Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    muharrem ergin türk dil bilgisi kitabı pdf

    1 ziyaretçi

    muharrem ergin türk dil bilgisi kitabı pdf bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Türk Dil Bilgisi-Muharrem Ergin Istanbul – 2009 -549S

    Türk Dil Bilgisi-Muharrem Ergin Istanbul – 2009 -549S

    Türk Dil Bilgisi-Muharrem Ergin

    Istanbul – 2009 -549S

    Muharrem Ergin (d. 1923 - ö. 6 Ocak 1995), Türk

    Dilbilimci ve Türkolog

    Ahıska'da dünyaya geldi. Ailesi Türkiye'e göç ederek Bulanık'a yerleşti. Bulanık'ta başladığı tahsilini 1943 yılında Balıkesir Lisesi'nde yatılı okuyarak sürdürdü. 1947 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Reşit Rahmeti Arat'ın asistanı olarak üniversiteye intisap etti. 1971'de profesör oldu. Bölüm başkanlığı yaptı. Orhun Yazıtları'nın günümüz Türkçesine birebir çevirisini yazdı. 1990'da emekli oldu. 6 Ocak 1995 tarihinde öldü.

    İçindekiler  [gizle]

    1      Eserleri

    1.1  Kitapları

    2      Makaleleri

    3      Yaptırdığı Tezler

    4      Muharrem Ergin'in Ardından Yazılanlar

    5      Muharrem Ergin Özel Sayıları

    6      Kaynakça

    Eserleri[değiştir | kaynağı değiştir]

    Kitapları[değiştir | kaynağı değiştir]

    Azeri Türkçesi (1970, 1981)

    Dede Korkut Hikayeleri-Dede Korkut kitabı (1969, 1971, 1980, 1983, 1988, 1991, 1992, 1999)

    Dede Korkut kitabı : (inceleme) (1958, 1963, 1966, 1981)

    Dede Korkut kitabı : Metin-sözlük (1964?)

    Ebülgazi Bahadır Han:Türklerin Soy Kütüğü (1974?)

    Edebiyat ve Eğitim Fakültelerinin Türk Dili ve Edebiyatı (1988, 1989)

    Kadı Burhaneddin Divanı (Hazırlayan) (1980)

    Oğuz Kağan Destanı (Yayına hazırlayan) (1988)

    Orhan Şaik'e cevap- : Biz şaşmadık (1964)

    Orhun Abideleri (1973,1980,1983,1984,1998,1999,1988,1970, 1999)

    Osmanlıca Dersleri (1958, 1962, 1980, 1981,1986,1987, 1989, 1982)

    Sovyet emperyalizmi, Balkanlar ve Türkiye (1974?)

    Türk Dil Bilgisi (1958, 1962, 1967, 1972, 1977, 1980, 1981, 1984, 1985, 2001, 2002)

    Türk Dili (1986, 2002)

    Türk Dili : Lise I (1976)

    Ahmet ve dedesi (1999)

    Türk Dili Kompozisyon : lise I,II,III,IV.dönemler (1994, 1995)

    Türk Dili ve Edebiyatı : Edebiyat-kompozisyon-Türkdili, 1992

    Türk Dili: lise 1 (1991)

    Türk Dili, Lise II. Dönem (1992?)

    Türkiye'nin Bu Günkü Meseleleri (1975)

    Türkoloji Tezleri, 1922-1961 (1962)

    Üniversiteler için Türk Dili (1987, 1988, 1992, 1994, 1995, 2001)

    Makaleleri

    Bursa Kitaplıklarındaki Türkçe Yazmalar Arasında, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. IV Sayı 4, (İstanbul 1952), s.107-132

    Cami-ül-Meâni'deki Türkçe Şiirler, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi c. III Sayı 3-4, s.539-569.

    Dede Korkut Kitabı Üzerinde I, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. V, (İstanbul 1953), s.121-151.

    Dede Korkut Kitabı Üzerinde II, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. VI, (İstanbul 1954), s.91-118.

    Kadı Burhaneddin Divanı Üzerinde Bir Gramer Denemesi, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi c. IV Sayı 4, (İstanbul 1952), 287-327.

    Melihî, İ.Ü. Edebiyyat Fakültesi Türk Dili Ve Edebiyatı Dergisi c. II Sayı 1-2 (İstanbul 1947), s.59-78.

    R. Rahmeti Arat'ın Eserleri, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. XI, (İstanbul 1961), s.1-10

    Türk Dili ve Edebiyatını İlgilendiren Neşriyat, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi c. II Sayı 3-4 (İstanbul 1948), s.301-326.

    Türkçe ve Dil Bilgisi Öğretimi (1974), Türk Kültürü 33(382) 2.95, s.1-3.

    Türkoloji Bölümü Çalışmaları II. Tez Çalışmaları, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. X, (İstanbul 1960), s.133-160.

    Türkoloji Bölümü Çalışmaları II-Tez Çalışmaları, İ.o. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c. XI, (İstanbul 1961), s.109-128.

    Yaptırdığı Tezler

    Ceval Kaya (1989), Altun Yaruk (Suvarnaprabhasottama-Sutra) giriş-metin-dizin (2 cilt) Doktora Tezi, 779 sayfa (YÖK Tez Numarası: 7547).

    Gülşen Seyhan (1990), Köroğlu Destanı (Azerbaycan varyantı) inceleme-metin, Doktora Tezi, 587 sayfa (YÖK Tez Numarası: 9335).

    Mustafa S. Kaçalin (1990), Çinggis Kağan Tarihi çevirisi, Doktora Tezi, 344 sayfa (YÖK Tez Numarası:9396).

    C.Eralp Alışık (1991), Çağdaş Azeri Türkçesi hikâyeleri, Doktora Tezi, 457 sayfa (YÖK Tez Numarası: 14484).

    Nilüfer Akgür(1986), Kadı Burhaneddin divanı (s.61-91)`nın gramatikal indeksi, Yüksek Lisans Tezi, 128 sayfa (YÖK Tez Numarası:162036).

    Ümit Tokatlı (1984), Elvan Çelebi'nin Menâkıb-Nâme'si (metin-indeks-gramer) , Doktora Tezi, 784 sayfa (YÖK Tez Numarası:163801)

    Muharrem Ergin'in Ardından Yazılanlar[değiştir | kaynağı değiştir]

    Ahmet Günşen (1995), “Prof. Dr. Muharrem Ergin’in Ardından”, Erciyes, sayı: 207, Mart 1995, s. 14-15.

    Ahmet Bican Ercilasun (1995), “Hocam Muharrem Ergin’in Ardından”, Türk Dili, Sayı:518, Şubat 1995.

    Gülşen Seyhan Alışık (2005), “Görkemli Alim Muharrem Ergin Beğ”, Modern Türklük Arastırmaları Dergisi, C.2, Sayı 4, Ankara 2005, s.10-25

    Metin Karaörs (2008), Hocam Prof.Dr. Muharrem Ergin, İstiklâl Gazetesi

    Muharrem Ergin Özel Sayıları[değiştir | kaynağı değiştir]

    (1991), (Prof. Dr. Muharrem ERGİN'e Armağan), Türk Kültürü Araştırmaları Dergisi, Cilt: XXVIII/1-2, 1990 , Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 378 s.

    (2005), Modern Türklük Araştırmaları Dergisi Cilt 2, Sayı 4, Aralık 2005, Prof.Dr. Muharrem Ergin Anısına

    Kaynakça

    ^ "Muharrem Ergin". www.biyografi.net. Erişim tarihi: 13 Şubat 2016. 13 Şubat 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi.

    QAYNAQ

    Yazı kaynağı : turuz.com

    Türk Dil Bilgisi - Muharrem Ergin

    Türk Dil Bilgisi - Muharrem Ergin

    TÜRK DIL BILGISI
    Muharrem Ergin

    Prof. Dr. Muharrem Ergin (d. 1923, Ahıska - ö. 6 Ocak 1995, İstanbul) Yazar ve Türkolog.

    Prof. Dr. Muharrem Ergin

    1923 yılında Azerbaycan'ın Ahıska bölgesinde doğdu. 1943 yılında Balıkesir Lisesini ve 1947 yılında İ.Ü.Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Bir süre öğretmenlikyaptıktan sonra mezun olduğu bölüme asistan oldu (1951). 1963'te doçent, 1971'de profesör oldu. Bölüm başkanlığı yaptı. Dil sahasındaki araştırmaları yanında, Ortadoğugazetesinde fikir yazıları da yazdı. Aydınlar Ocağı yöneticiliği yapmıştır. 6 Ocak 1995 tarihinde öldü.

    Muharrem Ergin'in Eserleri

    Kitaplar: Araştırma-İnceleme

    Makaleler

    Prof. Dr. Muharrem Ergin (1923 - 1995) Biyografi

    Muharrem Ergin, Haydar Ergin ile Naime (nüfus kaydında Hanım) Ergin'in oğlu olarak 1923'te Ahıska vilâyetinin Ahılkelek kazasına bağlı Gögye köyünde doğdu. 1920'li yıllarda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin sınırları içerisinde kalan bu bölgede yaşayan Türkler kendilerine Terekeme veya Karapapak adını vermişlerdir. Ancak Türkiye'de "Mesket Türkleri" adı ile tanınmaktadırlar.

    Timur devrinde Semerkand'dan göçen bu Türkler iki yüzyıl kadar İran'da Sulu düz > Sulduz bölgesinde yaşamışlar sonra Ahıska vilâyetine gelmişlerdir. İşte Muharrem Ergin bu Terekeme Türklerinin beylerini teşkil eden Kemaloğulları adlı bir aileye mensuptur. Osmanlı idaresi bu beyler ailesine fermanla beylik de vermiştir.

    Terekeme Türkleri 19. yüzyılın sonlarında kendilerini Türk-Ermeni mücadelesinin içerisinde buldular. Birinci Dünya Savaşı esnasında bu Türk-Ermeni mücadelesi en had safhaya ulaştı ve savaştan sonra sınırlar belirlendiğinde sınırın Sovyet tarafında kalan Terekemeler artık bu topraklarda kalmanın güvenilir ve doğru olmadığını görerek Türkiye'ye göç etmeye karar verdiler.

    Daha önceleri kışın Türkiye'de Kars civarında, yazın Ahıska vilâyetinde yaşayan ve hayvancılıkla geçinen Kemaloğulları, küçük Muharrem'in doğumundan üç yıl sonra Türkiye'ye temelli göçü gerçekleştirmişlerdir. Devlet bu beyler ve reayasına Türkiye'de yerleşim bölgesi olarak Muş vilâyetinin Bulanık kazasını seçmiştir. Muharrem Ergin'in sülâlesinin Gögye'den Bulanık'a göçleri bir buçuk yıl kadar sürmüş ve 1926 yılında tamamlanmıştır. Göç eden dört kabile mensubudur. Altı kabilenin mensupları ise orada kalmıştır.

    Muharrem Ergin'in aile arasındaki adı Behram-'dır. Yaşlılar onun kendi aralarında Behram diye çağırırlar. Ancak nüfus kaydında adı Muharrem Ergin-'dir.

    Ergin ailesi 11 çocuklu kalabalık bir ailedir. Babası Haydar'ın ilk eşi Zöhre'den İbrahim, Mah-yıldız, Celîl, Kamil ve Enver adlı beş çocuğu olmuştur. İbrahim ve kız kardeşi Mahyıldız ailenin Gürcistan'da kalan tarafında yaşadılar. İbrahim Veteriner Profesör oldu. İbrahim ağabeyi ve Mahvılchz ablası vefat etmişlerdir.

    Annesi Naime'nin ilk eşi Ali'den Bahri ve Mihriban adlı iki çocuğu vardı. Sonra babası Haydar ile annesi Naime evlendiler ve bu evlilikten de Bahri, Yıldız, Muharrem ve Fahrettin doğdu.

    Muharrem Ergin ilk tahsilini Bulanık îlk Okulu'nda yapmıştır. İlk okulu bitirince en yakın yer olan Muş vilâyeti merkezinde orta okul açılmış, böylece Muharrem Ergin orta tahsiline devam etmek fırsatını bulmuştur. Orta okul sıralarında bu sefer lise ihtiyacı hasıl olmuş, Muharrem Ergin bu ihtiyacını da devlet parasız yatılı sınavına girerek karşılamıştır. Sınavı kazanan Muharrem Ergin kendisini Balıkesir Lisesi'nde bulmuştur.

    İlk ve orta okulda çok parlak bir öğrencilik hayatı olan Muharrem Ergin Balıkesir Lisesi'nde de kendisini göstermiş ve o zamanlar Millî Eğitim Bakanlığı tarafından bütün Türkiye ölçüsünde hazırlanan İftihar Listesi kitabına girmiştir.

    İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydolan Ergin, Reşid Rahmeti Arat, Ahmet Caferoğlu, İsmail Hikmet Ertaylan, Ali Nihat Tarlan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mecdut Mansuroğlu, Janos Eckmann, Ahmet Ateş, Abdülkadir Karahan, Mehmet Kaplan gibi hocaların öğretiminde başarılı bir yüksek tahsil hayatı sürdürerek 1946-1947 ders yılında mezun oldu. Bir yıl kadar Boğaziçi Lisesi'nde Türkçe öğretmenliği yaptı. 1950 yılında açılan asistanlık sınavını kazanarak Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne asistan oldu.

    Muharrem Ergin Türk Dili Kürsüsü'nde Ord. Prof. Dr. Reşid Rahmeti Arat'ın asistanı olarak o sıralarda Vatikan Kütüphanesinde ikinci yazması bulunan Dede Korkut Destanları'nın karşılaştırmalı metni üzerinde doktora çalışmasına başladı. Doktora tezini 1954 yılında tamamladı. İki yıllık askerlik görevinden sonra da doçentlik çalışması olarak Dede Korkut Destanlarının hazırlamış olduğu karşılaştırmalı metninin gramerini ve sözlüğünü hazırladı ve bu çalışması ile 1962 yılında doçent unvanını aldı.

    1964 yılının sonlarında Ord. Prof. Dr. Reşid Rahmeti Arat vefat edince Doçent Dr. Muharrem Ergin Eski Türk Dili Kürsüsü'nün başkanı oldu ve bu görevi yaş haddinden emekli olduğu Temmuz 1990'a kadar devam etti.

    1964 yılında Özden Ergin ile evlendi. 1965 yılında Ergin çiftinin tek çocukları olan Çağrı dünyaya geldi. Muharrem Ergin 1971 yılında profesörlüğe yükseltildi. Profesörlüğe yükseltilirken biri Orhun Âbideleri diğeri Azeri Türkçesi adlı iki profesörlük takdim tezi sundu.

    1986 yılından Temmuz 1990'a kadar Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nün başkanlığını da yürüten Ergin başarılı ve parlak bir akademik hayat geçirmiştir. Türkiye Millî Kültür Vakfı'nın, Boğaziçi Yayın-evi'nin, Aydınlar Ocağı'nın ve Milletler Arası Türkoloji Kongresi'nin üstün hizmet ve şeref armağanları ile taltif edilmiştir.

    Prof. Dr. Muharrem Ergin Türkçeyi çok iyi konuşan bir hatiptir. Vurgulaması, tonlaması ve telaffuzu çok iyidir. Muharrem Ergin eser vermiş olan velud bir hocadır. Eserleri Türk dilinin ve kültürünün çeşitli sahalarına aittir. Başta meslekî eserleri gelir.

    Meslekî eserlerinin en önde geleni Türk Dil Bilgisi adlı kitabıdır. İlk baskısı 1958 yılında Edebiyat Fakültesi yayınları arasında yapılan bu eserin genişletilmiş ikinci baskısı 1962 yılında yapıldı. Bu ikinci baskıdan yapılan üçüncü baskı ise özellikle SSCB'ye bağlı doğu bloku hocalarının ihtiyaçları için Bulgaristan'da Sofya'da 1967'de "Narodna Prosveta" olarak yayımlanan baskıdır. Yine genişletilen eserin 1972 yılında dördüncü baskısı yapılmıştır.

    Türk Dil Bilgisi üniversitelerde yazılan ve okutulan ilk Türk Dil Bilgisi'dir. Bu güne kadar Türkiye üniversitelerinin tümünde okutulan temel kitap olarak 1997 yılına kadar 20'nin üzerinde yayımlanmıştır. Ergin'in bu eseri çeşitli ölçü ve hacimlerde Eğitim Enstitüleri, Yüksek Okullar ve Temel Bilimler Fakülteleri için yine Türk Dil Bilgisi başlığı ile, Lise 1 ve II için Türk Dili başlığı ile, Yaygın Yüksek Öğretim'in kuruluşundan sonra Türkiye Üniversiteleri'nin her bölümünün öğrencilerinin okumaları için Üniversiteler İçin Türk Dili başlığı ile, yayımlanmıştır. Bu sonuncusunun 8. baskısı yapılmıştır.

    Ergin'in ikinci meslekî eseri Osmanlıca Dersleri adlı ders kitabıdır. Eski yazının ve Osmanlıcanın üniversitelerde kapısını açan ve mükemmel bir antolojisi de olan Osmanlıca Dersleri, ilk baskısı 1958 yılında olan ve bu güne kadar 8 baskısı yapılan orijinal bir eserdir.

    Muharrem Ergin'in ilmî araştırmaları ise Türk dilinin çeşitli saha ve devrelerini inceleyen eserler olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Eski Türkçe sahasında hazırladığı eseri Orhun Âbideleri adını taşır. 1970'te 100 Temel Eser serisinde ilk baskısı yapılan bu kitapta Köl Tigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk yazıtlarının metinleri, tercümeleri, sözlüğü ve tıpkıbasımları yer almaktadır. 27 yıldan beri üniversitelerde ders kitabı olarak da okutulan bu eserin 20 baskısı yapılmıştır.

    Çağatay Türkçesi sahasında hazırladığı eseri Ebülgazi Bahadır Han'ın Şecere-i Terâkime adlı eseridir. Bu eser Tercüman 1001 Temel Eser serisinin 33. kitabı olarak 1974 yılında Türklerin Soy Kütüğü başlığı ile yayımlanmıştır.

    Azeri Türkçesi sahasındaki ilk eseri Şehriyâr'ın Haydar Baha'ya Selâm I-II adlı iki şiirinin esas alınarak Şehriyâr'a yapılan nazireler ile birlikte Şehriyâr'ın şiirlerinin dil özelliklerinin gösterildiği Azeri Türkçesi adlı kitabıdır. İlk (1971) ve ikinci (1981) baskısı İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayınları arasında yapılan bu eserin üçüncü baskısı 1986'da Ebru Yayınevi tarafından yapılmıştır. Bu sahada hazırladığı diğer eseri de İstanbul Edebiyat Fakültesi yayınları arasında yayımlanan Kadı Burhaneddin Divanı'nın transkripsiyonlu metnidir.

    Türkiye Türkçesi sahasında hazırladığı eseri Dede Korkut Kitabı'dır. Ergin Dede Korkut destanlarının karşılaştırmalı metni ile indeksini doktora tezi olarak, gramerini ise doçentlik tezi olarak hazırlamış ve bu eserlerin ilk baskıları Türk Dil Kurumu Yayınları arasında 1958 ve 1963 yıllarında yayımlanmıştır.

    Muharrem Ergin hocalığının dışında bir düşünür, bir fikir adamıdır. Türkiye'nin Bugünkü Meseleleri adlı dört baskısı yapılan eseri Ziya Gökalp'ten sonra bu sahada yazılmış en muhı eserdir.

    Ergin'in diğer fikir eserleri arasında Sovyet Emperyalizmi, Balkanlar ve Türkiye (İstanbul 1974) ve Türkiye'yi Bu Güne Getiren Tarihi Seyir (Ankara, 1986) adlı eserlerini zikredebiliriz.

    Onun gözlerden uzak kalan bir büyük eseri de 1945 ile 1988 yılları arasında yazdığı 200'den fazla ilmî ve siyasî makaledir. Çeşitli dergiler ile Orta Doğu gazetesindeki yorumları Milliyetçiler Korkmayınız, Birleşiniz (Ankara 1976) adı ile yayımlanmıştır.

    Ergin'in ilmî yorumları genellikle üniversite dergileri dışında Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü'nün aylık organı olan Türk Kültürü dergisinde görülür. İlim politikasını genellikle Aydınlar Ocağı'ndaki çalışmalarında yapmış, siyasî yorumlarını ise Orta Doğu gazetesinde yayımlamıştır.

    45 yılı aşan ilim hayatında bir çok üniversite hocası yetiştiren Ergin'in büyük bir hizmeti de Türkiye liselerindeki dil ve edebiyat öğretmenleridir. Bu gruba onun yazı, konferans, panel, seminer, sempozyum, kollokyum ve kongrelerdeki görüşlerinden faydalanan, başka bir söyleyişle Muharrem Ergin pınarından doyasıya, kana kana bilgi içen her yaştaki bir milliyetçiler ordusunu da ilâve etmek gerekiyor.

    Ergin Türk milliyetçisi, Türk kültürcüsüdür. Türklüğü daima bölünmez bir bütün olarak görmüştür. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü'nün kuruluşunda ve gelişmesinde büyük emeği geçmiştir. Ergin teşkilatçıdır, yönlendiricidir, idarecidir, liderdir. Bulunduğu grupta derhal fark edilen bir şahsiyete, müthiş bir ikna kabiliyetine sahiptir. Demirel hükümetine 100 Temel Eser serisini kabul ettiren kişilerin başında gelir. Zaten 100 Temel Eser serisi Ergin'in Dede Korkut hikayelerinin Türkiye Türkçesi tercümesi cildi ile başlamıştır.

    Yine onun Türk Mûsikisi Devlet Konservatuarının kuruluşunda devrin siyasî ekibine yaptığı olumlu telkinler ile bu müstesna müessese Türk milletine kazandırılmıştır.

    Ergin Milletler Arası ve Millî kongreleri, kol-lokyumları ile Türkoloji ilminin bir ilim disiplini olarak Türkiye'de ve dünyada tanınmasında çok gayret göstermiş, bu müesseseler onun Genel Sekreterliği zamanında kökleşmiş ve gelenekleşmiştir.

    Muharrem Ergin 6 Ocak 1995 Cuma günü öğleden sonra dört civarında evinde vefat etti. 9 Ocak 1995 Pazartesi günü saat 11.00'de İstanbul Üniversitesi Merkez Binası'nda akademik tören yapıldı ve Muharrem Ergin'in eller üzerinde Beyazıt Camii'ne taşınan cenazesi kılınan öğle namazından sonra Hasdal Mezarlığında toprağa verildi.

    Kaynak: Prof. Dr. Osman Fikri SERTKAYA, Hocam Prof. Dr. Muharrem Ergin'in Ardından.

    Yazı kaynağı : turuz.com

    Turk Dil Bilgisi Bilgisi Muharrem Ergin Istanbul 2009 Urmu Turuz

    Prof Dr Muharrem Ergin - Türk Dil Bilgisi.

    Prof Dr Muharrem Ergin - Türk Dil Bilgisi.

    Transkript

    1 Prof Dr Muharrem Ergin - Türk Dil Bilgisi DİL NEDİR 1. Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta, kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimai bir müessesedir. Tabii bir vasıta Dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıtadır. İnsanlar duygularını, düşüncelerini, fikirlerini, hükümlerini birbirlerine nakletmek, meramlarını birbirlerine anlatmak için dil denilen vasıtaya baş vururlar. Fakat dil insanların kullandığı her hangi bir vasıtaya benzemez. Onun vasıtalığı sadece anlaşmayı temin etmesi bakımındandır. Fertler ve nesiller arasında anlaşma vasıtası olarak iş görür. Fakat bu işi görürken daima müstakil bir hüviyete sahiptir. İnsanlar ona istedikleri gibi hükmedemezler. Onu olduğu gibi kabul etmeğe, onu bir vasıta olarak kullanırken onun hususiyetlerine dikkat etmeğe, onun hususiyetlerine uymağa mecburdurlar. Çünkü dil sun i bir vasıta, maddi bir vasıta, bir alet değildir. O tabii bir vasıtadır. Vasıta vazifesi görür, fakat tabii bir varlığı vardır. Dil bu bakımdan canlı bir vasıtaya benzer. Mesela at da bir vasıtadır, otomobil de bir vasıtadır. Fakat insan otomobile istediği şekilde hükmedebilir, at karşısında ise ancak onun tabiatına uygun hareket etmek zorundadır. Otomobile istediği şekli verir, onun biçimini istediği şekle sokar, onu istediği gibi kullanır, isterse uçuruma sevk edebilir. Fakat atın biçimini değiştiremez, onu istediği gibi kullanamaz, istediği yere sevk edemez. Başını kesseniz ata korktuğu

    2 yerde bir adım attıramazsınız. İşte dilin vasıtalığı böyle bir vasıtalıktır, atın vasıtalığı gibidir. Anlaşmayı sağlamak bakımından bir vasıta gibi iş görür, fakat tabii bir varlığa sahiptir. Canlı bir varlık Tabii bir varlık olan dilin kendisine mahsus birtakım kanunları vardır. Bunlar dil kaideleridir. Dil kaideleri dilin yapısına hakim olan, dilin yapısından ve temayüllerinden doğmuş bulunan birtakım prensiplerdir. Bunlar dille birlikte mevcut olup onun yapısının hususiyetlerini ifade ederler, temayüllerinin istikametlerini gösterirler. Dil canlı bir varlıktır. Zaman zaman birtakım değişiklikler, kendi bünyesinden doğan çeşitli sebeplerle bazı gelişmeler gösterir. Bu değişiklikler ve gelişmeler ona, uzun tarihi boyunca, daima serpilen ve zaman içinde akıp gelen bir manzara verirler. Bu yüzden dilin tarihinde birtakım merhaleler, birtakım gelişme safhaları göze çarpar. Fakat bütün bu değişiklikler ve gelişmeler dil kaideleri çerçevesinde cereyan ederler. Dile yeni kelimeler kazandırmak için dışarıdan yapılacak müdahalelerin de daima bu kaideler çerçevesinde olması gerekir. Kendi kanunlarına aykırı zorlamaları dil hiçbir zaman benimsemez. Canlı bir varlık olarak yapısı, fertlerin ve cemiyetlerin istedikleri şekilde karışmalarına müsait değildir. Onun fertlere ve cemiyetlere tabi olmayan bir nizamı vardır. Bu nizamı meydana getiren şey kendi kanunları, kendi kaideleridir. Bu kaideler dışına çıkacak bir müdahale dile hiçbir şey kazandırmaz. Dil ancak kendi bünyesine uygun normal bir müdahaleyi kabul eder. Normal bir müdahale ise sadece dilin tabii gelişme yolunu açık tutmaktır. Yani dışarıdan dile, ancak, dilin tabii gelişmesini önleyen bir durum varsa, müdahale edilmelidir. Zira bazen bünyesini saran yabancı unsurlar, zararlı otlar gibi, dilin tabii gelişmesine engel olurlar. Böyle durumlarda dilin tabii gelişme yolunu açık tutmak için yabancı unsurları temizlemek üzere dile dışarıdan yardım etmek mümkündür ve lazımdır. Böyle bir yardım ise ancak dile kendi kaideleri içinde kalarak yanaşmak şartı ile faydalı olabilir. Çünkü dil kendi kanunları, kendi kaideleri içinde gelişen canlı bir varlıktır. Gizli antlaşmalar sistemi Dil bir gizli antlaşmalar sistemidir. Canlı ve cansız varlıkları, mefhumları, hareketleri karşılayan kelimeler üzerinde, kelimelerin birbirleri ile münasebetleri ve fikirleri anlatmak için yapılan kelime sırası üzerinde bir cemiyetin, bir kavmin, bir milletin bütün fertleri gizli anlaşmalar, gizli sözleşmeler yapmış durumdadırlar. Bu suretle bir cemiyetin bütün fertleri bir varlığı hep ayni kelime ile karşılarlar. Mesela bütün Türkler bildiğimiz sert cisme taş, suya su, ışığa ışık demek için adeta sözleşmişlerdir. Bu sözleşmeyi, bu gizli anlaşmayı her cemiyet, her kavim ayrı bir şekilde yapmış, böylece her kavmin ayrı bir dili olmuştur. Ayni bir varlığa Türkler taş, Farslar seng, Araplar hacer demişlerdir. Ayni duygu ve düşünceleri anlatmak için kelimelerin münasebeti ve sıralanışı da bu kavimlerde başka başkadır. Çünkü her kavmin ayrı bir gizli antlaşmalar sistemi vardır. Bir kavmin bütün fertleri arasında mevcut olan bu gizli anlaşma ve sözleşmelerin temeli bilinmeyen zamanlarda atılmıştır. Dil insanla birlikte var ola geldiğine göre bu gizli anlaşmaların kökleri ilk insanlara kadar gider. Yalnız, bu gizli anlaşmaların doğuşu ve mahiyeti bilinmemektedir. Varlıkların ve hareketlerin sözlerle karşılanışı gibi bu karşılayışın ayrı kavimlere göre farklı oluşunun da sebepleri ve mahiyeti meçhulümüzdür. Bu hususta mevcut kanaat dillerin doğuşunda tabiattaki sesleri taklidin mühim bir yeri olduğu merkezindedir. Bugün her dilde ses taklidinden doğdukları açık olan bazı kelimeler de mevcuttur. Fakat böyle bir kaç istisna dışında büyük kelime kütlelerinin her hangi bir ses taklidi izi taşımadıkları da muhakkaktır. İçtimai ve milli müessese Dil içtimai bir müessesedir. Fertlerin üstünde, bütün bir cemiyetin malı olan ve bütün bir cemiyeti içine alan kuvvetli bir müessesedir. Cemiyetlerin en büyük dayanağı dildir. Bir cemiyeti ayakta tutan, bir cemiyetin varlığını sağlayan, devam ettiren, bir cemiyette sarsılmaz bir birlik yaratan müessese olarak dilin oynadığı rol çok büyüktür. Bu bakımdan dil milleti teşkil eden unsurların başında gelir. Bir milleti, bir kavmi bazen tek başına ayakta tutar, milli benliği muhafaza ederek, onu yok olmaktan, eriyip başkalaşmaktan kurtarır. Demek ki dil bir milletin en büyük milli müessesesidir. Bu içtimai ve milli müessesenin malzemecisi ise seslerdir, yapısı seslerden örülmüştür. Sesler yan yana gelerek kelimeleri ve kelime dizilerini meydana getirir. O halde dil seslerden yapılmış bir bina, seslerden kurulmuş bir yapı, büyük bir sesler sistemi, seslerden

    3 örülmüş içtimai bir müessesedir. YER YÜZÜNDEKİ DİLLER 2. Her kavmin ayrı bir gizli antlaşmalar sistemi olduğuna göre yer yüzündeki kavimler kadar da dil var demektir. Her kavmin dili kendi kavim ismi ile ilgili bir kelime ile adlandırılır. Bizim dilimizde dil isimleri yapmak için kavim isimlerinin sonuna -ca, -ce, -ça, -çe ekleri getirilir: Türkçe, İngilizce, Arapça gibi. Yer yüzündeki diller bugün birbirlerinden ayrı ve müstakil bir durumda bulunmakla beraber aralarında gurup gurup birtakım yakınlıklar vardır. Diller arasında mevcut olan bu yakınlıklar bazen ancak dilcilerin anlayabileceği şekilde kapalı, bazen de dilci olmayanların bile görebileceği derecede açıktır. Yer yüzündeki diller arasında mevcut bulunan yakınlık ve benzerlikler iki nokta etrafında toplanır: 1. menşe, 2. yapı. Dil aileleri 3. Menşe bakımından birbirlerine yakın olan diller ayni kaynaktan çıkmış bulunan akraba dillerdir. Bu diller bir dil ailesi teşkil ederler. Dünya dilleri bu şekilde muhtelif dil ailelerine ayrılırlar. Bir dil ailesi bir ana dilden gelişme yolu ile ayrılmış bulunan dillerin teşkil ettiği topluluktur. Gerçi bir ailedeki dillerin menşei olarak kabul edilen ve ana dil sayılan bir dile ait metinlerin mevcudiyeti pek enderdir. Fakat diller arasındaki benzerlikler, eskiden böyle bir dilin mevcut bulunmuş olduğunu göstermekte; bir aile teşkil eden ve bugün çok defa pek büyük farklarla birbirinden uzaklaşmış bulunan dillerin, aslında, bilinmeyen bir zamanda ve bilinmeyen bir sahada, binlerce sene evvel ve henüz tespit edilemeyen bir arazide konuşulmuş bulunan bir ana dilden çıkmış oldukları anlaşılmaktadır. Bir ana dilin metinleri olmadığı halde, birçok hususiyetlerini kendisinden türemiş bulunan ailedeki dilleri mukayese etmek suretiyle tespit bile mümkündür. Yer yüzündeki başlıca dil aileleri şunlardır: Hint - Avrupa dilleri ailesi: Bu dil ailesinin içine Macarca, Fince ve diğer bazı küçük memleketlerde konuşulan diller dışında kalan bütün Avrupa dilleri ile Asya dillerinden Farsça ve Hindistan da mevcut birçok diller girer. Yani, adından da anlaşılacağı gibi, Hind - Avrupa dil ailesi biri Avrupa da, diğeri Asya da olmak üzere iki büyük kola ayrılır. Avrupa kolunun içinde Germen dilleri, Roman dilleri, İslav dilleri olmak üzere üç büyük kol vardır. Germen dilleri koluna Almanca, Felemenkçe, İngilizce ve İskandinav dilleri girer. Roman dilleri kolunun ana dili Latince dir. Bugün yaşayan başlıca dilleri ise Fransızca, İspanyolca, Portekizce, İtalyanca ve Rumence dir. İslav dilleri kolunu ise Rusça, Bulgarca, Sırpça, Lehçe gibi diller teşkil eder. Bunlardan başka Yunanca, Arnavutça, Keltçe, Litvanca da Hint - Avrupa ailesinin Avrupa dillerindendir. Yine tarihi bir dil olan Hititçe de Hint - Avrupa ailesinin Avrupa koluna girer. Hint - Avrupa dil ailesinin Asya kolunda ise başlıca Hint - İran dilleri vardır. Bunlar tarihi Sanskritçe ile bugünkü başlıca Hint dilleri ve tarihi Avestçe ile eski, orta ve yeni Farsça dır. Yaşayan dillerden Ermenice de bu kola dahildir. Sami dilleri ailesi: Bu aileye Akadca, İbranice, Arapça gibi diller dahildir. Bantu dilleri ailesi: Afrikadaki en büyük dil ailesi olan bu aileyi orta ve güney Afrika da konuşulan Bantu dilleri teşkil eder. Çin - Tibet dilleri ailesi: Asya nın bu büyük dil ailesine Çin ve Tibet dilleri girer. Dil gurupları 4. Yapı bakımından ise yer yüzündeki diller üç guruba ayrılır: 1. Tek heceli diller 2. Eklemeli (iltisaklı) diller 3. Çekimli (tasrifli) diller Tek heceli diller Tek heceli dillerde her kelime tek hecelidir. Kelimelerin çekimli halleri yoktur. Cümle bir çekimsiz ve tek heceli kelimeler sırasından ibarettir. Cümlenin ifade ettiği mana umumiyetle kelime sırasından anlaşılır. Kelimelerin diğer dillerde çekimle veya ekle ifade edilen halleri ya hiç ifade edilmez veya ayrı bir kelime ile ifade edilir. Tek heceli oldukları için şeklen birbirine çok benzeyen kelimeleri ayırt etmek üzere çok zengin bir vurgu sistemi vardır. Birçok mefhumları karşılamak için de kelime kombinezonları kullanılır. Çin - Tibet dilleri bu guruba girerler. Eklemeli diller Eklemeli dillerde ise tek veya çok heceli kelime kökleri ile ekler vardır. Kelimelerden yeni kelimeler veya kelimelerin geçici halleri yapılırken köklere ekler eklenir. Bu ekleme sırasında kökler değişmez, köklerle ekler açık şekilde ayırt edilebilir. Bu diller ön ekli veya son ekli olabilirler. Yani ekler

    4 bazen başa, bazen sona getirilir. Türkçe, Macarca gibi diller eklemeli dillerdendir. Türkçe son ekli eklemeli bir dildir. Çekimli diller Çekimli dillerde de tek ve çok heceli kökler ve birtakım ekler vardır. Fakat yeni kelime yaparken ve çekim sırasında çok defa, köklerde bir değişiklik olur. Yani bazen az sayıdaki ekler kullanılmakla beraber, umumiyetle gramer ifadeleri kökün bir içten kırılma ile aldığı değişik şekillerle karşılanır. Bazı dillerde bu değişiklik çok defa kökü tanınmaz bir hale getirir, yeni kelimede veya kelime halinde kökü hatırlatacak hiçbir iz, hiçbir ses kalmaz. Hint - Avrupa dilleri böyledir. Bazı dillerde ise kelime kökü ile yeni kelime veya kelime hali arasında daima açık bir bağ, ilgiyi gösteren belirli bir iz vardır. Kelime kökündeki asıl sesler yeni kelimede veya kelime halinde hep ayni kalırlar, değişmezler. Sami dilleri, mesela Arapça bu guruba girer. TÜRKÇENİN DÜNYA DİLLERİ ARASINDAKİ YERİ 5. Yer yüzündeki diller arasında Türkçe nin içine girdiği gurup Ural - Altay dilleri gurubudur. Ural - Altay dilleri yukarıda gördüğümüz diğer aileler gibi sağlam bir aile teşkil etmezler. Mesela Hint - Avrupa dilleri arasındaki yakınlık bu dillerde yoktur. Ural - Altay dilleri arasındaki yakınlık bir menşe birliğinden çok bir yapı birliği şeklindedir. Onun için bu dillere şimdilik bir dil ailesi değil, bir dil gurubu olarak bakmak lazımdır. Bir aile olmak, yani, bir menşeden çıkmış bulunmak Ural - Altay dilleri için kuvvetli bir ihtimal olmakla beraber henüz kesinleşmiş değildir. Buna karşılık yapı bakımından bu diller arasında bir benzerlik vardır. Zira Ural - Altay dilleri eklemeli dillerdir. Ayrıca, birbirinden farklı olmakla beraber, hepsinde derece derece ve umumi sistemi birbirine benzeyen bir vokal uyumu vardır. Bunlardan başka Hint - Avrupa dillerinin tesirinde kalanlar hariç olmak üzere, bu dillerde kelime sırası da aşağı yukarı aynidir. İşte başlıca hususiyetleri bu şekilde olan Ural - Altay dilleri, adından da anlaşılacağı gibi, Ural ve Altay olmak üzere iki kola ayrılırlar. Ural kolu da yine Fin - Ugur ve Samoyed olmak üzere ikiye ayrılır. Fin - Ugur kolunda ise muhtelif dalları ile Fince, Macarca yı da içine alan Ugurca ve Permce vardır. Samoyed koluna ise çeşitli kolları ile Samoyedce girer. Ural - Altay dillerinin Altay kolunda ise şu diller vardır: Mançuca, Moğolca, Türkçe. Demek ki Türkçe Ural - Altay dillerinin Altay koluna bağlı bir dildir. Bu diller içinde Türkçe ye en yakın olanı ise Moğolca dır. KONUiMA DİLİ, YAZI DİLİ 6. Bir dilin iki cephesi vardır. Biri insanların karşı karşıya sesli olarak görüşürken, yani konuştukları zaman kullandıkları konuşma dili; diğeri yazıda kullanılan, yani insanların söylemek istediklerini yazı ile anlatırken kullandıkları yazı dilidir. Konuşma dili lehçe, şive, ağız Konuşma dili evde, sokakta, günlük hayatta kullanılan tabii dildir. Konuşma dili içtimai muhitlere bağlı olarak bir dil sahası içinde farklı şekiller gösterir. Bu farklar esas itibariyle kelimeleri söyleyiş ile bazı ses ve şekil ayrılıkları etrafında toplanır. Bir dil sahası içinde bir kavmin muhtelif kabileleri, bir ülke içinde muhtelif bölge ve şehirler ayrı konuşma dillerine sahip olabilirler. Bu şekilde bir dilin muhtelif lehçeleri, şiveleri ve ağızları bulunur. Bunlardan lehçe bir dilin bilinen ve takip edilebilen tarihinden önce, karanlık bir devrinde kendisinden ayrılmış olup çok büyük ayrılıklar gösteren kollarına denir. Şive bir dilin, bilinen tarihi seyri içinde ayrılmış olup bazı ses ve şekil ayrılıkları gösteren kolları, bir kavmin ayrı kabilelerinin birbirinden farklı konuşmalarıdır. Ağız ise bir şive içinde mevcut olan ve söyleyiş farklarına dayanan küçük kollara, bir memleketin çeşitli bölge ve şehirlerinin kelimeleri söyleyiş bakımından birbirinden ayrı olan konuşmalarına verdiğimiz addır. Ağız larda ses (söyleyiş), şive lerde ses ve şekil, lehçe lerde ise ses ve şekilden başka kelime ayrılıkları, kelime sahasına inen ayrılıklar bulunur. Mesela Türkçe den bilinmeyen zamanda ayrılmış olan Çuvaşça ve Yakutça Türkçe nin lehçeleri; Kırgızca, Kazakça, Özbekçe, Azeri ve Osmanlı Türkçe si vb. Türkçe nin şiveleri; Karadeniz, Konya, İstanbul Türkçeleri vb. Türkiye Türkçesinin ağızlarıdır. Yazı dili Yazı dili eserlerde, kitaplarda, tek kelime ile, yazıda kullanılan dildir. Yazı dili bir medeniyet dilidir. Tarih boyunca ancak medeniyeti, kültürü, edebiyatı olan kavimlerin yazı dilleri olmuştur. Yazı dili bir kavmin kültür dili, edebiyat dili olduğu için ona edebi dil de denir. Bir dil sahası içinde veya bir memlekette, şive ve ağızlar çeşitli olduğu halde, bir tek yazı dili bulunur. Bu bakımdan

    5 yazı dilinin hudutları konuşma dillerininkinden çok geniş olup ayrı konuşma bölgeleri bulunan bütün bir ülkeyi içine alır. Her bölgenin tabii dili konuşma dilidir. Fakat o dil yalnız kendi bölgesinde geçer ve yazıda kullanılmaz. Yazıda bütün bölgeler tabii konuşma dillerinden başka, müşterek bir dil kullanırlar. Mesela geliyorum kelimesi Karadeniz ve Konya ağızlarında başka başka söylenir, fakat bir Trabzonlu da, bir Konyalı da bu kelimeyi geliyorum şeklinde yazar. Yani, umumiyetle hiçbir bölgede konuşulduğu gibi yazılmaz, yazıldığı gibi konuşulmaz. Bu sebeple yazı dili sun i bir dildir. Fakat bu sun ilik onun tabii konuşma dilinden ayrı olmasındandır. Yoksa yazı dili uydurma bir dil değildir, aslında yine bir konuşma diline dayanır. Her yazı dili bir konuşma dilinden doğmuştur. Bir dil sahası içindeki muhtelif konuşmalardan bir tanesi, çeşitli sebeplerle yazı dili haline gelir. Bu bakımdan yazı dili bir memleketin diğer bütün konuşma bölgeleri için sun i olduğu halde, bir konuşma bölgesi için bir dereceye kadar tabii bir dildir. Bir dereceye kadar diyoruz, çünkü yazı dili, dayandığı konuşma diline bile yüzde yüz uymaz. Onun içine, bağlı olduğu konuşma dilinin dışındaki diğer konuşma dillerinden de bazı unsurlar girebilir. Bu suretle yazı dili, yalnız bir konuşma ile kalmayıp, bütün bir dil sahasının çeşitli kaynakları ile beslenir. Hatta bazen yabancı dillerin çeşitli unsurlarının istilasına uğrayarak büsbütün sun i bir dil haline bile gelebilir. Sonra, yazı dili konuşma diline göre daha muhafazakardır. Bağlı olduğu konuşma dilindeki değişme ve gelişmeler hemen yazı diline aksetmez. İşte bütün bunlardan dolayıdır ki yazı dili bağlı olduğu konuşma diline bile hiçbir zaman yüzde yüz uymaz. Aralarında daima bir ayrılık, bir farklılık vardır. Yalnız bu ayrılığın derecesi dillere göre değişir. Bazı dillerde aradaki açıklık çok, bazılarında ise azdır. Türkçe mizde bu fark bugün en aşağı bir durumdadır. Gerçekten bugün, yazı dilimizle onun bağlı olduğu İstanbul Türkçe si arasındaki ayrılık yok denecek bir derecededir. Bu yüzden İstanbul Türkçe si yazı dili vasıtasıyla yurdun diğer konuşma bölgelerine de bir konuşma dili olarak yerleşmekte, bilhassa okumuşlar çevresini içine almak üzere, bütün Türkiye çapında bir konuşma dili haline gelmektedir. Yazı dili ile konuşma dili arasında bir ayrılık daha vardır ki, esas yapı bakımından birbirlerine ne kadar yakın olurlarsa olsunlar, bu ayrılık onları her dilde ve her zaman birbirinden çok farklı durumda bulundurur. Bu ayrılık onların kullanış bakımından gösterdiği ayrılıktır. Yukarıda konuşma dilinin tabii, yazı dilinin ise sun i olduğunu söylemiştik. Kullanış bakımından da, görünüşte konuşma dili tabii, yazı dili sun idir. Konuşma dili günlük hayatta kullanılan canlı dildir. Söyleniş halinde vazife görür, seslidir. Anlatmak istenilen şeyi ifade için çeşitli vurgulardan ve ses tonundan geniş ölçüde istifade edilir. Ayrıca yüz yüze veya karşılıklı olduğu için konuşmada yüz ve vücut hareketlerinden, el ve baş işaretlerinden her an faydalanmak imkanları mevcuttur. Yine karşılıklı olması dolayısıyla, söylenmek istenilen anlaşılmadığı takdirde ona dönmek, onu açıklamak daima mümkün olduğu için, söylenecek sözlerin bir kısmı dinleyenin anlayışına bırakılır. Sonra, konuşmada ayrıca düşünmeğe vakit yoktur. Onun için eni boyu fazla ölçülmez, söylenenlerin sağına soluna fazla dikkat edilmez. İşte bütün bunlardan dolayı konuşma dili gelişigüzel dildir. Onda dilin ölçülerine yüzde yüz uyulmaz, dil kaidelerine, kelime sırasına dikkat edilmez. Dilin kaideleri, icapları, kelime sırası konuşma dilinde konuşanların kafalarının içindedir, dillerinde değildir. Gelişigüzel söylenenleri kafalarına yerleşmiş bulunan dil süzgecinden geçirerek, dil mantığına vurarak tam ve muntazam ifadeler halinde anlarlar, benimserler. Yani, konuşma dili günlük dil olduğu için, sesli ve canlı olduğu için, kısacası, olduğu gibi olduğu için tabiidir. Fakat bu tabiilik görünüştedir. Dilin yapısına uygunluk, dil kaidelerine bağlılık, kelime sırasına dikkat bakımından konuşma dili tabii dil değildir. Dilin tabii kanunlarının tam hakkını vermez. Yazı dilinde ise dilin ifade vasıtası sadece yazıdır. Ortada sesli dil yoktur, seslenmeğe hazır bir dil vardır. Sonra, tek taraflıdır, onda yüz yüzelik değil, bir gıyabilik vardır. Bu sebeplerle anlatmak islenilenlerin tam olarak anlaşılması için yazı dili hususi bir dikkat ister. Dilin bütün icaplarını göz önünde bulundurmak, dil kaidelerine bağlı kalmak, kelimeleri, cümle unsurlarını karışıklığa meydan vermeyecek şekilde yerli yerine koymak gerekir. Bunun için de düşünmek lazımdır. Düşünce gelişigüzel olmadığı, dilin mantığına uygun bir sıra içinde aktığı için düşüncelere uygun bir şekil ve sıra içinde ortaya çıkan yazı dili de dilin yapısına tam bir bağlılık gösterir. Demek ki bir

    6 dilin tam bir ifade kabiliyetine sahip olan cephesi yazı dilidir. Dil kaidelerine uygunluk onu ifade bakımından tam manasiyle efradını cami ağyarını mani hale getirir. Yazı dili olduğu gibi, geldiği gibi olmadığı için, düşünülerek ve muayyen esaslara dikkat edilerek kullanıldığı için görünüşte sun idir. Fakat görülüyor ki aslında onun bu sun ilikten doğan gerçek bir tabiiliği vardır. Dilin tabii yapısına uygun, o tabii yapıyı en iyi ortaya koyan dil olarak aslında konuşma dilinden daha sağlam ve daha tabii bir yapıya sahiptir. Konuşma dili canlı bir dil olarak nesillere, fertlere bağlıdır. Gelişme seyri içinde çeşitli safhaları nesillerle beraber ortadan kalkar. Ancak yaşayan şekli tesbit edilebilir. Onun için dillerin, uzun tarihleri boyunca, şivelerini takip imkanı yoktur. Bu hususta ancak şiveler üzerine yazılmış eserlerden bilgi edinilebilir ki bunlar da son derece mahduttur. Konuşma dillerinin takibi ancak son devirde, şiveleri tesbit eden metinler ve ses makineleri sayesinde mümkün olmaktadır. Buna karşılık yazı dili yazılı olduğu için dillerin tarihi gelişmesi yazı dilinden takip edilebilmektedir. Onun için bir dilin geçmişinden bahsetmek, tarih içindeki gelişmesine bakmak demek, yazı dilinin tarihi gelişmesine bakmak demektir. Yazı dili de dilin en gerçek aynası olduğu için onda bir dilin asırlar içinde akıp gelen yapısını görmek mümkündür. Türkçe yi de uzun tarihi boyunca bu şekilde yazı dili olarak takip etmekteyiz. Tarihi şiveler hakkında ise elimizde sadece Kaşgarlı Mahmud un 11. asırda temas imkanını bulduğu şiveler için verdiği bilgiler vardır. TÜRK YAZI DİLİNİN TARİHİ GELİiMESİ Eski Türkçe 7. Türk yazı dilinin ele geçen ilk örnekleri Orhun abidelerinin metinleridir. Fakat bu metinler şüphesiz Türk yazı dilinin ilk örnekleri değildir. Çünkü Orhun abidelerindeki dil yeni teşekkül etmiş bir yazı dili olarak değil, çok işlenmiş bir yazı dili olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan, Türk yazı dilinin başlangıcını ele geçen bu ilk metinlerden çok daha öncelere çıkarmak gerekir. Türk yazı dilinin sekizinci asırdan sonraki gelişmesi ile mukayese edilerek bir tahmin yürütülürse, Orhun abidelerindeki yazı dilinde hiç değilse bir kaç asırlık bir gelişme mevcut olduğuna kolaylıkla hükmolunabilir. Buna göre Türk yazı dilinin başlangıcını Miladın ilk asırlarına, hiç olmazsa Orhun abidelerinden bir kaç asır önceye çıkarmak doğru olur. Fakat Orhun kitabelerinden daha eski bir metin ele geçmediği için bu yazı dilini ancak sekizinci asırdan itibaren takip edebilmekteyiz. İşte nazari olarak Miladın ilk asırlarında başladığını kabul ettiğimiz ve ilk ele geçen metinleri sekizinci asra ait olan bu yazı dili asra kadar devam etmiş olup, bu devre Türk yazı dilinin ilk devresini teşkil etmektedir. Bu ilk yazı dili devresi ayni zamanda müşterek bir yazı dili devresidir. Yani bu yazı dili bütün Türklüğün tek yazı dili olarak kullanılmış, Orta Asya da geniş bir sahayı kaplayan Türklük alemi asırlar boyunca hep ayni dille okuyup yazmıştır. O devirden kalma eserlerde görülen ufak tefek farklar ise saha ve zaman farklarından ileri gelen normal ayrılıklar olup tek bir yazı dilinin hudutlarını aşacak mahiyette değildir. Kaşgarlı nın en çok beğendiği ve şivelerle karşılaştırırken Türkçe diye adlandırdığı, Hakaniye Türkçe si, yahut başka eserlerde Kaşgar dili, Kaşgar Türkçe si adı ile anılan dil hep bu ilk Türk yazı dilidir. Bu yazı dili devresinden gelen eserlerin büyük bir kısmı Uygur yazısı ile yazılmış olduğu için bu devreye Uygur devresi, bu yazı diline de Uygurca denilebilir. Fakat Türkoloji öğretiminde Türkçe nin bu ilk devresi için bugün en uygun isim olarak Eski Türkçe tabirini kullanmaktayız. Türkçe nin ondan sonraki çeşitli gelişmelerinin kaynağı hep bu devreye çıkmakla, bugün geniş sahalarda ayrı kollara ayrılmış bulunan Türkçe nin bütün şekillerinin menşei bu devrede bulunmakta, kısacası, Türkçe nin bütün yapısı bu devre ile izah edilebilmektedir. Demek ki bu devre Türkçe nin ana Türkçe devresi, ilk devresi, eski devresidir. Onun için bu devreyi Eski Türkçe diye adlandırmak çok yerindedir. Bu kitapta biz de bu ismi kullanacağız. O halde Türk yazı dilinin ilk devresi Eski Türkçe dir. Eski Türkçeden daha önceki devir ise Türkçe nin karanlık devridir. O devir artık Eski Türkçe nin Çuvaşça ve Yakutça ile, bunların da daha ileride Moğolca ile birleştikleri devirdir. Türkçe tarih boyunca iki gramer yapısına sahip olmuştur. Eski Türkçe devresi Türkçe nin eski gramer yapısını temsil eder. Ondan sonraki devreler Türkçe nin yeni gramer yapısına sahip olan devrelerdir. Kuzey-doğu Türkçe si, Batı Türkçe si

    7 8. Eski Türkçeden sonraki devre gelince, bu devirde Türkçe karşımıza birden fazla yazı dili ile çıkmaktadır. Eski Türkçe nin sonlarında Orta Asya daki Türklük aleminin parçalanarak büyük kütleler halinde Hazar Denizinin güney ve kuzeyinden kuzeye ve batıya yayılması, yeni kültür merkezlerinin meydana gelmesi, İslam kültürünün Türkler arasına gittikçe kuvvetli bir şekilde yerleşmesi, yeni mefhumlarla birlikte yeni bir yazının kabulü gibi çeşitli dış sebeplerle beraber Türkçe nin içinde bir müddetten beri kendisini hissettiren tabii gelişmeler neticesinde ortaya çıkan büyük değişiklikler yazı dili birliğini parçalayarak Eski Türkçe nin ömrünü tamamlamış ve ayrılan Türklük kollarının yeni kültür merkezleri etrafında kendi şivelerine dayanan yazı dilleri meydana getirmeleri birden fazla yeni yazı dilinin doğmasına ve gelişmeğe başlamasına sebep olmuştur. Böylece asırdan sonra biri Kuzey-doğu Türkçe si, diğeri Batı Türkçe si olmak üzere iki Türk yazı dili meydana geldiğini görmekteyiz. Kuzey Türkçe si, Doğu Türkçe si 9. Bunlardan Kuzey-doğu Türkçe si önce 13 ve 14. asırlarda, bir müddet, Eski Türkçe nin tabii ve yeni bir devamı olarak eski ve yeni arasında köprü vazifesi gören bir geçiş devresi halinde devam etmiş, sonra 15. asırdan itibaren Kuzey Türkçe si ve Doğu Türkçe si olarak iki yeni yazı diline ayrılmıştır. Son zamanlara kadar devam eden bu yazı dillerinden Kuzey Türkçe si, Kıpçak Türkçe sidir. Doğu Türkçe si ise Çağatayca gibi yanlış bir isimle anılan ve Timur devrinde başlayarak 15. ve 16. asırlarda kuvvetli bir edebiyat meydana getirmek suretiyle en parlak çağını yaşadıktan sonra son zamanda yerini modern Özbekçe ye bırakan yazı dilidir. Batı Türkçe si 10. Batı Türkçesi ne gelince, bu yazı dili 12. asrın ikinci yarısı ile 13. asrın ilk yarısında teşekküle başladığı anlaşılan, 13. asrın ikinci yarısından itibaren de metinlerini günümüze kadar aralıksız bir şekilde takip ettiğimiz yazı dilidir. Selçuklulardan başlayarak bugüne kadar gelen ve devam etmekte olan bu yazı dili, Türklüğün en büyük ve en verimli yazı dili durumundadır. Batı Türkçesinin esasını Oğuz şivesi teşkil eder. Onun için bu yazı diline Oğuz Türkçe si de denilebilir. Oğuz şivesi Hazar Denizinden Balkanlara kadar uzanan sahaya yayılmış bulunan Türkçe dir. Bu saha ise batı Türklerinin yaşadığı sahadır. Onun için Oğuz yazı diline, Oğuz Türkçe sine umumi olarak Batı Türkçe si adını vermekteyiz. Türkolojide Batı Türkçe si için bazen Cenup Türkçe si veya Cenup iivesi adı da kullanılmaktadır. Fakat bu iimal Türkçe sine göre verilen bir addır ve şüphesiz Batı Türkçe si kadar uygun değildir. Azeri Türkçe si, Osmanlı Türkçe si 11. Batı Türkçesinin içinde saha bakımından zamanla iki daire meydana gelmiştir. Bunlardan biri Azeri ve Doğu Anadolu sahasını içine alan doğu Oğuzcası, diğeri Osmanlı sahasını içine alan batı Oğuzcasıdır. Doğu ve batı Oğuzcaları arasında ilk asırlarda çok küçük saha farkları dışında bir ayrılık mevcut olmamış, bu saha farkları yavaş yavaş genişleyerek ancak 17. asırdan sonra doğu ve batı Oğuzca dairelerini meydana getirmiştir. Bununla beraber arada yine iki yazı dili olacak kadar fark mevcut değildir ve her ikisi de ayni şiveye, yani Oğuz şivesine dayandıkları için Azeri ve Osmanlı Türkçeleri ancak tek bir yazı dilinin kardeş iki dairesi sayılabilirler. Esasen doğu ve batı Oğuzcası arasındaki farklar daha çok şivede yani konuşma dilinde kalmış, devamlı olarak Osmanlı kültür ve edebiyatının tesiri altında kalan Azeri sahasında yazı dili, Osmanlı Türkçe sinden konuşma dilindeki ile mukayese edilemeyecek kadar az bir ayrılık göstermiştir. Azeri ve Osmanlı Türkçeleri arasında, daha çok şivede kalan bu ayrılığın sebeplerini doğu Oğuzcasına Oğuz dışı Türk şivelerinin, bilhassa zaman zaman kuzeyden gelen Kıpçak unsurlarının yaptığı tesir ile İlhanlılardan kalan bazı Moğol izlerinde aramak lazımdır. Bunlardan birincisi doğu Oğuzcasını batı Oğuzcasından bazı şekiller bakımından biraz farklı yapmış, ikincisi ise Azeri Türkçe sinde bazı Moğol asıllı kelimeler bırakmıştır. Bilhassa konuşma dili bakımından birbirinden farklı olan Azeri ve Osmanlı Türkçe si arasındaki başlıca ayrılıklar, kelime başındaki b-m, kelime içindeki q-i, h, ilk hecedeki e-i, kelime başındaki t-d ile akkuzatif ve bazı fiil çekim şekilleri etrafında toplanır. Bu ayrılıklar daha çok konuşma dilinde kaldığı, yazı diline aksedenlerin ise ancak son devir Azeri Türkçe sinde görülebildiği, Azeri sahasında yetişen başlıca edebi şahsiyetlerin bulunduğu 17. asırdan önce de doğu ve batı

    8 Oğuzcaları arasında kayda değer bir ayrılık bulunmadığı için bu iki Oğuz Türkçe si yazı dili olarak Batı Türkçe si adı altında bir bütün teşkil ederler. Batı Türkçesinin gelişmesi 12. Batı Türkçesinin yedi asırlık uzun hayatında bazı merhaleler vardır. Bu merhaleler onun iç ve dış gelişme seyri içinde görülen çeşitli safhalardır. Gerçekten Batı Türkçe si uzun gelişme seyri içinde bugüne kadar iç ve dış yapısı bakımından muhtelif gelişmeler ve değişiklikler göstermiştir. İç yapı bakımından gösterdiği değişiklikler, Türkçe kök ve eklerde görülen bazı ses ve şekil değişiklikleri olup, doğrudan doğruya Türkçe nin tabii gelişmesi ile ilgilidir. Dış yapı bakımından Batı Türkçe sinde görülen çeşitli safhalar ise, Türkçe nin bünyesi ile ilgili olmayıp, onun, içine karışan yabancı unsurlara göre aldığı değişik görünüşlerden ibarettir. Demek ki Batı Türkçe sinde Türkçe den başka bir de yabancı unsurlar vardır. Bu unsurlar çeşitli Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerdir. Türklerin İslam kültürü çerçevesine girmeleri dolayısıyla Türkçe ye sokulan Arapça ve Farsça unsurlar, Türkçe yi Eski Türkçeden sonra, yeni yazı dilleri devresinde istilaya başlamış, bu istila bilhassa Batı Türkçe sinde korkunç bir gelişme göstererek bir kaç asır içinde Türkçe yi adeta tanınmaz bir hale getirmiştir. Arapça ve Farsça unsurların Batı Türkçe si içindeki durumu yedi asır boyunca hep ayni olmamış ve çeşitli safhalar göstermiştir. Bu sebeple Batı Türkçe si içinde hem Türkçe bakımından, hem de yabancı unsurlar bakımından birbirinden farklı bir kaç devre var demektir. İşte 13. asırdan günümüze kadar Batı Türklerinin yazı dili ola gelmiş bulunan Batı Türkçe si iç ve dış gelişme ve değişiklikler bakımından şu üç devreye ayrılır: 1. Eski Anadolu Türkçe si 2. Osmanlıca 3. Türkiye Türkçe si Eski Anadolu Türkçe si 13. Eski Anadolu Türkçe si 13, 14 ve 15. asırlardaki Türkçe dir. Batı Türkçesinin ilk devrini teşkil eden bu Eski Anadolu Türkçe si bilhassa Türkçe bakımından kendisinden sonraki iki devreden çok farklıdır. Bu devreye Batı Türkçesinin bir oluş, bir kuruluş devresi olarak bakmak yerinde olur. Batı Türkçesini Eski Türkçe ye bağlayan birçok bağlar bu devrede henüz kendisini iyice hissettirmektedir. Bu devreden sonraki Türkçe de gördüğümüz birçok yeni şekiller bu devrede henüz Eski Türkçedeki eski şekillerinin izlerini taşımaktadırlar. Eski Anadolu Türkçe si bir taraftan böylece Eski Türkçe nin izlerini taşırken diğer taraftan köklerde ve eklerde bazı ses ve şekil ayrılıkları göstermek suretiyle Osmanlıca ve Türkiye Türkçe sinden biraz farklı bir durum arzeder. Öyle ki Batı Türkçe si içinde Türkçe bakımından mevcut başlıca değişiklikler bu devre ile bundan sonraki iki devre arasındaki değişikliklerdir. Yani Batı Türkçesini yalnız Türkçe bakımından devrelere ayırırsak Eski Anadolu Türkçe si ve Osmanlıca - Türkiye Türkçe si diye ikiye ayırmamız icap eder. Osmanlıca ile Türkiye Türkçe si arasında Türkçe bakımından, Eski Anadolu Türkçe sinden Osmanlıcanın ilk devirlerine taşan bir kaç şekil dışında, bariz bir ayrılık yoktur. Eski Anadolu Türkçe si yabancı unsurlar bakımından denilebilir ki Batı Türkçesinin en temiz devridir. Bu devirde Türkçe ye Arapça ve Farsça unsurlar girmeğe başlamıştır. Fakat bu unsurlar kesifliğini yavaş yavaş arttırmış ve ancak devrenin sonlarında geniş bir istila başlangıcı halini alarak Osmanlıcanın doğuşunu hazırlamıştır. Eski Anadolu metinlerinde görülen Arapça ve Farsça kelimeler henüz çok fazla olmadığı gibi devrenin sonlarına doğru artan terkipler de henüz açık ve basit bir durumdadır. Yabancı unsurlar bakımından bu devirde manzum ve mensur metinler arasında da oldukça fark vardır. Gittikçe artan yabancı kelime ve terkipler daha çok nazım dilinde görülür. Nesir dili ise çok temiz ve duru bir Türkçe olarak devrenin sonunda bile Arapça ve Farsça kelimeler ve bilhassa terkiplerden mümkün olduğu kadar uzak kalmıştır. 15. asrın ortalarına doğru ikinci Murat devrinde geniş bir kültür hamlesinin ifadesi olarak meydana getirilen telif ve tercüme pek çok Türkçe eserin dili bunu açıkça göstermektedir. Nazım dilinde ise, şiirin Fars taklitçiliği üzerine kurulması ve vezin, şekil zaruretleri yüzünden duruluk çok muhafaza edilememiş ve Türkçe deki gelişmeler bakımından devre daha bitmeden, 15. asırda, basit de olsa terkipler ve yabancı kelimeler adam akıllı çoğalmış ve Türkçe yi sarmıştır. Bu yüzden asrın ikinci yarısı Osmanlıcanın temelini atan, onun başlangıcını teşkil eden bir devir olmuş, Eski Anadolu Türkçe si

    9 Türkçe hususiyetleri bakımından devrini ancak Osmanlıcanın başlarında tamamlamıştır. Eski Anadolu Türkçesinin cümle yapısı ise Türkçe nin başlangıçtan bugüne kadar hep ayni kalan normal cümle yapısı dışına çıkmamıştır. Gerek nesirde, gerek şiirde Türk cümlesi bu devirde normal, sade, anlaşılan, unsurları yerli yerinde ve doğru cümle olarak kalmış, tercüme sadakati yüzünden nadir olarak kırıldığı yerler dışında, umumiyetle sağlam yapısını muhafaza ederek Osmanlıca devrine girmiştir. Osmanlıca 14. Osmanlıca Batı Türkçesinin ikinci devri olup 15. asrın sonlarından 20. asrın başlarına kadar devam etmiş olan yazı dilidir. Dört asırdan fazla bir ömrü olan Osmanlıca, şüphesiz hep ayni kalmamış, baştan ve sondan geçiş devirlerinde ve ortada, hudutları kesin olarak çizilemeyen birbirine geçmiş çeşitli iç merhaleleri olmuştur. Fakat iç ve dış bakımından esas vasıfları itibariyle Osmanlıca ismi altında bu ismin çok iyi ifade ettiği bir bütünlük gösterir. Türkçe bakımından, Osmanlıca da aşağı yukarı mühim hiçbir değişiklik olmamış, Eski Anadolu Türkçe sinden sonra günümüze kadar Türkçe nin başlıca şekilleri hemen hemen hep ayni kalmıştır. Yani gramer şekilleri bakımından Osmanlıca ile Türkiye Türkçe si arasında belirli bir ayrılık yoktur. Yukarıda da söylediğimiz gibi Türkçe bakımından ancak bu son iki devre ile Eski Anadolu Türkçe si arasında belirli ayrılıklar vardır. Osmanlıca ile Türkiye Türkçe si arasında çok küçük şekil farklarına rastlansa bile bunlar zaman ayrılıklarına dayanan basit değişikliklerden başka bir şey sayılmamalıdırlar. Eski Anadolu Türkçe si, Batı Türkçesinin eski gramer şekillerini, Osmanlıca ile Türkiye Türkçe si ise Batı Türkçesinin yeni gramer şekillerini ihtiva eden devrelerdir. Yani, gramer şekilleri bakımından Osmanlıca ile Türkiye Türkçe si arasında bir devre farkı yoktur. Devrelerin birbirine geçişi keskin çizgilerle ayrılamayacağı için eski Anadolu Türkçe si ile Osmanlıca arasında da uzun bir geçiş safhası olmuştur. Osmanlıca nın başlangıcını teşkil eden ve 15. asrın ikinci yarısı ile 16. asrın ilk yarısını içine alan devirde eski gramer şekilleri, yerlerini henüz tamamıyla yeni şekillere bırakmış değillerdi. Bu eski şekillerden bazıları Osmanlıca nın içinde daha sonraları da kendisini muhafaza etmiş, bunlardan klişeleşmiş olarak Türkiye Türkçe sine geçenler bile olmuştur. Bazı yeni şekiller ise oluşunu ancak Osmanlıca içinde tamamlamış veya kullanış sahasına bu devirde çıkmıştır. İşte geçiş devrindeki normal gelişmeler, ondan sonraki küçük sızıntılar ve bazı yeni şekillerin ortaya çıkışı dışında, Osmanlıca ya Türkçe bakımından başından sonuna kadar bir durgunluk hakim olmuş, 16. asırdan günümüze kadar Türkçe gramer şekilleri bakımından belirli hiçbir gelişme kaydetmemiştir. Osmanlıca yı batı Türkçe si içinde bilhassa Türkiye Türkçe sinden ayrı bir devre halinde tutan şey onun dış yapısıdır. İç yapı, yani Türkçe bakımından yalnız Eski Anadolu Türkçe sinden farklı bulunan Osmanlıca, dış yapı, yani yabancı unsurlar bakımından Eski Anadolu Türkçe sinden de, Türkiye Türkçe sinden de çok büyük farklarla ayrılan bir devre manzarası gösterir. Bu devre Türkçe nin yabancı unsurlar tarafından tam manasiyle istila edildiği, Türkçe yi Arapça ve Farsça unsurların son haddine kadar sardığı devredir. Osmanlıca devrinde Türkçe yi saran bu Arapça ve Farsça unsurlar, sayısız Arapça ve Farsça kelime ve terkipler olup esas itibariyle isim sahası içinde kalmıştır. Fakat bu sahada o kadar ileri gidilmiştir ki bütün isim cinsinden kelimeler ve cümle içinde isim muamelesi gören bütün kelime gurupları Arapça ve Farsça kelimelere ve terkiplere boğulmuştur. Bu müthiş istiladan fiil kökleri bile yakasını kurtaramamış, Türkçe nin basit fiil kökleri yerine Arapça ve Farsça kelimelerle Türkçe yardımcı fiillerden yapılmış birleşik fiiller kullanılarak Türkçe, bugün de yaşamakta olan sayısız yabancı köklü birleşik fiil ile dolmuştur. Fiil dışında kalan isim cinsinden bütün kelimeler ve isim muamelesi gören kelime gurupları sahasını böylece Arapça ve Farsça kelimelere, sıfat ve izafet terkiplerine kaptıran yazı dilinde umumiyetle Türkçe olarak isim ve fiil çekimi ile cümle yapısı kalmıştır. Fakat cümle yapısı da, Türkçe kalmakla beraber, ağır darbeler yemekten kendisini kurtaramamış, birçok defa esas bünyesi yıkılarak bozuk bir kelime yığınından ibaret olmuştur. Hülasa, Türk yazı dili Osmanlıca devrinde esas yapısı Türkçe olan fakat Türkçe, Arapça ve

    10 Farsça dan meydana gelen üçüzlü, karışık ve son derece sun i bir dil manzarası göstermiştir. Osmanlıca nın devreleri Yabancı unsurların durumu bakımından Osmanlıca içinde üç devre vardır. Osmanlıca nın 15. asrın sonu ile 16. asrın büyük bir kısmını içine alan ilk devresi Eski Anadolu Türkçe sinde yazı diline sokulmağa başlayan Arapça ve Farsça unsurların Türkçe yi istila işinin çok sür atlendiği devredir. Bu devre, Osmanlıların İstanbul a yerleşmesinden sonra kurulan saray hayatı ile başlamış, bu saray etrafında gelişen edebiyat ve kültür hayatının Arap ve Fars kültür ve edebiyatının nüfuzu altına girmesi Türk yazı diline bambaşka bir istikamet vermiştir. Bu devrede Türkçe Eski Anadolu devresindeki duruluğunu kaybetmiş, yabancı unsurların kesafeti iyiden iyiye artmıştır. Fakat daha sonraki asırlara göre henüz nisbi bir sadelik göze çarpar gibidir. Yabancı kelime ve terkiplerin sayısı ve çeşitleri çok artmakla beraber terkip zincirleri henüz son haddine varmış değildir. Fakat iyice karışık dil yolunda çok sür atli bir gidiş, çok kesif bir hazırlık vardır. Öyle ki devrenin sonu, yani 16. asrın sonları artık koyu Osmanlıca nın tam bir başlangıcı haline gelmiştir. Böylelikle ilk devir sona ermiş ve Osmanlıca nın yeni bir devri gelip çatmıştır. Bu devre Osmanlıca nın ikinci devresi olup 16. asrın sonundan 19. asrın ortalarına kadar süren devredir ki başlıca 16. asrın sonu ile 17. ve 18. asırları içine alır. Bu devrede karışık dil, koyuluğunun son haddine varmış, yapısı güç halle Türkçe ye benzeyen yazı dilinde Arapça ve Farsça unsurlar arasında Türkçe unsurlar adeta görünmez olmuştur. Osmanlıca böylece Türkçelikten çıkmış bir hale geldikten sonra nihayet üçüzlü sun i dilin en yüksek noktasından aşağıya doğru dönmeğe başlamış ve üçüncü devresine girmiştir. Osmanlıca nın ayni zamanda son devresi olan bu üçüncü devre, 19. asrın ortalarından başlayıp 20. asrın başlarına kadar gelen, yani Tanzimattan 1908 meşrutiyetine kadar olan devri içine alır. Bu devrenin son örnekleri 1908 den sonra da Cumhuriyete kadar, sür atle ortaya çıkan yeni yazı dilinin yanında, gittikçe zayıflayarak bir nıüddet daha devam etmiştir. Bu üçüncü devre karışık dilin koyuluğunu yavaş yavaş kaybettiği devredir. Osmanlıca bu devirde zaman zaman çok sun i bir koyuluk göstermekle beraber umumi olarak bir çözülme yoluna girmiş durumdadır. Bu çözülme nihayet 20. asrın başlarında tamamlanarak Osmanlıca nın hayatı sona ermiş ve Türkiye Türkçe sine geçilmiştir. Osmanlıca nın bu son devrini eskisinden ayıran mühim bir fark da batıdan gelen yeni mefhumlar dolayısıyla yeni yeni Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerin yazı diline sokulması ve uydurulmasıdır. Bu hususta bazen çok sun i hareketler olmuş, lügat kitaplarına bakarak yazı yazanlar bile çıkmıştır. Fakat umumiyetle terkipsiz Türkçe ye gidiş temayülleri artmıştır. Eski devirde de koyu Osmanlıca nın yanında görülen oldukça sade dil örnekleri bu son devrede umumi yazı dilinin yanı sıra sayılarını çok arttırmışlardır. Bu devrenin sonları ise Türkçe nin aydınlığa çıkışının açık müjdeleri ile doludur. Öyle ki bu devir eserlerinin bir eli Osmanlıca da, bir eli Türkiye Türkçe sindedir. Değişiklik bir neslin hayatı içinde ortaya çıktığı, daha doğrusu meyvelerini verdiği için, artık dili bazen Osmanlıca, bazen Türkiye Türkçe si, veya önce Osmanlıca, sonra Türkiye Türkçe si olan şahıslar görülür. Hülasa Osmanlıca nın sonlarında yazı dili yabancı unsurlar ve terkiplerden sür atle temizlenmiş, böylece 20. asrın başlarında terkipli karışık dil tarihe karışarak yerini Türkiye Türkçe sine bırakmıştır. Nazım dili, Nesir dili Osmanlıca nın, kendi içinde yukarıda gördüğümüz şekilde üç devreye ayrılan uzun tarihi boyunca, nazım ve nesir sahasındaki görünüşü birbirinden farklı olmuştur. Bu fark, bir yabancı unsurlar, bir de cümle yapısı bakımından nazım ve nesir dili arasında görülen ayrılıktır. iiirin, bilhassa divan şiirinin muhteva ve şekil bakımından muayyen Ölçülere bağlı bulunması nazım diline de tesir etmiş ve Osmanlıca da umumiyetle tek bir çeşit nazım dili oluşmuştur. Buna karşılık Osmanlıca içinde ilmi ve didaktik eserlerde ayrı edebi eserlerde ayrı bir nesir dili kullanılmıştır. ilmi nesir dili bir dereceye kadar sade ve basit bir dil, edebi nesir dili ise çok aşırı ve sun i bir şekilde yabancı unsurlarla dolu, secili ve kelime gurubu silsilelerinden örülmüş bir dildi. Bu iki çeşit nesir dili Osmanlıca da daima yan yana yürümüştür. Burada şu noktayı belirtelim ki adi nesirde edebi nesre göre bir sadelik ve basitlik vardı, yoksa umumi olarak o da yabancı unsurlarla dolu karışık bir dil, bir Osmanlıca idi. İşte umumiyetle bir çeşit olan nazım dili ile iki çeşit olan

    11 nesir dili yabancı unsurlar ve cümle yapısı bakımından Osmanlıca içinde farklı bir durumda bulunmuşlardır. Yabancı unsurlar bakımından Osmanlıca nın ilk devresinde nazım ve nesir dili aşağı yukarı birbirine yakındır. yabancı unsurlar her ikisinde de çoğalmıştır. Daha çok nazım dilinde görülen terkipler, eski basitliğini muhafaza etmekle beraber bu devirde henüz fazla zincirleme halinde değildir. Umumiyetle nesir dili, nazım diline göre daha sade bir durumdadır. Fakat nazım dili pek değişmediği halde nesir dili gittikçe ağırlaşmaktadır devrenin sonlarında bu gidiş hızlanmış ve nesir dili nazım diline göre çok ağır bir dil haline gelmiştir. Osmanlıca nın en koyu devri olan ikinci devrede ise bu koyuluk hem nazımda, hem nesirde görülür. Fakat nesirde çok aşırı bir durumdadır. Nazım dili ise eskiye göre o kadar ağırlaşmamış ve nesir dilinin yanında oldukça sade kalmıştır. Nazım dilinde eski basit terkipler yerini üçüzlü. dördüzlü ve daha geniş zincirleme terkiplere bırakmış nesirde ise ağırlık ve koyuluk içinden çıkılmaz bir hale gelmiş, bilhassa edebi nesir Türkçe olmaktan büsbütün çıkmıştır. Üçüncü devrede ise nazım ve nesir dili birbirine yine yakındır ve her ikisinde de nisbi bir sadeliğe gidiş vardır. Bu gidiş devre boyunca nesirde daha süratli olmuş, nazımda ise, koyu Osmanlıca devrinde divan şiirinde de tek tük olarak görülebilen sade örnekler gittikçe artmakla beraber, bol yabancı unsurlu ve terkipli dilden kurtulmak daha güç olmuştur Devre bittikten sonra sonra da Osmanlıca nın Türkiye Türkçe si içine taşmaları daha çok nazım dilinde olmuş ve daha sonra tarihi hatıra olarak verilen tek tük Osmanlıca örnekler de hep nazım sahasında kalmıştır. Bu arada Türkçe nin yakasını en geç bırakan eski dilin resmi muhaberede ve mevzuatta kullanılan köhne nesir dili olduğunu da unutmamak lazımdır. Türkçe bugün bile yakasını bu kırtasiye dilinden tamamıyla kurtaramamıştır. Fakat bu, adi nesrin her devirde ağır olan çok hususi bir koludur ve umumi nesir diline ayak uyduramamasının fazla bir kıymeti yoktur. Osmanlıcanın nazım ve nesir dili asıl, yabancı unsurlar bakımından değil, cümle yapısı bakımından birbirinden çok farklı bir durumdadır. Divan şiirinde mananın bir beyitte tamamlanması, bir beyit dışına taşmaması kaidesi Türk cümlesinin yapısı için çok hayırlı olmuştur. Zira mananın bir beyitle tamamlanması demek, bir beytin hiç değilse bir cümle olması, bir cümlenin en çok bir beyit uzunluğunda bulunması demektir. Gerçekten divan şiirinde her beyit en çok bir cümleden, birçok defa da birden fazla cümleden müteşekkil olmuştur. Bu suretle Osmanlı şiirinde cümleler daima kısa, unsurları sade ve yerli yerinde Türk cümleleri olarak kalmış, nazım dilinde Türkçe cümle yapısı Türkçe nin bütün tarihi boyunca hiç değişmemiş bulunan normal karakterlerini muhafaza etmiştir. Osmanlıca nın bütün tarihi boyunca şiirde Türk cümlesi karşımıza daima sağlam olarak çıkar. Buna karşılık Osmanlı nesrinde Türk cümlesi tam bir perişanlık içindedir. Bu bakımdan nazım dilinin daima Türkçe kalabilmiş olmasına karşılık nesir dili çok az Türkçe olabilmiştir Çünkü nesirde şiirdeki gibi belirli bir ölçüye sığmak mecburiyeti yoktur. Nesir, cümle unsurlarının tam bir serbestliğe kavuştuğu sahadır. Cümlenin bir bütün teşkil eden yapısını bozmadan o unsurları istenildiği kadar genişletmek mümkündür. İşte cümle unsurlarının nesir dilindeki bu serbestliği Osmanlıca da tam bir başıboşluk haline gelmiştir. Yani, nesir dilindeki serbestlik istismar edilerek, bilhassa gerundium ve edat guruplarında olmak üzere, cümle unsurlarının çerçevesi de, sayısı da gelişigüzel bir şekilde genişletilmiş, bu yüzden uzun uzun cümleler içinde cümle unsurları, aralarında çok defa yanlış bağlar kurulmuş olarak bir araya getirilmiştir. Bu suretle Türk cümlesinin sağlam yapısı Osmanlı nesrinde umumiyetle bozulmuş ve cümleler çok defa büyük bir kelime yığınından ibaret kalmıştır. Cümle unsurları genişledikçe, cümle uzadıkça hakim olmak güçleşir, Cümle büyüyünce hakimiyeti elden kaçırmamak için dili iyi bilmek, onun kaidelerini iyice hazmetmiş olmak, onun yapısını teşkil eden örgü karşısında tam bir hassasiyete sahip bulunmak lazımdır. Üç dilli bir dil olan Osmanlıca da ise yazıcılar maalesef Türkçe yi incitmeyecek bir nesir diline sahip olamamışlardır. Bunda Osmanlıca nın karışık dil olmasının çok büyük bir rolü vardır. Bu karışık dilin öğretimi sırasında esas emek ve dikkat daima Arapça ve Farsça üzerinde toplanarak Türkçe ihmal edildiği gibi, yazı yazarken de Arapça ve Farsça terkipler yapmak hevesi Türkçe ye itina etmeğe vakit bırakmamıştır.

    12 Bu hususla, Türkçe ye çevrilirken cümle unsurları Türk cümlesine uygun bir sıraya konmadan yerli yerinde bırakılan Arapça ve Farsça dan yapılmış tercümelerin de çok tesiri olduğunu unutmamak lazımdır. Hülasa, Osmanlıca nın nesir sahasında Türkçe, bünyesine aykırı bir yapıya sahip cümlelerle bozuk düzen bir yazı dili manzarası göstermiştir. Bu bozuk düzenliği en çok Osmanlıca nın ikinci devresinde görüyoruz. ilk devrede tercüme tesiri çok hissedilmekle beraber Eski Anadolu Türkçe sinden devralınan nesir dilinde cümle yapısı oldukça sağlamdır. Fakat ikinci devrede bu yapının Türkçe olan tarafı kalmamıştır denilebilir. Cümle yapısındaki bozukluğun nisbeti ise yabancı unsurların derecesi ile cümle uzunluğuna göre değişik olmuştur. Yabancı unsurları fazla ve cümleleri uzun olan yazılarda bozukluk çok olmuş, oldukça sade ve kısa cümleli olan yazılarda ise daha az olmuştur, Osmanlıca nın son devrine gelince, bu devrede nesir dilinin kısa zamanda Türkçe cümle yapısına kavuştuğunu görmekteyiz. Tanzimatla beraber nesirde artık Türk cümlesi sağlam bir yapıya sahip olmuştur. Bu devir cümleleri, eskisi kadar olmamakla beraber, yine bir hayli uzun olmuşlar, fakat yapılan Türkçe ye aykırı düşmemiştir, Arada sırada bozuk cümlelere rastlanmakla beraber umumi olarak nesir dilinde cümle yapısının büyük bir selametle çıktığı açıkça görülmektedir. Bu devrede nazım dilinde ise cümleler eskisinden daha fazla uzun olmak yoluna girmişlerdir, Yeni edebiyatla beraber mananın bir beyitte tamamlanması mecburiyeti ortadan kalkınca bir cümle icabında bir kaç mısra içine yayılmış, böylece bilhassa devrenin sonlarına doğru uzun nazım cümleleri ortaya çıkmıştır. böylece cümlelerde nadir olarak bazen yapı sakatlıkları görülmekle beraber, Osmanlıca nın bu son devresinde de, cümleler biraz uzadığı halde umumi olarak nazım dilinin cümle yapısı her zamanki gibi sağlam kalmış böylece Osmanlıca nın ömrü tamamlandığı zaman Türk cümlesi hem nazım dilinde, hem nesir dilinde Türkiye Türkçe sine sağlam bir yapı ile girmiştir. Türkiye Türkçe si 15. Türkiye Türkçe si Batı Türkçesinin üçüncü devresidir. Bugün de devam etmekte olan bu devre, 1908 meşrutiyetinden sonra başlar. Bu yeni devrenin 1908 meşrutiyetinden sonra başlayan ve Cumhuriyete kadar devam eden ilk safhası Türkiye Türkçesinin başlangıç devri mahiyetindedir bu kısa devirde çok süratli bir şekilde ortaya çıkan yeni yazı dilinin yanında Osmanlıca henüz tamamıyla sahneden çekilmiş değildir. Fakat lam manasıyla son günlerini yaşamakta ve umumi dil olmaktan çıkarak muayyen kalemler tarafından tutulmağa çalışılan hususi bir dil durumuna düşmüş bulunmaktadır. Hasılı bu devir. Osmanlıca nın son örnekleri ile Türkiye Türkçesinin ilk örneklerinin yan yana bulunduğu devirdir, Osmanlıca nın bu son örneklerine yeni dil gittikçe fazla sokulduğu gibi, yeni dilin ilk örneklerinde de bazı Osmanlıca unsurlar, eskimiş bazı kelimeler, bazı terkipler görülmektedir. Yukarıda da söylediğimiz gibi değişiklik bir neslin hayatı içinde ortaya çıktığı için Osmanlıca dan yeni dilin ilk örneklerine bu şekilde ufak tefek taşmalar olmuştur. Fakat yeni dil bu küçük taşmalardan bu ilk devre içinde kendisini süratle kurtarmış, temiz Türkçe nin sayısız örneklerini vererek Osmanlıca yı kısa zamanda gerilerde bırakmıştır Öyle ki Cumhuriyet deri başlarken Osmanlıca artık çoktan ölü bir dil haline gelmiş ve yazı dilinin bütün ufukları Türkiye Türkçe sine açılmış bulunuyordu. Türkiye Türkçesini Osmanlıca dan ayıran başlıca hususiyet onun yabancı unsurlar karşısındaki durumudur, Dilin iç yapısı, yani Türkçe bakımından Batı Türkçesinin bu iki devresi arasında bir devre farkı olmadığını, bu iki devrenin yabancı unsurlar bakımından ayrı devreler teşkil ettiğini yukarıda da açıklamıştık. Yabancı unsurlar bakımından bu iki devre arasında gerçekten çok büyük bir fark vardır. Bu farkın en ehemmiyetli tarafı terkipler bakımından olan ayrılıktır. Türkiye Türkçe si terkipsiz Türkçe dir. Türkiye Türkçesinin en belirli vasfı budur. Bu bakımdan Türkiye Türkçe si Bütün Türkçe nin en temiz devridir, Az ve basit olmakla beraber Eski Anadolu Türkçe sinde yabancı terkipler vardı. Osmanlıca tam manasıyla terkipli dil demektir. Türkiye Türkçe si ise Türk yazı dilinin bu Arapça, Farsça terkiplerden kurtulmuş olduğu mesut devridir. Bir dil, yabancı bir dilin tesirinde kalabilir, Bu tesir, lügat hazinesinde. yani kelime sahasında kaldığı müddetçe ne kadar aşırı olursa olsun dil için bir tehlike teşkil etmez. Fakat kelime sahasını aşar ve kelime guruplarına, cümle sahasına el atarsa dilin yapısı tehlikeye girer. dilin gidişi çığırından çıkar. Dilin, yapısını ayakta tutabilmek üzere bunlara mukavemet edebilmesi için çok sağlam bir

    Yazı kaynağı : docplayer.biz.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap