Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    milli korunma kanunu hangi hükümet döneminde yürürlüğe konulmuştur

    1 ziyaretçi

    milli korunma kanunu hangi hükümet döneminde yürürlüğe konulmuştur bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Milli Korunma Kanunu’na Dönüş: İNÖNÜ’NÜN AHI!

    Milli Korunma Kanunu’na Dönüş: İNÖNÜ’NÜN AHI!

    Milli Korunma Kanunu'na göre hükümet beyazpeynir, süt, kaşar, yumurta tereyağı vb ürünlerin fiyatlarını belirleyecekti. Şeker ve benzin satışlarına sınırlama getirecekti. Birçok ürünü karneyle dağıtacaktı.

    AKP'li Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan neredeyse her seçim öncesinde şöyle diyor: “İnönü zamanında ekmek ‘karneyle' dağıtıldı. Tek parti döneminde ‘kuyruklar' vardı. CHP, halkı yokluğa mahkûm etti!” Fakat İnönü zamanında ekmeğin “karneyle dağıtıldığı” ve “kuyrukların oluştuğu” dönem II. Dünya Savaşı yıllarıydı. Zorunlu “savaş ekonomisi” nedeniyle Türkiye'de bir süre –dünyanın başka yerlerinde de olduğu gibi- “karne” uygulamasına geçilmiş ve ister istemez “kuyruklar” oluşmuştu.

    Ancak gelin görün ki 17 yıllık AKP iktidarı, Türkiye'yi 2019 yılında soğan, patates, domates, patlıcan kuyruklarına mahkûm etmiş durumda. Kurulan “Tanzim Satış” noktalarından 2 kilodan fazla soğan, patates almak yasak. Bu sınırlama, aslında adı konulmamış bir “karne” uygulaması demek.

    SAVAŞ EKONOMİSİ

    İsmet İnönü, Türkiye'yi II. Dünya Savaşı'na sokmamayı başardı. Türkiye, sıcak savaşın yıkımından kurtuldu, ama savaş ekonomisinin olumsuz etkilerinden kurtulamadı.

    Şevket Süreyya Aydemir'in dediği gibi savaş ekonomisi, “topyekün savaşın” bir gereğidir. Savaş ekonomisi, devletin savaş koşullarını düşünerek maddi, manevi bütün kaynakları önceden düzenlemesidir. (1)

    II. Dünya Savaşı başlarında Türkiye, savaş ekonomisine mecbur kaldı. Çünkü Avrupa'da savaş başladığında Türkiye yapayalnızdı. Saldırı tehdidine karşı ordunun her an savaşa hazır olması gerekliydi. Savaş boyunca büyük bir ordu (bir milyondan fazla asker) beslendi. Bu nedenle askeri harcamalar çok arttı. Yetişkin erkekler orduya alındığı için ister istemez üretim azaldı. İkinci Beş Yılık Kalkınma Planı ertelendi. Savaş koşulları nedeniyle ithalat azaldı. Bunun sonucu olarak temel tüketim maddeleri karaborsaya düştü. Fiyatlar yükseldi. Enflasyon arttı. (2)

    Savaş ekonomisi çok zordu. Öyle ki o günlerinde halkın ve ordunun iaşesini sağlamakta zorlanan Ticaret Bakanı Mümtaz Ökmen bir ara intiharı bile düşünmüştü. (3)

    MİLLİ KORUNMA KANUNU

    II. Dünya Savaşı'nın ufukta görüldüğü günlerde CHP hükümeti, savaş ekonomisine yönelik bazı kanunlar çıkardı. Bu kanunlardan en önemlisi, 18 Ocak 1940'ta Dr. Refik Saydam hükümeti tarafından çıkarılan 72 maddelik “Milli Korunma Kanunu”ydu. (4)

    Milli Korunma Kanunu ile hükümete; ücretli iş yükümlülüğü getirme, ücretleri sınırlandırma, özel işletmelere geçici olarak el koyma, hafta tatilini iptal etme, hangi ürünün nerede ve ne kadar üretileceğini, iç ve dış ticarette azami ve asgari fiyatları belirleme ve temel malları vesika (karne) ile dağıtma gibi geniş yetkiler verildi. (5)

    Savaş ekonomisinden şahsi çıkarları için yararlananlar oldu. Bu “savaş fırsatçıları” hapis, para ve sürgün cezalarına çarptırıldılar. Fakat yine de hemen her alandaki karaborsacılık, istifçilik, rüşvet ve nüfuz ticareti önlenemedi. (6)

    Kapsamlı bir devlet müdahalesi öngören Milli Korunma Kanunu'ndan beklenen sonuç elde edilemedi.

    1942'de Şükrü Saraçoğlu hükümeti kuruldu. Saraçoğlu, Milli Korunma Kanunu'nun öngördüğü devlet müdahalesini olabildiğince gevşetti: Tarımsal üreticiye ödenen fiyatları arttırdı. Fiyat denetimini kaldırdı. Böylece fiyatlar yükseldi ve enflasyon arttı. Savaş koşullarında kentlerde oluşan aşırı kazançlara karşı -çok tartışılan- Varlık Vergisi adlı yeni bir vergi koydu. (7) Saraçoğlu hükümetinin bu uygulamaları da ekonomik sorunları çözmeye yetmedi.

    12 defa değişikliğe uğrayan Milli Korunma Kanunu, 1960'a kadar yürüklükte kaldı.

    Savaş koşulları, karneler ve kuyruklar

    Savaş koşulları nedeniyle tarımsal üretim azaldı. Hükümet, ordunun ve halkın beslenebilmesi için üreticilerden kendi belirlediği düşük fiyata hububat toplamaya başladı.

    1941'den itibaren her üreticinin kendi ihtiyacını ayırdıktan sonra kalan buğdayı, kilosu 20 kuruştan devlete satması istendi. Oysaki o dönemde piyasa fiyatları 50 kuruşa kadar çıkmıştı. Bu durumda üreticiler, ürünlerini saklamaya, devlete teslim etmemeye veya devlet memurlarına rüşvet vererek ürünlerini az göstermeye başladılar. Bu nedenle 1942'den itibaren buğday ve un fiyatları daha da yükseldi. Birçok ilde ekmeklik un bulunmaz oldu. 1943 başlarında “TMO Vergisi” adlı yüzde 10'luk bir üretim vergisi getirildi. (8)

    Savaş koşullarında her şeyden çok ekmeğe ihtiyaç vardı.

    1940'da İçişleri Bakanlığı, belediyelerden yüzde 80 randımanlı ekmek üretmelerini istedi. Ayrıca ekmeklik buğdaya belli bir orada çavdar karıştırılmasına karar verildi. Ekmeğin fiyatı denetlendi. Fırıncıların ellerindeki un miktarını bağlı bulundukları belediyelere bildirmeleri istendi. Acil ihtiyacı olan illere hükümet buğday gönderdi. (9)

    24 Kasım 1941'de Bakanlar Kurulu, buğday unundan ekmek ve türevleri dışına başka maddelerin yapılmasını, satılmasını ve tüketilmesini yasakladı. Bu karar göre pasta, kek, sandviç ekmeği, poğaça, yufka, çörek, börek, tatlı vb. maddelerin üretimi, satışı ve tüketimi yasaklandı. (10)

    13 Ocak 1942'de halka karne ile ekmek verilmeye başlandı. (11) Buna göre 7 yaşına kadar çocuklar günde 287.5 gram, 7 yaşından büyükler 375 gram, ağır işlerde çalışanlar 750 gram ekmek tüketme hakkına sahip olacaktı. (12) Karne ile ekmek dağıtımına 9 Eylül 1946'da son verildi. (13)

    14 Ekim 1942 tarihli bir kararnameyle şeker de karneyle dağıtılmaya başlandı. Yaklaşık 4 ay sonra şeker satışları serbest bırakıldı. (14)

    Ekmek ve şeker dışında et, un, çay ve Sümerbank ürünleri de bir süre karneyle dağıtıldı. (15)

    Aslında CHP hükümeti, o zor savaş koşullarında orduyu ve halkı aç bırakmamak için elinden geleni yaptı. Bütçe darlığına rağmen memurlara belli aralıklarla zam yaptı. 1942-1943 yıllarında memurlara birer maaş ikramiye ile memurlara, eşlerine ve çocuklarına Sümerbank'tan ayakkabı ve elbiselik kumaş yardımı yaptı. 1944 yılı bütçesine memurlar için 15 milyon lira ek ödenek koydu. Köylüye tarım aletleri ve tohumluk dağıttı. Kızılay'ın kurduğu aşevlerinden yemek verilenlerin, yiyecek, giyecek ve yakacak yardımı alanların sayısı sadece İstanbul'da 85 bin kişiyi buldu. Kimsesiz çocuklar Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından doyuruldu, bakıldı. İşçiler sigortalandı. Bu sırada bir taraftan da tifüs, çiçek ve sıtma gibi hastalıklarla mücadele edildi. (16)

    Cumhurbaşkanı İnönü, 1 Kasım 1942'de Meclis açış konuşmasında karaborsacıları eleştirdi. Yaklaşık iki yıldır ülkede ıstırap çekildiğini, bu ıstırabın dindirilmesi için Cumhuriyet hükümetinin var gücüyle çalıştığını söyledi. Ancak, toplumun kendilerine yardımcı olmadığından yakındı. (17)

    1940'lardaki zorunlu savaş ekonomisi; “karneler” ve “kuyruklar”, 1950'de CHP iktidarının sonunu hazırladı. Savaş ekonomisi, yüzde 80'i kırsalda yaşayan halkın Demokrat Parti'ye (DP) yönelmesine neden oldu.

    Menderes dönemindeki karneler ve kuyruklar

    1950'de Adnan Menderes'in DP'si iktidar oldu. 1950-1954 arasında ekonomi düzeldi. Ancak 1954'te yaşanan büyük kuraklık, devam eden elverişsiz hava koşulları tarımsal üretimi azalttı. Buna ek olarak ABD yardımları kesildi ve kredi muslukları kapandı. Bu nedenle fiyatlar yükseldi, enflasyon arttı. (18)

    Menderes'in DP'si döneminde 1954'ten itibaren birçok mal karaborsaya düştü. Piyasada kahve, lastik, yedek parça, şeker, et, gaz yağı ve hatta nal çivisi bulunmaz oldu.

    Menderes, “bu yokluğu”, muhalefetteki CHP'ye, bir kısım basına, tüccarlara ve iş adamlarına bağlıyordu. Menderes'e göre ülkede aslında her şey vardı, ama nüfus çok arttığı için mal yetişmiyordu!

    Menderes, 1955'teki bir konuşmasında şöyle diyordu: “Lastik yok! Fakat 1950 senesinin 5 misli lastik istiyorsunuz…(19) Menderes, 1956'da, aynı mantıkla şeker yokluğunu da şöyle açıklıyordu: “1950'de 100 bin ton şeker yiyen Türkiye'ye bugün 260 bin ton şeker veriyoruz, memlekete yetmiyor. Ankara'nın 25 bin nüfustan 400 bin nüfusa çıktığını hayranlıkla hatırlamıyorsunuz…(20)

    Sonunda olan oldu! 1956'da Menderes'in DP'si, İnönü'nün CHP'sinin savaş koşullarında çıkardığı Milli Korunma Kanunu'na sarılmak zorunda kaldı.

    Milli Korunma Kanunu tasarısı Mayıs 1956'da TBMM'de görüşüldü. Tasarı, Milli Korunma Kanunu'nda yer alan cezaları 10 katına kadar yükseltiyordu. Örneğin, kanunda 3 gün olan en düşük hapis cezası 30 güne, 5 yıl olan en yüksek hapis cezası ise 30 yıla çıkarılıyordu. Hatta bazı milletvekilleri, 30 yıl hapis cezasını yeterli görmeyip “idam” cezası bile istediler. Bu istek, 114'e karşı 205 oyla reddedildi. (21)

    6 Haziran 1956'da ağırlaştırılmış Milli Korunma Kanunu kabul edilip yürürlüğe girdi.

    Kanuna göre, hükümet malların fiyatlarını ve kâr sınırlarını belirleyecekti. Toptancı kârı yüzde 10'u, perakendeci kârı yüzde 20'yi geçmeyecekti. Beyaz peynir, süt, kaşar, yumurta tereyağı vb. ürünlerin fiyatları Ticaret Bakanlığı tarafından belirlenecekti. Şeker ve benzin satışlarına sınırlama getirilecekti. Özel araçlardan 13 beygire kadar olanlara günde 6 litreden, daha yukarı olanlara günde 8 litreden fazla benzin verilmeyecekti. Taksilerin yakıt hakkı 15 litreydi ve taksilerin şehir dışına çıkmaları yasaktı. Gazeteler, bayram günleri hariç 8 sayfadan fazla çıkmayacaktı. (22)

    Kanuna uymayanlar ağır biçimde cezalandırılacaktı. Vehbi Koç'un bile gözaltına alındığı, fiyatı 12 kuruş olarak belirlenen yumurtayı 13 kuruşa satan 15 yaşındaki bir çocuğun başkentte karakolda hırpalandığı duyuldu. (23). O günlerde gazetelerde şöyle haberlere rastlanıyordu: “Ankara'da 21 kuruşluk düğmeyi 25 kuruşa sattığı gerekçesiyle 1 esnafa 1 yıl hapis, 3 yıl ticaretten uzaklaştırma ve 1000 lira para cezası verildi.” (24)

    Menderes'in DP'si döneminde birçok ürün -sınırlı biçimde- karneyle dağıtıldı:

    14 Mart 1955'te kişi başına 250 gram şeker dağıtımı başladı. Eylül 1956'da Ankara'da karneyle kahve dağıtımı başladı. Ocak 1957'de karneyle akaryakıt dağıtımı başladı. Kasım 1957'de Brezilya'dan 300 ton kahve geldi. Kişi başı dağıtılacak kahve miktarı 12 grama çıktı. Temmuz 1958'de Ankara'da benzin karneye bağlandı. İstanbul'da şeker ve gaz yağı sıkıntısı başladı. (25)

    Menderes'in DP'si döneminde –üstelik savaş yokken– ülkede “yokluk” baş gösterdi; birçok ürün karneyle verildi.

    Ve

    Haziran 1959'da Eskişehir'de DP'nin bir temel atma töreninde kürsüye çıkan bir imam, “Allah bu muhalefeti kahretsin!” diye dua etti. (26)

    Malum! Bugün Menderes'e çok özeniyorlar ya! Sonunda ülkeyi, tıpkı Menderes gibi, İnönü'nün, savaş koşullarında çıkardığı, Milli Korunma Kanunu'na muhtaç durumuna getirdiler.

    KAYNAKLAR

    1- Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, C. 2, 7. bas., İstanbul, 2000, s. 206-208.

    2- Şevket Pamuk, Türkiye'nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, 5. bas., İstanbul, 2015, s. 199, 200.

    3- Aydemir, age, s. 204.

    4- TBMM Zabıt Ceridesi, Devre VI, C.8, s. 141-158.

    5- Pamuk, age, s. 200. Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, C. II, Ankara, 2010, s. 523.

    6- Pamuk, age, s. 201.

    7- Pamuk, age, s. 201. Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, C. II, s. 523.

    8- Pamuk, age, s. 206,207.

    9- Şinasi Sönmez, “İkinci Dünya Savaşı'nda Türk Hükümetinin Temel Gıda Maddelerinin Temini Konusunda Aldığı Tedbirler”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S. 47, Bahar 2011, s. 613-617.

    10- BCA: 030.18.01.02/ 96.95.17./ 24. II. Teşrin 1941. Sönmez, age, s. 617.

    11- Cumhuriyet, 4 Ocak 1942.

    12- BCA: 030.18.01.02/ 97.108.8. Sönmez, age, s. 618.

    13- Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, C.II, s.528.

    14- Son Posta, 17 Ekim 1942.

    15- Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, C.II, s. 528.

    16- Son Posta, 3 Kasım 1942. Cumhuriyet, 11 Mayıs 1943. Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, C.II, s.5 29, 530.

    17- İnönü'nün Söylev ve Demeçleri, İstanbul, 1946, s. 370.

    18- Feridun Cemil Özcan, “Ellili Yıllarda Türkiye Ekonomisi”, Türkiye'nin 1950'li Yılları, İstanbul, 2015, s. 41

    19- Şevket Çizmeli, Menderes, Demokrasi Yıldızı? 2. bas., Ankara, 2007, s. 529.

    20- Altan Öymen, Ve İhtilal, İstanbul, 2013, s. 324, 325.

    21- Öymen, age, s. 294, 295, Özcan, age, s. 61.

    22- Öymen, age, s. 297, 298.

    23- Çizmeli, age, s. 531.

    24- Öymen, age, s. 298.

    25- Çizmeli, age, s. 720-741.

    26- Çizmeli, age, s. 741.

    Yazı kaynağı : www.sozcu.com.tr

    Milli Korunma Kanunu

    Milli Korunma Kanunu

    Yasanın Sonuçları

    Demokrat partinin Milli Korunma Kanunu

    Yazı kaynağı : yakindantarih.blogspot.com

    milli korunma kanunu

    Mili Korunma Kanunu’nun Hayata Geçirilişi (1940) ve Tek Parti Dönemi Uygulamaları

    Milli Korunma Kanunu

    Milli Korunma Kanunu

    Türkiye’nin, tüm dünyayı sarsan 1929 Ekonomik Bunalımı’nın yaralarını sarmaya başladığı bir dönemde patlak veren II. Dünya Savaşı tüm dengeleri bir kez daha altüst etmişti.  Savaşın ilk dönemi olan Avrupa Savaşının başlamasıyla birlikte ülkede ekonomik durum da bozulmuş ve o günkü deyimle karapazarcılık (sonraları karaborsacılık) başlamıştı. Aranan mallar ortadan yitip karaborsaya düşmüş, fiyatlar alabildiğine yükselmiş, hayat pahalılığı her gün biraz daha şiddetlenmişti. Serbest çalışan orta dereceli halk ile memurlar ve benzerleri geçim sıkıntısına düşmüşlerdi. Bu yüzden yurt içinde doğan dikkat çekici huzursuzluk, hükümetin dış politika tutumunu kendi çıkarlarına uygun bulmayan devletlerin aleyhteki propagandalarında konu olarak ele alınıyor ve Türkiye’de hayat pahalılığı, işsizlik, sefalet olduğu yolunda radyo yayınları yapılıyordu.

    Ankara Radyosu’nda konuşan hükümet sözcüsü ise bu iddialara karşılık şunları söylüyordu:

    Bana karşılık Alman gazeteleri şöyle yazıyorlardı:

    Ekonomik Durum İç Açıcı Değil

    Gerçek olan şu idi ki, Türkiye’de büyük bir ekonomik bunalım vardı. Türkiye savaşa girmemişti ama savaşın yarattığı uluslararası ekonomik koşullarından oldukça fazla etkilenmişti. Savaş başladığında ordunun büyük donanım eksikliği vardı ve bunların tamamlanması gerekiyordu. Savunma harcamaları olağanüstü artmış, 1938’de bütçeden savunmaya harcanan pay % 30.31 iken bir yıl sonra % 43.32’ye yükselmişti. Ne var ki bu harcamalar toplanan vergilerle değil para basılarak yapılmıştı. Emisyonun artması Türkiye Cumhuriyeti’nin enflasyonla tanışmasını da sağladı. 1938 yılı fiyatları 100 olarak temel alındığında 1941 yılında söz konusu rakam 175,3’e çıkmıştı.

    O yıllarda özel sektör son derece küçüktü ve yatırımlarının fazla bir önemi yoktu. Fakat devlet bütçesi olağanüstü arttığı halde bütçenin büyük bölümünün ordunun savaş hazırlıklarına ayrılmasıyla artık devlet yatırımlarından da söz etmek fazla olanaklı değildi. Seferberlik emriyle silah altına alınan nüfusun artması gıda maddelerine olan talebi artırmıştı. Fakat bu durum bir kısırdöngüyü de beraberinde getirmişti. 20 milyona yakın ülke nüfusunun yaklaşık bir milyonunun silah altına alınması nedeniyle üretim yapacak kitle sayısı da azalmış, tarım ve sanayi üretimi dibe vurmuştu.  Örneğin çiftçilerin çoğunun askere alınması nedeniyle 1938’de 3.814.000 ton olan buğday üretimi 1941’de 3.135.000 tona kadar gerileyecekti. Bu nedenle toplam arz toplam talebi karşılayamayacak duruma gelmiş ve halk kıtlık kotkusuyla gıda maddelerine saldırınca karaborsacılık alıp başını yürümüştü. Buna bir de savaş koşullarının ithalatı zorlaştırması eklenince, büyük tüccar ve çiftçiler bu ortamda tefecilik, karaborsacılık ve vurgunculuk yoluyla mallarını fahiş fiyatla satarak çok büyük miktarda haksız kazanç sağlamıştı.

    Nitekim Çoruh Mebusu Mazhar Müfit Kansu, konuyu bir soru önergesi ile Meclis’e getirmiş ve önergede vurgunculuğun şiddetle devam ederek Anadolu’ya yayıldığını ve bu nedenle memur ve orta sınıf halkın acı çekmekte olduğunu söylüyordu. Vurgunculuğa son verilmesi için şiddetli önlemler alınması gerektiğini söylüyor ve hükümetin bu konuda bir görüşünün olup olmadığını, ne yapacağını soruyordu.

    Soruyu cevaplayan Ticaret Bakanı Nazmi Topçuoğlu genellikle şunları söylemişti:

    Sorun yalnız kahve ve gıda maddeleri değildi. Ülkede birçok temel tüketim malzemesinin eksikliği hissediliyordu. Benzin yokluğu nedeniyle taksiler için tek  çift plaka uygulamasına gidilmiş ve bu araçlara verilecek yakıt miktarı ayda 210 litre ile sınırlandırılmıştı. Yine benzin yokluğundan birçok otobüs seferi iptal olmuştu. Ülkede kağıt sıkıntısı nedeniyle gazetelerin dört sayfadan fazla çıkması yasaktı.

    Milli Korunma Kanunu’nun Gerekçesi

    Bu durum üzerine Refik Saydam’ın hükümeti derhal ekonomik bunalım için çare bulma çalışmalarına başladı ve ekonomik bunalımın halkın toplan düzenini olduğu kadar, ulusal savunma gücünü de tehlikeli surette etkilediği gerekçesi ile bir Milli Korunma Kanunu tasarısı hazırlatıp Meclise sundu. Hükümet Milli Korunma Kanunu’nun gerekçesini şöyle açıklıyordu:

    Gerçekten de o yıllarda birçok ülke savaş koşullarının getirdiği olumsuzlukları bertaraf etmek amacıyla olağanüstü yasalar çıkarmıştı. Örneğin ABD’de “Wealth Tax” (Varlık Vergisi) ile şirketlerin kazançlarının % 94’üne vergi kondu. Almanya’da yürürlüğe giren “Olağanüstü Savaş Kazançları Vergisi” ile toplam kazancın % 85’i vergilendirildi. İngiltere’de “Exess Profit Tax” vergisiyle, kurum kazançlarının % 100’ü vergi olarak alındı.

    Kanunun 1. maddesi hükümete olağanüstü yetkiler tanıyordu:

    Ve tasarının öteki maddelerine göre Hükümet; bu yetkilerini kullanmak gerektiğine ve olağanüstü halin sona ermesi nedeniyle uygulamadan vazgeçtiğine karar verince bunları ilan eder ve Büyük Millet Meclisi’ne de bildirir. Başbakanın başkanlığında ve onun seçeceği bakanlardan bir Koordinasyon Kurulu meydana getirilir, Başbakanlığa bağlı bir büro kurulur. Hükümet; sanayi ve maden kuruluşlarını, halk ve milli savunma ihtiyaçlarına yönelmeleri için, kontrol eder. Onlara üretim programları verebilir. İşyerlerinde çalışanlardan hiç kimse kabule değer bir özrü olmadan ve haber vermeden ayrılamaz. Hükümet gerektiğinde fazla mesai yaptırabilir ya da hafta sonu tatillerini iptal edebilir. Hükümet isterse, maliyeti üzerine belli bir kâr koyarak yapılan malları kendisi alabilir.

    Özetlemek gerekirse; ülkedeki ekonomik bunalımı, halkın geçim zorluğunu, karaborsayı, vurgunculuğu, fiyat yükselmesini, mal darlığını, alım zorluğunu önlemek ve ortadan kaldırmak için hükümet, her türlü girişimde bulunmaya yetkilidir

    18 Ocak 1940’da 3870 sayılı ile çıkarıldığı dönemde altı bölüm, 68 madde ve 4 geçici maddeden oluşan Milli Korunma Kanunu kabul edilmiş, 24.2.1940’da bu uygulamaya ait işleri görecek dairenin kurulmasını kararlaştırmıştı. İlk uygulama olarak satıcıların fatura vermek zorunluğu hakkındaki 5.3.1940 günlü kararname çıkarmış, 3.4.1940’da da taşınmaz malların kiralarının arttırılmasını yasaklamıştı.

    Fakat savaş yıllarının yarattığı zorunluğun bir karşılığı olarak Refik Saydam’ın başbakanlığı döneminde çıkarılan Milli Korunma Kanunu istenilen sonucu sağlayamamıştır. Çünkü bu kanun, zabıta tedbirleri ile ekonomik yaşantıyı düzenlemek gibi sakat bir temel zihniyetin üzerine oturtulmuştu. Örneğin bu yasa çerçevesinde tüm üreticiler geçimlik ve tohumluk dışında kalan buğdaylarını Toprak Mahsulleri Ofisi’ne satmak zorundaydı. Piyasa fiyatının oldukça altında gerçekleşen bu alımlar küçük üreticiyi mağdur etmiş, büyük üreticiler zorunlu satın almadan kaçırdıkları ürünleri karaborsada satarak büyük miktarda haksız kazanç sağlamıştı. İstenilen sonuç elde edilemediği için de 1942 yılında ülkede ekmek karnesi uygulamasına başlanmıştı.

    Karaborsacılığı önlemek için merkezleri İstanbul, İzmir, Adana ve Samsun olmak üzere kurulan Men’i İhtikâr Mahkemeleri de başarılı olamadı. Oysa üyeleri Meclis’ten seçilen bu mahkemelerin karaborsacılık yaptıkları belirlenen kişilere idam cezasına varan cezalar verme yetkisi vardı. Buna en güzel örnek olarak 1942 yılında Türkiye’nin zeytinyağı gereksinimi 15.000 ton iken ülke içinde 40.000 ton zeytinyağı olmasına karşın fiyatların 100-160 kuruşa varan fahiş oranda artması gösterilebilir.

    Milli Korunma Kanunu’nun devlete, hemen her sahaya el atabilecek çapta geniş yetkiler vermesi ve halka  yükümlülükler getirmesi; ülke ekonomisinde etkin olan sermaye sahiplerini, sanayicileri ve hatta işçi ve çiftçi sınıflarını dahi derinden etkilemiştir. Bu nedenle II. Dünya Savaşı bittiğinde CHP gözden bir hayli düşmüş ve  yaşadığı sıkıntıları unutamayan halk bu sıkıntıları CHP’ye mal ederek Demokrat Parti’yi iktidara getiren yolu açmıştır.

    Milli Korunma Kanunu, Adnan Menderes döneminde de uygulanmaya devam edilmiş, 11.6.1956’da çıkarılan bir kanunla ceza hükümleri iyice ağırlaştırılmış, DP’nin iflas eden ekonomik politikası, bu kanunun uygulanmasıyla düzeltilmeye çalışılmıştır. Barış döneminde ekonomide savaş hali hükümlerinin uygulanması geniş tepkiler yaratmıştır. Ayrıca bu kanuna göre verilen cezaların ertelenemeyeceği yolunda bir hükmün de bulunması toplumsal huzursuzluğu arttırmıştır. Ancak 27 Mayıs’ın ardından 10 Eylül 1 960 tarihli ve 79 sayılı kanunla Milli Korunma Kanunu’na karşı suçlar affedilmiş, sermaye ve fon hesapları tasfiye edilerek Milli Korunma Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır.

    Yazı kaynağı : toplumsaltarih.wordpress.com

    Varlık Vergisi ve Milli Koruma Kanunu

    Varlık Vergisi ve Milli Koruma Kanunu

    Dünya Bülteni / Tarih Dosyası

    11 Kasım 1942 tarihinde "Türkleştirme Hareketi"nin ilk halkasının bir parçası olarak çıkartılan Varlık Vergisi'nde ilk sürgünler tam 69 yıl önce gerçekleşmeye başladı.

    Özellikle gayrimüslim ticaret erbabını hedefleyen bir kanun olarak yürürlüğe giren Varlık Vergisi'ni ödeyebilmek için, evlerini/işyerlerini satmak zorunda kaldı ve çoğunun iş hayatı sona erdi.

    1942 ylında bugün Varlık Vergisini ödemeyen 160 kişi sürgün edildi ve Resmi rakamlara göre 1400 kişi Aşkale’ye yollandı. Sürgünler, taş kırdı, yol yaptı.

    Varlık Vergisi kanunu, yüzlerce gayrimüslimin göç etmesine, daha sonra da 6-7 Eylül olaylarının yaşanmasına neden olan ve temeli İttihat ve Terakki döneminde atılan ‘Sermayenin Türkleştirilmesi projesinin’ bir parçasıydı.

    11 Kasım 1942 tarihinde, özellikle gayrimüslüm ticaret erbabını hedefleyen varlık vergisi kanunu çıkartıldı. II. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'de enflasyonun artması, karaborsacılığın yaygınlaşması ve bu sayede aşırı kazanç sağlayan bir zümrenin ortaya çıkması ile gelişen süreçte bu kazançların vergilendirilmesi amacıyla devlet tarafından konan vergidir.

    Uygulama 1,5 yıl sürdü. Ödeme yapmayanlar çalışma kamplarına gönderildi. İkinci Dünya Savaşında Türkiye'de uygulanan bir servet vergisiydi. 1942 yılında uygulamaya konulan bu verginin gayesi harp zamanındaki karaborsa ve spekülasyon kazançlarını bir defaya mahsus olmak üzere vergilemekti. Ancak verginin matrahı ve nispetinin kanunla tespit edilmemiş olması idarenin keyfi takdirine yol açmış ve vergi mükelleflerinin arasında adâletsiz bir yük dağılımı meydana gelmiştir.

    İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1939 tarihinden, 1945 yılına kadarki dönemde Türkiye filli olarak savaşa girmemiştir. Ancak her an savaşa hazır bir durumda bulunmak üzere askeri harcamalar arttırılmış ve ekonomi bu yüzden gerilemiştir. Avrupa’da savaş başladığı sırada, hükümet bir milyon genci silah altına almış bu da sanayi ve hizmet sektöründe işgücü kaybı, üretim ve verimliliğin düşmesine yol açmıştır. Arz-Talep dengesi bozulmuş ve savaş yıllarında mal kıtlıkları yaygın hale gelmiştir. Bu da çok sayıda üretici ve aracının karaborsa yoluyla hızla zenginleşmesine sebebiyet vermiştir. Ayrıca, Almanya ile yapılmış olan “Kriling Anlaşmaları” ile Türk dış ticareti büyük ölçüde Almanya’ya bağlanmış, ekonomik olan bu bağımlılık, hem dış hemde iç politikamızı etkilemiştir. Bu sebeplerle Türkiye, İkinci Dünya Savaşı yıllarını tutarzsızlıklarla dolu  iç ve dış politikalar ile geçirmiş bu bakımdan savaşı yılları Türkiye’de etkilerini günümüze kadar sürdüren  gelişmelere yol açmıştır.

    1938’den sonra bürokrat zihniyetli küçük bir grup iktidarı ele geçirmiş ve memleketteki bütün faaliyetleri kendi kontürolüne alarak ekonomide devlet müdahalesini yoğunlaştırmıştır. Bunun bir sonucu olarak, II.Dünya Savaşı başlayınca, 26 Ocak 1940’ta Hükümet’e olağanüstü koşullar karşısında ulusal ekonomi ve savunmayı ilgilendiren konularda geniş yetkiler veren, ekonomiyi her an girilmesi mümkün olan savaşın koşullarına uydurmak amacı güden “Milli Koruma Kanunu” T.B.M.M’de kabul edilmiştir.

    Ekonomik hayata son derece müdahaleci bir nitelik taşıyan bu kanuna göre, hükümet üretimde, ticarette, fiyatlarda ve iş hayatında devlet kontrolünü arttırıyordu. Kanun maddeleri, zenginler, iş verenler, büyük toprak sahipleri lehine olumlu, işçiler, köylüler, Türkiye halkının büyük çoğunluğunu oluşturan küçük çiftçiler kısacası halk aleyhine olacak tarzda olumsuz bir surette uygulandı. Bu  yanlış politika neticesinde de yukarıda sözünü  ettiğimiz “ savaş vurguncuları” olan bir zümre ortaya çıktı. Bunlar, İstanbul’da ve Ankara’da önemli miktarlarda gayrimenkul edindiler. Darlığı çekilen tüketim maddelerini  el altından piyasaya yüksek fiyatla süren bu aracı tüccarlar gittikçe zenginleştiler. Yokluk zamanlarında ölçüsüzce harcamaları betimleyen “Hacı Ağa” deyimi de bu dönemde ortaya çıktı. Savaşın üçüncü yılı olan 1942’ye gelindiğinde, ülkede karaborsa ve stokçuluk dingilenemez bir duruma gelmişti.Toprak ağaları ve ticaret burjuvazisi içinde yer alan bürokratlar ve memurlarda savaş zengini oldular. Kanunun uygulanması ile orataya çıkan bu durumu Yakup Kadri Karaosmanoğlu hatıralarında şöyle anlatmaktadır: “ Zeytinyağı piyasasını tekeline alan bakan mı istersiniz, karaborsacıları koruyan vali, genel müdür ve saire mi istersiniz, o devirde bunların her köşe başında size sırıttıklarını görebilirdiniz…Etraf ise, bunların işbirlikçileri olan “sırtlarını devlet nüfuzuna  yada nüfuzlu politikacılara dayayarak halkı haraca kesen , tekelcilerden, karaborsacılardan geçilmiyordu.” Neticede bu durumun faturasını yoksul Anadolu insanı ve Türkiye halkının tamamı ödemek zorunda kalıyor ve yokluk içerisinde yaşıyordu. Önce Ankara’da sonra İstanbul’da ekmek karneye bağlandı. Un, şeker gibi temel gıda maddeleri hiç bulunamaz oldu.

    Aynı dönemde Avrupa’da kamu ve özel sektör dayanışma ve uyum içindeyken, Türkiye’de bu durum tam tersi bir duruma gelmiş, özel sektörle devlet arasında bir güç gösterisi başlamıştır. Savaş koşulları sebebiyle ordu ihtiyaçları için büyük harcamalar gerektiğinden  hükümet, birtakım olağanüstü vergilerle, kendisinin ortaya çıkardığı egemen sınıflara hücuma geçmiştir. Milli Koruma Kanununun bir sonucu olarak özellikle fiyat düzenine yapılan müdahalelerle ortaya çıkan savaş zengini zümreye karşı, 1942’de “Devletçilik” politikası gereğince, 11 Kasım 1942‘de “Varlık Vergisi” kanunu çıkarılmıştır. Kanun bir defaya mahsus olmak üzere, olağanüstü ekonomik ve mali koşullar sebebiyle çıkarılmıştır. Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na göre bu yasa ile enflasyonla mücadele edilecek, savaş yıllarında çok para kazanmış olanlardan vergi alınacak ve bu şekilde devlet gelirleri attırılacaktı.

    Oysa basına kapalı olarak yapılan C.H.P grup toplantısında Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun vurguladığı gerekçeler çok farklıydı. Buradaki konuşmasında Saraçoğlu:

    "Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz. Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.” Demekteydi.

    Zengin çiftçi ,ticaret ve sanayi burjuvazisine konan bu vergide kapsam oldukça geniş tutuldu. Kanunla her il ve ilçe merkezinde kimin ne kadar vergi ödeyeceğini belirleyecek, “Servet Tespit” komisyonları kuruldu. Komisyon kararlarına karşı itiraz ve temyiz yolları kapatıldı. Verginin ödemesi tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde yapılacak, vergiyi ödemeyenlerin malları haczedilerek icra yoluyla satılacak, buna rağmen borcunu ödemeyen mükellefler borçlarını "bedenen çalışarak”  ödemeleri için çalışma kamplarına gönderilecekti.

    Bu kanun gerçekte, Şükrü Saraçoğlu’nun hükümet programında ifade ettiği "Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar laakal bir o kadar da vicdan ve kültür meselesidir. (...) Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hakimiyetidir." diyerek yeni hükümetin sosyal politikasına uygun olarak, ırkçı ideolojinin etkisiyle azınlıklara karşı kullanılmıştır. Milli Koruma Kanunu ile ortaya çıkan savaş zenginleri arasında Yahudi, Rum ve Ermeni kökenli vatandaşlarımızın önemli bir oran teşkil etmesi sebebiyle, 1942 yazı boyunca İstanbul gazetelerinde hırsızlık, karaborsacılık, vurgunculukla  ilgili haber ve yazılar ön plana çıkarıldı. Hemen her gün ve her gazetede "karaborsacı Yahudi" tiplemesini içeren karikatürler yayınlandı.

    Yasanın uygulayıcılarından olan Faik Ökte'nin anılarında anlattığına göre, Maliye Bakanlığı savaş dolayısıyla fevkalade kazanç elde ettiği iddia edilen kimselerin cetvelinin yapılarak müslümanların M, gayrımüslimlerin G, dönmelerin D harfiyle işaretlenmesini talep etti. İstanbul'da kurulan üç komisyon tahakkuk eden vergi listelerini 18 Aralık 1942'de açıkladı. Tahakkuk eden vergiler 3877’si yabancı yani azınlıklardan olmak üzere 114 bin kişiye, yüklenmişti. 27 Ocak ile 3 Temmuz 1943 arasında, tümü gayrımüslimlerden oluşan toplam 1229 kişi çalışmak üzere Erzurum Aşkale'ye yollandı. Ancak içten ve dıştan gelen tepki ve baskılar sebebiyle Hükümet 1943 yılında kanunun uygulamasını durdurarak, tahsil edilmemiş olan Varlık Vergisi borçlarının silinmesine karar verdi. Aralık ayının ilk günlerinde Aşkale ve Sivrihisar’a sürgün edilenler yaklaşık on aylık esaretten sonra evlerine gönderildi.

    “Varlık Vergisi” tahakkuk ettirilen miktarların şekli, itiraz hakkı tanınmaması ve vergi genelliği ilkesine aykırı düştüğü için tümüyle hukuk dışı bir vergiydi. Ve daha çok azınlıklara yüklenmesi sebebiyle ciddi bir ayrımcılık boyutu vardı.  Sonuç olarak, Cumhuriyet tarihinin tartışılan yasaları içerisinde yer alan Varlık Vergisi Kanunu, Milli Korunma Kanunu ve Toprak Mahsülleri Vergisi Kanunu’yla birlikte, Türkiye halkının büyük bir bölümünün CHP iktidarından soğumasına yol açmış, D.P’yi hazırlayan etkenlerden biri olmuştur. Ayrıca Türkiye’de ekonomik, sosyolojik ve nüfus açısından da değişimlere yol açmıştır. Varlık Vergisi bazılarınca ,verginin  baş uygulayıcılarından  Faik Ökte’ye göre “ Cumhuriyet mali tarihinin yüz kızartan bir sahifesi” olarak nitelenirken, bazıları da devlet aracaılığı ile  milyonlar kazanan savaş vurguncuları ve azınlıkları hedef olamasından dolayı vergiyi savunmuşlardır.

    Kaynaklar: Atatürk Araştırma Merkezi, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, c.2,Ankara, 2006.

    Y. Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 yıl, Ankara,1968.

    Faik Ökte, Varlık Vergisi Faciası, İstanbul, 1951.

    Rıdvan Akar, Varlık Vergisi, İstanbul,1992.

    Ahmet Kuyaş(Yay.Yönetmeni), Tarih 2002, İstanbul, 2002.

    Ahyan Aktar, Varlık Vergisi Ve Türkleştirme Politikaları, İstanbul,2000.

    Yazı kaynağı : www.dunyabulteni.net

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap