allah’tan sakın ve sabret” dedi. Kederinden onun peygamber olduğunu fark edememiş olmalı ki kadın, “Hadi ordan, benim başıma gelen senin başına gelmemiştir ki (böyle konuşuyorsun)!” dedi. Bir müddet sonra bu kısa diyaloğa tanık olan sahabilerden biri kadına onun Allah’ın resûlü olduğunu söyleyince, ölüm acısı gibi bir şey çöküverdi kadının içine. Bu durumu düzeltmeye karar veren kederli anne özür beyanında bulunmak üzere Peygamber’in kapısına dayandı. Kadının, “kusurumu bağışla, Allah’ın elçisi olduğunu bilemedim” mazeretine Rasulullah(s.a.v.) şu karşılığı verdi: “Sabır, acının düştüğü ilk anda gerekir.” (Müslim, Cenaiz, 15, no: 2140)

    Hazırlayan: Dr. Mahmut Demir/ Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

    ESMA-İ HÜSNA

    el-AZİM: “O, yücedir, uludur.” (Bakara, 2/255) Sözlükte büyük, ulu anlamına gelen “el-Azîm” ismi, Allah’ın izzet ve celalinin, gücü ve şanının büyüklüğünü, azamet ve kibriya sahibi olduğunu ifade eder. Allah, her şeyden büyüktür. O’ndan büyük hiçbir şey yoktur. Rabbimizi her şeyden ulu bilmemiz ve O’nu her zaman yüceltmemiz gerekir. Peygamberimizin yaptığı gibi “Halîm ve azîm Allah’tan başka ilâh yoktur. Ulu arşın Rabbi Allah’tan başka ilâh yoktur. Değerli arşın Rabbi, yerin Rabbi ve göklerin Rabbi Allah’tan başka ilâh yoktur” (Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, Nuut, 8. IV, 397) cümleleriyle O’nu daima yüceltmeliyiz.

    Hazırlayan Doç. Dr. İsmail Karagöz

    İbadette ihlâs
    Dr. Hüseyin Karapınar

    SÖZLÜKTE tapınmak, kulluk, boyun eğmek gibi anlamlara gelen ibadet, dini bir terim olarak; Kulun Allaha olan sevgi ve saygısını göstermek, onun hoşnutluğunu kazanmak amacıyla yaptığı bütün davranışlardır. Genel anlamda ibadet, yolda insanların ayağına takılacak bir şeyi alıp kenara atmaktan, bir yetimin başını okşamaktan, Allah için canı ve malı feda etmeye kadar, Allah’ın razı olduğu her şeydir. İbadet, insanın yaratılış amacıdır (Zâriyat, 51/56).
    Sözlükte, bir şeyi içine karışan ve değerini düşüren şeylerden arındırmak, samimi ve içten davranmak anlamlarına gelen ihlâs da, dini terminolojide, ibadetleri gösterişten ve dünyevi kaygılardan arındırıp, sadece Allah için yapmak demektir. İhlasın zıddı riya, süm’a (yapılan iyiliği öğünme vesilesi yapmak) ve nifaktır. Bu tanımlara göre ibadette ihlas: Kulun Allah’a karşı görevlerini başka bir amaç gütmeksizin, sadece O emrettiği için ve O’nun rızasını kazanmak amacıyla yapmasıdır. Dinimiz ihlâsa o kadar hassas yaklaşmış ki, İslam âlimleri bir manifaturacının kumaş topunu açarken, insanlara duyurmak amacıyla seslice besmele çekmesi halinde o kazancın haram olacağına hükmetmişlerdir.
    Hz. Peygamber; “Dinin Allah’a, kitabına, rasulün’e, Müslümanların idarecilerine ve tüm Müslümanlara samimiyet” olduğunu bildirmiştir (Müslim, İman, 94). Müslüman, hayatın her alanında; inancında, sevgisinde, saygısında ve davranışlarında ihlâslı, samimi olmalıdır.
    İslam, inançta tek tanrı inancını temel ilke kabul ettiği gibi, ibadetine de Allah’tan başkasını ortak edinmemeyi, ibadeti sırf Allah rızası için ona tahsis etmeyi temel ilke edinmiştir.
    Hz. Peygamber’in haber verdiği bir kutsi hadiste Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Ben, şirk konusunda kendisine ortak koşulanların en uzak (ve en yüce) olanıyım. Her kim bir amel işler de benimle birlikte başkasını ona ortak ederse, onu ortak ettiği şeyle baş başa bırakırım.” (Müslim, Züht ve Rekaik, 46)
    İbadette amaç dünyalık elde etmek, insanlar tarafından beğenilmek, insanların güvenini kazanmak, maddi çıkar sağlamak vb. şeyler olursa bunların hepsi, amelde Allaha ortak koşmak olur. Allah Teala şu ayeti ile hem peygamberine hem de onun şahsında tüm Müslümanlara dini sırf Allaha halis kılarak ibadet emretmiştir: “(Ey Rasulüm!) de ki; şüphesiz ben, dini yalnızca kendisine halis kılarak, Allaha ibadet etmekle emrolundum” (Zümer, 39/11).
    Namazların her rekâtında okuduğumuz Fatiha suresindeki, “başkasına değil, sadece sana kulluk ederiz, sadece senden yardım isteriz” (Fatiha, 1/5) anlamındaki ayet, ibadetlerimizde ihlâsın gereğini, ibadette Allah rızasından başka bir amacın olamayacağını vurgulu bir şekilde ifade etmektedir. Başka bir ayetin meali de şu şekildedir: “... Her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş (Salih amel) yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın” (Kehf, 18/110). Tüm yaşantısında dürüstlük ve samimiyet timsali olan Hz. Peygamber de ümmetine ihlâsı tavsiye etmiş, ihlâstan yoksun olan amellerin Allah katında değerinin olmadığını belirtmiştir. Ebu Ümâme el-Bâhılî’nin anlattığına göre efendimiz; üç kez tekrarlanarak sorulan “ şöhret ve ganimet elde etmek amacıyla savaşan birisi için ne dersiniz?” sorusuna; “Onun için hiçbir şey yoktur” cevabını vermiş ve “Allah ancak ihlâsla ve kendi rızası için yapılan amelleri kabul eder” buyurmuştur (Nesai, Cihad, 24).
    Bir işe tek ücret verilir. Dünyalık bir menfaat sağlamak için ibadet eden kişi, ibadetinin karşılığını niyetine göre almıştır. Artık onun öbür dünyada alacağı bir şey kalmamıştır. “Ameller niyetlere göredir. Her insan için yaptığı şeyde niyetinin karşılığı vardır…” buyurmaktadır. (Buhari, Bed’u’l-vahy, 1) hadisi bunun açık ifadesidir. Demek oluyor ki, ibadette niyet ve maksat Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır. Allahın rızasını kazanmaya yönelik olmayan veya Allah rızası gözetilmekle birlikte başka amaçlar da güdülerek yapılan ibadetler hiçbir sevap kazandırmaz. Hz. Peygamber başka bir hadisinde de şöyle buyurmuştur: ”Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan, ihlâslı bir şekilde, O’nun birliğine inanarak, O’na ibadet ederek, namazı dosdoğru kılarak ve zekâtı vererek dünyadan ayrılan kişi, Allah kendisinden razı olduğu halde ölür” (İbn Mace, Süne, 9). Yazımızı Hz. Peygamberin bir duasıyla bitirelim: “Ey Rabbimiz ve her şeyin rabbi olan Allahım! Beni ve ailemi dünya ve ahrette her an sana ihlâsla bağlı kıl...” (Ebu Davud, vitr, 25).

    Yazı kaynağı : www.hurriyet.com.tr

    Peygamber Efendimizin zevceleri kaç tanedir; çok evlenmesinin hikmeti nedir?

    Peygamber Efendimizin zevceleri kaç tanedir; çok evlenmesinin hikmeti nedir?

    Değerli kardeşimiz,

    Peygamberimiz (asm)'in eşleri şunlardır:

    Peygamberimiz (asm)'in evliliklerini nefsanî ve şehevanî telâkki eden, eski zaman münafıkları gibi, yeni zamanın ehl-i dalaletine verilen kesin ve susturucu cevap, Üstad Bediüzzaman'ın izahıyla özetle şudur:

    Evliliğin iki ana gayesi vardır. Biri neslin çoğalması, diğeri şehevanî duyguların meşru dairede tatmin edilmesidir. Neslin çoğalması evliliğin illeti, yani en öncelikli gayesidir. Nefsanî arzuların tatmini ise o vazifeyi gördürmek için yaratıcı tarafından verilmiş cüzi bir ücrettir. Tıpkı şahsi hayatın devamı için yemeğin içine konulan lezzet gibi.

    Gerek tarihî açıdan, gerekse insan yaratılışı açısından Peygamberimiz (asm)'in evliliklerini incelediğimizde karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor:

    Yirmi beş yaşına kadar, gençliğinin en heyecanlı çağında kavmi içinde bekar yaşamış ve hiçbir kadınla ilişkiye girmemiş, iffet sahibi olduğu, dost ve düşmanın ittifakıyla sabit olmuştur. Hatta kavmi ona her yönüyle güvenilen biri olarak "Muhammedü'l-Emîn" unvanını vermişlerdi.

    Oysa içinde bulunduğu toplum, çok kadınla münasebeti normal addediyordu. Buna rağmen o, gerek yirmi beş yaşına kadar ve gerekse daha sonraki hayatında, pek çok hem de bakire kızla hayatını birleştirebilirdi. Ancak o, böyle yapmayıp kendisinden on beş yaş büyük, kırk yaşında dul bir kadınla ilk evliliğini yapmıştır. Hem de bu evliliği eşi vefat edene kadar tam yirmi beş yıl sürmüştür. Yani elli yaşına kadar tek ve dul bir hanımla yetinmiştir.

    Onun evliliklerinde nefsaniyet olmadığının bir delili de müşriklerin davasından vazgeçmesi için yaptıkları teklife verdiği cevapta saklıdır.

    Müşrikler, amcası Ebu Talip'e gelip, "Yeğenin eğer başımıza reis olmak istiyorsa onu reis yapalım veya en güzel kız ve kadınlarımızı ona verelim. Ta ki, bu davadan vazgeçsin." dediler. Amcası bu teklifi ilettiğinde Efendimiz (a.s.m) şu karşılığı verdi:

    Bu cevap onun neyin peşinde olduğunu, kadın gibi, reislik gibi insanların değerli addettikleri şeylerin onun nazarında ne kadar değersiz olduğunu ispata yeter.

    İkinci evliliği ise, Hz. Hatice'nin vefatından sonra yine yaşlı ve dul bir kadınla, Hz. Sevde ile olmuştur.

    Hz. Sevde ile de üç yıl yaşadıktan sonra, yaklaşık elli dört yaşına kadar hep tek kadınla yaşamıştır. İlginçtir ki, onun çok kadınla evliliği hayatının bundan sonraki son on yılı içinde gerçekleşmiştir. Bu gerçekler karşısında, evliliklerinde şehvani ve nefsanî arzuların tatmin gayesini aramak, insan tabiatını ve tarihî gerçekleri inkâr etmekle mümkündür. Ve bu yaklaşım asla insaflı ve mantıklı bir yaklaşım sayılamaz. Olsa olsa kasıtlı bir karalama maksadı taşır.

    Hayatının son yıllarına rastlayan evliliklerinde, yukarıda zikredilen evliliğin dayandığı her iki gayenin, neslin çoğalması ve nefsanî arzuların tatmininin bulunmadığını görürüz. Zira nesli, ilk eşi Hz. Hatice'den devam etmiştir. Daha sonraki evliliklerinde çocuğu olmamıştır. Sadece Mısır'lı Mariye'den İbrahim dünyaya gelmişse de bir buçuk yaşında vefat etmiştir.

    Görüldüğü gibi evliliklerin ana gayesi olan neslin çoğalması, tarihî bir gerçek olarak Hz. Hatice'nin dışındaki evliliklerinde yoktur. Geriye evliliğin ikinci derecedeki gayesi kalıyor, yani nefsanî ve şehevanî duyguların tatmini. Peygamberimiz (asm)'in çok kadınla evliliğinde gerek fıtrat ve gerekse tarihî gerçekler açısından bu gayenin aranamayacağını gördük. Zira bir insanın nefsanî ve şehevanî arzularının en ateşli ve uyanık bulunduğu şüphesiz on beş-kırk beş yaş dönemidir.

    Şâyet Hz. Peygamber, bu dönemde birçok güzel kadınla evlenmiş, sonradan onları terkedip daha başka genç güzel kadınlar almış olsaydı, şehvanî hisleri tatmin yolunda ileri sürülen iddialar, bir dereceye kadar haklılık kazanmış olurdu. Oysa o böyle yapmamış, tam tersine hayatının son on yılı içinde (53-63) aralarında Ümmü Seleme gibi yaşça ilerlemiş ve birçok çocuğu olanlar da dahil, aldığı hanımları ileri yaşlarda ve dul olarak almıştır. Meselâ, Hz. Sevde elli üç yaşında ve dul. Hz. Zeyneb binti Huzeyme, elli yaşında ve dul. Ümmü Seleme dört çocuklu ve altmış beş yaşında bir dul. Ümmü Habibe dul ve elli beş yaşında, Meymune iki çocuklu ve dul.

    Bir başka tarihî gerçek de şudur: Bu hanımlardan eceli gelip ölenlerin dışında hiçbirisinden de ayrılmayı düşünmemiştir.

    Gençlik çağı geçtikten sonra nefsanî ve şehvani arzularda gerileme olduğu inkâr edilemez bir fıtrat kanunu ve yaratılış gerçeğidir.

    İşte Peygamber Efendimiz (asm)'in çok evliliklerini tahlil ettiğimizde karşımıza bu ibretli tablo çıkmaktadır.

    Özetle ifade edecek olursak, on beş-kırk beş yaş dönemindeki evliliklerde nefsanî ve şehevanî gaye aranabilir. Oysa Efendimiz (asm), bu dönemde genç ve bakire kızlar ve kadınlarla evlenmemiştir. Tam tersine kırk yaşında, üstelik dul bir kadın olan, Hz. Hatice ile evlenmiştir. Ve bu evliliği Hz. Hatice'nin vefatına kadar sürmüştür.

    Çok evlilikleri, nefsanî duyguların büsbütün gerilemeye yüz tuttuğu elli üç yaşından sonraki dönemde gerçekleşmiş olduklarına göre, bu evliliklerde mantığın gereği olarak başka gayeler aramak zaruridir. Bu sadece aklın ve mantığın değil, insan tabiatının ve insaflı bir değerlendirmenin de zorunlu bir gereğidir.

    Ezvac-ı Tahirat Okulu

    Medine dönemi, İslâmî hükümlerin yoğun biçimde geldiği ve Resulullah tarafından ümmete öğretildiği dönemdir. Erkek sahabeler Mescid-i Nebevi'de her zaman Resulullah'ı görüp, müşkillerini sorup cevaplarını alabiliyorlardı. Neyi, niçin ve nasıl yapacaklarını kolaylıkla öğrenebiliyorlardı. Hanımlar için bu konu o kadar kolay olmuyordu. Onların da soracakları öğrenecekleri vardı. Bu maksatla hanımlar durumu Resulullah'a arzederek, kendileri için Hane-i saadettte haftanın bir gününü ayırmasını istediler. Resulullah, onların bu teklifini kabul etti. Ve hanımlar haftanın bir günü Efendimiz'le bir araya gelip, sorularını sorup dini ahkama dair cevaplarını alıyorlardı.

    Böyle bir ders sırasında hanımlar Efendimiz (asm)'le bir arada iken, enteresan bir hadise cereyan etti. Bir ara hanımlar kendi aralarında konuşmaya başladılar. Sesleri normalden fazla yükselmişlerdi. Birbirlerine cevap yetiştiriyorlardı. O sırada kapının önünden geçmekte olan Hz. Ömer, Resulullah'ın huzurunda gürültülü konuşulmasından rahatsız olup, kapıyı çaldı. Kapıyı aralar aralamaz, onu gören hanımlar hemen sesi soluğu kesip, kendilerine çekidüzen verdiler. Hz. Ömer, bu durumdan da rahatsız oldu ve 

    "Hanımlar, bu nasıl iş, benden çekiniyorsunuz, ama Resulullah'ın huzurunda gürültülü konuşmaktan sakınmıyorsunuz?" diye kadınları ikaz etmekten kendini alamadı. Bunun üzerine hanımlar, içten gelen bir itirafta bulundular:

    "Ya Ömer sen çok sertsin. Resulullah öyle değil." diye karşılık verdiler.

    Her şeyini Resulullah uğruna feda eden Hz. Ömer, onunla ters düşmüş olmaktan hoşnut olmadı. Bunu farkeden Gönüller Sultanı araya girerek:

    "Ya Ömer, sen geniş bir caddede yürüsen şeytan da karşıdan gelse seni görüp yolunu değiştirir." diyerek gönlünü aldı. İşte hane-i Saadet, bir nevi hanımlar okulu olmuştu. Özellikle Efendimiz (asm)'in hanımları bu okulun devamlı öğrencileri, bir manada öğretmenleri idi. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Raşit Küçük bu hususu şöyle dile getirir:

    Aslında Resulullah'ın Medine'de Mescid-i Nebevinin civarında bulunan okulu iki bölümden oluşuyordu. Biri, erkek sahabelerden oluşan "Ashab-ı Suffe Okulu" diğeri, hanımlardan oluşan, "Ezvac-ı Tahirat Okulu"

    Gerçekten, İslâmî hükümlerin doğrudan doğruya Resulullah'tan öğrenilip, ümmete ders verilmesinde Ezvac-ı Tahirat'ın haneleri bir okul, kendileri de o okulun hem daimî öğrencileri hem de öğretmenleri idiler. Bu görev, yukarıda da belirtildiği gibi, Efendimizin ahirete intikalinden sonra da devam etmiştir. Suffe Okulunun önde gelen "Demirbaş bir talebesi" ve bütün hayatını hadislerin muhafazasına vakfeden, bu hizmeti yerine getirirken hafızasının kuvvetlenmesi için Resulullah'ın duasına mazhar olan Ebu Hureyre olduğu gibi, Ezvac-ı Tahirat okulunun önde gelen birinci talebesi de zeka, hafıza ve kavrayış gibi üstün kabiliyetlere sahib olan Efendimizin biricik eşi, Hz. Aişe'dir. Nitekim, "Muksirun" diye anılan en çok hadis rivâyet eden sahabelerin başında 5.374 hadisle Suffe okulunun baş öğrencisi Ebu Hureyre geldiği gibi, dördüncü sırada 2.210 hadisle de "Ezvac-ı Tahirat Okulu"nun öncüsü Hz. Aişe gelir.

    Evet, İslâm, en son ve en mükemmel din olarak, insan hayatının bütün safhalarına ait, değişik derecede öneme haiz hükümler getirmiştir. Bu hükümlerin tesbiti, tâlimi ve hayata intikali Asr-ı Saadetin en öncelikli ve önemli hizmeti idi. Çünkü hayatın her anında ve her safhasında Allah'ın razı olacağı tarz ve şekil, yani dinin kendisi tesbit ediliyordu.

    Bu gerçeğin idraki için kaynaklara eğildiğimizde, karşımıza, bu müminlerin anneleri ile bu "Ezvac-ı Tahirat" eliyle muhteşem bir hükümler ve sırlar hazinesi çıkıyor. Ve bu hazinenin ümmete açılması gibi kutsal bir görev, bu evliliklerin şaşmaz gayesi olarak beliriyor.

    Diyebiliriz ki, bu hanımları, özellikle bunlar arasında çok özel bir yeri olan Hz. Aişe'yi devreden çıkaracak olsak, İslâm dininin neredeyse yarısı kadar olan bir hükümler manzumesini de yok farzedecektik!..

    İlave bilgi için tıklayınız: 

    - Hz. Peygamber'in hanımları ve çok evliliği konusunda bilgi verir misiniz?

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet

    Yazı kaynağı : sorularlaislamiyet.com

    Hz. Peygamber'in hanımları ve çok evliliği konusunda bilgi verir misiniz?

    Hz. Peygamber'in hanımları ve çok evliliği konusunda bilgi verir misiniz?

    Değerli kardeşimiz,

    HZ. PEYGAMBER’İN HANIMLARI:

    1. Hatice (ra):

    Hz. Peygamber’in (sav) ilk evlilik hayatı, Hz. Hatice validemizle başlar. Onunla evlendiğinde, Efendimiz’in yaşı 25, hanımının yaşı ise, 40’tır. Yani aralarındaki yaş farkı, on beştir. Onun, Hz. Peygamberin yanındaki yeri, diğerlerinden biraz farklıdır. Risâletini tebliğde O’nun yanında olmuş, bütün insanların terk edip, O’nunla alay ettiklerinde O’na teselli vermiş, hattâ Hz. Peygamber’e ilk vahiy gelmesi esnasında böyle bir şeyle ilk karşılaşmanın verdiği heyecanla ürpermesi karşısında, hiç tereddüt etmeden şu gönül okşayıcı ve heyecan yatıştırıcı sözleri söylemiştir:

    Bu nâdide kadın, aynı zamanda ilk Müslümanlardandır. Vahyin nüzulünün onuncu yılında, hicretten üç sene önce vefat etmiştir. Allah Resulü (sav), Hz. Hatice’nin ölümü karşısında bir hayli üzülmüştü. Hz. Peygamber’in amcası ve müşriklere karşı koruyucusu olan Ebu Talib ile kendisiyle sükûnet bulduğu eşi Hatice’nin vefatı gibi üzücü olaylar peş peşe geldiği için bu yıla, hüzün yılı denilmiştir.

    Resulullah’ın bu evliliği 25 yıl sürmüş, İbrahim dışındaki bütün evlatları da yine bu nâdide kadından olmuştur. Vefatı esnasında Resulullah’ın yaşı 50’dir. Yani Hz. Peygamber evlilik hayatının büyük bir kısmını ve aynı zamanda gençlik ve olgunluk yaşlarını, sadece ve sadece, kendisinden on beş yaş büyük olan bir kadınla geçirmiştir.

    2. Sevde binti Zem’a (ra):

    Bu hanımı da ilk Müslümanlardandır. Kocası Habeşistan’a yapılan hicretten sonra vefat etmiş olup, kimsesiz kalmıştı. Efendimiz (sav), onunla evlenerek, bu kalbi kırığın da, yarasını sardı; onu perişan olmaktan kurtardı ve ona enis oldu. Zaten sadece Efendimiz’in nikahı altında bulunmayı düşünen bu büyük kadının, dünya adına istediği başka hiçbir şey de yoktu. Ve Allah Resulü’yle evlendiğinde yaşı 55’ti. Buradan da anlaşılacağı üzere, bu evlilikteki asıl amaç, kimsesiz ve yardımcısız kalan bir kadının elinden tutmak, emin bir yuvaya kavuşturmaktı.

    3. Aişe (ra):

    Resulullah (sav)’ın bâkire olarak evlendiği ilk ve tek kadındır. O, daha sonra halife olacak olan Hz. Ebu Bekir’in biricik kızıdır. Ayrıca, Hz. Aişe çok zeki bir nâdire-i fıtrat ve nübüvvet dâvâsına tam vâris olabilecek yaratılışa sahip bir kadındı. Evlendikten sonraki hayatı ve daha sonraki hizmetleri de göstermiştir ki, O muallâ varlık, ancak Nebî zevcesi olabilirdi. Zira O, yerinde en büyük hadisçi, en mükemmel tefsirci ve en nâdide fıkıhçı olarak kendini gösteriyor, her yönüyle Hz. Peygamber’i temsil etmeye çalışıyordu.

    O’nun Hz. Aişe ile evliliği, yanından hiç ayrılmayan, çektiği sıkıntılara beraberce katlanan, mağara arkadaşı Hz. Ebu Bekir için en büyük bir mükâfat idi.

    4. Hafsa binti Ömer (ra):

    Hz. Hafsa dul bir kadındır. Kocası Bedir Savaşı’nda şehid edilmiş bir mücahittir. Kocasının vefatına üzülmüş, yalnız başına kalmıştır. Babası Hz. Ömer, kızını önce Hz. Osman’a evlenmesi için teklif etmiş, ancak O kabul etmemiş, Hz. Ebu Bekir’e teklif etmiş, O da kabul etmemiştir. Daha sonra da duruma şahit olan Allah Resulü (sav) fazla beklemeden O’nunla evlenmek istediğini bildirmiş ve evlenmiştir. Bu evlilik de, zaruretlerin getirdiği bir evlilik olup, bununla o yüce insan Hz. Ömer’in gönlü hoş edilmiş, kocasının ölümüne üzülen ve yalnız kalan birisinin bu yalnızlığı giderilmiştir.

    5. Zeynep binti Huzeyme (ra):

    Resulullah (sav) Hafsa’dan sonra bu kadınla evlenmiştir. Onun kocası da Bedir’de şehit edilmiş olan, Ubeyde b. Hâris’tir. Yalnız başına ve kimsesiz kalan bu mübarek kadının yaşı da 60’tır. Bu kimsesizlik zamanında, kendisine yardım edecek bir ele şiddetle muhtaçtır. Onu bu ihtiyaç içerisinde gören şefkat ve merhamet Peygamberi, onu da nikâhlayarak kendi kanatları altına almak istemiştir. Zaten evlendikten iki yıl sonra da vefat etmiştir.

    Altmış yaşındaki bir kadınla evlilikte dünyevî bir arzunun bulunması elbette mümkün değildir. Bu evlilikteki tek gaye de, yalnız başına kalan birisine bir yardım eli uzatmaktan ibarettir.

    6. Ümmü Seleme (ra):

    Bu da ilk Müslümanlardan olup, Habeşistan’a hicret edenlerdendir. Daha sonra da Medine’ye hicret etmiş, çok sevdiği ve kendisine sıkıntılı hicret yolculuklarında arkadaşlık yapıp, yanından hiç ayrılmayan biricik eşini Uhud Savaşı’nda şehit vermiştir. Yurdundan, yuvasından uzak, bir sürü yetimle, hayat külfetini yüklenmiş bu kadına, ilk şefkat elini, Hz. Ebu Bekir ve Ömer uzatırlar. Ancak o, bu talepleri reddeder.

    Daha sonra evlilik teklifini Resulullah (sav) yapar ve bu teklif kabul edilir. Böylece yetimleri, sıcak bir yuvaya kavuşmuş, babalarının ölümünden duydukları üzüntüyü, Allah Resulü vesilesiyle unutmuş, hiçbir zaman gerçek bir babayı aratmayacak bir babaya kavuşmuş oldular.

    Ümmü Seleme de Hz. Aişe gibi dirayet ve fetaneti olan bir kadındı. Bir mürşide ve mübelliğe olma istidadındaydı. Onun için bir taraftan şefkat eli onu, himayeye alırken, diğer taraftan da, bilhassa kadınlık âleminin medyûn-u şükran olabileceği bir talebe daha ilim ve irşad medresesine kabul ediliyordu.

    Yoksa, altmış yaşına yaklaşmış Resulullah’ın, bir sürü çocuğu olan, bir dul kadınla evlenmesini ve evlenip bir sürü külfet altına girmesini, başka hiçbir şeyle izah edemeyiz.

    7. Ümmü Habîbe (Remle binti Ebî Süfyan) (ra):

    Mekke’de küfrün bayraktarlığını yapan Ebû Süfyân’ın kızıdır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarmaya muktedir Yüce Rabbimiz, gelecekte müminlerin annesi konumuna yükselecek bu kadına, İslâm’ın bidayetinde imanı nasip etmişti. Mekke’nin zor şartlarında inancını yaşayamayınca, kocasıyla birlikte Habeşistan’a hicret etme mecburiyetinde kalmıştı. Ancak bu esnada kocası önce Hristiyan olmuş, sonra da ölmüş, Ümmü Habibe yalnız başına kalmıştı. Allah Resulü (sav) durumu öğrenince Necâşi’ye haber göndererek, tek başına kalan bu hanımın kendisine nikahlanmasını istedi. Durumu öğrenince fevkalâde sevinen Ümmü Habibe’nin nikahı, Necâşi huzurunda kıyılmış oldu.

    Şayet Hz. Peygamber (sav) böyle yapmayacak olsaydı, yalnız ve kimsesiz bu kadın, ya Mekke’ye dönecek babasının ve ailesinin şiddetli zulümleri karşısında dinini bırakacak, ya Hristiyanlardan yardım dileyecek, ya da kapı kapı dilenip hayatını sürdürecekti. Ancak bu evlilikle en güzel yolu seçmiş oluyordu.

    Bu evlilik vesilesiyle, o gün için Müslümanların ve Peygamber (sav)’in azılı düşmanı olan Ebû Süfyan, inananlara yaptığı işkenceyi hafifletmiş, içinde Hz. Peygamber’e karşı olan azılı kini birazcık dahi olsa dinivermişti. Daha geniş dairede ise, Emevîlerle bir akrabalık te’sis edilmiş oldu ki, bu da onların Müslümanlığa girmelerini kolaylaştıran bir unsur oldu. Bundan sonra Ebû Süfyan hâne-i saâdete rahatlıkla girip çıkma avantajına sahip olarak, Müslümanlığı daha yakından tanıma fırsatını bulup, sonunda iman dairesine girmiş oldu.

    Açıkça görüldüğü gibi bu evlilikte de, kimsesiz kalan birinin yardımına koşup, onun elinden tutma, onun vesilesiyle Müslümanlara yapılan işkenceyi hafifletme ve azılı düşman biriyle akrabalık kurup, onun imana gelmesine vesile olma vardır.

    8. Cüveyriye binti Hâris (ra):

    Müslümanlar, yapılan Müreysi gazvesinde galip gelmiş, pek çok ganimet elde edilmiş, bunun yanında 700 kadar da esir alınmıştı. Esirlerin içinde, Benî Mustalik kabilesinin başkanının kızı olan Cüveyriye de bulunuyordu. Cüveyriye, Hâris b. Dırar’ın kızı idi. Hâris, Mustalikoğulları Yahudilerinin reisi idi. Cüveyriye önce Musâfi b. Saffan’la evlenmiş, Musâfi, Müreysi Muharebesi’nde ölmüştü. Cüveyriye, Hz. Peygamber (sav)’e müracaat ederek hürriyete kavuşmayı talep etmiş, Resulullah da onun fidyesini bizzat kendisi vererek hürriyete kavuşturmuştur. Babası gelip kızını götürmek isteyince, o Müslüman olarak Medine’de kalmayı tercih etmiş, bilahare de Resulullah ile nikahı kıyılmıştır.

    Resulullah (sav)’ın bu evliliğinden sonra, Abdulmuttaliboğullarının hissesine düşen esirler salıverilmiş, diğer Müslümanlar da bu durum karşısında, Resulullah ile akrabalık bağı bulunan bir kabilenin insanları esir edilemeyeceği düşüncesiyle alınan bütün esirleri salıvermişlerdir.

    Hz. Peygamber (sav)’in bu evliliği de altmış yaşları dolayındadır. Bu evlilikte O, önemli bir kabileyle akrabalık kurmayı hedeflemiş, pek çok esirin serbest bırakılmasını sağlamış, bundan da önemlisi pek çok Yahudi’nin İslâm’la şereflenmesine vesile olmuş ve kocası savaşta ölen, dolayısıyla İslâm’a ve Müslümanlara aşırı bir şekilde kinle dolu bir hanımı, şefkat kanatlarının altına alarak onu müminlerin anası mertebesine yükseltmiştir.

    9. Safiyye binti Huyey (ra):

    Asıl adı Zeynep’tir. O dönemde Arabistan’da reislere düşen ganimet hissesine Safiyye denilmektedir. Bu kadın da Resulullah (sav)’ın hissesine düştüğü için Safiyye adını almıştır. Ana-babası, Yahudilerin ileri gelenlerindendi. Hatta babası Nadiroğullarının reisi, annesi de Kureyza oğullarının reisinin kızıydı. Hayber Gazvesi’nde, babası, kocası ve kardeşi öldürülmüş, kabilesinden pek çok kimse esir alınmıştı. Safiyye, İslâm’a karşı aşırı bir şekilde kin ve nefretle doluydu.

    Savaş sonrası Resulullah onu kendi nikahına alarak, yumuşamasını sağlamış oldu. Bu evlilikle de Yahudilerin önemli bir bölümüyle akrabalık kurulmuş, onların Müslümanlığı yakından tanımaları imkânı sağlanmış, düşmanların kötü bir kısım emellerinin, önceden bilinmesi kolaylaşmış ve Müslümanlığın sınırları bu vesileyle genişlemeye yüz tutmuştur.

    10. Mâriyetü’l-Kıbtiyye (Ümmü İbrahim) (ra):

    Resulullah (sav) İslâm’a davet için etraftaki hükümdarlara mektuplar gönderiyordu. Bunlardan birisi de Mısır hükümdarı Mukavkıs’tı. Mukavkıs, elçiyi güzel bir şekilde karşılamış, Hz. Peygamber’e birtakım hediyelerle birlikte iki de cariye göndermişti. Yolda bu iki cariye, Müslümanlık hakkında malûmat sahibi olduktan sonra, İslâm’ı seçmişlerdi. Bunlar Medine’ye varınca, Resulullah Mariye’yi kendisine almıştı. Oğlu İbrahim, işte bu hanımındandır.

    Bu evlilik, bütün Mısırlılar üzerinde büyük bir te’sir icra etti. Müslümanlarla Mısır’daki Bizanslılar arasında çıkan savaşta, Mısırlılar tarafsız kalmış, Bizanslılara arka çıkmamışlardır. İşte bunun sebeplerinden birisi de, kendi milletlerinden olan bir kadının, Hz. Peygamber’le evli oluşudur.

    11. Meymûne binti Hâris (ra):

    Asıl ismi Berre olup, Resulullah tarafından Meymûne olarak değiştirilmiştir. Hz. Peygamber (sav)’in son evliliğidir. Hudeybiye antlaşmasından bir yıl sonra Hz. Peygamber’le Müslümanlar, Mekke’ye tavaf ziyaretine gitmişlerdi. Bu sırada Peygamberimiz’in amcası Abbas, Allah Resulü’ne Meymûne’yle evlenmesini teklifi etti. Zira Meymûne, Abbas’ın baldızı olup, nikah yetkisini ona vermişti. Peygamberimiz de bu teklifi kabul buyurarak, onunla nikahlandı. Bu durum karşısında Mekkeliler: "Demek ki, Muhammed hemşehrilerine hâlâ dostluk ve hayır duyguları besliyor." yorumunu yaptılar.

    Bu evliliği yaptığında da Resulullah, altmış yaşları civarındadır. Gayesi, yine dul kalan bir kadına yardım elini uzatma, Müslüman olduğu hâlde Mekke’de müşriklerin içinde kalan birini bu sıkıntıdan kurtarma ve Mekkeliler’e karşı bir jest yapma vardır.

    12. Hz. Zeyneb bînti Cahş (ra)

    Hz. Zeyneb, peygamberlikten yirmi yıl yıl önce dünyaya gelmiş, Efendimizin hala kızı idi. İlk iman edenlerdendir. Asıl adı Berre idi. Resulullah (sav) onu Zeyneb olarak değiştirmiştir. Babası Beni Esed kabilesinden Burre, annesi Efendimizin halası Ümeyye binti Abdulmuttalib'tir. O, Mekke'den Medine'ye ilk hicret edenler arasında yer aldı. Medine'ye hicret ettiğinde bekardı. Efendimiz onu evlâtlığı Zeyd b. Hariseile evlendirdi.

    Bilindiği gibi, Mekke dönemi daha ziyade iman esaslarının, Medine dönemi ise İslâmî hükümlerin tesis ve tahkim dönemidir. Bu dönemde cereyan eden olaylar, ya geçmişten gelen toplumda yer etmiş batıl bir hükmü kaldırıyor, yerine yenisini koyuyor, ya da yepyeni bir hüküm ihdas ediyordu.

    Hz. Zeyneb'in gerek Efendimizden önce Hz. Zeyd'le evlendirilmesinde, gerekse daha sonra Efendimizin onunla evlenmesinde, diğer hanımlarından farklı, Cahiliyet Dönemi âdet ve geleneklerini kaldıran hükümler ortaya çıkmıştır.

    Peygamber Efendimizin evliliklerinde gerek o zamanın münafıkları, gerekse yeni zamanın dalalet ehli tarafından en çok dile dolanılıp itiraz edilen Hz. Zeyneb'le olan evliliğidir. Ayrıca çok önemli hükümlerin ortaya çıkmasına sebep olan bir evliliktir. Bütün bu sebeplerle bu evliliğin nikâhı bir "akd-i semavi"dir. yani bizzat Cenab-ı Hak tarafından kıyılmıştır...

    Cahiliyyet döneminde kölelik ve imtiyazlı sınıf kavramı en koyu biçimde yer etmişti. Bunun ortadan kaldırılması ve insanların Allah katındaki üstünlüğünün sınıf, rütbe, ırk farklılığıyla değil, takva ile olacağı vurgulanmalıydı. Bunun için en hassas konulardan biri olan evlilik ile bu yanlışın kaldırılması gerekliydi.

    Efendimiz (sav) Zeyneb gibi asil soylu ve güzel bir kızı, kendi azad ettiği hizmetçisi Zeyd ile evlendirmekle bu alanda bir adım atmak istemişti. Ancak toplumdaki yaygın kanaatlerin etkisiyle olacak ki, Zeyneb ve kardeşleri önce bu evliliği uygun görmediler. Hür bir kadının, azatlı bir köle ile evlenmesi o günkü geleneğe uymuyordu.

    Zeyneb, Resulullah'a, "Ya Resulallah, ben senin halanın kızıyım, ona varmaya razı değilim, üstelik ben Kureyş'liyim." diye görüşünü beyan etti. Resulullah, Zeyd'in kendi yanındaki ve İslâmdaki değerini anlatıp, aslında ana baba tarafından asil ve soylu bir kimse olduğunu belirti.

    Derken, Ahzab suresinin 36. ayeti nazil oldu:

    Bunun üzerine Zeyneb, "Ben Allah ve Resulüne asi olamam!.." diyerek bu evliliği kabul etti.

    Fakat bu evlilik iyi yürümedi. Aralarında samimî bir sevgi ve saygı oluşmadı. Zeyneb, dindar ve Allah'tan korkan bir kadın olmasına rağmen, güzelliği, asaleti ile iftihar ediyor, azatlı bir köle olan kocasına iğneleyici sözler söyleyip tepeden bakıyordu.

    Hz. Zeyd, artan bu geçimsizliğe dayanamadı. Efendimize (sav) müracaat ederek karısını boşamak istediğini söyledi. Efendimiz çok müteessir oldu. Çünkü bu evliliği isteyen bizzat kendisi idi. Toplumun yanlış algılamalarını kırmak istiyordu. Bu sebebten her defasında Zeyd'e "Karını tut, boşama." diyordu. Ancak her şeye rağmen bu evlilik bir seneden fazla sürmedi. Zeyd, sonunda karısını boşamak zorunda kaldı.

    Aradan bir süre geçtikten sonra, sıra Cahiliyette yaygın bir başka yanlış adetin kaldırılmasına gelmişti. Bu da evlâtlıkların, öz evlât gibi kabul edilmesi, dolayısıyla onların hanımları da babalıkların öz kızı hükmünde telâkki edilmesi yanlışı idi.

    İslâm, evlâtlık kurumunu temelden değiştirmişti. Ayet-i Kerime bu konuda gayet açıktı:

    Bu ayet nazil olduktan sonra Zeyd, artık Zeyd bin Harise diye babasına nisbet edilerek çağrılmaya başlandı. Evlâtlığın kaldırılmasından sonra, evlâtlık hanımlarının da öz kız gibi olmadığı ortaya çıkmış oldu. Ancak bunun bir örnekle de ispatlanması ve kökleştirilmesi gerekiyordu. Bu da Hz. Peygamber (sav)'in, Hz. Zeyneb'Ie evlenmesi ile mümkün olacaktı. Ancak yerleşik bir adeti ortadan kaldırırken ortaya çıkacak fitne ve dedikodular Efendimizi düşündürüyordu. Ama İslâm'ın getirdiği bu prensip, kesinlikle kendi üzerinde uygulanacaktı. Bundan kaçınılamazdı. Nitekim bu hususu Kur'an-ı Kerim şöyle dile getirir:

    Bu ayetin nazil olmasından sonra, Hicretin 5. yılında, Zeyneb, otuz beş yaşında iken Efendimiz (sav) ile semavi bir akitle evlenmiştir.

    Nitekim bu evlilik üzerine münafıklar boş durmadı. "Muhammed, oğlunun karısının haram olduğunu bildiği halde, kendi oğlunun hanımını nikahladı!" demeğe başladılar. Bunun üzerine Ahzab suresinin 40. ayeti nazil oldu:

    Peygamberler ümmetleri için bir nevi baba hükmünde olup, onlara kendi babalarından daha büyük bir şefkatle baktıkları halde, bu neseb itibariyle bir babalık değildir. İşte ayet-i kerime bu sebeble peygamberlerin ümmetlerinden hanım almasının akla, ilme ve tabiata uygun düşmeyen bir durum olmadığını açığa çıkarıyordu. Böylece İslâm, evlâtlıkla öz evlâd hukukunu birbirinden ayırıyordu. Ancak bu adet o kadar köklü ve yerleşik idi ki, o gün Müslümanlar arasında bile kimse böyle bir evliliğe cesaret edemezdi. Bu yüzden o günkü münafıklar bu evliliği dillerine dolamış, çeşitli senaryolar üretmişlerdir. Hatta bu evliliği Efendimizin -haşa- nefsaniyetine düşkünlüğüne delil göstermek istemişlerdir.

    Bu evliliği nefsanî ve şehevanî telâkki edenlere Üstad Bediüzzaman'ın veciz ve susturucu cevabı şöyledir:

    Hz. Zeyneb'i daha önce bakire iken de tanıyan Efendimiz (sav), onu Zeyd'le evlendirmeden önce de evlenebilirdi. Buna bir engel yoktu. Demek ki, bu evlilikte toplumda yaygın eski yanlışların düzeltilmesi ve yeni bir takım hükümlerin yerleştirilmesi gibi önemli hikmetler vardır.

    İlave bilgi için tıklayınız: 

    - Peygamber Efendimizin çok evliliği ve evinin ezvac-ı tahirat okulu olması...

    - Peygamber Efendimizin çok evlenmesinin hikmetleri nelerdir?

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet

    Yazı kaynağı : sorularlaislamiyet.com

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap