Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    laik devlet anlayışı ilk kez hangi olaydan sonra ortaya çıkmıştır

    1 ziyaretçi

    laik devlet anlayışı ilk kez hangi olaydan sonra ortaya çıkmıştıri bilgi90'dan bulabilirsiniz

     Yeniçağda “laik devlet” anlayışı ilk kez hangi olaydan sonra ortaya - Eodev.com

    Türkiye'de laiklik

    Türkiye'de laiklik

    Türkiye'de laiklik, Osmanlı İmparatorluğu zamanında yargı ve devlet yönetiminde kısmen kendini göstermeye başlamış, Cumhuriyet devrimi ile anayasanın temel unsurlarından biri haline gelmiş, din ve siyasetin birbirine karışmaması ilkesidir. Laiklik terimi Fransızcadaki karşılığı Laïcité kelimesinden Türkçeye uyarlanmıştır.

    Osmanlı'da laikliğin ilk belirtileri II. Mahmud zamanında görülmüştür. Tanzimat dönemindeki reformlarla laik Nizamiye mahkemelerinin ve batılı tarzda eğitim için Maarif Nezareti'nin kurulması, II. Meşrutiyet döneminde Şeyhülislamın kabineden çıkarılması gibi adımlarla Osmanlı'da devlet kurumları kısmen laikleşmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla laiklik ilkesi devlet tarafından tamamen benimsenmiştir.

    Laiklik ilkesi toplumun kimi kesimlerince benimsenirken, bazı kesimler buna tepki göstermiştir.[daha geniş açıklama gerekli] 2017 yılında uluslararası bir şirket tarafından %1.97 hata payıyla yapılan ankete göre Türk halkının %70'i Türkiye'nin laik bir devlet olmasını desteklediklerini %24'ü ise buna karşı olduklarını belirtmiştir.[1]

    Karşıtları din adına devlete etki etme ve bu şekilde devleti ve toplumu idare etme amacını taşırlarken, Laik Yaşam Biçimini tercih edenler kişisel ve vicdani kanaatlerini devlete mal etme ve bunlar vasıtası ile devleti veya toplumu idare etme çabası içinde bulunmazlar. Laiklik, bir devlet ve toplum yönetimi biçimi olduğundan varlığı veya yokluğu kişilerin yaşam biçimine doğrudan tesir eder. Bu öneminden dolayı Laiklik, T.C. Anayasasının değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeleri[2] arasında sayılmıştır.

    Kelime kökeni[değiştir | kaynağı değiştir]

    Laiklik terimi, Fransızcadaki karşılığı Laïcité kelimesinden Türkçeye uyarlanmıştır. Bu kelime Fransızca diline eski Grekçe bir kelime olan ve din adamları dışındaki "halk" anlamında kullanılmış olup Laos kökünden gelen Laicus kelimesinden geçmiştir. Aynı terimin İngilizce karşılığı secularity olup, Latince bir kelime olan çağ anlamına gelen saeculum kelimesinden geçmiştir. Adlandırılmada çağ sözcüğünün kullanımı kurallarının dogmatik değil çağa göre değişebilir olduğuna işaret etmek içindir. Kavramlar, her iki biçimde de cismi ve bilimsel olan ile soyut ve dinsel olanın birbirine karıştırılmamasını ifade etmektedirler.

    Aynı sözcük, Türk yazınında başlangıçta Ziya Gökalp'in La-Dinî, Ahmet İzzet Paşa'nın La-Ruhbanî ve Ubeydullah Efendi'nin İş Hükümeti deyişleri ile ifade olunmaya çalışılmıştır. Daha sonraları kullanılan layisizm terimi yerini tümüyle laiklik sözcüğüne bıraktı.

    Özellikle, Ziya Gökalp'in Lâ-Dinî deyişi anlam bakımından karşıt olanlarca çarpıtılmaya çalışılarak dinsizlik anlamı kazandırılmak istenilmiştir. Oysa Arapça bir olumsuzluk ön eki durumunu alan la ile birlikte kelime dinsel olmayan anlamına gelmektedir. Laiklik, Türk yazınında, din ve devlet işlerinin ayrı tutulması ve özellikle devlet işlerinin, toplum idari yapısının ve hukuk aygıtının dinsel ahkamdan tümüyle bağımsız biçimde akıl ve bilime dayandırılması olarak terim anlamı kazandı.

    Yapı[değiştir | kaynağı değiştir]

    Lâik devletlerin tarihsel süreçte oluşturdukları tipik özellikler[değiştir | kaynağı değiştir]

    Tarihsel olarak, devletlerin lâikleşmelerinde sağladıkları tipik özellikler:[3][4]

    Laik düşüncenin felsefî temelleri[değiştir | kaynağı değiştir]

    Laikliğin felsefi temelleri; Rönesans, hümanizm ve Reform hareketleri ile bu akım düşünürlerinin eserlerinde kaynaklarını bulur.

    16. yüzyılda İtalya’da doğan Rönesans; sanat ve edebiyatta Katolik Vatikan Papalığından ve onun dinsel temalarından uzaklaşarak antik Roma ve Yunan sanat ve felsefecilerinden beslendi. Yayıldığı ülkelere göre içerdiği sanat ve edebiyat tarzının farklı alanlarda oluşmasına yol açtı. Sanatta olduğu gibi edebiyat ve felsefe alanlarında da antik dönem eserlerine dönüşü simgelemesi Yeniden Doğuş olarak nitelenmesini sağladı. Rönesans, skolastik öğretileri yıkıma uğrattığı gibi canlandırdığı hümanist ve akılcı akımları, Avrupa ülkelerinin 18. yüzyıl Aydınlanma Çağı düşünürlerine miras bırakarak ve kökleri MÖ 6. yüzyıla kadar dayandırılan Hümanizm'in tekrar canlanmasını hazırlayarak insan aklına duyulan ilgi ve saygının başlatıcısı oldu.

    Aydınlanma Çağı'nın ilk düşünürleri olarak kabul edilen Descartes ve Leibniz’in yanı sıra Hollandalı hümanist Erasmus, David Hume, John Locke, Voltaire, Diderot, Montesquieu ile Rousseau gibi birçok Aydınlanma Çağı filozofları çağdaş laik düşünce alt yapılarının Avrupa ülkelerine yayılmasını sağlayan etkin eserleri ile insanların düşünce ve ideal dünyalarına hitap ederek bunları kuvvetlendirdiler. Bu kişilerin başarısı ve ortak özellikleri; din adamlarınca yüzyıllardır edilgen bir karaktere büründürülen insan ve düşüncesinin özgürleştirilmesine rehberlik etmeleri oldu. Bu da bilim, teknoloji ve sanayi alanlarında bir sonraki yüzyıl yaşanacak patlamaya zemin hazırladı.

    Hümanist görüş aynı zamanda ahlâklı ve erdemli olmanın tek dayanağının dinsel inanışlar olmadığını da kabul etmektedir. Kaynaklarını insanda, insan ahlak ve vicdanında arayan laik ahlak felsefesi hümanist düşüncenin ahlak felsefesini yansıtmaktadır. Genel anlamda doğrunun ancak akıl aracılığı ile bulunabileceğini öne süren Kıbrıslı Zenon'un kurucusu olduğu Stoa Okulu'nun antik çağın laik ahlak öğretisini temsil ettiği kabul edilmektedir.

    Atatürkçü Laiklik Anlayışı veya Türk Laikliği[değiştir | kaynağı değiştir]

    Laik toplum ve devlet yapısına verdiği önemle Ziya Gökalp, Fuat Köprülü, Atatürkçü düşünceyi başarı ile edebiyat alanına kazandıran Falih Rıfkı Atay, Türk Hümanizmi eseri ile Suat Sinanoğlu, Atatürk döneminin efsane Millî Eğitim Bakanı olan ve Dünya Klasikleri'nin Türk diline kazandırılmasını sağlayan Hasan Âli Yücel, Tonguç Baba olarak anılan ve Köy Enstitüleri alanındaki üstün çalışmaları ile bilinen İsmail Hakkı Tonguç, Cumhuriyetin 50. Yılına armağan ettiği Türkiye’de Çağdaşlaşma isimli kitabı Türkiye tarihinin 75 adetlik ender kitapları arasında gösterilen Niyazi Berkes daha gerilere gidilecek olursa Yunus Emre gibi tarihi kişilikler Türkiye'de Hümanist değer yargısının gelişmesine rehberlik eden saygın düşünürler oldular. Türk Hümanizmi adlı eserinde Suat Sinanoğlu, Atatürk Devrim ve reformlarının getirdiği kurum ve kuruluşların Hümanist ruhu taşıdıklarını ve bu ruhun TBMM, Medeni Kanun gibi eserleri taşıdığını belirtti. Bir İnsani Değerler Sistemi olarak tanımlanan Hümanizm; cinsiyet, inanış veya başka bir fark gözetmeyen ulusçu ve eşitlikçi yapısı ile Laik Cumhuriyet'in temel felsefesi olduğu biçiminde yorumlandı.

    3 Mart 1924'te kabul edilen bir yasayla Türkiye sınırları içinde bütün öğretim ve eğitim kurumları Maarif Vekâleti'ne (Eğitim Bakanlığı) bağlandı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu'yla (Öğretimin Birleştirilmesi Yasası) dinî eğitim ya da dinsel temellere göre eğitim yapan okullar kapatıldı. Şer'iye ve Evkaf Vekâleti (Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı) kaldırılarak din işleriyle ilgili olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Böylece Türkiye'de din hizmetleri, devlet kontrolü dışında değil, devletin denetimiyle yürütülecekti. 1924'te halifeliğin kaldırılması, 1925'te tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, Türkiye Cumhuriyeti'nin laikleşme yolunda attığı öteki adımlardır. Yine 1926'da yürürlüğe giren Medeni Kanun ile hukuk alanında da laiklik ilkesi geçerli kılındı. Lise ders programlarından Arapça ve Farsça dersleri kaldırıldı. 1928'de çıkarılan yeni bir yasayla anayasanın ikinci maddesinde yer alan "Türk Devleti'nin dini, İslam dinidir" cümlesi çıkarıldı. Laiklik, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin tek partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin programında altı okla simgelenen ilkelerden biri olarak 1931'de yer aldı.

    Bu dönemde zorunlu din derslerinin kabul edilmeyişi 14 Mayıs 1931 tarihli CHP Kongresinde parti programına ilave olunan ek maddede, Din telakkisi vicdan işi olduğundan fırka din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin muassır telakkisinde başlıca muvaffakiyet olarak görür. biçiminde ifade olundu ve din dersleri 1933'te okul programlarından çıkarıldı. 1949'da ilköğretim, 1956'da ortaöğretim programlarına "seçmeli ders" olarak yeniden konuldu. Din dersleri 1982 Anayasasının 24. Maddesi ile ilk ve ortaöğrenim kurumlarında zorunlu dersler arasına girdi.

    İslamiyetten önce Türkler göçebeydi.[5] Toplayıcı, avcı, göçebe topluluklar, düzenli ordu, töre ve yurt özellikleriyle pagan, politikon, teokratik ve barbarik değildiler. 10. yüzyılda Türkler, İslamiyeti benimsedikten ve ümmet kültürüne girdikten sonra, devlet ve din ilişkileri İslam dini ile bağlantılı olmuştur. Tanzimata kadar Osmanlı devleti teokrasiye yakın olmasına rağmen, bütün dinlere karşı inanç ve vicdan özgürlüğünü sağlamıştı. Tanzimat ile başlatılan yenileşme, çağdaşlaşma ve gerilemenin önlenmesi çalışmaları aynı zamanda yeni kurulacak Türkiye'nin temel felsefelerinden olan laik devlet ve toplum yapısının oluşmasındaki dinamiğin başlangıcı olma özelliğini de taşıdı.

    Türkiye'de laikliğin başlangıcı Tanzimat Dönemi'ne kadar uzanır. 18. yüzyılda başlayan yenileşme hareketleriyle birlikte toplumsal yaşayışın ve devlet düzeninin işleyişinde ikili bir durum ortaya çıktı. Osmanlı Üniversitesi olan Darülfünun'a II. Abdulhamit döneminde 1869 tarihli nizamname ile fıkıh (Şer'i Hukuk) derslerinin yanında Roma Hukuku ve Fransız Medeni Hukuku dersleri zorunlu ders olarak konulmuştu.[6]

    Özellikle 19. yüzyılda bu ikilik daha da belirginleşti. İslam dininin gereklerine göre öğretim yapan medreselerin yanında çağdaş eğitim anlayışına göre kurulmuş okullar açıldı. Hukuk alanında da hem İslam hukukuna göre yargılamalar yapılıyor, hem çağdaş hukuk anlayışına göre kurulmuş mahkemeler görev yapıyordu. Padişah ise hem bütün Müslümanların halifesi, hem de Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan başka dinlerden olan yurttaşların hükümdarı durumundaydı. Bu ikili durum Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar sürdü.

    İlmiye Sınıfından olan bazı ulema III. Selim'e: Askere setre pantolon giydirip imanına halel getiren, önlerine muallim diye Frenkleri düşüren padişaha Allah tevfikatını çok görür, diye söylenmiş,[7] bu dönemde başlayan ve ileride de sürecek olan ıslahat çabalarında muhalif ve çeşitli isyanların kışkırtıcısı olmuşlar ise de zaman içinde değişime ayak uyduramadıklarından medreselerin tümüyle yok olmaları sonucu vaki olmuştur.

    Tarihsel gelişim[değiştir | kaynağı değiştir]

    Osmanlı dönemi[değiştir | kaynağı değiştir]

    II. Mahmut, ulemaya yalnız din işleriyle uğraşmalarını, hükûmet işlerinin yalnız padişahın mutlak yetkisine ait bir alanda olduğunu eylemleriyle belirtmiştir. Örneğin, düşünülen vergiler, medrese softalarının askere alınması, din kurumunun izni alınmadan haciz ve müsaderelere girişilmesi, vakıf işlerini ele alması, Frenk âdetlerine karşı aşırı ilgi göstermesi gibi konularda Şeyh'ül İslam'ın verdiği bir muhtırayı yırtarak bu gibi işlerin yalnız hükümdar yetkilerine ait olduğunu belirtmiştir.[8]

    Bu dönemde maarif, fen ve nafia (Yararlı İşler / Bayındırlık) gibi yeni kavramların yenileşme hareketinin ilk önemli göstergelerinden olarak kullanım alanına dahil olmaya başladıkları görüldü. Fen ve bunun çoğulu olan fünun kelimeleri ortaya çıkarıldı ve kullanıldı.

    İlk bu dönemde kullanılmaya başlanan eğitim, bilgi, bilim alanları ile ilgili bulunan bu sözcükler ilgili bulundukları alanlardaki gelişme ihtiyacının bir göstergesi oldukları gibi Tanzimat Dönemi yazınına da miras olarak kalmış oldu.

    Bu dönemde ilim kelimesi bugünkü anlamı ile fen bilimlerini değil Kur'an, Sünnet, İcma ve Kıyas sıralamasını oluşturan fıkıh vasıtası ile ortaya çıkarılan bir din bilgisi ve dinsel hukuk alanını ifade etmekte idi. Bu şekilde tesis olunan dinsel bir hukuk olan şeriatin kendisini devlet yönetimi üzerinde söz sahibi olmaktan öte bir idare hukuku biçiminde tanıtmakta olması da bu noktada oldukça önemli bir değerlendirmedir.

    Bahsedilen yeni sözcükler ise böyle bir yapıyla iç içe olan ortamda müstakil bir bilimsel bilgi alanının doğuş habercileri olması nedeni ile önem taşımaktadır. Şeyh’ül İslam, din bilginleri olan ulema adına devlet işlerinde fetva makamı olarak bulunsa da batı ülkelerinin tarihinde olduğu gibi tümüyle bağımsız bir yapı yerine ataması ve azli padişah tarafından yapılan bir devlet makamı olarak sultanın emirleri altında olmuşlardır.

    Münevver yani aydın kelimesinin bu sözcüklerin ardından aynı dönemde ortaya çıkışı, bu çabaların düşün alanında sistemleşmeye başlaması olarak değerlendirilebilir.

    1824 yılında II. Mahmut tarafından çıkarılan ferman, ilköğretimi zorunlu hale getirmiş olmakla birlikte ilk eğitim alanında II. Mahmut döneminde başka bir gelişme olmamıştır. Ancak o zamana kadar yaygın eğitim; devletin doğrudan ilgilenmediği ve vakıflar eline bırakılmış bir alan olarak bulunmakta idi. Fermanda dikkat çeken bir husus, bu zorunlu eğitimin amacının çocukların, dünya hayatına değil ahret hayatına hazırlanmaları amacını belirtiyor olmasıdır. Bu nedenle Tanzimat Dönemi boyunca dahi ilköğretim tümüyle medrese çıkışlı din adamlarının elinde bulundu.

    1827 yılında ilk Tıp Okulu ve Tıbbiyenin ilk biçimi olan Tıphane, 1835’te Yeniçeri Ocağı'nın yerine Harbiye okulları açıldı.

    1838 yılındaki ferman ile ilk defa 1839'da açılan Rüşdiye (Orta) Mektepleri ile rüşt yaşında bulunan çocukların devlet memuriyetine hazırlanmaları sağlandı.

    II. Mahmut döneminde, devlet ve din işleri ayrılmaya çalışılırken yeni ve bilimsel bilgi ağırlıklı eğitim veren okullar açılmış olmakla birlikte eğitimde ilköğrenim vakıflara bağlı medreseler elinde bırakıldığından köklü bir değişim olmamıştır.


    Tanzimat öncesinde, II.Mahmut'un yıllarına kadar Osmanlı eğitim sistemi; Topkapı Sarayında bulunan Enderun Okulu, ordu içinde bulunan Yeniçeri Ocağı (1826'ya kadar) ve yaygın olarak ise İlmiye Sınıfının elinde bulunan medreselerden oluşmakta idi.

    Rönesans ile birlikte Avrupa'da başlayan yeni dönemde; inceleme, araştırma ve deneysel yöntemlere dayanan öğrenim biçimleri geliştirildi. Kilisenin dinsel öğretisi ile birleşmiş skolastik yöntemlere karşı duruldu, akılcılık öne çıkarıldı. Bunu, bilim alanında yeni buluşlar ve idare alanında yeni yöntemler takip etti.

    II. Mahmutʼun 1 Temmuz 1839’da vefatından bir gün sonra tahta çıkan oğlu I. Abdülmecit'in 4 ay sonra 3 Kasım 1839’da Gülhane Parkında ilan ettirdiği Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile Tanzimat Dönemi başladı.

    Tanzimat sözcüğü, düzen (nizam) verme anlamına gelen tanzimin çoğulu olup düzenlemeler anlamına gelmektedir. Bu ferman ülkenin zayıflama ve geri kalmasını açık bir biçimde şeri yasalardan uzaklaşılmış olmasına bağlamaktadır.[9]

    Bununla birlikte veya buna rağmen, ferman ile ilan olunan yenileşme hareketlerinde ilk işlemin ceza hukuku alanında başlamış olması konunun anayasallaşma sürecinin bir parçası olması kadar din ve devlet ilişkilerinde yeni bir sürecin yasal yapıda başlangıcı olması bakımından da dikkat çekicidir.

    Tanzimat Fermanı'nın ilan olunmasından bir yıl sonra 1840'ta dönemin ilk yenileşme hareketlerinden olarak fermanda belirtilen suç ve cezalarda yasallık vurgusunun[9] sonucu olarak ceza alanında yasalaşmanın temini için bazı maddeleri Fransız Ceza Hukukundan alınan Ceza Kanunu kabul edildi. 1850 yılında ilk Ticaret Kanunu çıkarıldı. Bu kanun, mevzuat açısından ticari yaşamı bir düzene kavuşturdu ve daha önce ticari teamül kurallarının uygulanmasının yarattığı keyfiliğe son verdi.[10] Geleneksel yargı organı olarak korunan Şer'iye Mahkemelerinin yanında ticaret ve ceza davalarını görmek üzere laik yapısı ile Nizamiye Mahkemeleri tesis edildi. Bundan önce, 1801'de gümrüklerde kurulmuş olan Ticaret Meclisleri Gümrük Emini'nin başkanlığında ticaret davalarına bakmaya başlamıştı. İşlerin düzenlenmesi için gerekli olan mevzuat Ahmet Cevdet Paşa tarafından Mecelle adı altında derlendi. Önceden beri ecnebi taraflar arasında ortaya çıkan uyuşmazlıklara bakmakta olan Konsolosluk Mahkemeleri ile farklı inanışlardan olan yurttaşların aile ve miras işlerindeki uyuşmazlıklarını götürebildikleri, kendi ruhani önderleri tarafından görülen Cemaat Mahkemeleri de varlıklarını sürdürdü. Ayrıca vakıflarla ilgili davalara bakmak üzere Evkaf Mahkemesi kuruldu. Tanzimat döneminde önceden var olan çok hukuklu sisteme bir de iç işler olarak tanımlanabilecek yapıdaki ikileşme; Şer'iye ve Nizamiye Mahkemeleri olarak eklenmiş oldu.

    İlk örnekleri 1839 yılında açılan Rüşdiye (Orta) Mekteplerine ek olarak 1840'ta Adli Maarif Okulu açıldı. Bu okul iki bölüme ayrılarak birincisi Maarif-i Adliye, ikincisi edebi bilimler ile ilgili eğitim vermek üzere Maarif-i Edebiyye Mektebi adını aldı. Bu okullar ve diğer rüştiye mektepleri bu dönemde adından çokça bahsedilen fen, sanayi, nafia, maarif alanlarında uzmanlaşmaya yönelik değil, ortaeğitim üzerinden memur yetiştirme amacına hizmet ettiler. Rüşdiye Mekteplerinden mezun olmak memur olmak için getirilen koşullardan oldu. Bu dönemde açılan okullardan en çok mülkiye ve hariciye memurları yetiştirildi.

    Eğitimin çağdaşlaştırılması çabalarının ürünü olarak ortaya çıkan öğretmen yetiştirme ihtiyacına cevap vermek üzere 1848’de Darül Muallemin Mektebi ve kız öğretmen yetiştirmek üzere 1870’te Darül Muallemat adı ile öğretmen okulları kuruldu. Bu zamana kadar kızların mahalle mektebinde sadece dinsel nitelikli eğitim almaları biçiminde sürdürülen geleneksel uygulamaya son verilmiş oldu. Tıbbiye adını alan Tıp Okulu ilk mezunlarını 1843 yılında verdi.

    1869'da çıkarılan Maarif-i Umumiye Nizamnamesinin 79 ve 129. Maddelerine göre İstanbul'da çağdaş anlamda teşkil edilecek ilk üniversitenin kurulması ve bu üniversitenin Edebiyat, Hukuk ve Fen Fakültelerini barındırması kararlaştırıldı. 20 Şubat 1870'te Darülfünun adı ile açılışı yapılan üniversitenin açılışında konuşan Safvet Efendi, ülkenin geri kalmış olmasını ilk iki yüzyılı içinde bilim ve fen alanlarına gösterilen ilgi, saygı ve teşvikin sonraları devam etmemiş olmasına bağlayarak Darülfünun'un işte bu eksikliği kapatacak nitelikte olacağını belirtti. Başvurular arasından tespit edilen 450 öğrencinin çoğunluğunu medrese çıkışlı talebeler oluşturdu.

    Ancak açılışta konuşan, kendisini Afgani lafzı ile tanıtan bir İranlı olan Cemaleddin Afgani'nin heretik olarak yorumlanan konuşması medrese talebeleri ve ilmiyenin tepkilerine neden olduğundan Cemaleddin ülke dışına sürgün edildi, ardından okul kapatıldı. Medreselilerin Cemaleddin üzerinden gösterdiği tepkilerin gerçek hedefinin fen okulları olduğu yorumları yapıldı. Cemaleddin'in ülke dışına gönderilmesine rağmen okul kapatıldı. İstanbul'dan gittiği Mısır'da ünlü Mısırlı talebesi Muhammed Abduh'u yetiştirdi.

    Tanzimat Döneminde, sibyan (ilk) mektepleri ve medreseler devam etmekle birlikte yeni kurulan Rüşdiye (Orta) , İdadi (Lise), Sultaniler (Lise ve Yüksekokul) ve Darül Fünun (Üniversite) gibi eğitim kurumları Maarif Nezaretine bağlandığından bu dönemin eğitim alanında da hukuk alanında olduğu gibi ikili bir yapı doğdu. Din işleri ve kısmen Şer'iye Mahkemelerince görülmeye devam eden adliye işleri gibi, sibyan mektepleri ve medreseler eliyle görülen eğitim işleri önceden olduğu gibi Meşihat'a yani Şeyhülislama bağlı bulunmaya devam etti. Şeyhülislama bağlı okullar dini ağırlıklı eğitim vermeye devam ederken Maarif Nezaretine bağlanan yeni okullarda dinî eğitim de bulunmakla birlikte yeni düzene göre batılı tarzda eğitim verildi.

    V. Murat’ın akıl rahatsızlığının baş göstermesi üzerine, Şehzade olan II. Abdülhamit kendisi ile görüşmeye gelen Mithat Paşa’ya tahta çıkma karşılığı bir temel yasanın oluşturulması yani Kanuni Esasi'yi ilan etme sözü verdi. Hatta şartsız bir sultanlığı kabul etmeyeceğini de görüşmesinde sözlerine ekledi.

    Tahta çıktığında Kanun-u Esasi'nin hazırlanması işini Mithat Paşa’nın başında bulunduğu bir komisyona havale etti. Mithat Paşa, yaklaşan Tersane Konferansı'nda katılımcı ülkelerin Osmanlı'ya karşı uygulayacakları baskıyı durdurmak için Konferanstan önce Kanun-u Esasi'yi hazırlama işini tamamlamaya çalıştı.

    23 Aralık 1876’da ilan olunan Kanun-u Esasi'ye rağmen Tersane Konferansı'nda çıkan kararların Osmanlı tarafından kabul edilmemesi üzerine 24 Nisan 1877’de 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı başladı. Ruslar Yeşilköy’e kadar geldiklerinde imzalanan barış andlaşmasından sonra II. Abdülhamit, Kanun-u Esasi'yi yine aynı kanunun 7. Maddesine göre 31 Ocak’da Ruslarla imzalanan Edirne Mütarekesi'nden sonra 13 Şubat 1878'de tatil ettiğini açıkladı. Osmanlı-Rus Savaşı ile geçen iki yıllık süre I. Meşrutiyet dönemi olarak anıldı.

    23 Aralık 1876’da Beyazıt Meydanı'nda Çorluluzade Celaleddin Paşa tarafından okunarak ilân olunan Kanun-u Esasi, Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk temel yasası olması ve buna dayanarak meclisli bir dönemin başlamış olması nedenleri ile ilk anayasal dönem olarak kabul edilmektedir.

    Kanun-u Esasi, anayasallaşma sürecinde taşıdığı önemle birlikte din devlet ilişkilerinde ileriye dönük belirgin bir gelişme sağlamadı. Daha çok din ve devlet işlerini iç içe geçiren bir yapı getirdi. Kanun-u Esasi toplam 121 maddeden müteşekkil olarak oluşturuldu. II. Abdülhamit komisyonun çalışmaları bitirmeye yaklaştığı anlarda, sultana sakıncalı gördüğü kişileri herhangi bir yargılama olmaksızın sürgün etme hakkı veren bir maddenin ilave olunmasını istedi. Bu madde ilave olunmadan taslağı onaylamayacağını da belirtti. Böylece 113. Madde ilave olundu. 4. Madde padişahı dinin hamisi olarak tanıtıyordu. 35. Madde ise padişaha seçimle gelecek Meclis-i Mebûsan ile Vükela arasında ihtilaf olması halinde Vükela heyetini değiştirme ve/veya Meclis-i Mebûsan'ı fesh etme yetkisini veriyordu. 5 Şubat 1877’de II. Abdülhamit daha önce Sadrazamlığa getirdiği Mithat Paşa’yı azlettiğini bildirerek sürgüne gönderdi.

    II. Abdülhamid, Kanun-u Esasi'de yer alan 7. maddeye dayanarak 1878'de Kanun-u Esasi'yi tatil ettiğini bildirince I. Meşrutiyet olarak anılan dönem sona erdi.


    II. Meşrutiyet döneminde padişaha bağlılık anlayışından padişahın anayasaya bağlılığı esasına geçildi. II. Meşrutiyet'i hazırlayan Türkçülük, muasırlaşma ve Batılılaşma gibi akımların, II. Abdülhamid’in gelenekçiliği temsil eden ve bunu kuvvetlendiren Arapçacılık ve İslamcılığına tepki ile geliştiğini belirtmek yerinde bir tespit olur. 1916’da Şeyhülislam kabineden çıkarıldı. Tek eşlilik halen gündem konusu olamasa da erkeklerin ikinci bir kadınla evlenebilmeleri için ilk eşin rızasının şart koşulduğu yeni aile hukuku nizamnamesi 1917’de çıkarıldı. Kız liseleri açıldığı gibi kızların üniversiteye gidebilmeleri sağlandı. Kadın devlet memuriyetine girmeye başladı.

    13 Nisan 1909'da çıkan 31 Mart Vakası isyanında gelişmelerden ve yönetimden memnun olmayanlar Meclis-i Mebûsan'ı bastılar. Din elden gidiyor propagandasının etkisinde kalanlar Adliye Nazırı ile bazı milletvekillerini katlettiler ve şeriat yönetimine dönülerek meşrutiyete ve uygulamalarına son verilmesini istediler. Bu olay üzerine Selanik'te oluşturulan Hüseyin Hüsnü Paşa'nın komutanı ve Mustafa Kemal'in de Kurmay Subayı olduğu Hareket Ordusu, İstanbul yakınlarında komuta değişikliğine giderek Mahmut Şevket Paşa'nın komutasında ve Enver Bey'in Kurmaylığında şehre girdi ve asileri tedip etti. 22 Ağustos'ta Kanun-u Esasi'nin 21. Maddesinde değişiklikler yapılarak parlamenter yönetime geçildi. Padişahın yetkilerinde kısıtlamalar yapılarak Padişahın da anayasaya yani Kanun-u Esasi'ye bağlılığı getirildi. Padişaha yargı kararına gerek duymadan sürgün yetkisi tanıyan 113. Madde kaldırıldı. Yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrıldığı Kuvvetler Ayrılığı ilkesi benimsendi. Ancak bu ilkenin tam olarak yerleşebilmesi 1961 Anayasası ile sağlandı.

    II. Abdülhamid rejiminin sansürleri sona erdiğinden II. Meşrutiyet döneminde eğitim alanında birçok görüş ortaya koyan yazılar yazıldı. Nitekim anayasal gelişmeler, teokratik saltanattan meşruti sisteme, oradan da laik cumhuriyete doğru bir çizgi izlemiştir.[11]

    Cumhuriyet dönemi ve Atatürk devrimleri[değiştir | kaynağı değiştir]

    Din Devleti görüşüne karşılık Ulus Devleti görüşünün zaferi, çağdaşlaşma yolunda birbiri arkasından gelecek bir dizi reformun kapısını açmış oluyordu. Bunların başlıcaları hukuk, eğitim, yazı, dil ve genel olarak yaşam ve kültür alanındaki değişmeler olmuştur. Bunlar yeni perspektif içinde Cumhuriyet devrimleri olarak tanımlanırlar; çünkü onlara hâlâ karşı olanlar bulunduğu halde koşullar bu değişikliklere girişilmesini âdeta kendiliklerinden zorlar ve bir önderin kılavuzluğunun rotasını çizerler.[12]

    Saltanat, dünyasal bir egemenlikten başka bir şey değildi. Egemenlik ulusa geçtiği için saltanat diye bir şey artık yoktu. Mustafa Kemal:

    25 Şubat 1924'te Meclis'te din ve devlet ayrımı teklifi tartışılmaya başlandı. Önergede hilafetin kaldırılması, Şer'iye ve Evkaf Vekâleti'nin, medreselerin kaldırılması maddeleri de vardı. 25 Şubat'tan 3 Mart'a kadar süren tartışmalardan ve Adliye Bakanı Seyit Bey'in hilafet hakkında bilgi veren söylevinden sonra bu teklifler Meclis'te kabul edildi.

    Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması yolunda hukuk alanında yapılan devrimler ve yenilikler, Cumhuriyet döneminin ve yeni Türkiye'nin en önemli çağdaşlaşma hamleleri olarak ceza hukuku ve medeni hukuk düzenlemeleri ile gerçekleştirildi. Kadın veya erkek veya kişisel kanaatlerine bağlı olmaksızın tüm vatandaşların eşit yasal haklara sahip olmaları ve hukuk birliğinin tesis edilmesi bu alanlardaki düzenlemeler ile gerçekleştirildi. Gerçekleştirilen Hukuk Devrimi ile Sened-i İttifak'tan bu yana devam eden Anayasallaşma Süreci tamamlandı, hem hukuk hem de eğitim alanlarında Tanzimat ile birlikte oluşturulan ikili yapılara son verildi ve Çağdaşlaşma Süreci temellerine oturtuldu.

    Atatürk Devrimleri'nin temel taşı olan Laiklik Devrimi, 3 Mart 1924'te hilafetin ilgası ve Şer'iye ve Evkaf Vekâleti'nin kapatılması ile başlatıldı. Müteakiben, 8 Nisan 1924'te 469 sayılı yasa ile Şer'iye Mahkemeleri kapatıldılar. Bunu 4 Ekim 1926'da Türk Medeni Kanunu'nun kabul edilerek ek 864 sayılı Tatbikat Kanunu ile Mecelle'nin lağvedilmesi takip etti ve böylece Laiklik Devrimi hukuki ve kurumsal bütünlüğe kavuşturuldu.

    1924 Anayasasında 5 Aralık 1934 tarihinde yapılan değişiklik ile otuz yaşını tamamlayan kadın veya erkek her vatandaşın milletvekili olabileceği belirtilmiştir.

    Türkiye, ulusal bir devlet olarak kurulmuştur. Yani toplum, kendi kaderi hakkında karar verebilme erkine sahiptir ki; buna “Türk Ulusu” denir. Ulus (devletin) ne bir tebaası ne bir ırk, ne de bir ümmettir. Ulus, haklarını akla göre düzenleyen toplumdur. Bu bakımdan egemenliğin kayıtsız şartsız ulusun olması demek, devletin “lâik” olması demektir. Bazı çevreler, Türk Hukuku’nda lâikliğin bir tanımının olmadığını iddia etmektedirler. Oysa Anayasanın 24. maddesi, lâikliği, rasyonalist felsefenin çözümlemesine göre tanımlamıştır:[14]

    Tevhidi Tedrisat yasası ile eğitimin tümüyle devlet ve yasa denetimi içinde bulunması sağlanmıştır.

    Cumhuriyet dönemi devrimlerinin hukuk alanı yanında önemli bir yer tuttukları öteki alan eğitim alanıdır. Bu alanın devrimci ilkeye göre çağdaşlaştırılması işi hukuk alanında olduğundan daha çok sayıda sorunlarla doludur. Hukuk alanında olduğu gibi bu alanda da temel ilke, eğitimi birleştirme ve bütünleştirme ilkesidir. Bunun bir yanı müslüman halkın eğitim kurallarındaki ikiliğin kaldırılması, öteki yanı özellikle müslüman olan ya da olmayan ilkeğitimin devlet yetkisi alanı içine alınması, ulusal eğitim kavramının getirilmesidir. Bu yönün açılışında da Atatürk'ün önderliği başta gelir. Haziran 1921 gibi erken bir tarihte bir eğitim kongresindeki konuşmasında söylediği şu sözler bunu iyi yansıtır:

    Diyanet İşleri Başkanlığı Kanunu ve kurumu, Cumhuriyet döneminde dinin devlet, hukuk ve eğitim alanları ile ilişkisini net bir şekilde belirleyici olarak ortaya koyması bakımından oldukça önemlidir. Çünkü bu kanunun birinci maddesi Müslümanlık kurallarını muamelat yani işlemler ve inançlar ile ibadetler olarak iki biçimde değerlendirmiştir. Bahsedilen ilk alanın Büyük Millet Meclisi'nin yasama yetkisi altında olduğunun belirtilmesi ile dinsel inanış ve esasların devlet ve idare alanı içinde belirleyici olmasının önüne geçilerek şeri hukuk sistemine son verilmiştir. Ancak ibadetler ve inanç esasları gibi diğer konular Diyanet İşleri Başkanlığı'nın konusu olmuştur.

    Hukuk çerçevesi içinde, Din üzerinde üç alanda kısıtlama bulunduğu görülür. Birincisi, 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu'na göre mezhep ya da tarikatlere dayalı cemiyet kurulamamasıdır. Bu madde, Medeni Kanun'daki, Dinsel Tesisler Kurulabileceği ilkesinin, daha geniş bir çerçeve içinde bakılmadığı takdirde yanlış yorumlanmasını önleyecek niteliktedir. Bu madde ayrımcı olmayan, herkesin katılabileceği, örneğin cami yapımı ve onarımı için, hayrat işleri, meslek yardımlaşması, din yapıtları meydana getirme gibi amaçlarla cemiyet kurulmasını yasaklamaz. İkici kısıtlama belirli bir din grubundan destek sağlama amacı olan siyasal parti kurulamamasıdır. Örneğin bir Katolik Partisi, bir Müslüman Partisi, bir İslam birliği ya da İslam Devleti partisi, Alevi ya da Yahudi partisi gibi bir parti Türkiye'de kurulamaz. Üçüncü kısıtlama 1949'da Ceza Kanunu'nda yapılan değişiklerle de pekiştirilen ve Anayasanın Laiklik İlkesine Aykırı olan, devletin sosyal, ekonomik, politik, hukuksal nizamlarını kısmen de olsa din esaslarına göre değiştirmeyi güden eylemlerin suç sayılmasıdır.[17]

    Türkiye'nin laik bir devlet olarak doğuşunun ilk aşaması olarak kabul edilebilecek halifelik makamının ve Şer'iye (Din İşleri) ve Evkaf (Vakıflar) Vekâleti'nin 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye isimli anayasası ile kaldırılmasından sonra, diğer pek çok reformun temeli olma niteliği kazandı. Devlet ve din işlerinin tam ayrımı, 5 Şubat 1937 tarihinde Türk Anayasasına dahil edilerek laiklik devrimi anayasal gelişimini kazandı.

    Atatürk dönemi devrim ve reformlarından bazıları[değiştir | kaynağı değiştir]

    Ayrıca bakınız[değiştir | kaynağı değiştir]

    Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

    Dış bağlantılar[değiştir | kaynağı değiştir]

    Yazı kaynağı : tr.wikipedia.org

    Yeni�a�da ?laik devlet? anlay��� ilk kez hangi olaydan sonra ortaya ��km��t�r? >> 7.S�n�f Sosyal Bilgiler3.�nite:T�rk Tarihinde Yolculuk temas� sorusu | Soru Bankas� S�n�f ��retmeniyiz Biz | S�n�f ��retmenlerinin Kaynak Sitesi | http://www.sinifogretmeniyiz.biz

    LAİKLİK

    LAİKLİK

    Daha çok Batı uygarlığının kendine has fikrî ve siyasî gelişimi çerçevesinde ortaya çıkan laiklik, dünyada son bir buçuk asırlık felsefî tutumların kavranabilmesi açısından önemli bir yere sahiptir. Özellikle aydınlanma düşüncesi, Fransız İhtilâli ve cumhuriyet kavramının laik bir ahlâk anlayışıyla olan bağlantısı değerlendirmenin etik boyutlarının ortaya çıkarılmasını zorunlu kılmaktadır. Ayrıca günümüzün siyasal ve toplumsal hareketliliğinde kendini düne nazaran daha büyük çapta hissettiren dinî tavır alışlar düşünüldüğünde din ve devlet ilişkisini düzene koyan laiklik prensibinin felsefî temellerinin doğru bir şekilde anlaşılmasının gerekliliği ortaya çıkar.

    Laiklik (laïcisme) terimi ilk defa İngiltere’de XVI. yüzyılda papaz olmayanların da kiliseleri yönetebilmelerini isteyen fikir akımını ifade için kullanılmıştır. Etimolojisi itibariyle “ruhban sınıfına mensup olmayan, halktan olan” anlamında Yunanca laikos kelimesinden türetilmiştir. Laikos Batı dillerine laïque şeklinde geçmiş ve kelime buradan Türkçe’ye girmiştir. Laik “ruhbanlığa, kilise teşkilâtına, hatta dinî alana ait olmayan” mânasındadır. Laiklik Fransa’da 1870 yıllarından itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Larousse’ta yer alışı 1873, Littré sözlüğüne yapılan zeyilde ortaya çıkışı ise 1877’dedir. Her iki kaynakta da kavram “laik olanın özelliği” şeklinde tanımlanmaktadır. Emile Littré laikliği siyasî bağlamda ele almakta ve bu kavramı din söz konusu olduğunda “devletin mutlak tarafsızlığı” anlamında irdelemektedir. Nitekim bu ilk anlamı daha sonra da değişmeyecek ve Batı idrakinin temel yaklaşımlarından biri olarak günümüzde de devletin siyasî varlığı üzerinde dinî inançların söz konusu olmaması, onun bütün din ve mezhepler karşısında tarafsız tavır alması, vicdan ve inanç özgürlüğüne saygı göstermesi şeklinde anlaşılacaktır. Laiklik kavramının bir de eğitime ilişkin temel bir tutuma işaret etmesi söz konusudur ki bu da öğretimin dinî bir temele göre ve teolojinin güdümünde yapılmaması prensibidir.

    Devlet ve din ilişkileri değerlendirildiğinde bunların belli başlı iki kategoride düşünülebileceği farkedilir. Bunlardan ilkinde dinle devlet arasında sıkı bir ilişki söz konusudur. Buna göre devlet ya belirli bir din veya mezhebin esaslarına göre yönetilir ki buna “teokrasi” adı verilir ya da belli bir din veya mezhebi destekler yahut hüküm sürdüğü ülkedeki dinî hayatı kontrol ve idare eder. İkinci kategoride ise devlet ve din tam anlamıyla birbirinden ayrılmakta, ne devlet dinî alana müdahale etmekte ne de inançlar devlet işlerinde bir etkide bulunabilmektedir ki buna laiklik adı verilmektedir.

    Farklı uygulamalarının da bulunabileceği bir an için gözden uzak tutulursa kavramın özü itibariyle ifade ettiği şey din ve devlet işlerinin birbirinden kesin olarak ayrılığıdır. Tabiidir ki bu her iki taraf için de söz konusudur. Yani hem devlet her türlü din veya kiliseden bağımsız kalacak hem din ya da dinler devlet katında serbest olacaktır. İdeal olarak verilen bu tanımın uygulamada tam olarak gerçekleşmesi pek mümkün olmamaktadır. Zira hem devlet, din ya da dinlerin kendi alanına karışmaması için tedbirler almak adına birtakım sınırlayıcı düzenlemeler yapabilmekte, hem de dinî alan toplumda oynadığı ahlâkî rol ve kendine ilişkin bir eğitim anlayışı dolayısıyla devletle paylaşmak isteyebileceği birtakım kaygılar taşıyabilmektedir. Nitekim dinî olanın, kendine has alan ve mahiyet çerçevesinde inanç ve ibadet özgürlüğüne sahip olabilmesi kadar etik anlamda da itibarının korunabilmesi devletin meşgul olacağı işler arasında sayılmalıdır. Ayrıca devletin tarafsızlığı bir kayıtsızlık şeklinde anlaşılırsa farklı inanç sistemleri karşısında takınılması gereken eşitlikçi tavır ve bunlar arasındaki âhenkli bir arada oluşu sağlamak güçleşecektir.

    Felsefî bir değerlendirme yapılacak olursa laiklik kavramının, düalist bir teoloji anlayışından hareket eden hıristiyan Batı düşünce tarihinin önemli bir gelişme çizgisinin üzerinde yer aldığı görülür. Bu bir taraftan, mümin olarak kalsa bile kilise karşısında özerkliğini ve dünya karşısında beşerî sorumluluğunu farkeden insanın bu sorumluluğu insan olarak ve insanlık adına gerçekleştirme mücadelesiyle, diğer taraftan sadece devletin dinin vesâyeti altından kurtulmasıyla değil insanın da dinin bıraktığı boşlukta devletin kutsallaştırılması şeklinde tecelli edebilecek bir baskıcı ortamdan kurtulup kendi kişiselliğini ve farklılığını hissederek geliştirebileceği bir üslûbu ortaya koymak adına yürüttüğü modern bir sivil toplum arayışıyla ilgilidir.

    İlk yüzyıllarında kendini devlet nezdinde kabul ettirebilmek için zor dönemler geçiren Hıristiyanlık IV. yüzyıldan itibaren Roma İmparatorluğu’nun resmî dini haline gelmiş ve bu tarihten sonra toplumsal ve siyasal hayatın içine hâkim unsur olarak girmiştir. Fakat Yeniçağ’dan itibaren değişmeye başlayan devlet anlayışları ve reform hareketleri dolayısıyla kilisede ortaya çıkan dogmatik parçalanma ve yeni dinî tavır alışlar, bu kurumun hayatın bütünü üzerindeki etkisinde birtakım değişiklikler meydana getirmiştir. Bu durum, filozofların din ve siyaset ilişkilerini yeni baştan değerlendirmesi bakımından önemli bir hareket zeminidir. Nitekim XVI. yüzyıldan XX. yüzyıla kadar geçen sürede bu konuda pek çok yeni felsefî görüşün ifade edildiği görülür. Genel bir alışkanlıktan yola çıkarak bu görüşleri başlıca dört ana grupta toplamak mümkündür.

    Bunların ilki, dinin siyaset üzerindeki mutlak üstünlüğünü düşünen ve siyaseti dine bağlı bir mekanizma şeklinde gören görüştür ki neredeyse hıristiyan Ortaçağ’ı ile özü itibariyle bir özdeşlik gösterir. Mânevî alanın dünyevî ve tarihî olana üstünlüğünden hareketle her şeyi aşkın bir Tanrı fikrine bağlayarak tasavvur eden ve yeryüzündeki eylemin bu çerçevede bir anlam kazandığını savunan bu görüşün başlıca temsilcileri reform hareketini başlatanların bizzat kendileri olan Luther ve Calvin, daha sonra da Bodin, Bossuet ve De Maistre’dir. Bu görüşte, siyasetin dine bağlanması gerektiği fikri aslında her iki alanın birbirine nazaran farklılığı kabul edilerek ileri sürülmüştür. Bunların içinde yer alan Bodin’in, yeni devlet anlayışının dinî bir temele ve amaca sahip olması gerektiğini vurgularken aynı zamanda itikadî birtakım kavgalardan çekindiğini ifade ederek bütün vatandaşları birleştirebilecek tabii bir din anlayışını gündeme getirmesi ilginçtir.

    Din ve siyaset ilişkisini inceleyen ikinci görüş dini siyasetin emrine onu âdeta araç haline getirerek veren, fakat bunu yaparken de yine dinin vazgeçilmez faydalılığını vurgulayan bakış açısıdır. Bu bakış açısını paylaştığı düşünülen Machiavelli ve Montesquieu dinin toplumsal işlevini ve siyasî yararlılığını gündeme getirmekte ve onu devlet idaresine yardımda bulunabilecek tarafıyla değerlendirmektedir. Daha ileriye giderek dinin siyasetin hâkimiyetine verilmesi gerektiğini savunan Hobbes ise bir hıristiyan devlet fikri altında onu devlet adına âdeta tüketmektedir. Uzaktan Spinoza ve Rousseau’nun da bu görüşlerle bir yakınlığı düşünülebilir.

    Üçüncü görüş, siyaset karşısında dinin önceliği ya da sonralığı konusunu eleştirici bakış açısıyla bir tarafa bırakarak onun toplumsal ve siyasal alanda farklı bir biçimde yeniden şekillenmesini ya da tamamen ortadan kalkmasını savunmaktadır. Bu bakış açısının ilk düşünürlerine göre özellikle Hıristiyanlığa ait geleneksel dinî formlar artık yeni toplumlara uyarlanabilir değildir; şu halde onların yerini laik ve rasyonel bir temelde icat ve inşa edilecek yeni bir din almalıdır. Söz konusu görüş ütopist toplumcu Saint Simon’unki olduğu kadar Proudhon ve Auguste Comte’un görüşüdür. Bu sonuncusu, bilimsel ilerlemeleri ve sanayi hamlelerini yönlendirecek ve hatta onlara hizmet edecek bir insanlık dininden bahsetmektedir. Yine bu çerçevede değerlendirilebilecek olan, fakat çok daha radikal çözümler arayan Karl Marx ve Engels’e göre toplumsal ve ekonomik şartların değiştirilmesiyle tam olarak ortadan kalkması gereken din aslında insanın kendi kendine bir yabancılaşması (aliénation) şeklidir.

    Sonuncu ve çağdaş laiklik kavramı açısından en etken olan görüşe göre dinin mi siyasete, siyasetin mi dine bağlı olması gerektiği sorusu anlamsızdır. Zira bu konuda iki tarafın da birbirine nazaran tam bir bağımsızlığı söz konusu olacaktır. Bu görüş, her iki alanın birbiri karşısındaki özerkliğinin herhangi bir vesâyete ihtiyaç duyulmayacak şekilde temellendirilmesini savunan bakış açısıdır. Aynı zamanda liberal adı da verilebilecek bu çerçevede tolerans fikrini olduğu kadar istiklâline sahip bir kilise fikrini de savunan Locke’un, siyasî iktidarın karşısında dinin mutlak özgürlüğünü savunan Benjamin Constant’ın, demokratik yönelişleri desteklemek suretiyle Hıristiyanlığın siyasî özgürlüklerle bağdaşabileceğini düşünerek dinî değerlerin etkide bulunabileceği yeni bir toplumu özleyen, bu sebeple de kilise ile devletin ayrılmasının mutlak gerekli olduğunu düşünen Lamennais’nin ve Tocqueville’in adları sayılabilir.

    Devlet ve din işlerinin birbirinden tam olarak ayrılması şeklinde düşünülen laikliği bu son görüşten hareketle değerlendirmek kavramın özü bakımından daha uygun olacaktır. Üzerinde durulması gereken bir husus da laikliğin din açısından değil devlet açısından ortaya konan bir tutum olduğudur; laiklik karar ve tasarrufu devletin kendi mahiyeti hakkındaki bir karar ve tasarrufudur. Buna göre herhangi bir dinin değil yalnız devletin laikliğinden bahsedilebilir ve laikliğin kurumsallaşmasını sağlayacak olan ancak devlettir ya da vatandaşların devlet açısından ortaya koyabilecekleri bir iradedir. Dinî alanın bu tip bir kurumsallaşmayı kabul etmede zorluklar yaşayabileceği açıktır. Bu yüzden laikliğin benimsendiği ülkelerde devletin birtakım zorlamalarda bulunması normal karşılansa da devletin bunu laiklik adına herhangi bir dinî tercihte bulunarak ya da bizzat kendi ideolojisini bir din haline getirerek yapmaması esastır. Devlet adına dinî alanın aşırı kontrol altında tutulmasının da tanımına uygun bir laiklik anlayışıyla bağdaşmayacağı bellidir. Bu son ifade edilenler doğrultusunda tarihte pek çok sıkıntının yaşandığı bilinen bir gerçektir. Fransa tarihi bunun en belirgin örneklerinden biridir. Bu ülkede kilise XVIII. yüzyıl sonundan XX. yüzyıl başlarına kadar devletin vesâyet ve baskısı altında tutulmuş ve ancak daha sonra tam bir tarafsızlığa doğru yol almaya başlamıştır.

    Laikliğin millî hâkimiyet fikriyle yakın ilgisi, onu destekleyici, hatta bir mânada onu açıklayıcı rolü bu kavramın cumhuriyetle ne kadar ilişkili olduğunu farkettirir. Şu halde cumhuriyet devletinin millî hâkimiyet ruhunu tam olarak ortaya çıkarabilmesi ve ona uygun bir genel kurumsallaşmayı gerçekleştirebilmesi bazı zorlayıcı tedbirlere başvurulmasını gerekli kılmış olabilir. Ancak laiklik öncelikle ve son tahlilde özgürleştirici ve bunun için de bünyesinde kurumlaştığı toplumun insanlarına sorumluluk ve kişilik kazandırıcı mahiyetiyle düşünülmelidir.

    Burada laikliğin hâkim olduğu bir devlet düzenine muhatap ya da bu düzeni oluşturan ferde ilişkin olarak nasıl bir ahlâkî anlayışın bulunması gerektiği sorusu akla gelmektedir. Bu aslında bir vatandaşlık ahlâkıdır. Söz konusu olan kamusal alandır ve laiklik prensibi bu alanı, onu herhangi bir inanç ve görüşün dayatmacı kontrolü altında tutan baskın unsurlardan ve özellikle de kilisenin tasallutundan kurtarmayı hedeflemektedir. Bu da yolu eşitlikçi ve evrensel yönelişli bir vatandaşlık anlayışına doğru açacaktır. Böyle bakıldığında sadakat vatandaşlık sadakati, bağlılık vatandaşlık bağlılığı olarak düşünülecektir. Otorite ise herkesin bir vatandaş olarak kendisi ve diğerleri karşısında sorumluluğunu dayandırdığı ve kendisini karşısında bulduğu genel iradenin kurumlaşmış şekli olan devlet otoritesinden başkası değildir. Bu çerçevede anlaşılan bir ahlâk kamusal ortamda cemaatlerden çok fertlere atıfta bulunur; özgür ve sorumluluğunu üzerine alan bir ahlâkî kişiliği temel alır; onu aşan ve kendisine tâbi olunduğu düşünülen bir aşkınlığa göndermede bulunmaz. Bu ise bir ileri merhalede dinî, metafizik ve hatta felsefî mülahazalardan çok söz konusu alanda bilimin ve bilimsel zihniyetin ön plana çıkarılmasını gerekli kılar.

    Fakat laikliğin asıl kendisiyle birlikte anılmasının mutlak gerekli olduğu husus devlet ve sivil toplum ayırımıdır. Zira hem laiklik bu ayırımın getirdiği âhenkli yapının ortaya çıkabilmesi için temel bir prensip hem de bu ayırım onun doğru algılanıp yaşayabilmesi için temel zemindir. Nitekim laiklik üzerine son yıllarda düşünenlerin bu ayırım üzerindeki ısrarları son derece dikkat çekicidir. Modern devletin ilgileri daha çok genel ilgiler ve menfaatlerdir; bunun karşısında, ondan ayrı bir şekilde konumlanan ve içinde bireylerin özel ilgi ve menfaatlerini kollayıp güdebilecekleri sivil bir toplumun varlığı önemlidir. Devletin siyasî topluluğun genel menfaatleriyle meşgulken bireylerin özel menfaatlerine nazaran dış ve üst bir konumda kalması, fakat aynı zamanda kendine özel ve özgür, gelişim ve girişimlerle inşa kabiliyetine sahip sivil bir toplumun oluşmasına imkân sağlaması şarttır. Bu, insanın sahip olduğu haklar bağlamında değerlendirilecek olursa devlet ve sivil toplum arasındaki ayırım, söz konusu hakların vatandaşlık hakları ve insan hakları şeklinde ayrılarak değerlendirilmesini gerekli kılar. Vatandaşlık hakları devletin oluşturduğu siyasî topluluğa ait olmaktan doğar ve bu devletin bir üyesi olmakla ilgilidir. İnsan hakları ise fertlerin sivil toplumun üyeleri olmalarından dolayı farkedilen haklardır. Ancak modern bir devlet anlayışıyla farkedilebilecek bu kamusal ve özel alan ayırımı, aslında laikliğin üzerinde tam anlamıyla yeşereceği bir ortamı oluşturmaktadır. Zira laiklik bir taraftan özerk bir devlet yapısının zorunlu olduğunu düşünürken diğer taraftan bu devletin saygı duyup korunmasına ve sağlıklı yaşamasına katkıda bulunacağı bir özel alanı var saymak durumundadır. Bu çerçevede din de bu özel alana ilişkin görülmektedir. Şu halde devlet, insan haklarını ve sivil toplumu tanıyıp gözetmek durumunda olduğundan din özgürlüğünü kabul etmekte ve sağlıklı bir dinî yaşayışı da onun zatî yapısına müdahalede bulunmadan koruma altına almış bulunmaktadır.

    Yazı kaynağı : islamansiklopedisi.org.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Ali 10 Ay önce
    0

    bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yorum yap