Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    kuranda sabii ismi hangi surede geçmektedir

    1 ziyaretçi

    kuranda sabii ismi hangi surede geçmektedir bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Sabii ile ilgili ayetler, Sabii ayetleri

    SÂBİÎLİK

    SÂBİÎLİK

    Sâbiî (subbâ, subbî) ve sâbiîlik terimleri, Arap komşularınca Güney Mezopotamya’da yaşayan bir topluluk ve onların dinleri için kullanılmaktadır. Terimin menşei hakkında çeşitli görüşler bulunmaktadır. Genellikle İslâm âlimleri sâbiî kelimesinin Arapça asıllı olup sab’ (dönme, değişme) veya sabv (meyletme, çocukluğa dönme) kökünden geldiğini ileri sürmüşlerdir. Araplar sab’ masdarını din değiştiren kişinin davranışını ifade etmek için de kullanırlardı (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, I, 318-319; Zemahşerî, Esâsü’l-belâġa, s. 345). Diğer bir görüşe göre sâbiî, Sâbiîler’in kendi dilleri olan Mandence’deki sabaa (vaftiz olmak, yıkanmak) kökünden alınmış ve Arapça kurallara göre türetilmiştir. Araplar’ın, sıkça vaftiz ritüelini yerine getiren Sâbiî komşularını bundan dolayı mugtesile (suya dalanlar, yıkananlar) diye adlandırdıkları bilinmektedir (İbnü’n-Nedîm, s. 340).

    Sâbiîler kendileri için Mandaye ve Nasuraye isimlerini kullanırlar. Ârâmîce’nin diyalektlerinden biri olup Sâbiîler’ce kutsal metin ve ibadet dili olarak kullanılan Mandence’de manda (bilgi, hikmet) kelimesinden türetilen mandayuta Sâbiîliği ifade eden ve Sâbiîler arasında yaygın olan bir terimdir. Bundan hareketle Batılı araştırmacılar Sâbiîliği Mandeizm diye adlandırır. Sâmî dillerdeki nasara (Arapça nazara [korudu, gözetti]) kökünden gelen nasaruta, Sâbiî literatüründe erken dönemlere ait metinlerde Sâbiîlik için kullanılan ve Nasuraizm anlamına gelen bir isimdir. Sâbiîler kendi dinlerine mensup olan sıradan cemaat üyelerine Mandaye (Mandenler “bilenler, ârifler”), cemaat içerisinde ilmi ve otoritesiyle ayrıcalıklı yere sahip olan kimselerle atalarını da Nasuraye (Nasuralar “doğru inancı koruyup gözetenler”) ismini verirler. Batılılar, Sâbiîler’le ilk karşılaşmalarında onları Hıristiyanlığın uzantısı bir mezhebin mensupları olarak değerlendirmiş ve Vaftizci Yahyâ hıristiyanları diye anmıştır. Ancak Sâbiî inanç ve geleneği daha iyi tanındıkça onların farklı bir dinî cemaat olduğu anlaşılmıştır.

    Her ne kadar Sâbiîler kendi dinlerinin Hz. Âdem’le birlikte başlayan ilk din olduğunu iddia etseler de gerçekte Sâbiîliğin tarihçesi günümüzden yaklaşık iki binyıl önce başlar. Sâbiîlik, milâttan önce son iki yüzyıl içinde Filistin-Ürdün bölgesinde mevcut olan heterodoks yahudi akımları arasında filizlenmiştir (Gündüz, The Knowledge of Life, s. 83-101). Sâbiîler tarafından büyük bir önder ve ışık peygamberi diye adlandırılan Hz. Yahyâ yahudi olarak doğmuş, ancak peygamber olunca Yahudiliğe karşı çıkıp Kudüs dışında kendi cemaatini kurmuştur. Hz. Îsâ’nın, risâleti öncesinde zaman zaman Yahyâ’nın vaazlarını dinlemeye gittiği, hatta bir defasında bizzat onun eliyle suya dalıp çıkmak suretiyle vaftiz edildiği bilinmektedir (Matta, 3/13-15). Yahyâ’nın faaliyetlerinden telâşa kapılan resmî Yahudilik taraftarları Roma’nın bölgedeki valisi Herod Antipas’ı kışkırtarak onu tutuklattılar. Yahyâ başı kesilmek suretiyle idam edildi, taraftarları da sıkı bir takibata ve katliama tâbi tutuldu. Olaya geniş yer veren Sâbiîliğin kutsal kitaplarından Ginza’ya göre (s. 341) yahudiler aralarında 365 ileri gelenin de bulunduğu binlerce nasurayı katlettiler. Katliamdan kurtulanlar Arsakid kralının himayesinde Kuzey Mezopotamya’ya doğru kaçtılar. Sâbiî kutsal kitapları bunların sayısının 60.000 civarında olduğunu kaydeder. Bir müddet sonra Nasuralar/Sâbiîler Güney Mezopotamya’ya göç edip buraya yerleştiler. Mecûsîliğin İran’da resmî din olarak kabul edildiği milâttan sonra III. yüzyılın ilk yarısına kadar Sâbiîler bu bölgede huzur içinde yaşadılar. VII. yüzyılda Irak’ın müslümanlarca fethedilmesi üzerine diğer yöre halkı gibi Sâbiîler de zimmî statüsüyle İslâm hâkimiyeti altına girdiler.

    Sâbiîler’in kutsal kitapları yazılı metinler ve sır metinleri şeklinde iki grupta toplanabilir. Yazılı metinler de temel kutsal kitaplar, ezoterik (gizli) özelliğe sahip metinler, divan, şerh ve tefsirler, astrolojik metinler, büyü ve sihir yazmaları diye ayrılabilir (Gündüz, Sâbiîler: Son Gnostikler, s. 53-63). Sâbiî kutsal kitapları arasında temel kitaplar Ginza, Draşya d Yahya ve Kolasta’dır. Ginza (hazine) yaklaşık 600 sayfadan oluşur. Âdem’in kitabı şeklinde de adlandırılan bu kutsal kitap çeşitli dualar, teoloji, mitoloji, ölüm ve ölüm sonrası hayat vb. konuları ihtiva eder. Draşya d Yahya büyük ölçüde Yahyâ’yı ve öğretilerini konu alır. Kolasta (koleksiyon ya da övgü) gusül, âyin yemekleri vb. ibadetlerle ilgili dua ve uygulamaları içerir. Sâbiîler’in kutsal metinleri Mandence’dir. Günlük hayatta Arapça konuşan Sâbiîler, Mandence’yi genelde yalnız ibadet dili olarak kullanırlar. Bu dili okuyup yazabilme ayrıcalığı ise yalnızca rahiplere aittir. Bununla birlikte son zamanlarda Mandence’yi günlük dil olarak yeniden canlandırma yönünde bazı girişimler bulunmaktadır.

    Baştan sona Sâbiî öğretilerine metafizik evrenle içinde yaşanılan evrenin oluşturduğu bir düalizm hâkimdir. Gnostik karakterli bu düalizme göre bir tarafta ışık ve nur âlemi, diğer tarafta karanlık âlemi bulunur. Işık âleminin başında “yüce hayat, kudretli ruh, yüceliğin efendisi” gibi isimler de verilen Malka d Nhura (ışık kralı) vardır. Onun etrafında sayısız nûrânî varlık yer alır. Bu âlem yokluk, eksiklik, fânilik ve yanlışlık gibi olumsuz sıfatlardan tamamen uzak olup hayat prensibinden oluşur. Karanlık âlemi de ışık âlemine benzer bir yapılanmaya sahiptir; ancak ışık âleminin aksine yokluk, eksiklik ve düzensizliği sembolize eden kaos veya “kara su”dan oluşmuştur. Karanlık âleminin başında “ur” ya da “büyük canavar” diye de isimlendirilen Malka d Hşuka (karanlıklar kralı) bulunur. Malka d Hşuka karanlık âlemindeki sayısız kötü varlığın yaratıcısı ve yayıcısıdır. Sâbiî ilâhiyatına göre Malka d Nhura gibi Malka d Hşuka da ezelî ve ebedîdir. Dünyanın sonunda bütün kötü varlıklar yok edilecek, ancak karanlık ve kaos prensibiyle karanlık tanrısı Malka d Hşuka varlıklarını ebediyen sürdürecek, fakat bunlar Malka d Nhura tarafından kendi âlemleri içine hapsedilecektir.

    Yüce Tanrı insanı (Âdem) kötü varlıkların eline bırakmamış, ruhun bedene konuluş anından itibaren onu eğitmesi için Manda d Hayye’yi ve onu korumaları için üç ilâhî muhafızı (Hibil, Şitil ve Anuş) yeryüzüne indirmiştir. Böylece ilâhî yolu tanıyan ilk insan yüce Malka d Nhura’ya itaat eden bir varlık haline gelmiştir. Ayrıca Âdem’in yeryüzünde yalnız kalmaması için Havvâ da yaratılmıştır. Sâbiîler’e göre beden bu süflî dünyaya ait olup kurtuluş yalnızca ruha mahsustur. Kurtuluş için ruhun doğru inanç ve ibadetlere bağlanması gerekir, asıl kurtuluş yolu ise kurtarıcı ilâhî bilgiye sahip olmaktır. Bu, kazanılan veya öğrenilen bir bilgi değil iman ve ibadet sayesinde bahşedilen bir bilgidir.

    Sâbiîlik’te ibadetlerin en önemlisi boy abdestine benzer şekilde tüm vücudu suya sokup çıkarmak şeklinde yerine getirilen vaftizdir. “Masbuta, tamaşa, rişama” diye adlandırılan üç çeşit dinî yıkanma/temizlenme âyini vardır. Masbuta, rahip gözetiminde bir akarsuya her hafta pazar günü dalıp çıkma şeklinde yapılmaktadır. Tamaşa, dinî kirlenmeler sonrasında bir Sâbiî’nin nehre üç defa dalıp çıkmasıyla yaptığı bir tür gusüldür. Rişama ise İslâm’daki abdeste benzer. Sâbiî ibadetleri arasında çeşitli sebeplerle düzenlenen âyin yemeği törenleri de önemli yer tutar (Drower, s. 88-90). Sâbiî bayramlarının en önemlisi bir çeşit bahar bayramı olarak kutlanan beş günlük Panja’dır. Parvania da denilen bu bayram Sâbiî ay takviminin son ayı ile yeni yılın başlangıcı arasında kutlanır. Sâbiîler’in Mandi adını verdikleri kutsal binaları tapınaktan ziyade ilâhî âlemin yeryüzündeki bir timsali gibi görülür. Yönü kuzeye doğru olan bu basit binanın içerisine girilmez; avlusunda bulunan ve arklarla nehre bağlanmış olan havuzda vaftiz ibadeti yapılır. Sâbiîlik’te başrahiplere “ganzibra”, sıradan rahiplere “tarmida”, rahip adaylarına “aşganda” adı verilir.

    İslâmî Kaynaklarda Sâbiîler. Kur’an’da sâbiî kelimesi çoğul şekliyle (sâbiûn/sâbiîn) üç âyette geçmekte (el-Bakara 2/62; el-Mâide 5/69; el-Hac 22/17), bazı hadis metinlerinde de bu kelimeye rastlanmaktadır (Wensinck, el-Muʿcem, “sbʾ” md.). Kur’an’daki Sâbiîler’le kimlerin kastedildiği konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bazı Batılı araştırmacılar bununla Güney Arabistan’daki Sebeli hıristiyanların kastedildiğini (Bell, s. 60), bazıları da bunun Suriye, Irak ve Kuzey Arabistan’da yaşayan bütün gnostik ve Helenistik gruplar için kullanılan genel bir isim olduğunu söylemiştir (Pedersen, s. 386-390; Segal, s. 214-215; Hjârpe, s. 23-24; Tardieu, CCLXXIV [1986], s. 40).

    Sâbiî teriminin kimleri ifade ettiği hususunda Abbâsî Halifesi Me’mûn döneminden önceki İslâm âlimleriyle sonrakilerin görüşleri arasında önemli farklılıklar bulunduğu dikkati çekmektedir. Öncekiler Sâbiîliğin Hıristiyanlık, Yahudilik ve Mecûsîliğe benzer veya bunların arasında bir din olduğunu belirtmiş ve yaşadıkları bölge olarak Irak’a işaret etmişlerdir. Meselâ Abdullah b. Abbas, Sâbiîliğin bir hıristiyan mezhebi olduğunu, ancak onların kestiklerinin yenilemeyeceğini ve kadınlarıyla evlenilemeyeceğini (İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, I, 92; Kurtubî, I, 434), Mücâhid b. Cebr ise Sâbiîler’in dinlerinin Yahudilik ve Mecûsîlik arasında yer aldığını söylemiştir (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, I, 319). Ziyâd b. Ebîh, Sâbiîler’in peygamberlere inandığını ve günde beş vakit namaz kıldığını ifade eder. Hasan-ı Basrî’nin rivayetine göre Ziyâd, Sâbiîler’le karşılaştığında onlardan cizyeyi kaldırmayı düşünmüş, fakat daha sonra meleklere taptıklarını öğrenince bundan vazgeçmiştir (a.g.e., I, 319; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, I, 104).

    Atâ b. Ebû Rebâh, Sâbiîler’in Sevâd’da (Hz. Ömer döneminde fethedilen Irak toprakları) yaşadıklarını belirterek onların yahudi, hıristiyan ve Mecûsî olmadıklarına dikkat çekmiştir. İbn Cüreyc’in de bu görüşe katıldığı rivayet edilmektedir. Ebü’z-Zinâd, Sâbiîler’in yaşadıkları yerin Kûsâ, Abdurrahman b. Zeyd ise Musul civarı olduğunu ifade eder. Sâbiîler’in dinleriyle ilgili olarak ilk dönem İslâm âlimlerinden Katâde b. Diâme onların meleklere taptıklarını, Zebûr okuduklarını, beş vakit namaz kıldıklarını ve güneşe tâzimde bulunduklarını söyler (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, I, 319; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, I, 104). Ebû Hanîfe de Sâbiîler’in Ehl-i kitaba mensup oldukları ve Zebûr okudukları görüşünü kabul etmektedir. Ona göre Sâbiîler’in kestiği hayvanların eti yenebilir ve kadınlarıyla evlenilebilir. Ebû Yûsuf ve Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî ise yıldızlara taptıkları için bunların Ehl-i kitap sayılamayacağı, dolayısıyla kestiklerinin yenemeyeceği ve kadınlarıyla evlenmenin câiz olmayacağı görüşündedir. Evzâî ve İmam Mâlik, Sâbiîler’in müşrikler ve hıristiyanlardan bir grup olduğunu, kutsal kitaplarının bulunmadığını söyler (Cessâs, III, 113; Ebü’l-Leys es-Semerkandî, I, 124-125). Ahmed b. Hanbel de Sâbiîliğin Yahudilik veya Hıristiyanlığın bir mezhebi olabileceğine işaret eder (İbn Kudâme, X, 568). I ve II. (VII ve VIII.) yüzyıllarda yaşayan İslâm âlimlerince yapılan Sâbiîler’le ilgili bu tanımlamaların hemen hepsinin günümüzde Güney Mezopotamya’da yaşayan Mandenler’le bir şekilde bağdaştığı görülür. Ancak Sâbiîler’in meleklere taptıkları, Zebûr okudukları veya güneşe tâzimde bulundukları gibi iddiaların gerçeği yansıtmadığı söylenebilir. Sâbiîler’in kapalı bir toplum olması bu tür yanlış anlamalara yol açmış, muhtemelen bu yüzden onların kutsal metni, Zebûr’la karıştırılmıştır.

    Halife Me’mûn’dan sonraki İslâm âlimleri Sâbiîler’le ilgili olarak değerlendirmelerde bulunmuştur. IV. (X.) yüzyılın ortalarında vefat eden Hamza el-İsfahânî, Keldânîler’in Harran ve Ruha’da (Urfa) yaşadıklarını, bunların Halife Me’mûn döneminde Keldânî ismini bırakarak Sâbiî ismini aldıklarını söyler (Târîḫu sinî, s. 7). Aynı bilgileri tekrar eden Muhammed b. Ahmed el-Hârizmî gerçek Sâbiîler’i Harrânîler’den ayırır ve onların Hıristiyanlığın bir kolu olduğunu ileri sürer (Mefâtîḥu’l-ʿulûm, s. 36). İbnü’n-Nedîm, Harrânîler’in Sâbiî ismini nasıl aldıklarına dair önemli bir rivayeti hıristiyan yazarı Ebû Yûsuf İşa el-Katîî’nin kitabından nakleder. Buna göre Harrâîler ya da Harnânîler diye adlandırılan putperest Harranlılar, Halife Me’mûn’un kendilerini tehdit etmesi üzerine Sâbiî ismini almışlar ve 833 yılından itibaren Harranlı Sâbiîler diye isimlendirilmişler, böylece kitâbî din mensubu statüsünü kazanmışlardır. Ebû Yûsuf, bu tarihten önce Harran ve civarında Sâbiîler adıyla bilinen herhangi bir grup bulunmadığını vurgulamaktadır (el-Fihrist, s. 320). Bîrûnî de Harrânîler’in Abbâsîler devrinde Sâbiî ismini aldıklarına işaret eder (The Chronology, s. 315). Harranlılar’ın Abbâsîler’den önceki dönemlerde putperest, Keldânî veya Harrânî diye adlandırıldığı ve Sâbiî ismiyle bir ilişkilerinin olmadığı bilinmektedir (bk. HARRÂNÎLER). Nitekim Ebû Yûsuf, Harran’dan bahsederken şehir halkının Nabatîler ve Rumlar’dan kaçıp buraya sığınanlardan oluştuğunu ifade etmektedir (Kitâbü’l-Ḫarâc, s. 43).

    Harranlılar’ın Sâbiî adını almaları bir dönüm noktası olmuş, özellikle IX. yüzyılın ikinci yarısından sonra Sâbiî lakaplı ve Harran menşeli âlimlerin tıp, felsefe, edebiyat ve tercüme sahalarında şöhret kazanmasıyla Sâbiîler konusunda bütün gözler Harran’a çevrilmiştir. Bu dönemde İslâm âlimleri, Harranlı Sâbiîler olarak adlandırılan Harrânîler’le Irak’ta yaşayan gerçek Sâbiîler’in arasındaki farka dikkat çekseler de eserlerinde Sâbiîlik başlığı altında Harranlılar’ın dinî geleneklerini tanıtmışlardır. Meselâ Ahmed b. Tayyib es-Serahsî, hocası Ya‘kūb b. İshak el-Kindî’nin Harrânîler’in inanç esaslarına ve ibadetlerine dair görüşlerini aktarır. Serahsî’nin ifadeleri İbnü’n-Nedîm ve Makdisî tarafından nakledilmektedir (Makdisî, IV, 22-24; İbnü’n-Nedîm, s. 318-319). İstahrî, Harran’dan Sâbiîler şehri diye bahseder (el-Eḳālîm, s. 42). Taberî ise Sâbiî terimini genel anlamda bütün putperestler için kullanmış, ona göre Buda ilk dönemlerde halkı Sâbiîliğe davet etmiştir; aynı âlim Zerdüşt öncesi Persler’in de Sâbiî olduklarını söyler (Târîḫ, I, 176; II, 683). Ebû Bekir er-Râzî, Sâbiîler’i Harrânîler ve Kîmâriyyûn şeklinde ikiye ayırarak Kîmâriyyûn’un Harrânîler’den farklı ve birçok noktada onlara karşı olduğunu ifade eder (Mes‘ûdî, Mürûcü’ẕ-ẕeheb, IV, 68).

    İslâm âlimleri arasında Sâbiîler’le ilgili ilk sistematik bilgi Mes‘ûdî tarafından verilmiştir. Mes‘ûdî de Taberî gibi Sâbiî terimini Çin’den Mısır’a, Suriye’den eski Yunan’a kadar bütün putperestler için kullanır ve özellikle Sâbiîler adı altında geniş bilgi verir. Ayrıca Sâbiîler’in bir diğer grubu olarak yer verdiği Kîmâriyyûn’un Irak’ta Basra ile Vâsıt arasındaki bataklık bölgede yaşadıklarını belirtir. Diğer bir eserinde ise Basra ile Vâsıt arasında yaşayan halktan Keldânîler ismiyle bahseder ve onların ibadetlerinde kuzeye yöneldiklerini söyler (a.g.e., II, 112; IV, 61-71; et-Tenbîh, s. 161). Ebû Bekir el-Cessâs da kendi zamanında yaşayan Sâbiîler’in iki gruba ayrıldığını kaydeder. Bunlar Harran Sâbiîleri ile Vâsıt civarında yaşayan Batâih Sâbiîleri’dir (Aḥkâmü’l-Ḳurʾân, II, 401 vd.). İbnü’n-Nedîm de Sâbiîler’i iki gruba ayırır. Birincisi Harrânîler’dir, ikinci grubu ise Sâbât el-Batâih (bataklık Sâbiîler’i) veya Mugtesile (vaftiz olanlar) şeklinde adlandırır. Daha önce Cessâs’ın da söz ettiği Batâih Sâbiîleri hakkında İbnü’n-Nedîm, onların Batâih bölgesinde (diğer bir ifadesinde Basra ile Vâsıt arasında yer alan Dustumâsân civarında ve diğer sulak bölgelerde) yaşadıklarını, vaftiz olduklarını, tuz ve yağ dışında yedikleri şeyleri yıkadıklarını belirtir (el-Fihrist, s. 318-328, 340-341). Abdülkāhir el-Bağdâdî de Sâbiîler’i Harrânîler ve Vâsıtîler olarak ikiye ayırır (el-Farḳ beyne’l-fıraḳ, s. 263, 348; Uṣûlü’d-dîn, s. 324-325). Öte yandan Bîrûnî, gerek Harranîler’le gerekse gerçek Sâbiîler adını verdiği Güney Mezopotamya’da yaşayan Vâsıt bölgesi Sâbiîler’iyle ilgili oldukça tutarlı bilgiler verir. Bîrûnî, çağının diğer yazarları gibi Sâbiî ismini genelde bütün sapkın inanç mensupları ve putperestler için kullanır. Meselâ o da Buda’nın halkı Sâbiîliğe davet ettiğini söyler. Fakat özelde bu isim altında Harrânîler ve Vâsıt yöresi Sâbiîler’ini inceler. Ona göre Harrânîler gerçekte Sâbiî değildir, gerçek Sâbiîler Sevâd-ı Irak’ta Vâsıt civarında yaşayan halktır (The Chronology, s. 186, 188, 314-318).

    İbn Hazm, Sâbiîler’le ilgili tartışmalara yeni bir boyut kazandırmıştır. O da bütün putperestlerin Sâbiî olduğunu söyledikten sonra (el-Faṣl, I, 35) bu isim altında özellikle Harrânîler’i ele alarak inanç ve ibadet sistemleri hakkında bilgi verir. Kendisinden öncekilerden farklı olarak Sâbiîler’le Hz. İbrâhim ve Hanîflik arasında ilişki kurar. Buna göre Sâbiîler’in putlara ve yıldızlara tapmadan önceki dinleri yeryüzündeki en eski ve en yaygın dindi. Sâbiîler dinlerini bozunca Allah onlara İslâm ve Hanîflik inancıyla Hz. İbrâhim’i göndermiş, Hz. İbrâhim’e uyanlar Hanîfler olarak adlandırılmıştır (a.g.e., I, 35; IV, 7).

    Sâbiîliği genel anlamda puta tapıcılık olarak gören Şehristânî, Sâbiîler’i eski Sâbiîler (ilk Sâbiîler) ve Harranlılar diye ikiye ayırır. Ayrıca Hz. İbrâhim dönemindeki Sâbiîler’den bahseder. Şehristânî ilk Sâbiîler’le muhtemelen, Hz. İbrâhim dönemindeki Sâbiîler dediği ve hakkında geniş bilgi verdiği grubu kastetmiştir. Ona göre Hz. İbrâhim zamanında Sâbiîler’in yanı sıra Hanîfler denilen bir grup daha vardı. Şehristânî, Hz. İbrâhim’in Sâbiîler arasında yetiştiğini, önce onların yıldızlara tapan kolu olan Ashâbü’l-eşhâs’a tâbi olduğunu, sonra putperest kolu olan Ashâbü’l-heyâkil’e meylettiğini ve nihayet Sâbiîliğin zıddı olan Hanîfliği seçtiğini belirtir (el-Milel ve’n-niḥal, s. 24-25, 180-181, 202-203, 246-248).

    Zemahşerî, Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Fahreddin er-Râzî, Mecdüddin İbnü’l-Esîr ve Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, Sâbiî teriminin etimolojisi konusunda klasik İslâm kaynaklarında yer alan görüşleri tekrar eder, Muvaffakuddin İbn Kudâme ve Ebü’l-Fidâ, Sâbiîler’i genel anlamda putperest diye tanımlar. Makrîzî ise Sâbiîler’i Bâbil Sâbiîleri ve Harran Sâbiîleri şeklinde ikiye ayırır ve özellikle Harrânîler’le ilgilenir. Nizâmeddin Hasan en-Nîsâbûrî, Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, İbn Haldûn ve Ebüssuûd Efendi de önceki İslâm âlimlerinin görüşlerini tekrar ederek Sâbiîler’in yıldızlara ve bunları temsil eden putlara taptıklarını, Sâbiî teriminin “kendi dinini terkeden kimse” anlamına geldiğini ileri sürer. Bütün bunlardan Harranlılar’ın Sâbiî ismini benimsemeleri sonrasında dikkatlerin onların üzerine çevrildiği ve Harrânîler’deki yıldız ve gezegen tapıcılığına dayalı paganizmin Sâbiîlik olarak tanımlandığı anlaşılmaktadır.

    Günümüzde 80-100.000 civarında bir topluluk olan Sâbiîler gnostik öğretileri ve kendilerine has dilleriyle oldukça zengin bir dinî literatüre sahiptir. Genellikle Güney Irak’ta Fırat ile Dicle’nin birleştiği bataklık bölgelerde, Basra ile Bağdat gibi şehirlerde ve İran’da Kârûn nehri boyunca yer alan yerleşim birimlerinde yaşarlar. Ayrıca başta İsveç, Danimarka, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Kanada olmak üzere birçok Batı ülkesinde yerleşmiş Sâbiî cemaatleri bulunmaktadır.

    Yazı kaynağı : islamansiklopedisi.org.tr

    SABİÎLER

    Bakara Suresi 62. Ayet Tefsiri - Diyanet İşleri BaşKanlığı

    Bundan önceki âyetlerde yahudilerin tarihte Allah’ın hükümlerini çiğneyip pek çok kötülük işlediklerine işaret edildikten sonra bu âyette de müslümanlarla birlikte Ehl-i kitabın imanları doğru, işleri düzgün olanlarından söz edilmekte, onlara müjdeler verilmektedir. Burada dört dinî topluluktan söz edildiği görülmektedir:

    1. Müslümanlar. “İman edenler”den maksat müslümanlardır. Hâricîler ve Mu‘tezile dışındaki bütün İslâm mezhepleri, amelî bakımdan kusurları, günahları ne kadar çok olursa olsun, iman esaslarına içtenlikle inanan bütün müslümanların, amelî durumlarına göre, doğrudan veya bir süre cehennemde kaldıktan sonra mutlaka cennete gireceklerini kabul ederler. Hâricîler’le Mu‘tezile âlimleri ise büyük günahlardan birini veya birkaçını işleyip de tövbe etmeden ölenlerin cehennemde ebedî olarak kalacaklarını savunmuşlardır.

    2. Yahudiler. Hz. Mûsâ’nın tebliğ ettiği ilâhî dinin mensupları bu isimle anılırlar. Yahudi kelimesi, Hz. Ya‘kub’un on iki oğlundan dördüncüsü olan Yahuda’dan gelmektedir. Önceleri bir şahıs ismi olan bu kelime, daha sonra Yahuda sıptına (soy) mensup olanlar için kullanılmış; bu kabilenin yerleştiği bölgeye de ad olmuştur. Bâbil esareti (m.ö. 586-538) sonrasında ise İsrâil (Ya‘kub) nesli yahudiler diye anılmaya, Hz. Mûsâ’nın tebliğ ettiği ilâhî dine de Yahudilik denmeye başlanmıştır. Yahudilik millî bir din olduğu için bu dinin mensuplarına yahudiler denildiği gibi İsrâiloğulları da denilmektedir. Günümüzde, dünyanın çeşitli bölgelerinde 15-20 milyon civarında yahudi nüfusu bulunmaktadır.

    3. Hıristiyanlar. Hz. Îsâ’nın tebliğ ettiği ilâhî dinin mensuplarına verilen isimdir. İslâmî kaynaklara göre Îsâ’nın doğduğu yerin ismi olan Nâsıra’dan dolayı nasrânî (çoğulu nasârâ) olarak adlandırılmışlardır (Taberî, I, 318). Hıristiyan (christian) kelimesi, Hz. Îsâ’nın kutsal ve kurtarıcı niteliğini ifade eden Mesîh kelimesinin Batı dillerindeki karşılığı olan christ (Grekçe aslı: christos) kelimesinden gelmekte olup “Mesîh’e tâbi olan” demektir. Kelime ilk defa 44 yılında bu dini kabul eden Antakyalılar için kullanılmış, daha sonra giderek bu dinin her mezhepten bağlılarını ifade etmiştir. Hz. Îsâ’nın tebliğ ettiği dine ise Hıristiyanlık (Christianisme) denilmiştir. Bugün yeryüzünde, birbirinden derin çizgilerle ayrılmış olan çeşitli mezheplere bağlı 1,5 milyarın üstünde hıristiyan yaşamaktadır.

    4. Sâbiîler. Sâbiî kelimesinin aslı, Ârâmîce’nin Mandence lehçesindeki “sb’” kökü olup bu kök, “vaftiz olmak, suya dalmak, yıkanmak” anlamına gelmektedir. Bu kelime aynı zamanda Sâbiîler’in en belirgin özelliği olan akarsuya dalıp çıkmak suretiyle vaftiz olmayı ifade etmektedir. Kur’an-ı Kerîm’de üç yerde müslümanlar, yahudiler ve hıristiyanlarla birlikte Sâbiîler de anılmakta (Bakara 2/62; Mâide 5/69; Hac 22/17); bu âyetlerden, yahudiler ve hıristiyanlar gibi Sâbiîler’in de aslı itibariyle bir hak dine mensup oldukları anlaşılmaktadır. Bununla birlikte onların tarihleri ve inançları hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. İlk dönem İslâm kaynaklarındaki mâlûmata göre Sâbiîler monoteist bir inanç taşıyorlardı; Sâbiîlik de Yahudilik, Hıristiyanlık ve Mecûsîlik arası bir yapıya sahipti. Mensupları Irak’ta yaşıyorlardı. Halife Me’mun sonrası kaynaklarda ise Kur’an’da sözü edilen, Güney Mezopotamya’da yaşayan bu Sâbiîler’le Harran’da yaşayan ve yıldızperest olan Sâbiîler birbirine karıştırılmıştır. Kur’an’da anılan Sâbiîler, günümüzde Bağdat ve Basra’da yaşayan, Ginza isimli bir kutsal kitapları bulunan ve kendilerini Mandenler (bilenler) veya Nasuralar (dinî yükümlülükleri gözetenler) olarak adlandıran toplulukla tamamen uyuşmaktadır. Bu topluluk yıldızlara tapmadığı gibi tapanları da lânetlemekte, putperestliği de yasaklamaktadırlar. Günümüzde, üçte ikisi Irak ve İran sınırları içinde olmak üzere dünyada 60-70 bin civarında Sâbiî bulunduğu tahmin edilmektedir (Sâbiîler hakkında bilgi için bk. Şinasi Gündüz, Sâbiîler Son Gnostikler, Ankara 1996).

    Tefsirlerde bu âyetin iniş sebebi olarak şu olay anlatılmaktadır: Sahâbeden Selmân-ı Fârisî daha önce hıristiyan olmuş ve bir süre hıristiyanlarla birlikte yaşamıştı. Hz. Peygamber’in hicretini takiben o da Medine’ye gelip İslâm dinine girmiş ve arkadaşlık etmiş olduğu hıristiyanları ve onların amellerinden gördüklerini Hz. Peygamber’e anlatmış, Hz. Peygamber de “Onlar İslâm dini üzere ölmediler” buyurmuşlardır. Selmân diyor ki: (Hz. Peygamber böyle buyurunca) dünyam karardı. Sonra Selmân hıristiyanların (dinî hayatlarındaki) gayretlerini de anlatmış, bunun üzerine “Şüphesiz, iman edenler; yahudilerden, hıristiyanlardan ve Sâbiîler’den de Allah’a ve âhiret gününe inanıp sâlih amel işleyenler için rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler” meâlindeki âyet inmiştir. Ardından Hz. Peygamber Selmân’ı çağırıp şöyle buyurdu: “Bu âyet senin arkadaşların hakkında indi. Kim benim peygamber olarak geldiğimi işitmeden önce Îsâ’nın dini ve İslâm üzere ölürse o hayırdadır. Ama bugün kim beni işitir de bana iman etmezse o da helâk olmuştur” (bk. Taberî, I, 253-257).

    Klasik tefsirlere göre bu âyette zikredilen İslâmiyet dışındaki dinlerin mensupları, Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a inanıp “İslâm milleti”ne girmedikçe iman etmiş sayılmayacaklar, bu sebeple de âyette ifade buyurulan âhiret ecrine ve güvenliğine nâil olamayacaklar, yani ebedî olarak cehennemde kalacaklardır (meselâ bk. Zemahşerî, I, 73; Şevkânî, I, 102). Bu ayetin farklı yorumları için (bk. Reşîd Rızâ, I, 334-336; Ateş, I, 174-175; a.mlf., “Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir”, İslâmî Araştırmalar, III/1, s. 7-24).

    Uhrevî kurtuluş konusunda Kur’an-ı Kerîm’in ısrarla üzerinde durup vazgeçilmez gördüğü şartlar, Allah’ın varlık ve birliği ile âhirete inanmak, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve öğretisini tanımak, Allah’ın razı olduğu güzel işler yapmaktır (özellikle bk. Bakara 2/136-137; Nisâ 4/47, 116, 136, 150-152, 171-173). Geçmişteki peygamberlerin tebliğ ettiği bütün ilâhî dinler gibi İslâmiyet’in de özü budur.

    Yazı kaynağı : kuran.diyanet.gov.tr

    Sâbiîn (Sâbiîler) arasındaki fark nedir? - YENİ ASYA

    Sâbiîn (Sâbiîler) arasındaki fark nedir? - YENİ ASYA

    Kelime çoğul olup, ismi-i faildir. İsm-i fail ise, fiilden türeyen ve işi yapanı gösteren isim türünden kelimelerdir. Sâbiîn’in kelime anlamı “çıkmak, görünmek, birinden diğerine geçmek ve hücum etmek” anlamlarına gelmektedir. 1 Aynı zamanda “Sabaa” kökü “bir dinden çıkıp başka bir dine girme” manasındadır. 2 Diğer taraftan Sâbiîn ikiye ayrılmaktadır. Birincisi “eski dinini bırakıp yeni bir dine girenlere” denir. İkincisi de “yıldıza tapanlardır.” 3 Yıldıza tapan ikinci kısım Sâbiîn ise, tarihte daha çok batı İran, Bağdat (eski Babil), Ürdün, Filistin ve Harran’da yaşadıkları bilinmektedir. 4 Hatta Abbasi Halifesi Me’mun (813-833) döneminde Harranlılar, tehditlerden kurtulmak ve hayatta kalabilmek için kendilerini Sabiîn olarak tanımlamışlardır. 5

    Sâbiîn’in bir bölümü tek Allah inancına sahipken, diğer bölümünün yıldıza tapması ise, tarih boyunca Müslümanlar arasında her iki Sâbiîn kolunu ayırmada karışıklıklara yol açmıştır. Bu karışıklığı giderebilmek adına hem yukarıda kısaca izah edilen Sâbiîn kelimesinin anlamına dikkat edilmelidir. Hem de İslâm tarihinde kelimenin nasıl kullanıldığı da önem arz etmektedir.

    İslâm tarihinden örnek vermek gerekirse, Kureyşli’ler, Mekke’nin putperestliğini kabul etmedikleri ve yeni bir din olan İslâm’a girdikleri için, Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) ile sahabelere “Sâbiîn” dedikleri kaynaklarda belirtiliyor. Ben-i Cezîme kabilesi Müslüman olduktan sonra, İslâm’a yani eski inancını bırakıp yeni bir dine girdiklerini “saba’na, saba’na” (döndük, din değiştirdik) şeklinde yüksek sesle duyurmuşlardı. Hz. Peygamber (asm) döneminde, İslâm’ı kabul edenlere, “dinini değiştirdi, Müslüman oldu” anlamındaki “kad sabee” de denilmekteydi. 6

    Kur’ân-ı Kerîm’de, Sâbiîler’den üç farklı sûrede bahsedilmektedir. Bunlardan birincisi Bakara Sûresi’nin 62. âyeti olup “Şüphesiz, inananlar ile, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîler’den (her bir grubun kendi şeriatında) Allah’a ve ahiret gününe inanan ve Salih ameller işleyenler için Rableri katında mükâfat vardır; onlar korkuya uğramayacaklar, mahzun da olmayacaklardır (diye hükmetmiştir).” 7 İkinci olarak Hac Sûresi’nin 17. âyetinde “Şüphesiz, iman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecûsiler ve Allah’a ortak koşanlar var ya, Allah kıyamet günü onların aralarında mutlaka hüküm verecektir. Çünkü Allah her şeye şahittir.” 8 Üçüncüsü ise, Mâide Sûresi’nin 69. âyetinde “Şüphesiz inananlar (Müslümanlar) ile Yahudiler, Sâbiîler ve Hıristiyanlardan (her bir grubun kendi şeriatında) Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır (diye hükmedilmiştir).” 9

    İslam âlimleri de Sâbiîn’i, ikiye ayırarak incelemişlerdir. Fahreddin-i Razî’ye göre, bunlardan ilki “Hz. İbrahim’in Hanif dinindeki tek Allah (Tevhid) inancında olanlardır. Yıldıza tapanlar ise ikinci Sâbiîn’dir.” 10 İbn-i Teymiye de, Minhacü’s Sünne isimli eserinde Bakara ve Hac Sûreleri’ndeki ilgili âyetlere geniş yer ayırarak Sâbiîn hakkında izahatta bulunmuştur. İbn-i Teymiye de Sâbiîn’i yukarıda belirtildiği üzere ikiye ayırmıştır. İbn-i Teymiye ayrıca, Hz. İbrahim dini inanışını takip eden Sâbiîn’i överken, yıldız inancında olanların ahiret gününde hesap vereceklerini kaydediyor. 11 Bunlara ek Farabi, İbn-i Hazm, İbnu’n Nedim, Ahmet bin Muhammed El-Feyyum, Ez-Zamahşeri, Mutahhar bin Tahir, İbnü’l Esir, Muhammed Hamidullah, Muhammed Hamdi Yazır gibi eski ve yeni dönemden vd. bütün ilim adamları Sâbiîn’i ikiye ayırmaktadırlar. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de eserlerinde “nücumperest Sâbiiyyun” 12 şeklinde bahsetmektedir.

    Sâbiîn kelimesinin anlamı, İslâm tarihinde nasıl kullanıldığı, Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerin meali ve ilim adamlarının tanımları Sâbiîn’i ikiye bölmüştür. Şimdi buradaki ayrımın temelinde “Hz. İbrahim’in Hanif inancı üzere olan Sâbiîn’in, önce putlara taptıkları ve daha sonra Hz. İbrahim’in tek Allah inanışına yöneldikleri için, yani putperestlikten Tevhid’e (tek Allah’a) yöneldiklerinden dolayı, birinci gruptakilere Sâbiîn (eski dinini bırakıp yeni dine dönen) denilmektedir. Diğer taraftan Bağdat’ta yedi katlı Babil Kulesi’ni, inandıkları Süreyya (yedi yıldız) yıldızına yakınlaşmak için inşa edenlere, yani yıldıza tapanlara ise, Hz. İbrahim’in Hanif inancını bırakıp yıldıza (putlara) taptıklarından onlar için de Sâbiîn (eski dinini bırakıp yeni dine dönen) ifadesi kullanılmaktadır. Dolayısıyla her iki Sâbiîn arasındaki farkı bilmek, Müslümanlar arasındaki kafa karışıklığını da gidermiş olacaktır.

    Dipnotlar:

    1- Bekir Topaloğlu, “Yeni Kamus Arapça-Türkçe”, S. 74, İstanbul, 1966. 

    2- Ebu Hayyan El-Endülüsi, “ Tefsiru Bahri’l Muhit”, C. 1, S. 241, Mısır, 1328. 

    3- Louis Ma’luf, “El Müncid Fi’l Lügati’l ve’l Ulûmu”, Katolik Matbaası, Beyrut, 1956, s. 331 

    4- Louis Ma’luf, “a.g.e.”; Şinasi Gündüz, “Sabiilik”, DİA, C. 35, S. 342, İstanbul, 2008. 

    5- Şinasi Gündüz, “a.g.e.” 

    6- İbn-i Kesir, Tefsiru’l Kur’âni’l Azim, C. 1, S. 104, Mısır, 1956; Ahmet İbn-i Hanbel, “Müsned”, C. 3, S. 492 ve C. 4, S. 341, Mısır, 1313, Et-Taberi, “Camiu’l Beyan”, C. 2, S. 146, Mısır, 1374. 

    7- DİB, “Kur’ân-ı Kerîm Meali”, Bakara Sûresi, âyet 62, https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/bakara-suresi-2/ayet-62/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1, Erişim Tarihi: 20.03.2020 

    8- DİB, “Kur’ân-ı Kerîm Meali”, Hac Sûresi, âyet 17, https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/hac-suresi-22/ayet-17/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1, Erişim Tarihi: 20.03.2020 

    9- DİB, “Kur’ân-ı Kerim Meali”, Mâide Sûresi, âyet 69, https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/maide-suresi-5/ayet-69/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1, Erişim Tarihi: 20.03.2020 

    10- Muhammed bin Abdülkerim Şehristani, “El-Milel Ve’n-Nihal”, S. 210-211, Bağdat, 1953.

    11- İbn-i Teymiye, “Minhacü’s Sünne”, S. 58, 74, 93, 94, 97, 99. 

    12- Bediüzzaman Said Nursî, “Asâ-yı Musâ”, s. 133; “Sözler”, 352-547, Temmuz 2004, İstanbul.

    Yazı kaynağı : www.yeniasya.com.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap