Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    osmanlı vatandaşlarından sadece müslüman olmayanlara yönelik hukuki haklar

    1 ziyaretçi

    osmanlı vatandaşlarından sadece müslüman olmayanlara yönelik hukuki haklari bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Course: Osmanlı Devleti'nde Müslüman OImayan Topluluklar

    Gayrimüslimlerin, İslâm hukuku içindeki yerini tesbit etmek ve önemini belirtmek, kuruluşundan yıkılışına kadar “ahkâm-ı örfiyye ve şer'iyye” ile yönetilmiş Osmanlı İmparatorluğunun meselelerini anlatmak açısından önemlidir. İmparatorluğu meydana getiren milletler içinde Müslüman olmayanların sayısı milyonların üstüne çıkmaktadır.

    İslâmdaki hukuk biliminin adı olan Fıkh’ın kelime anlamı “bilgi, anlayış inceliği” demektir. Fıkıh bütün yönleriyle İslâmiyet’e özgün değildir. İslâmiyet’in doğuşu ile ortaya çıkmış ve zamanla genişleyerek gelişmiştir. Ancak bu genişleme ve gelişme sırasında, Talmud (Yahudi hukuku), Roma-Bizans ve Sasanî hukuklarından, yerli örf ve geleneklerin geniş ölçüde etkilenmiştir. Kuşkusuz Fıkh’ın, diğer yabancı hukuklar üzerinde etkisi olmuştur. Özellikle, bu, İslâm hâkimiyetinin yayıldığı bölgelerde belirgindir. Melkit, Marunî Süryani (Yakubî-Nasturî) kiliseleri hukuk bakımından hemen hemen hiçbir yenilik ortaya koymamışlar ve Fıkıh’tan faydalanmışlardı. Hatta bu etkiden Mısır-Habeş (Kıbtî-Habeş) kilisesi de kendini kurtaramamış, Mısır Hıristiyanlarının İslâm vakıf sistemini örnek olarak, kiliseleri için vakıflar kurdukları bile görülür. Ancak batıl inançlar ve cehalet devri başladıktan sonra İslâm hukuku tamamen karanlıkta kalmış zamanla ölü hale dönüşmüştür.

    İslâm hukukuna göre dünyadaki insanlar iki kısımdır:

    a-Müslümanlar

    b-Müslüman Olmayanlar

    Müslüman olmayanlar da ayrıca iki kısma ayrılmışladır:

    a-Müşrikler

    b-Ehl-i Kitaplar (kitabîler)

    Hz.Muhammed’in son ve en önemli anlaşması, Necran’da bulunan Putperest, Yahudi ve Hıristiyanlarla yaptığı anlaşmadır. Anlaşma genel olarak şu maddeleri içine almaktadır:

    1-Her yıl 2000 elbise verilecek (hülle) ve her elbisenin değeri kırk dirhem olacak. Elbiselerin yarısı Safer ayında, yarısı da Recep ayında teslim edilecek.

    2-Gerekirse zırh ve binek hayvanları verilecek.

    3-Gönderilen memurların bir aylık ihtiyaçları necranlılar tarafından karşılanacak ve bu memurlara otuz zırh, otuz at ve otuz deve kiraya verilecek.

    4-Kiraya verilen bu mallara gelecek olan zararı memurlar ödeyecek.

    5-Necranlıların mal, mülk, ibadet ve kişisel özgürlükleri devletçe emniyet altına alınacak (zimmet).

    6-Necranlıların izni olmadan, kimse piskopos, rahip ve diğer din adamlarının yerlerini değiştirmeyecek.

    7-Necran halkına herhangi bir şekilde hakaret edilmeyecek ve islâmlıktan önceki kan davaları için intikam alınmayacak.

    8-Asker olmayacaklar ve hiçbir ordu izin almadan topraklarına girmeyecek.

    9-Faizcilik yapanlar zimmî olamayacak ve kimse kimsenin suçundan sorumlu tutulmayacak.

    10-Ancak bu şartlara uyulduğu takdirde zimmet hukuku devam edecek, aksi halde bozulacak.

    Bundan sonra, yılı bilinmeyen bir tarihte Necranlı Hıristiyanları, Hz.Muhammed’den bir ahidname almışlardır. Bu ahidnamenin önceki anlaşmadan farklı olan tarafı ve en önemli maddeleri şunlardır:

    1-Müslümanlar hıristiyanları bütün tehlikelere karşı koruyacaklar (zimmet).

    2-Necranlıları kendileri ile birlikte savaşmaya zorlamayacaklar.

    3-Necran’ın adet ve kanunlarında hiçbir değişiklik yapmayacaklar.

    4-Yıkılan bir kilisenin yeniden tamiri sırasında müslümanlar necranlılara yardım edecekler.

    5-Papaz veya rahip olmayan ve yoksul olan halktan dört dirhemden fazla vergi alınmayacak, tüccar ve zenginlerin vergisi on iki dirhem olacak.

    6-Hırıstiyan bir kadın, bir Müslümanın evinde kalırsa, Müslüman olmaya zorlanmayacak ve ibadetinde serbest bırakılacak.

    İslâm egemenliğinde bulunan ve Müslüman olmayan halkın hukukî ve toplumsal durumları bu esaslar çerçevesinde oluştu. Daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan farklılık, imamların görüş ayrılığından ileri gelmiştir. Ancak bunlar da yine esasta birleşmektedirler.

    Zimmet, “cihad”ın bir sonucudur. Cihad ise “daru'l-harp” ve “daru'l-İslâm” la ilgilidir. Fıkh’a göre dünyada iki kısım toprak vardır. Birincisi “daru'l-harp” yani İslâm egemenliğinde olmayan ülkeler, ikincisi “daru'l-İslâm”, yani İslâm egemenliğinde olan ülkelerdir.

    Eğer İslâm ordusu bir müşrik ülkesine gitmişse, onlara yalnız Müslüman olmaları önerilir. Müşrikler için zimmet durumu olamaz. Bunlar ya Müslüman olmak veya savaşmak şıklarından birini tercih etmek zorundadırlar. Müşriklere bundan başka bir hak tanınmamıştır.

    Müslümanların da zimmîlere karşı yapmakla yükümlü bulundukları bazı görevleri vardır. Zimmîlere düşmanlık yapmamak, zimmîye her hangi bir zarar verirse derhal ödemek ve dışardan gelecek her türlü saldırıya karşı zimmîyi korumak, Müslümanların zimmîlere karşı olan görevlerindendir. Zimmetin süresi yoktur, süreklidir. Aman gibi yalnız kişiyi değil, aileyi de içine alır.

    Zimmî, zimmîlik şartlarını yerine getirmediği zaman zimmet durumu kalkar. Zimmet durumunu kaldıran şartlar konusunda imamlar çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanbelî ve Malikî fıkıhlarına göre zimmetin kalkmasını gerektiren şartlar şunlardır:

    1- Zimmî daru'l-harbe gidip müslümanlara karşı savaşırsa.

    2- İslâmiyetin kanunlarını ve mahkemelerini kabul etmezse.

    3- Cizye vermeyi reddederse.

    4- Bir müslümanı dininden döndürürse.

    5- Müslümanların düşmanlarına yardım ederse.

    6- Bilerek ve isteyerek bir müslümanı öldürürse,

    7- Allah'a, kur’an’a ve hz.muhammed ile islâm dinine küfür ve hakaret ederse.

    8- Bir müslüman kadın ile zina yapar veya evlenirse.

    9- Soygunculuk ve eşkıyalık yaparsa.

    Hanefî fıkhına göre bu şartlardan sadece birincisi gerçekleşse zimmet kalkar. Şafiî fıkhı ise zimmetin kalkması için ilk üç şartın gerçekleşmesi gerektiği görüşündedir.

    Zimmîleri Müslümanlardan ayıran belirtiler olarak zimmîlerin yapmak zorunda kaldıkları hususlar şunlardır:

      1- Zimmî müslümandan farklı elbise giyecek.

      2- Zimmîlerin oturdukları binalar müslümanlarınkinden yüksek olmayacak.

      3- Çan çalınmayacak ve yüksek sesle ibadet edilmeyecek.

      4- Genel yerlerde şarap içilmeyecek, haç ve domuz gösterilmeyecek.

      5- Ölüler gizli olarak gömülecek ve arkasından ağlanmayacak.

      6- Ata binilmeyecek.

      7- Zimmîlerin saç biçimleri ve isimleri Müslümanlarınkine benzemeyecek.

      8- Zimmî silah taşımayacak ve kullanmayacak.

      9- Süslü olmayan kemerler takabilecek.

    10- Binek hayvanlarında eğer kullanılmayacak.

     (Kaynak: Yavuz ERCAN-Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Turhan Kitabevi, Ankara, 2001)

    Yazı kaynağı : acikders.ankara.edu.tr

    Osmanlı Devletinde Gayrimüslimlerin Hukuki Statüsü

    Osmanlı Devletinde Gayrimüslimlerin Hukuki Statüsü

    Osmanlı Devleti yaklaşık olarak 620 yıl boyunca din, dil, mezhep, kültür vb açıdan farklı olan toplumları bir arada barındırmıştır. Kalabalık ve hakim müslüman nüfusu yanında gayrimüslim nüfus da azınsanmayacak miktardadır. Dinsel bir devlet olan Osmanlı toplumunda ağırlı olarak İslam hukuku uygulanmıştır. Müslümanlığı kabul etmeyen ve kendi dini, mezhebi inanç değerlerinde yaşamlarını sürdüren gayrimüslim nüfus ise ayrı bir hukuki statüye bağlı olmuştur. Prof. Dr. Gül Akyılmaz’ın Gayrimüslimlerin tabi olduğu bu hukuki statü ile ilgili aşağıdaki makalesi önemli sorulara cevap verecek niteliktedir.

    OSMANLI DEVLETİNDE GAYRİMÜSLİMLERİN HUKUKİ STATÜSÜ

    I.GİRİŞ
    600 yıl varlığını koruyan Osmanlı Devleti’nin en büyük özelliklerinden birisi de çokuluslu bir imparatorluk olması ve farklı etnik kökenlere ve dinlere sahip olan insanları yönetmesidir. Dolayısıyla Osmanlı tebaasının bir kısmını gayrimüslimler teşkil etmiştir. İslam hukuku, İslam ülkesi vatandaşı gayrimüslimleri teknik olarak ifade etmek üzere“zimmi” kavramını ortaya koymuştur.
    Zimmi kelimesi and, güvenlik, söz verme anlamlarına gelen zimmet sözcüğünden gelir ve İslam egemenliği altına girerek İslam topraklarında sürekli olarak yaşama hakkını elde eden gayrimüslimlere zimmi denir. Zimmi statüsüne girmek başta ancak ehl-i kitaplar için söz konusudur. Sonradan Mecusiler, Budistler ve Hindulara da zimmi olma hakkı verilmiştir.
    Bir ülke İslam devleti hakimiyetine geçtiği zaman burada bulunan gayrimüslimler Müslümanlığı kabul etmezlerse İslam devletiyle bir anlaşma yaparak, bu anlaşmadaki esaslar dahilinde eski yurtlarında yaşamaya devam edebilirler. Yani zimmi statüsünü kazanabilmek için gayrimüslimlerin İslam devletiyle bir zimmet anlaşması yapmaları gerekir ve bu sözleşme ebedidir, süreyle kısıtlanamaz.
    Zimmet anlaşmasının imzalanması ile gayrimüslimlere İslam toplumunda yaşama izni verilir, can ve malları İslam devletinin güvencesi altına alınır. Bunun anlamı bir Müslüman’ın bir gayrimüslimi öldürmesi durumunda bir Müslüman’ı öldürmüş gibi cezalandırılmasıdır. Zimmilerin malları da haksız fiillere karşı korunur. Din ve vicdan hürriyetinden yararlanırlar. Din değiştirmeye zorlanamayacakları gibi yaşadıkları yerde daha önceden mevcut ibadethanelerine Müslümanlar el süremez. Bu korumaya karşılık gayrimüslimlere cizye ve haraç vergisi vermek ve istisnalar dışında İslami hükümlere uyma yükümlülüğü altına girerler.
    Zimmi kavramının ilk kaynağı olarak Medine Anayasası gösterilmektedir. Medine Andlaşmasının 25.maddesinde“Yahudilerin dini kendine, Müslümanların dini de kendilerinedir” denilmek suretiyle gayrimüslimler için din ve vicdan hürriyeti açık biçimde ortaya konulmuştur Hz. Peygamber’in Necran ahalisine gönderdiği ve onlara eman verdiği mektup da zimmet akdinin ilk örneğidir. Mektuptaki özellikle şu ifadeler akdin niteliğini ortaya koymaktadır:“Necran ahalisi ile onlara tabi olanların canları, malları, arazileri, aşiretleri, hazır bulunanlar ve bulunmayanları, ibadetleri, ibadet haneleri,gerek az olsun,gerek çok olsun ellerinde bulunan her türlü eşyaları Allah—u Azimü’ş—Şan’ın yanında ve Peygamberi Muhammed Resulullah’ın zimmetindedir. Ayin ve mezhepleri her ne olursa olsun, metropolit ve rahipleri tarafından icra olunur. Hiçbir kimse tarafından değiştirilemez ve engel olunamaz… Bu ahidnamede yazılmış bulunan şartlar İslam’a ihanet etmedikçe ve zulmederek üzerlerine vacip olan ıslahtan ayrılmadıkları müddetçe, Allah’ın takdiri gelinceye kadar bu ahidname mer’idir. Allah ve Resulü’nün zimmet ve riayetindedir”.
    Bu çerçevede bir İslam devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nda da gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarının hukuki statüsünün belirlemesinde şer’i hukukun önemli bir katkısı olmuştur. Ancak Osmanlı kendi özel şartlarından kaynaklanan düzenlemeleri de sisteme başarılı bir şekilde monte etmeyi başarmıştır. Osmanlı’nın zimmilerle ilgili getirdiği en önemli yenilik“millet sistemi”denilen bir yapı içerisinde gayrimüslim tebaaya özel bir konum sağlamış ve adeta bu gurupları her biri kendi içine kapalı kompartımanlar halinde örgütlemiş olmasıdır. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nde zimmilerin hukuki statüleri konusunda sağlıklı değerlendirmeler yapabilmek için öncelikle millet sisteminin gözden geçirilmesi gerekmektedir.
    II. MİLLET SİSTEMİ
    Din ve mezhep kıstası, Osmanlı Devleti’nde kişileri gruplandırmakta da esas olarak alınmış ve çeşitli ırk, din ve mezheplere mensup kişiler, etnik kökenlerine bakılmaksızın Türk, Rum, Bulgar, Arap olarak değil, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi olarak dikkate alınmışlar ve gruplandırılmışlardır. Osmanlı Devleti’nde bu gurupların her birine“millet” denmiştir. Osmanlı Devleti zimmileri birer birey olarak değil bir cemaatin üyesi olarak muhatap almıştır ki bu yaklaşım büyük oranda şer’i hukukun doğasından kaynaklanmaktadır. İslam hukuku zimmilerin hem Müslüman bireylerle hem de İslam devleti ile ilişkilerini düzenlerken aynı zamanda Müslümanlarla zimmiler arasında dini farklılıklardan kaynaklanan bir çizgi de çizmekte ve her iki grubu farklı statülere oturtmaktadır. Bu sebeple de zimmilerin kendi iç ilişkilerinin düzenlenmesini mensup oldukları dinlerin kurallarına terk etmiştir.
    Osmanlı Devleti’nde toplumun dini çizgilere göre topluluklara bölünmesi her birey ya da topluluğun dini bir bağla bir millete ait olması sonucunu doğurmuştur. Teba genellikle millet liderleri aracılığıyla yönetici sınıfla ilişki kurmuş, millet liderleri de milletlerinin davranışları, vergi ve diğer yükümlülükler açısından padişaha ve memurlarına karşı sorumlu olmuşlardır.
    Fatih dönemine kadar Osmanlı da gayrimüslimlere özerk bir statü tanınmamıştır. Din adeta ikinci derecede dikkate alınmış, hatta Bizans’a akın yapan kuvvetler içerisinde Hıristiyan komutanlar da yer almıştır.
    Gayrimüslimlere devlet yapısı içinde özerk bir statü verilmesi ve millet sisteminin genel çizgileri ile ortaya çıkması II. Mehmet devrinde İstanbul’un fethinden sonra gerçekleşmiştir.1453 yılında Sultan II. Mehmet, Rum, Yahudi ve Ermeni milletlerine, yani İmparatorluğun dini anlamda tanımlanmış topluluklarına, sırasıyla o zaman hüküm süren Yunan Ortodoks kilisesinin patriği Gennadios Scholarias,başhaham Moses Capsali ve Ermeni kilisesinin piskoposu Joachim vasıtasıyla geniş özerklik bahşetmiştir.
    Fatih, İstanbul’u aldıktan sonra Bizanslıların günlük hayatlarını, dini inanış ve vecibelerini eskisi gibi sürdürmekte serbest olduklarını bildirmiş ve boş bulunan Rum patrikliği makamı için Rumların eski usullerine uygun olarak seçim yapmalarını istemiştir. Halk ve ruhani temsilciler Gennadios Scholarias’i uygun görüp Sultana arz edince,Fatih bu seçimi onayladığını göstermek için yayınladığı fermanda,yeni patriğin kendisinden önceki patriklerin yetkilerine sahip olduğunu,Rumların kendi aralarındaki davalarını yine ruhani meclise götürebileceklerini ve tüm bunların kendi güvencesi altında olduğunu bildirmiştir.
    Millet statüsü çerçevesinde ilk ortaya çıkan milletin, Ortodoks Rum milleti olduğu konusunda Osmanlı araştırmacıları hem fikirdirler. Millet sisteminin genel esprisine uygun olarak Ortodoks Rum milleti içine yalnızca Rumlar değil, Sırp, Bulgar, Romen hatta Arap Ortodokslar da sokulmuşlardır. Yahudi ve Ermenilerin ne zaman millet statüsüne sokuldukları konusunda ise tartışmalar vardır. Yahudilerin fetihten sonra Osmanlı Devleti’nin bütünündeki Musevileri içine alacak şekilde millet olarak teşkilatlandırıldıkları söylenmekte ise de, İstanbul’da bulunan hahambaşılığın İmparatorluk’daki tüm Yahudileri idaresi altında topladığı konusunda tartışmalar vardır. Bu sebeple Yahudilerin millet sistemi halinde teşkilatlanmalarının daha ileri tarihlerde gerçekleştiği de iddialar arasındadır. Benzer gelişmeler Ermeni milleti içinde geçerlidir. Fatih’in tayin etmiş olduğu Ermeni patriğinin bütün Ermeni cemaati ve kiliseleri üzerinde otorite kurduğu tartışmalıdır. Ermeni milletinin resmen 1461’de kurulduğunu söyleyen yazarlar olduğu gibi ancak XVII. yüzyıldan itibaren Ermeni patriğinin Anadolu ve Rumeli’deki Ermeni cemaati üzerinde hakimiyet kurduğunu iddia edenler de vardır.[16]Osmanlı Devleti’nde ayrı bir millet statüsü tanınmayan gurupların önemli bir kısmı da Ermeni milleti içinde mütalaa edilmişler ve Ermeni patrikliğinin bunlar üzerinde hukuki ve kazai yetkileri olmuştur. İstanbul’un fethi sırasında burada bulunan Latinler de ayrı bir millet statüsü tanınmayarak Latin reayası adı altında Galata’ya yerleştirilmişler ve kendileriyle Galata zimmileri ahidnamesi yapılmıştır.1830’da ise Katolik Ermeni Cemaati millet olarak tanınmıştır.
    Her milletin başında, o cemaatin seçtiği ve Osmanlı Devleti’nin bir beratla onayladığı bir dini şef bulunmuştur. Yüzyıllarca içerikleri hiç değişmeyen bu beratlarda şefin dini ve hukuki yetkileri belirtilmiştir Dini şefler çok önemli bir suç işlemedikçe(vatana ihanet, kendi topluluklarının kurallarına aykırı davranış gibi)görevden alınmamışlardır.
    Dini şefin topluluğun mallarını idare etme, ayin ve diğer dini işleri yürütme, cemaatinden belli miktar vergi toplama yetkileri vardır. Ayrıca cemaat mensuplarının özel hukuka ilişkin evlenme, boşanma, miras gibi meselelerini çözme yetkisiyle de donatılmıştır. Daha sonra ayrıntılı bir şekilde üzerinde durulacağı gibi İslam hukuku din ve vicdan hürriyetinin doğal bir uzantısı olarak gayrimüslimlere yargı muhtariyeti tanımış ve evlenme, boşanma, miras gibi konularda kendi hukuklarına tabi olma imkanı vermiştir. İşte dini reisler bu hak çerçevesinde özel hukuka giren alanlarda yargılama yetkisine sahip olmuşlardır. Cezalandırma yetkisi esas itibariyle devlete ait olmakla birlikte dini şef ve meclisler, dini kurallara aykırı davranan din adamlarını ve millet mensuplarını da yargılama ve cezalandırma hakkına sahiptirler.
    Hepsinden önemlisi dini liderler cemaatleriyle ilgili bütün işlerden dolayı hükümete karşı sorumlu sayılmışlar, devletle cemaatleri arasında aracı ve temsilci görevini yürütmüşlerdir. Bununla beraber dini liderlerin ya da daha aşağı düzeydeki ruhanilerin kötü idareleri ve suiistimalleri ile ilgili olarak millet mensupları doğrudan doğruya Osmanlı Devleti’ne de başvurabilmişlerdir. Her cemaat belli bir hiyerarşi içinde en küçük yerleşim birimine kadar örgütlenmiştir. Gayrimüslimlerin yaşadıkları mahallelerde papaz ve kocabaşılar mahallenin mülki ve belediyeye ilişkin işlerinde kadının temsilcisi sayılmışlardır. Ayrıca ölüm, doğum gibi nüfus kayıtlarını da tutmuşlardır. Her millet eğitim, din, devlet, toplumsal güvenlik gibi görevleri yerine getirmek için kendi kurumlarını yaratıp idare etmiş, bu çerçevede dini liderler hastane, vakıf ve eğitim kurumlarının yönetiminde de geniş yetkilere sahip olmuşlardır.
    III. OSMANLI DEVLETİNDE ZİMMILERİN HUKUKİ STATÜSÜ
    İslamiyet gayrimüslimlere belirli bir hukuki statü tanımıştır ve Osmanlı Devleti’nde de aynı kurallar geçerli olmuştur.
    İslam devletinde zimmilerin hukuki statülerine baktığımız zaman Müslüman tebadan daha farklı bir konumda oldukları görülmektedir. Zimmilere bazı hukuk dallarında kendilerine şer’i hukuk değil, kendi dinlerinin kuralları uygulanır. İslam anlayışında din, kişilerin birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen hukuk kurallarını da içerdiğinden din ve vicdan hürriyetinin bir uzantısı olarak zimmilere kendi hukuklarını uygulama imkanı tanınmıştır.Bu anlayış sonucunda özellikle dini kuralların yakın etkisi altında bulunan şahıs,aile ve miras hukuku alanlarında gayrimüslimlere kendi hukuk kurallarının yine kendi mahkemelerince uygulanma imkanı getirilmiştir ve böylelikle ortaya cemaat mahkemeleri çıkmıştır.Kur’an, hadis ve Hz. Peygamber döneminden beri süregelen uygulamalara göre,İslam ülkelerinin gayrimüslim vatandaşları yargı muhtariyetinden yararlanmışlar, Hıristiyan,Yahudi vb. din mensuplarının kendi kanun ve hakimleriyle çalışan mahkemeleri olmuştur.Öte yandan gayrimüslimler dilerlerse İslam mahkemelerine (Şer’iyye Mahkemesi) başvurma hakkına da sahiptirler ki bu durumda kendilerine İslam hukuku hükümleri uygulanmıştır. Ceza hukuku açısından ise“içki içme suçu” gibi bazı istisnalar dışında İslam ceza hukuku hükümlerine tabi tutulmuşlardır.

    1.Aile Hukuku Açısından Zimmiler

    Zimmiler yukarıda üzerinde durduğumuz yargı muhtariyeti sebebiyle aile hukuku(evlenme,boşanma gibi)alanında kendi dini hukuklarına tabi olmuşlardır.Evlilik akdi,bu akdin feshedilmesi,drahoma,çeyiz, mehir,nafaka gibi konular Osmanlı Devleti’nde dini ahkamdan sayılmış ve din adamları verilen beratlarla bu konularda kendi dini kurallarını uygulamakla yetkili kılınmışlardır. Zimmiler arasındaki evlenme ve boşanma ile ilgili olarak hemen hemen bütün belgelerde şu kayıt vardır: “Bir zimmiye erinden kaçsa veya bir zimmi avret almalu ve boşamalu olsa, aralarına rahib—i mezburdan başka hiç kimse girmeye ve karışmaya”.
    Zimmilerin kendi aralarındaki boşanmalarında da İslam hukuku hükümleri uygulanmaz, kendi dini hükümlerine tabidirler. Ancak bir Müslümanla evli olan bir zimmi kadın ise boşanma konusunda İslam hukuku hükümlerine tabidir. İslam hukukunun kocaya tanıdığı talak yetkisini Müslüman koca zimmi karısına karşı kullanabilir.
    Osmanlı Devleti’nde zimmilerin kendi aralarındaki evlilik ve boşanma ile ilgili meseleler Cemaat mahkemelerinde görülmüştür. Ancak zimmilere dilerlerse şer’iyye mahkemelerine de başvurma hakkı tanınmıştır. Şer’iyye sicillerindeki örnekler zimmilerin aile hukuku alanındaki problemlerini zaman zaman kadı önüne getirmeyi tercih ettiklerini göstermektedir. Ayrıca evlenme ve boşanma ile ilgili davalarda taraflardan biri Müslümansa(İslam hukukuna göre koca)bu tür davalara mutlaka şer’iyye mahkemelerinde bakılması gerekir.

    2.Miras Hukuku Açısından Zimmiler
    İslam hukukuna göre aynı İslam toprağında yaşayan iki zimminin miras ilişkileri kendi dini ve sosyal kurallarına göre düzenlenir.
    Osmanlı Devleti’nde zimmilerin kendi aralarındaki miras meseleleri İslam hukukunun yukarıdaki ilkeleri doğrultusunda mensup oldukları dinin kurallarına göre halledilir ve problemleri cemaatlerinin din adamları tarafından çözümlenirken zaman zaman zimmiler konunun çözümü için devletten yardım istemişler veya şer’iyye mahkemelerine başvurmuşlardır.
    Zimmiler açısından İslam miras hukukunun getirdiği en önemli kısıtlama din ayrılığının bir miras engeli olarak kabul edilmesi ve bunun sonucunda zimmilerle Müslümanların birbirlerine mirasçı olamamalarıdır. Bu sebeple ehl—i kitab bir kadınla evli olan Müslüman erkek ile karısı arasında mirasçılık ilişkisi kurulamaz. Yani zimmi bir kadınla evli olan Müslüman ne karısına miras bırakabilir, ne de ona mirasçı olabilir. Bir Müslüman erkekle bir zimmi kadının evliliğinden doğan çocuklar babalarının dininden sayıldıklarından anneleri ile miras bağları yoktur. Bu noktadan hareketle, anası, babası, oğlu, kızı ve diğer akrabaları gayri müslim olan kişi ile kendisi Müslüman ise miras alışverişi söz konusu olmaz. Ancak eğer muris öldüğünde zimmi Müslüman olmamış, daha önce din değiştirmişse mirastan pay alabilir. Belirleyici olan mirasçının murisin ölüm anındaki dini inanışıdır.

    3.Borçlar ve Ticaret Hukuku Açısından Zimmiler
    Borçlar ve ticaret hukuku açısından zimmiler birkaç istisna dışında İslam hukuku hükümlerine tabidirler. Her şeyden önce zimmiler mülkiyet hakkına sahiptirler. Üstelik zimmet anlaşması ile malları İslam Devleti’nin teminatı altına alınmış, mallarına yönelik saldırılar Müslümanların mallarına yönelik saldırılarla bir tutulmuş ve defedilmeye çalışılmıştır.
    Zimmilerin kendi aralarında yaptıkları sözleşmelerde İslam hukuku kuralları ile bağlı olma zorunluluğu yoktur. Mesela içki ve domuz alışverişi yapabilirler, (gözden uzak yapmak şartıyla) bu malları hibe edebilirler.

    4.Usul Hukuku Açısından Zimmiler
    Zimmilerin kendi aralarındaki aile—miras hukukuna giren davalarını cemaat mahkemelerine götürme hakları vardır. Ancak taraflardan biri Müslümansa davaya mutlaka şer’iyye mahkemesinde bakılarak İslam hukuku hükümlerinin uygulanması gerekir.
    Zimmiler şer’iyye mahkemesindeki davalarda davacı ya da davalı olabilmişlerdir. Hatta zimmilerin yönetici sınıf mensuplarıyla olan anlaşmazlıklarında davaları Divan—ı Hümayun’da görülerek hakları teslim edilmiştir. Yine zimmiler aleyhlerine hüküm verilen davalarda itiraz haklarını kullanarak davanın yeniden görülmesini temin edebilmişlerdir. Öte yandan hemen belirtmek gerekir ki bütün Osmanlı tebaasının din, dil, cinsiyet ayrımı olmaksızın Divan—ı Hümayun’a dilekçe (arzuhal)vererek şikayette bulunma ve gerekirse davasının Divan’da görüşülmesini talep etme hakkı vardır. Bu çerçevede zimmiler de herhangi bir sınırlama olmadan Divan—ı Hümayun’a başvurabilmişlerdir.
    Usul hukuku açısından gayrimüslimlere getirilen en önemli sınırlama Müslümanlara karşı gaynimüslimlerin şahitliğinin kabul edilmemesidir. İslam hukukçuları gayrimüslimlerin Müslümanlar hakkında şahitlik yapmalarını caiz ve geçerli görmemişlerdir. Eğer bir davada taraflardan biri Müslümansa şahitlerin de Müslüman olması gerekir. Osmanlı uygulamasında da taraflardan birinin Müslüman olduğu davalarda gayrimüslimlerin şahitliği kabul edilmemiştir.

    5.Ceza Hukuku Açısından Zimmiler
    Zimmiler zimmet anlaşmasını yapmak suretiyle İslam ceza hukuku hükümlerine tabi olmayı kabul etmektedirler. Yani ceza hukuku alanında bazı ufak istisnalar dışında İslam ceza hukuku hükümleri zimmilere de uygulanır.
    Kısas ve diyet suçları açısından konuya baktığımızda İslam hukukunda bir zimmiyi kasden öldüren bir başka zimmi gerekli şartlar gerçekleşirse kısas cezasına çarptırılır.[38]Osmanlı Devleti’nde de bu kurala uyularak zimmiler arasında işlenen kasden adam öldürme suçlarında kısas cezası uygulanmıştır. Müslümanı öldüren zimminin kısasa uyruk tutulacağı konusunda da İslam hukukçuları arasında bir tartışma yoktur. Ancak bir zimmiyi katleden Müslümana kısasın uygulanıp uygulanmayacağı mezhepler arasında tartışmalıdır. Osmanlı Devleti’nde bu konuda resmi Hanefi görüşünün benimsenerek zimmiyi katleden Müslümanlara kısas cezasının uygulandığı resmi belgelerden anlaşılmaktadır.
    Bir Müslüman bir zimmiyi öldürdüğü ya da yaraladığı zaman kısas cezası uygulamazsa diyet öder. Aynı şekilde bir zimmi de zarar verdiği Müslümana ya da ailesine diyet öder. Zimminin bir Müslümana karşı işlediği suç için vermesi gerekli olan diyet Müslümanlar için saptanan diyetin miktarı neyse odur. Ancak zimmiler için ödenecek diyetin miktarı konusunda mezhepler arasında görüş birliği yoktur. Osmanlı Devleti’nin resmi mezhebi olan Hanefi mezhebi adam öldürme fiillerinde takdir edilen diyetin miktarının Müslümanlar ve gayrimüslimler için aynı olduğu Müslüman için ne kadar diyet ödeniyorsa, gayrimüslime de aynı miktar diyetin ödeneceği görüşündedir.

    6.Zimmilerin Din ve Vicdan Hürriyetleri
    Zimmiler geniş bir din ve vicdan hürriyetine sahiptirler. İslam hukukunun gayrimüslimlere tanıdığı ve Osmanlı Devleti’nin de kabul edip, uyguladığı din ve vicdan hürriyeti şu alanlarda kendini göstermektedir:
    a.İnanç Hürriyeti: Gayrimüslimler kendi inançlarını koruma ve ifade etme hürriyetine sahiptirler. İslam ülkesindeki gayrimüslimlere Müslüman olmaları için herhangi bir baskı yapılmaz.
    b.Dini Ayin ve İbadet Hürriyeti: Gayrimüslimlere dini inançlarının gereğini yerine getirme, ibadet ve ayinlerini serbestçe yapabilme imkanı tanınmıştır.[45]Bu hürriyetin kapsamına kaçınılmaz olarak ibadet ve ayinlerin yapıldığı mabetlerin korunması da girmektedir.
    c.Öğretim ve Eğitim Hürriyeti: Zimmiler dini inançlarını çocuklarına serbestçe öğretebilecek ve buna göre çocuklarını eğitebileceklerdir.
    d.Hukuki ve Kazai Muhtariyet: Din ve vicdan hürriyetinin doğal bir uzantısı olarak zimmilerin, aile hukuku,miras hukuku gibi belli konulardaki davalarına mensup oldukları dinin kurallarına göre kendi cemaat mahkemeleri bakabilecektir.
    Osmanlı Devleti’nde de din ve vicdan hürriyeti ile ilgili temel esaslara genel olarak uyulmuş, zimmilerin Müslüman olmaları yolunda herhangi bir baskı yapılmamıştır. Fatih’in İstanbul’u fethettikten sonra Galata zimmilerine verdiği ahidnamede bu hürriyetin sınırları açık bir biçimde çizilmiştir.
    Osmanlı’da din ve vicdan hürriyeti ile ilgili olarak en fazla üzerinde durulan konu zimmilere ait ibadethanelerin tamiri ve yenilerinin inşa edilmesi olmuştur. İslam hukuku kuralları gereğince tamir ve yeni ibadethanelerin inşası için devletten izin alınmasının yanı sıra hukuki meşruluğu sağlamak için devrin şeyhülislamından da fetva istenmiştir. Bu fetvaların bir kısmında ahalisi tamamen Hıristiyanlardan oluşan yerleşim birimlerinde kilise yapmak isteyen zimmilere şer’an engel olunamayacağı Müslümanlarla zimmilerin karışık olarak yaşadıkları yerlerde inşa edilen kiliselerin ise yıktırılabileceği belirtilmiştir.
    Osmanlı Devleti’ndeki zimmiler ibadethanelerini tamir edecekleri veya yenilerini yapacakları zaman mutlaka devletten izin almışlardır. Genelde bütün Osmanlı padişahları ibadethanelerin tamirine izin verirlerken, yeni kilise inşasına izin veren Osmanlı padişahı da pek çoktur. Buna karşılık izinsiz yapılan ibadethaneler de derhal yıktırılmıştır.
    Osmanlı Devleti’ndeki gayrimüslimler sahip oldukları din ve vicdan hürriyeti gereğince ibadethanelerine ve din adamlarına yapılan müdahalelerin engellenmesi için devlete başvurabilmişlerdir.
    Zimmilerin din ve vicdan hürriyetlerine getirilen belki de en önemli sınırlama belli bir dönemden sonra aynı din içinde mezhep değiştirmelerine müsaade edilmemesidir. Toplumun millet sistemine göre belirli kompartımanlarda yaşamalarına paralel olarak ortaya çıkan dengenin bozulmaması için devlet mezhep değiştirmeyi yasaklamıştır. Özellikle bu tavır XVII.yüzyıldan itibaren Osmanlı zimmilerini Katolikleştirme politikasına yönelik olmuştur.Papalıktan gönderilen bazı Katolik ruhbanları vilayet vilayet gezerek Rum, Ermeni ve diğer milletleri eski mezhep ve kiliselerinden döndürüp, Katolik mezhebine bağlama faaliyeti içine girmişlerdir. Bunun üzerine devlet olaya müdahale ederek mezhep değiştirmeyi yasaklamıştır. Burada ilgi çekici olan Osmanlı’daki üstünlüğünü kaybetmek istemeyen Rum Ortodoks kilisesinin Osmanlı’yı desteklemesi ve zaman zaman da devletten bu konuda yardım istemesidir.
    Görüldüğü üzere Osmanlı Devleti’nde zimmiler son derece geniş(hatta Müslümanlardan bile daha fazla)bir din ve vicdan hürriyetine sahiptirler ve bu durum zaman zaman Müslümanların şikayetlerine de neden olabilmiştir.

    7.Vergi Hukuku Açısından Zimmiler
    Osmanlı Devleti’ndeki zimmiler İslam hukukuna uygun olarak vergilendirilmişlerdir. Ayrıca kendilerinden bir kısım örfi vergiler de alınmıştır. Bilindiği üzere zimmilerden hukuki ve toplumsal statülerini belirleyen ve Müslüman reayadan toplanmayan iki ayrı vergi alınırdı ki bunlar haraç ve cizyedir. Bunun dışında vatandaşı oldukları İslam ülkesinin vergi hukukuna tabi olarak Müslüman reayanın ödediği vergiler de kendilerinden talep edilmiştir.

    8.Zimmilerin Siyasi ve İdari Hakları
    Osmanlı Devletinde zimmilerin siyasi ve idari hakları büyük oranda İslam hukuku kuralları çerçevesinde belirlenmiştir. Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nde zimmilerin idari ve siyasi haklarına baktığımızda I.Meşrutiyet’e kadar Müslüman tebanın dahi siyasi haklarının olmadığı bir ortamda zimmilerin de seçme ve seçilme haklarının olmamasının doğal olduğu söylenebilir. Kamu hizmetlerinde görev alma açısından konuya yaklaştığımız zaman,bilindiği üzere zimmiler cizye vergisi ödemek suretiyle askerlik hizmetinden muaf tutulmuşlardır.Bununla birlikte XIV.ve XV.yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nde Hıristiyan tımarlı sipahilerin bulunduğu bilinmektedir. Ayrıca zimmiler doğrudan askere alınmasalar bile askeri inzibat görevi yapan Voynuk, Martolos, Eflak,Derbentçi gibi zimmi guruplar olduğu,donanmada kürekçilik yaptıkları,baruthanenin korunmasının zimmi ailelere verildiği de malumdur. Özellikle Ermeniler ve Fenerli Rumlar resmi ya da yarı resmi pozisyonlarda devlete hizmet vermişlerdir.Ancak Müslümanlarla karşılaştırıldığında sayıları son derece azdır ve bunlar kendi milli kimliklerini koruyarak herhangi bir uyum ve eğitim sürecinden geçmemişlerdir.
    Ermeni Amira sınıfı darphane ve baruthanede hizmet vermenin yanı sıra özellikle sarraflık ve tüccarlık (bezirganlık) gibi iki önemli fonksiyonu yerine getirmiştir. Tüccar Ermeniler sarayın ve ordunun ihtiyacını karşılayacak her türlü malı satarlarken, sarraflar da Osmanlı ekonomisinde özel bir yer tutmuşlardır. Miri arazide iltizam sistemine geçilmesiyle birlikle önemleri daha da artmıştır. Miri araziden vergi toplama hakkını almak isteyen mültezimlerden, bir sarraftan(banker) garanti mektubu getirmesi istenmiştir ve devlet,devlet hazinesine olan borcundan dolayı mültezimi değil, kredi veren sarrafı sorumlu tutmuştur.
    Fenerli Rumlar ise çok daha özel bir örnektir ve kendine özgü bir dinamiği vardır. Fenerliler Osmanlı devlet teşkilatı içinde ayrı bir cursus honorum oluşturmuşlardır. Bu, gayrimüslim kimliğini kaybetmeden İtalya’da bir üniversiteye gitmekle başlayan, dil oğlanlığı ve Eflak—Boğdan voyvodalarının Bab—ı Ali’deki kapı kâhyalığı ile süren ve Divan—ı Hümayun Tercümanlığı ve Eflak—Boğdan voyvodalığı ile sona eren süreçtir. Özellikle Divan tercümanları yabancı elçiliklerden gönderilen resmi yazıları tercüme etmeleri, sultan, sadrazam ve reis—ül küttab’ın yabancı elçileri kabullerinde hazır bulunarak tercümeleri yapmaları sebebiyle bir süre sonra Osmanlı dış politikasını da ellerinde tutmaya başlamışlardır. Yabancı devletlerin temsilcileri Osmanlı Devleti ile ilişki kurmak için önce Divan tercümanı ile temasa geçmek zorunda kalmışlardır.Ancak sonuç olarak onlar da padişahın zimmi kullarıdır ve padişahın üzerlerinde geniş yetkileri vardır.

    9.Zimmilere İkametgah, Giyim, Binit ve Silah Taşıma Konusunda Getirilen Sınırlamalar
    İslam hukuku genel olarak Müslümanlarla zimmilerin mahallelerini birbirinden ayırmamıştır. Fakat uygulamada karşımıza çıkan sonuç zimmilerin şehirlerin belirli mahallerine yerleştirilmeleri olmuştur. Ancak bu durum kesinlikle şehrin diğer kesimlerinden kopuk gettolar şeklinde değildir. Üstelik zaman zaman aynı mahallelerde de oturabilmişlerdir. Osmanlı Devleti’nde zimmiler genellikle şehrin kenar semtlerinde, Rum, Ermeni, Yahudi mahallelerinde yaşamışlardır. İstanbul’da ise zimmiler Fener, Balat, Samatya, Kumkapı gibi semtlerde oturmuşlardır. Ayrıca zimmilerin Müslümanlarca kutsal kabul edilen bazı bölgelere yerleşmeleri fermanlarla yasaklanmıştır.Örneğin 1581 tarihli bir fermanla zimmilerin Eyüp Sultan Türbesi civarında oturmaları yasak edilmiştir.Benzer biçimde Ortaköy camii civarında meskun Yahudilerin o bölgeden çıkartılmasına dair fermanlar da mevcuttur.
    Zimmiler esas itibariyle seyahat ve ikametgah hürriyetine sahip olmakla birlikte Hicaz (Mekke, Medine ve civarı)bölgesinde ikametleri yasaktır. Osmanlı Devleti de çıkardığı fermanlarla bu yasağa uymuş ve gayrimüslim tebasının Hicaz bölgesine yerleşmesini yasaklamıştır.
    Zimmilerin evlerinin Müslümanlarınkinden yükseklik ve renk olarak farklı olması gerektiğine dair kural Osmanlı Devleti’nde titiz bir şekilde uygulanmış, zaman zaman bu konuda fermanlar çıkartılmıştır. Bu fermanlardan III.Selim’in fermanı dikkate değerdir.III.Selim zimmilerin evlerinin siyaha boyanmasını,Müslümanlarınsa evlerini siyaha boyamamalarını böylece zimmilerin evlerinin ayırt edilmesini istemiştir.Hatt—ı Hümayuna göre bu evlerin Müslümanların evlerine bakan pencereleri de olmayacaktır.
    İslam hukuku zimmilerin kılık—kıyafetleri ile ilgili de birtakım sınırlamalar getirmiştir. Bunlar Kur’an ya da sünnete dayanan kısıtlamalar değildir. Sahabeler ve tabiiler döneminde bu konudaki uygulamaların başladığı zannedilmektedir. Zimmilerin kıyafetleri açısından Osmanlı toplumunda İslam hukukuna uygun olarak çeşitli kısıtlamalar getirilmiştir. Bu düzenlemelerle zimmilerin Müslümanlara benzemesi önlenmek istenmiştir. Osmanlı’da çeşitli zimmi topluluklar farklı renkte elbise giyip başlık takmışlardır. Müslümanların kavuk ve ayakkabıları sarı, Ermenilerin şapka ve ayakkabıları kırmızı, Rumların siyah, Yahudilerin ise mavidir. Ubicini de zimmi kadınların feracelerinin kahverengi, gri gibi koyu renk kumaştan olduğunu, Müslüman kadınlar sarı pabuçlar giyerken, Ermeni ve Yahudi kadınların siyah ve kahverengi pabuçlar giydiğinden bahsetmektedir. 1630 tarihli bir fermanla da zimmi kadınların ferace ve yaşmak takmaları yasaklanmıştır. Hamamda bile Müslümanlarla zimmileri ayırt edebilmek için zimmiler farklı havlu almış ve takunya giymemişlerdir.
    Mülteka da zimmilerin zaruret olmadıkça bineğe binmekten men olunmaları gerektiği, zaruretten dolayı hayvana bindiklerinde de Müslümanların toplantı yerlerine uğradıklarında derhal inmeleri gerektiğinden söz edilmektedir. Ayrıca zimmilerin silah taşıması ve evlerinde silah bulundurmaları da yasaktır.
    Bu tür sınırlamalar daha çok simgesel nitelikte olup, kendilerine teklif edildiği halde hak dini kabul etmeyen zimmilerin, Müslüman bir devletteki ikincil nitelikteki konumlarını vurgulamak üzere getirilmiş sınırlamalardır.

    V.SONUÇ

    Osmanlı Devleti’nde din, mezhep farkı gözetilmeksizin tüm tebaanın eşit olduğu konusunda ilk sinyaller II. Mahmut döneminde verilmiştir. II. Mahmut bu çığırı 1837’deki şu sözleriyle açmıştır:“Ben, tebaamın Müslümanını camide, Hıristiyanını kilisede, Musevisini de havrada fark ederim. Aralarında başka güna bir fark yoktur. Cümlesi hakkındaki muhabbet ve adaletim kavidir ve hepsi hakiki evladımdır”. Yine II. Mahmut, 1837 Mayısında Şumnu da halka hitaben yaptığı bir konuşmada da şöyle demiştir. “Siz Rumlar, siz Ermeniler, siz Yahudiler, hepiniz Müslümanlar gibi Allah’ın kulu ve benim tebaamsınız, dinleriniz başka başkadır; fakat hepiniz kanunun ve irade—i şahanemin himayesindesiniz. Size tarh edilen vergileri ödeyin; bunların kullanılacakları maksatlar sizin emniyetiniz ve sizin refahınızdır”. II. Mahmut’un bu sözleri eşitlik prensibini ortaya koymakla birlikte, bu prensip henüz resmi bir belgede halka duyurulmadığı için hukuki bir değer ifade etmemektedir.
    1789 Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesi ve bu bildirgenin ruhunu teşkil eden liberalizm akımının önemli etkilerinin hissedildiği Gülhane Hatt—ı Hümayunu Osmanlı Devleti’nde eşitlik sürecini kavramsal olarak başlatmış ve Osmanlı yönetimi siyasi aidiyetle ilgili ortak bir laik anlayış geliştirmeye çalışmıştır. Fermanda sadece birtakım haklardan bahsedilmiş ve hürriyetlere yer verilmemiştir. Gülhane Hatt—ı Hümayunu’nda hayat, namus ve mal güvenliği, vergi ve askerlik işlerinde düzenlemeler yapılması, yasadışı nedenlerle suçlanmama ve cezalandırılmama, adil ve açık usullerle yargılanma gibi ilkeler yer almaktadır. Böylelikle “Kanunsuz suç ve ceza olmaz”, “Yargılanmadan kimseye ceza verilmez” biçimindeki evrensel hukuk ilkeleri de benimsenmiş olmaktadır. Fermanda yer alan tüm bu hakların istisnasız bütün Osmanlı tebaasına tanınmıştır. Fermanda“…tebaayı saltanat—ı seniyyemizden olan ehl—i İslam ve milel—i saire bu can ve ırz ve namus ve mal maddelerinde hükm—i şerif iktizasınca kaffe—i Memalik—i Mahrusemiz ehalisine taraf—ı şahanemizden emniyet—i kamile verilmiş…”cümlesindeki ifadeden Müslümanlar gibi Müslüman olmayan Osmanlı tebasının da tanınan haklardan eşit şekilde faydalanacağı anlaşılmaktadır. İfade tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır ve cümlenin ifade ettiği anlam“kanun önünde eşitlik”den başka bir şey değildir.[78]Ancak yine de Ferman’da Müslüman—zimmi eşitliği açıkça belirtilmemiş, tebaaya tanınan güvenceler dolayısıyla böyle bir eşitliğin söz konusu olduğu tahmin edilmiştir.
    Tanzimat döneminde ortaya çıkan ikinci önemli hukuki belge 1856 Islahat Fermanı’dır.1856 Islahat Fermanı genel olarak bütün Osmanlı tebaasına hitap eden birkaç maddesi dışında sadece zimmilerin hukuki statülerinde, dini ve sosyal yaşamlarında değişiklik yapacak düzenlemeleri içermektedir. Islahat Fermanı’nın ana hedefi her yönden,tüm yasalar karşısında Osmanlı tebaasının eşitliğini sağlamak ve bu konuda Tanzimat Fermanı’nın bıraktığı boşluğu doldurmaktadır.
    Islahat Fermanı, zimmilere ve yabancılara tanıdığı haklar ve imtiyazlar nedeniyle hukuk birliğini sarsıcı ve yıkıcı haklar içermektedir. Hatta onun da ötesinde dış güçlerin Osmanlı Devleti’ne müdahalesini kolaylaştırarak siyasi bütünlük ve bağımsızlığını tehlikeye sokabilecek hükümler ihtiva etmektedir. Bu olumsuzluklarına rağmen Türk insan hakları ve kamu özgürlükleri tarihinde yasalar karşısında mutlak eşitliği(sadece müslim ve gayrimüslimler arasında)getirmesi açısından son derece önemli bir belgedir. Öte yandan hukuk devletinin önemli unsurlarından biri olan eşitlik ilkesi de en azından Müslüman—zimmi eşitliği açısından gerçekleştirilmiş olmaktadır.
    1876 yılında Kanun—i Esasi ilan edilip, ilk parlamento açılmadan önce de eşitlik konusundaki tartışmaların devam ettiği görülmektedir. I.Meşrutiyet’in ilanında büyük katkısı olan Yeni Osmanlıların savunduğu görüşlerden birisi de müslimlerle gayrimüslimlerin hürriyet, adalet, vatanseverlik temeline dayanan“Osmanlı milleti” çatısı altında birleşmeleridir. 1876 Anayasasının 8.maddesinde yer alan“Osmanlı tabiiyetinde bulunan herkes hangi din ve mezhepten olursa olsun istisnasız Osmanlı tabir olunur” ifadesi tebaadan vatandaşlığa geçişi simgelemektedir. Artık öncelikle Osmanlı vatandaşlığı gelmektedir. Vatandaşların Müslüman, Rum, Yahudi olması bundan sonra ikinci derecede bir öneme sahiptir.
    Kanuni Esasi’nin 8—26’ıncı maddeleri arasında“Tebaa—i Devleti Osmaniyenin Hukuk—i Umumiyesi” (Osmanlı Devleti Uyruklarının Genel Hakları) düzenlenmiştir. Burada özellikle 17.madde anahtar niteliğindedir. Maddeye göre“Bütün Osmanlılar dini ve mezheple ilgili durumlar dışında hak ve görevler açısından kanun önünde eşittirler”. Görüldüğü üzere anayasada açık bir biçimde kanun önünde eşitlik ilkesinden bahsedilmektedir. Bu maddedeki hükmü destekler mahiyette 18 ve 19.maddelerde devlet hizmetine girmek isteyen Osmanlıların Türkçe bilmek şartıyla ehliyet ve kabiliyetlerine uygun olarak devlet hizmetine kabul edilecekleri bildirilmektedir.
    Anayasanın 11.maddesinde“Devletin dini İslam olmakla beraber, düzen ve umumi adabı ihlal etmemek şartıyla Osmanlı Devleti’nde diğer dinlerin ve milletlere verilmiş olan mezhep imtiyazlarının serbestçe icrası devletin himayesindedir” cümlesine yer verilmek suretiyle kimsenin din ve mezhebine karışılmayacağı bir kez daha vurgulanmıştır. 25.madde de ise“vergi aynı isim altında tüm Osmanlı tebaasından din ve mezhep farkı gözetilmeksizin alınır” denilerek zimmilerin yıllardır ek bir yük getirdiği için şikayetlerinin temelini teşkil eden bir konu daha çözümlenmiş olmaktadır.
    İlk Meclis—i Mebusan 115 kişiden oluşmakta olup; bunlardan 67’si Müslüman,48’i ise gayrimüslimdir. İlk parlamentodaki Rumeli milletvekilleri yarı yarıya müslim ve gayrimüslim, Anadolu mebusları ise büyük ölçüde Müslümandır. Mezopotamya ve Arabistan bölgesinden gelen mebuslar arasında ise tek tük Hıristiyanlar vardır.
    II. Abdülhamit ilk meclisi açış konuşmasında şeriata atıf yapmamış ve şu ifadeyi kullanmıştır:“…Bütün tebaam aynı ülkenin çocuklarıdır ve kanunların koruması altına alınmışlardır”. Bu ilk mecliste milletvekili yemininin Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler arasında bir ayırım yaratmaması için laik bir yemin seçilmiştir.
    1877 yılında Rusya Osmanlı Devletindeki gayri müslimleri korumak bahanesiyle savaş açtığı zaman zimmi milletvekillerinin mecliste yaptıkları konuşmalar müslim—gayrimüslim eşitliğini sağlayarak bir Osmanlı milleti oluşturma çabalarının kısmen de olsa başarılı olduğunu göstermektedir.

    Prof.Dr. Gül AKYILMAZ
    Selçuk Üniversitesi,Hukuk Fakültesi,Türk Hukuk Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi,Konya.

    Yazı kaynağı : www.sadikcan.com

    Gayrimüslim

    Gayrimüslim, İslam hukuku ve dünya görüşünde Müslüman olmayan tanımlamak için kullanılan terim. İslam esasıyla yönetilen devletlerin idaresi altında yaşayan ve İslam'dan başka bir inanca sahip kişi ve topluluklar ayrıca zimmî olarak sınıflanmaktadır.

    Ortaya çıkışı[değiştir | kaynağı değiştir]

    Gayrimüslimlerin İslam hukuku içindeki yerini tespit etmek ve önemini belirtmek, kuruluşundan yıkılışına kadar örfi ve şeri hükümler ile yönetilmiş Osmanlı İmparatorluğu'nun meselelerini anlatmak açısından önemlidir. İmparatorluğu meydana getiren milletler içinde Müslüman olmayanların sayısı milyonların üstüne çıkmaktadır.

    İslam'daki hukuk biliminin adı olan fıkıhın kelime anlamı "bilgi, anlayış inceliği" demektir. Fıkıh bütün yönleriyle İslam'a özgün değildir. İslam'ın doğuşu ile ortaya çıkmış ve zamanla genişleyerek gelişmiştir. Ancak bu genişleme ve gelişme sırasında Talmud, Roma, Bizans ve Sasani hukuklarından yerli örf ve geleneklerin geniş ölçüde etkilenmiştir. Kuşkusuz fıkhın diğer yabancı hukuklar üzerinde etkisi olmuştur. Bu özellikle de İslam hâkimiyetinin yayıldığı bölgelerde belirgindir. Melkit, Mârûnî-Süryani kiliseleri hukuk bakımından hemen hemen hiçbir yenilik ortaya koymamışlar ve fıkıhtan faydalanmışlardı. Hatta bu etkiden Mısır-Habeş kilisesi de kendini kurtaramamış olup Mısır Hristiyanlarının İslam vakıf sistemini örnek alarak kiliseleri için vakıflar kurdukları bile görülür.

    İslam hukukuna göre dünyadaki insanlar Müslümanlar ve gayrimüslimler olmak üzere iki kısımdır. Gayrimüslimler de müşrikler ve ehl-i kitaplar olarak ayrılmaktadır. Muhammed'in son ve en önemli anlaşması Necran'da yerleşik putperest, Yahudi ve Hristiyanlarla yaptığı anlaşmadır. Anlaşma Necranlılara İslam devletine karşı birtakım maddi sorumluluklar yükleyip askerlik ve memurluktan men ediyor; buna karşın mal, mülk, ibadet ve kişisel özgürlükleri devletçe güvence altına alınıyordu. Böylece Müslüman idare ve gayrimüslim halk arasında zimmet bağı kurulmuştur. İslam egemenliğinde bulunan Müslüman olmayan halkın hukuki ve toplumsal durumları bu esaslar çerçevesinde oluştu. Daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan farklılık, imamların görüş ayrılığından ileri gelmiştir. Ancak bunlar da yine esasta birleşmektedirler.

    Zimmet, cihatın bir sonucudur. Cihat ise dârülharp ve dârülislamla ilgilidir. Fıkha göre dünyada iki kısım toprak vardır. Birincisi dârülharp yani İslam egemenliğinde olmayan ülkeler, ikincisi dârülislam yani İslam egemenliğinde olan ülkelerdir. Eğer İslam ordusu bir müşrik ülkesine gitmişse, onlara yalnız Müslüman olmaları önerilir. Müşrikler için zimmet durumu olamaz. Bunlar ya Müslüman olmak ya da savaşmaktan birini tercih etmek zorundadırlar. Müşriklere bundan başka bir hak tanınmamıştır.

    Müslümanların da zimmîlere karşı yapmakla yükümlü bulundukları bazı görevleri vardır. Zimmîlere düşmanlık yapmamak, zimmîye herhangi bir zarar verirse derhal ödemek ve dışarıdan gelecek her türlü saldırıya karşı zimmîyi korumak Müslümanların zimmîlere karşı olan görevlerindendir. Zimmetin süresi yoktur, süreklidir. Bu durum yalnız kişiyi değil, ailesini de içine alır. Zimmî, zimmîlik şartlarını yerine getirmediği zaman zimmet durumu kalkar. Zimmet durumunu kaldıran şartlar konusunda imamlar çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanbelî ve Mâlikî fıkıhlarına göre zimmetin kalkmasını gerektiren şartlar şunlardır:

    Hanefî fıkhına göre bu şartlardan sadece birincisi gerçekleşse zimmet kalkar. Şâfiî fıkhı ise zimmetin kalkması için ilk üç şartın gerçekleşmesi gerektiği görüşündedir.

    Zimmîleri Müslümanlardan ayırt etmek için de birtakım kurallar koyulmul olup bu hususlar şunlardır:

    Osmanlı öncesi durum[değiştir | kaynağı değiştir]

    Anadolu Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşarken önce Büyük Selçuklu İmparatorluğu, daha sonra Kirman, Suriye ve Irak Selçuklu devletleri ortadan kalkmış ve bu bölgelerde yaşayan yarı göçebe Türkmenlerin bir kısmı daha Anadolu'ya gelmişlerdi. Bunun sonucunda Anadolu Türkleşmiş ve Hristiyanlar azınlık durumuna düşmüşlerdir. Anadolu'da yerli halkların azınlık durumuna düşmesinin tek sebebi Türklerin Anadolu'ya göç etmeleri değildir. Türklerin 300 yıl boyunca Anadolu'ya gelip yerleşmelerine karşılık yerli halk yurdunu terk ederek İstanbul ve Balkanlara doğru çekilmiştir. Yerli halkın Anadolu'yu terk etmesinin sebebi de yine sadece Türk göçleri değildir. Daha önce başlayan ve yüzyıllarca süren Arap-Bizans mücadeleleri özellikle Doğu ve Güney Anadolu'da asayiş bırakmamış, ekonomik yaşam hemen hemen çökmüştür. Abbâsî-Bizans sınırını oluşturan ve Tarsus'dan Malatya'ya kadar çizilen bir çizgi üzerinde bulunan şehir ve köyler en çok zarar gören bölgelerden biri olmuştur. Aynı zamanda Arap-Bizans mücadelesi, Anadolu'nun Hristiyan halkını sosyal ve psikolojik bakımdan hazırlamıştır. Yani Anadolu'nun Hristiyan halkı İslam dünyasıyla, Türklerle karşılaşmalarından daha önce ilişkide bulunmuş ve Türkler Anadolu'ya geldikleri zaman yerli halk İslam ve Müslüman kavramlarına yabancı kalmamışlardır. Diğer taraftan Bizans İmparatorluğu'nda Müslüman olmayan Türklerin varlığı ve Abbâsî ordularında hizmet gören Türklerin çok sayıda oluşu ve bunların sugur denilen Abbâsî-Bizans sınır bölgelerinde oturuşu, bu yabancı kalmayışı Türklük bakımından da hazırlanmıştır.

    Anadolu'nun ilk fethi sıralarında Türklerle Hristiyanların ilişkileri pek dostça olmamıştır. Ancak Türkler Anadolu'ya kesin olarak yerleştikten sonra iki halk arasında dostça ilişkiler başlamıştır. Buna mukabil Türkler, Ortodoks rahiplerle de anlaşarak Anadolu'ya Türkmenleri yerleştirmişlerdir. Türkler, Anadolu'da Müslüman olmayan halklardan ilk kez Süryanilerle dostluk kurmuşlardır. Çünkü Anadolu fethedilirken Süryaniler Bizans egemenliği altındaydı. Bu kez Türk egemenliği altına girmek pek bir şey değiştirmeyecekti. Her ne kadar Bizanslılarla Süryaniler aynı din ve mezhepten idiyseler de arada yine bazı dinî anlaşmazlıkları vardı. "İsa'daki cevherler" meselesi en belirgin anlaşmazlıklardan biriydi. Bu yüzden Bizans tarafından Ermeni, Süryani, Mârûnî, Nastûrî ve Keldânilere sürekli olarak baskı yapılmıştı. Özellikle Birinci Haçlı Seferi'nden sonra kurulan Latin prenslikleri mezhep ayrılığı yüzünden yerli Ortodoks halka kötü davranmış, ayrıca Katolikliğin yayılması üzerine Anadolu'nun Hristiyan halkı birbiriyle yeni bir mücadeleye de başlamıştı. 1204'te İstanbul'un Latinler eline geçmesi Anadolu halkının ezilmesini son sınırına çıkardı. Bir taraftan Katoliklerle Ortodokslar arasında mezhep ayrılığı kavgaları, diğer taraftan Ortodokslar arasında mezhep içi kavgalar Anadolu Hristiyan halkının manevi yapısının çökmesine yol açtı. Süryanilerin Bizans egemenliğine karşı Türk yönetimini tercih etmeleri bu sebeplerledir. Ayrıca Süryani Ortodoks Patriği I. Mihail'in "Türkler, şerir ve rafızî Rumlar gibi kimsenin dinine ve inancına karışmıyor, hiçbir baskı ve zulüm düşünmüyorlardı." kaydı durumu açıklamaktadır.

    Anadolu Selçuklularında özellikle Rum halk, her fırsatta ayaklanma ve yağma hareketlerinde bulunmuştur. Bu tür olaylar Bizans İmparatorluğu, Trabzon İmparatorluğu ve Kıbrıs Krallığı tarafından desteklenmiştir. Diğer Müslüman olmayan halklara nazaran Rumların daha çok ayaklanma ve karışıklık çıkarmalarının ana nedeni de bu olsa gerektir. Anadolu Selçuklu Devleti'nin Müslüman olsun olmasın bütün halka eşit davranması bu tür olayların zamanla azalmasına yol açmıştır. Her ne kadar bu durumun aksini gösteren olaylar olmuşsa da bu yalnız Müslüman olmayan halka karşı yapılmamış, devletin zayıf ve karışık zamanlarında bütün halk aynı sıkıntıyı çekmiştir.

    Osmanlı döneminde gayrimüslimler[değiştir | kaynağı değiştir]

    Mezhepsel ve etnik dağılım[değiştir | kaynağı değiştir]

    İslam hukuku, imamların farklı görüşleri olmakla birlikte, dört din mensubunu genellikle ehl-i kitap saymıştır. Bunlar Hristiyanlar, Yahudiler, Zerdüştçüler ve Sâbiîler'dir. Yine İslam hukuku hükümlerine göre ehl-i kitap olanlar bir Müslüman ülkede yaşarlarsa varlıkları ve güvenlikleri İslam devletinin sorumluluğu altında olacağından bunlara ehl-i zimmet veya kısaca zimmî denir. Osmanlı topraklarında yaşayan gayrimüslimler de bu statü içinde bulunanlardır. Bu dört grup din mensubundan Zerdüştçüler Osmanlı toprakları içerisinde hiç olmamış, Sâbiîler ise yok denecek kadar az bulunmuştur. Geri kalan iki gruptan sayıca en kalabalık olanları Hristiyanlardır. Yahudiler sayıca Hristiyanlardan az olmakla birlikte ekonomik bakımdan ülke içindeki etkileri oldukça büyüktür. Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşamış olan gayrimüslimler için din, mezhep ve etnik durum bakımından şöyle bir tasnif yapılabilir:

    Etnik bakımdan ise Rumlar, Yunanlar, Bulgarlar, Slavlar, Arnavutlar, Rumenler, Gagavuzlar, Macarlar, Lehler, Çingeneler, Ermeniler, Gürcüler, Süryaniler, Keldaniler, Araplar, Yahudiler, Kıptîler ve Habeşler ülkenin gayrimüslim kısmını teşkil etmekteydi.

    Roma İmparatorluğu zamanında Latin kültürü Anadolu'da pek etkili olmamıştır zira genellikle yönetici sınıfı ve bir miktar da askerî sınıfı Romalılar teşkil etmiş, geniş ölçüde Latin halk toplulukları Anadolu'ya gelip yerleşmemiştir. Bu nedenle Latin kültürü Anadolu'nun yerli kültürü içinde zamanla erimiştir. Rumları ne Romalılar ne Grekler ne de diğer milletlerin içerisinde sayılmayıp ayrı bir topluluk olarak gösterilmesi bu nedenledir.

    Anadolu'nun fethiyle birlikte Türklerle Rumlar birlikte yaşamaya başlamışlar ve zamanla Rum nüfus azalırken Türk nüfus çoğalmıştır. Rum nüfusunun azalması doğudan batıya doğru olmuştur. Rumlar daha çok Ege kıyıları, İstanbul ve Trakya'da toplanmışlardır. Bir kısım ise Yunanistan ve Mora'ya göçmüş ve Yunanlaşmıştır. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Yunanistan'a göç devam ettiğinden Anadolu'daki Rum nüfus sürekli olarak azalmıştır. O kadar ki belli birkaç bölge dışında Anadolu'da Rum nüfus hemen hemen yok denecek duruma gelmiştir.

    Cemaat örgütleri[değiştir | kaynağı değiştir]

    Osmanlılar kilise kelimesinin karşılığı olan kenîse kavramını daha çok kullanmışlardır. Bu kelime Arapçaya Aramiceden, Türkçeye de Arapça'dan geçmiştir. Kenîsenin sözlük anlamı "toplantı yeri, okul" demektir ve Arapçada hem Hristiyan, hem de Yahudi ibadethanelerini ifade etmek için kullanılmıştır. Ancak sonraları kilise için kenîse, havra için ise kenîs şekli kabul edilmiştir.

    Manastır, daha çok külliye kelimesiyle ifade edilebilecek bir Hristiyan mabedidir. Her ne kadar burada da ibadet edilirse de aynı zamanda bir okul ve din adamları için barınaktır. Çoğu zaman manastırlar bir piskoposluk, metropolitlik veya patriklik merkezi olurlar. Manastır ve kiliselerdeki din adamları doğrudan doğruya halkla temastadırlar ve halkla Tanrı arasında ve halkla patrik arasında ilişkiyi sağlarlar. Osmanlı İmparatorluğu zamanında devletin Hristiyan halk ile ilişkisi patrikhaneler aracılığıyla sağlanmış, patrikler de bu görevi rahipler ve piskoposlar aracılığıyla yapmıştır.

    Kiliselere bağlı bir yan örgüt de eforia olarak anılan derneklerdir. Genellikle sivillerden oluşan dernek dört ile altı üyeden meydana gelir. Hemen hemen her kilisenin bir derneği vardır. Dernek kilisenin mali ve toplum işlerine bakar. Kilisenin bakım ve onarımı da derneğin görevleri arasındadır.

    Patrikhanenin en yetkili organı sinod ya da konsildir. Sinod sekiz, on veya on iki metropolit veya piskopostan oluşur. Patrikhaneye veya patrikhanenin toplumuna ait emir ve tüzükleri hazırlayan, karar veren ve yürüten meclistir. Sinod üyelerinden birisi patrik seçilirse, yeni bir üye meclise alınır. Sinod üyesi olabilmek için metropolit veya piskopos olmak ve evlenmemiş bulunmak şarttır. Sinoda üye seçimi önceleri patrikhaneye bağlı piskopos ve metropolitler arasından seçimle olurdu. Sonraları en yaşlı metropolitler sinod üyesi olmaya başladı. Daha sonra bu yöntem de bırakılarak bir veya birkaç yıl için sıra ile metropolitler sinod üyesi olmaya başladılar. Sinodun görevi patrik seçmek, diğer patrikhanelerle ilişki kurmak, metropolit, piskopos, rahip ve papazları atamak veya görevden almaktır.

    Patrikhanenin ve patrikhanenin temsil ettiği toplumun en yüksek dinî başkanı patriktir. Ancak patrik tek başına karar veremez. Sinoda danışması gerekir. Patrik olabilmek için evlenmemiş olmak ve sinod üyesi bulunmak gereklidir. Patrik vekili ise, patriğin bulunmadığı zamanlarda onun görevini yapar. Patrik vekili de sinod üyeleri arasından seçilir. Bazen sinoda, patrik vekilinin yerine de üye seçilir. Bazan de patrik vekili ile birlikte on iki kişi olur.

    Yahudiliğin, Yahudiler arasında yayılmasından sonra Süleyman bütün tapınakları kapatmış ve bir tek ibadethane yaptırmıştır. Bunun adı Mescid-i Aksa'dır. Kudüs'te bulunan bu tapınak iki kez yıktırılmış ve ikinci yıkılıştan sonra Yahudiler bir daha onarmamışlardır. Zaten halkın pek çoğu katledilip sürgün edildiğinden iki bin yıl siyasal birlik kuramamış, böylece onarım işi de imkânsızlaşmıştır.

    Başlangıçta Tanrı'nın oturduğu yer veya Tanrı'nın tahtının bulunduğu yer olarak kabul edilen bu bina Yahudilerin tek ibadet yeriydi. Bundan başka yerde ibadet edilemezdi. Ancak tapınağın yıkılışı ve sürgünler nedeniyle Yahudiler arasında yeni ibadethaneler fikri ortaya çıkmıştır. Daha çok toplum içinde birliği sağlamak ve Yahudi toplumunu örgütlemek ihtiyaçlarından doğan bu düşünce dünyanın her yerinde havraların yapılmasına yol açtı. Bu havraların yönetimi bir merkezde toplanarak havralardaki din adamı olan hahamdan dolayı, hahamhane ve hahambaşılık denildi. Bu hahamhaneler Yahudilerin bulunduğu hemen her bölgede kuruldu.

    Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

     İşbu makale Haldun Eroğlu tarafından CC BY-SA 3.0 lisansı altında yayınlanan metin içermektedir.

    Yazı kaynağı : tr.wikipedia.org

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Ali 10 Ay önce
    0

    bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yorum yap