Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    kuranda kurbanla ilgili ayetler yaşar nuri öztürk

    1 ziyaretçi

    kuranda kurbanla ilgili ayetler yaşar nuri öztürk bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Yaşar Nuri Öztürk: Kurban ‘kesmek’ ibadet mi? (2)

    Yaşar Nuri Öztürk: Kurban ‘kesmek’ ibadet mi? (2)

    Kurbanın tarihsel ve fıkıhsal yönüne ilişkin ayrıntılı bilgileri ‘‘Kur'an'ın Temel Kavramları’’ adlı kitabımızın ‘‘Kurban’’ maddesinde verdik. Burada, yaşamsal önemi olan başka bazı noktalara dikkat çekeceğiz. Her şeyden önce, Kuran'ın verilerine göre konuşursak, kurban bağımsız bir ibadet değil, bir sosyal yardım türüdür.

    Konunun özü, Hac Suresi 36-37. ayetlerde verilmiştir: ‘‘...O hayvanlar, yanları yere yaslandığı zaman onlardan yiyin; isteyen yoksulu da, istemeyen yoksulu da doyurun. Allah, o hayvanları sizin hizmetinize verdi ki şükredebilesiniz. Kurbanların etleri de kanları da Allah'a asla ulaşmaz, Allah'a sizin takvanız (tanrısal iradeye ters düşmekten sakınmanız) ulaşır...’’

    Bu ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki, kurban kesiminde ibadet olan, kan akıtmak veya et değildir. Kurban ameliyesinde Allah'ın gözettiği, kesilen hayvandan yoksulların sağladığı yarardır. Allah'ı et ve kanla ilişkili göstermek, olaya ‘‘Kan akmalıdır, kan akmasa maksat hasıl olmaz’’ şeklinde ilkel-paganist bir mantıkla bakmak Kuran'ın asla kabul etmeyeceği bir yaklaşımdır. O halde:

    1. Kurban kesmek, Kuran'ın açık beyanıyla, bir ibadet değildir; sosyal yardımlaşmanın bir türüdür. Kurban, İslam terminolojisinde infak (yoksula ve yoksuna yardım, sahip olunandan başkalarına pay çıkarma) denen ve Kuran'da altı sık sık çizilen paylaşmanın çok geniş çerçevesi içinde yer alan bir yardımlaşma şeklidir. Yardım ulaştırmada bir araçtır. Bu aracın yerine başka araçlar da konabilir.

    Ama, örneğin namaz ve oruç gibi ‘‘bizatihi ibadet’’ olan farzlarda durum farklıdır. Onların yerine başka bir şeyi koyarak farzı eda etmiş olamazsınız. Bizzat din koyucunun açık bir beyanı olması durumu müstesna... Oysa ki, kurbanın da içinde yer aldığı infakta, yardımın muhatabını dikkate alarak çok değişik paylaşımlar ve katkılar işletilebilir. Önemli ve değişmez olan tek şey infak, yani muhtaç olana yardım ve destektir. Şöyle veya böyle, şunu veya bunu vererek...

    Esasen, geleneksel fıkıh da bunu, örtülü bir biçimde kabullendiği içindir ki, kurbanı farz bir ibadet olarak görmemiştir. Kurban ameliyesinde ibadet olan, yoksula yardımdır. Yoksulun korunması, ona et vermek yerine başka bir şey vermekle daha iyi sağlanacaksa, o şeyi kurbana tercih etmek gerekir. Zaten kurban, Allah'ın hoşnutluğuna vesile olan şey anlamındadır ve kurban bu anlamda tüm ibadetlerin ortak adı olarak kullanılmaktadır. O halde, örneğin ameliyat parası bulamayan bir yoksula kurban eti yerine o parayı vermek, Kuran'a göre daha üstün bir ‘‘kurban’’ olacaktır.

    Kısacası, kurban bayramı, yoksulun ve yoksunun imkán sahiplerinin varlıklarından pay aldığı bayramdır, hayvan kesimi bayramı değil.

    Allah'a, Kuran'ın gösterdiği yoldan yaklaşmak isteyenler artık kurban bayramlarında, çevrelerindeki yoksulların en acil ihtiyaçları neyse onu aramalı, sormalı ve kurbanlarının tutarını yoksulların o ihtiyaçlarını gidermek için harcamalıdırlar. Bunda başarılı olamayanlar, kurban paralarını Kızılay gibi, Mehmetçik Vakfı gibi, bağışın her kuruşunu en güzel biçimde yoksula, şehit ailelerine ileten kuruluşlara ‘‘hayvan kesimi istemiyoruz’’ kaydıyla vermelidirler.

    2. ‘‘Kurban farz ibadet değilse de sünnet bir ibadettir’’ yolunda bir iddia da tutarlı olamaz. Böyle bir iddia sadece kurban konusunda değil, öne sürüldüğü tüm alanlarda tutarsızdır.

    Sünnetten söz etmek için öncelikle Kuran'da onun dayandığı bir farzın bulunması gerekmektedir. Kurban farz olmadığına göre, böyle bir durumdan söz edilemez. Söylenecek olan şudur: Kurban, farz olan infakın yer, zaman ve imkánlara uygun biçimde yerine getiriliş şekillerinden biridir. Uygulanan şekli, yoksulun ihtiyaç durumu belirleyecektir.

    O halde ‘‘sünnet ibadet’’ deyimi, bilimsel olmaktan uzak bir deyimdir. Kuran dininin verilerine de ters düşmektedir.

    3. Yasa koyucu, hiç vakit kaybetmeden, hayvanların modern uyuşturma yöntemleriyle kesimini zorunlu hale getirmelidir. Uyuşturarak kesim, hayvanı öldürmemekte, sadece acı duymasını önlemekte, ölüm yine kanın akması suretiyle vücut bulmaktadır. Uyuşturarak kesmenin ‘‘şer'i’’ olmadığı yolundaki yobaz fısıltısına itibar etmenin politik çıkardan başka hiçbir gerekçesi olamaz.

    Yazı kaynağı : www.hurriyet.com.tr

    'Kurban farz değil' sözü tartışma yarattı

    HABERTÜRK'TE YAŞAR NURİ ÖZTÜRK'ÜN YERİNİ ALAN BAYRAKTAR BAYRAKLI İLK YAZISINI YAZDI

    Kurban Konusu

    Kuran’da “Kurban” Neyin Çevirisi?

    Kuran’da “Kurban” Neyin Çevirisi?

    Posted by Sabri Gürses on Ocak 9, 2006 in Güncel, Tarih

    Okurlarımızın Kurban Bayramı kutlu olsun. Ben bayramları severim, akrabaların, dostların birbirini görüp sohbet etmesi, hatır sorması için güzel bir fırsat. Modern yaşamda ne kadar güçleşmiş, tuhaflaşmış olursa olsun, bayram ziyaretlerinin hâlâ çocuksu, neşeli bir yanı var. Fakat kurbanla bayramın yanyana gelmesinde hüzünlü bir yan da var sanki, sanki kurban ve bayram yan yana olmaz iki kavrammış gibi. Bunu düşünerek Kuran-ı Kerim çevirilerinde* “kurban” konusunun nasıl ele alındığına bakmak istedim.

    “Kurban” kavramı Kuran’da beş surede geçiyor. Bunlardan 2, 3 ve 5. surelerdeki bahsi genel nitelikte. Bizim bayram olarak andığımız dönemi ele alan sure 22., Hac suresi. Ayrıca Kuran’ın sonuna doğru, 108. Kevser suresinde bir kere, çok farklı bir bahisle anılıyor.

    Benim 22. Hac suresinden anladığım, kurban kesme eyleminin Hac döneminde ve Kabe çevresinde yapıldığı. 27, 28 ve 29. ayetlerde haccın ilan edildiği, insanların yaya ya da binek hayvanla Kabe’ye gelmeleri gerektiği, burada temizlenerek adaklarını yerine getirmeleri ve Kabe’yi tavaf etmeleri gerektiği bildiriliyor.

    33. ayette “kurban”ın varacağı yer bildiriliyor, çeviriler arasında aşırı bir fark yok (parantez içindekiler çevirmenin yorumu, eklemesi):

    34. ayette konu biraz daha açıklanıyor, fakat çeviriler çok farklı:

    Yaşar Nuri Öztürk çevirisinde bütün anlamlar bir arada veriliyor: “Biz her ümmet için bir kurbanlık hayvan kesme zamanı/kurbanlık hayvan kesme yeri/kurbanlık hayvan kesme tarzı belirledik ki, kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların üstüne Allah’ın ismini ansınlar.”

    Güneş gazetesi çevirisinde 33 ve 34. ayetler arasında devamlılık var, önce kurbanın Kabe’ye varacağı belirtiliyor, sonra burada kurban kesilirken Allah’ın adının anılacağı belirtiliyor.

    Diğer çevirilerdeyse, devamlılık kaybolmuş, vurgu tekrar 27-29. ayetlerde söylenen şeye kaymış, kurbanın “gerekli” bir “ibadet” olarak “konduğu” söyleniyor. (Öztürk çevirisinde Kabe vurgusu özel bir anlam kazanmış: “bir kurbanlık hayvan kesme yeri belirledik.”)

    Aynı belirsizlik (konusu Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın iki cihanın efendisi olacağının bildirilmesi olan) Kevser suresinin çevirileri için de sözkonusu:

    Güneş gazetesi komisyonu çevirisinde 2. ayet şöyle: “O halde Rabbin için namaz kıl, kurban kes.”

    Diyanet Vakfı çevirisinde şöyle: “Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes.”

    Süleyman Ateş çevirisinde şöyle: “Öyleyse Rabb’in için namaz kıl ve nahret (kurban kes veya ellerini boğazına kadar kaldırıp tekbir al).”

    Diyanet Vakfı çevirisinde şu açıklama yer alıyor: “Bu sûrede kurban kesmek emredilmiştir. Kurban yakınlık demektir. Kurban kesmekten asıl maksat, bu ibadetle Allah’a yakınlık kazanmaktır.)”

    Yaşar Nuri Öztürk çevirisinde -çeşitli anlamlarıyla birlikte- şöyle: “O halde, sen de Rabbin için namaz kıl/dua et ve göğsünü gererek dimdik dur/sağ elini sol elinin üzerine koyup kıyam et/namazı vakti girer girmez kıl/kavrayışını bilgi ile derinleştir/eti yenecek hayvan kes!”

    Bu çevirilerden yola çıkarak yorum yapılırsa, kurban kesmek boyun eğmek anlamına geliyor, çünkü namaz kılmakla kurban kesmek bir arada kullanılıyorsa, bunlar arasında bir yakınlık olması gerekir. Süleyman Ateş çevirisi bu noktada açıklayıcı: namaz sırasında yapılan tekbir hareketi de “kurban kesmeyi” karşılıyor.

    Sonuçta şöyle bir soru doğuyor insanın içinde, acaba bir yanlış yorum mu sözkonusu? Aslında Kuran-ı Kerim’de emredilen şey namaz kılarak, ibadet ederek Allah’a yakın olmak ve Hac’ca gidildiği zaman kurban kesmek de, bir noktada yanlış bir çeviri ya da yorum mu yapıldı?** Yoksa çevirilerden Kuran’da belirgin bir şekilde kurbanın Kabe’de, Hac sırasında kesilmesi gerektiği söylendiğini anlıyoruz ve Müslüman inancına göre bayram sırasında inananlar Kabe’nin çevresinde toplanmış mı sayılıyor? Belki de daha kesinlikli bir Kuran çevirisine ihtiyacımız var?***

    (ilk resim bir marketin internet sitesinden alıntı, ikinci resim bir yardım derneğinin tanıtımı, kurbanlık canlandırma koyun şen bir şekilde gülüyor (aynı sayfada hayvanlarla ilgili üç haberin yanyana gelmesi garip bir tesadüf), kanımca bu iki örnek, dini bir ritüelin ticari işleme çevrilerek saçmalaştırılaşlabileceğini ortaya koyuyor.)

    * Genelde “meal” olarak anılan metinlerin çeviri olarak anılmasının daha doğru olduğunu sanıyorum. Sonuçta bunlar, anlama ağırlık verilerek yapılmış olan çeviriler.
    ** Kurban’ın bir müslüman için ne tür bir ibadet olduğunun yorumu, sanırım daha çok hadislere dayanılarak yapılıyor: kurban vacip mi, yoksa sünnet mi? Ayrıca kurban dağıtılanların yoksulluk ölçütü nasıl belirleniyor, bu konu da karışık.
    *** Diyanet Vakfı çevirisinde 6. surenin 162. ayetinde de “kurban” sözcüğü geçiyor. Fakat ayetin ardından şöyle bir not var: “Meâlde kurban olarak tercüme ettiğimiz ‘nüsük’ kelimesi bazı müfessirlerce ibadet olarak açıklanmıştır.” Bu da “kurban”ın anlamları açısından düşündürücü bir başka nokta. Ayrıca örnek olarak, kuran.gen.tradresinde yer alan İngilizce çeviriler arasında da Türkçe çevirilerdekine benzer bir farklılık bulunuyor, Yusuf Ali çevirisinde 34. ayette “kurban” yerine “rite (of sacrifice),” M. H. Shakir çevirisinde “acts of devotion,” Hilali&Khan çevirisinde “religious ceremony” deniyor.

    (12 Ocak tarihli Milliyet gazetesinde Taha Akyol “Kurban Şart Değil” başlıklı bir yazı kaleme almış: kanımca Akyol da yazısında, bir yorum ya da çevirinin gelenekleşmesini konu ediyor.)

    Yazı kaynağı : ceviribilim.com

    Eliaçık o sözlerine açıklık getirdi

    Eren Erdem ve Yaşar Nuri Öztürk sayesinde gerçek İslamiyeti öğrenelim – Prof. Dr. Ahmet SALTIK


    Katliam mı, Kader mi?
    Tevil ve Tahrif…

    Prof. Dr. D. Ali ERCAN

    Değerli arkadaşlar,

    Bakıyorum, Yaşar Nuri Öztürk, yine Kur’an dersi veriyor; “Soma kazası kader değildi” demeye getiriyor. Gerçek İslamın kader anlayışı çok farklıymış da, bize öğretilen Cahiliye dönemi müşriklerin ve Emevilerin (Muaviye / Yezid) öğretisiymiş de,
    imam-ı Azam şöyle demiş, Hasan el-Basri böyle demiş de…falan da  filan…

    Değerli arkadaşlar,

    Dini akideye göre, her şeyi yaratan kadir-i mutlak (Omnipotent) Tanrı her şeyin
    nasıl olduğunu ve olacağını önceden bilir.. Hiçbir şey Tanrının istemediği şekilde gerçekleşemez; her şey Tanrının bilgisi ve isteği (iradesi) doğrultusunda gerçekleşir.

    Kısacası “yaratılmış” Evrendeki tüm olaylar önceden yazgılıdır.. Bu olaylar gerçekleştikçe “demek ki Tanrısal yazgı böyleymiş” demekten başka bir açıklama olamaz. Dini anlayış ve Dini terbiye budur; aksini düşünmek ve söylemek küfürdür. Çaresizlik içinde teselli arayan insanlar için en rahatlatıcı yaklaşım da budur…

    Aslında yaşamda her şeyden, başarıdan, başarısızlıktan, kazadan, beladan, felaketten, şanstan, şansızlıktan, saadetten, sefaletten, ölümden, dirimden yalnızca Tanrı’yı “sorumlu” tutmaktan başla bir şey değildir bu yaklaşım… İnsanın (irade-i cüziyesi ?! ile) değiştirdiğini zannettiği veya değiştir(e)mediği her şey aslında önceden belirlenmiştir. Laf kalabalığı ile kıvırtmaya, tevil ve tahrife  gerek yok; İslamın amentüsü* gayet açıktır:

    Amentü billahi ve melâiketihi,ve kütübihî ve rusülihî ve’l yevmi’l-âhıri ve
    bi’l-kaderi, hayrihî ve şerrihi mina’llâhi teâlâ … 

    (Anlamı:  Ben Allâh-ü Te’âlâ’ya, meleklerine, kitaplarına,  peygamberlerine,
    âhiret gününe, kadere; iyiliğin de kötülüğün de Allah’tan geldiğine… inandım…)

    ***

    İnsan gözü açıldıkça, farklılıkları kıyaslamaya başladıkça, ister-istemez sorgulamaya da başlıyor:

    “Her şeyi önceden bilen ve belirleyen Tanrı niye Müslümanları helâk ediyor böyle kazalarla? Niye Müslüman bir Ülkede büyük maden kazaları, büyük uçak kazaları oluyor, yüzlerce insan ölüyor da (Müslüman olmayan / kâfir bir ülkede)
    örneğin Almanya’da böyle şeyler olmuyor?” 

    Sorularına yanıt arıyor… (Japonya’yı Tsunami vurunca, “Allaha inanmayışlarının cezası” olarak yorumlayanlar Soma kazasını nasıl yorumladılar, bilmiyorum)

    İslam’a göre, Soma’daki felaketi Allah önceden biliyordu; (hayır bilmiyordu,
    derseniz kafir olursunuz) 
    dolayısıyla Kadir-i mutlak Allah bu kazayı engellemediğine göre, bu felaketin gerçekleşmesini istemiştir. (hayrihî ve şerrihi mina’llâhi teâlâ).

    “Yook, Allah bunu istememişti, ama aklını kullanmayan kulların tedbirsizliğinden oldu” derseniz, o zaman  Allah’ın bilgisi dışında ve iradesine aykırı işler vuku buluyor demektir ki, bu da küfürdür.

    “Allah akıl vermiş. Yöneticiler Akıllarını kullansalar kaza önlenirdi,
    aklını kullanmayanlar yüzünden kaza oldu”
     diyenlere de “Peki kardeşim, akıl veren Allah, bu insanlara akıllarını kullanmak becerisini niye vermemiş?” diye sorulur… **

    Yani neresinden baksanız içinden çıkamayacağınız çelişkili bir durumla karşı karşıyasınız. O halde 2 seçeneğiniz var:

    1- Ya Amentü’de olduğu gibi teslim olup (Müslüman iman etmiş, teslim olmuş insan anlamınadır zaten) kadere, iyi-kötü her şeyin Allah’tan geldiğine inanacaksınız, üzülmeyecek, ağlamayacak, isyan etmeyeceksiniz; tevekkülle sineye çekip,
    Takdir-i İlahi diyeceksiniz.. ya da,

    2- “Bunlar safsata, boş hurafeler.. Ben kadere-madere inanmam; İnsanlar bilimsel aklın gösterdiği yoldan giderlerse, sorunlarını çözebilir, karşılaşabilecekleri olumsuzlukları en aza indirgeyebilirler. diyecek ve ona göre önlemler alarak yaşayacaksınız.

    Seçim sizin.

    Sevgilerimle. æ
    __________________

    *Amentü, Nisâ Sûresi, 4/136 Furkan Sûresi, 25/1,2. Kamer Sûresi, 54/49.
    Hicr Sûresi, 15/21. ayetlerinin özetidir…

    ** İbrahim Suresi-4

    …Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu
    men yeşâu ve yehdî men yeşâ’ ve huvel azîzul hakîm.

    Biz her Peygamberi ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki,
    onlara (Allah’ın emirlerini) açıklasın. Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. O mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.  
    (Diyanet)

    BİR FIKRA

    Bektaşi Cami avlusundaki dut ağacından, eline bir dut almış, kendini seyreden İmam’a soruyor:

    -İmam efendi, şimdi bu dut benim kısmetim mi? değil mi?

    Bektaşi’nin bu sorusu karşısında İmam ne desin?.. “Kısmetindir” dese,
    onu yere atacağını, yemeyeceğini, “Kısmetin değildir” dese dutu ağzına atıp yiyeceğini sezinlediği için şöyle yanıtlamış; 

    -Erenler, yerseniz kısmetiniz, yemezseniz kısmetiniz değil…
    Bunun üzerine Bektaşi gülümseyerek;

    -“Ha şöyle İmam efendi, imana geldin nihayet..  ”     demiş.

    ——————-

    Soma katliamı kader mi?

    Yaşar Nuri Öztürk
    [email protected]25 Mayıs 2014

    Bu meseleyi, ‘Kur’an’ın Temel Kavramları’ (yayını: 1990) ve ‘Kur’an’da Lanetlenen Soy’ (yayını: 2013) adlı eserimizdeki ilmî-tarihî tahlilleri esas alarak buraya taşıyacağız. Müşriklerle Emevîlerin kader anlayışı tıpatıp aynıdır. Bu kader anlayışı Emevîlerin işine yaradığı için onu İslam patenti altına çektiler.

    İslam öncesi dönemin her konuda amentüsünü veren Cahiliye şiirinde bu kader kavramı, geleneksel İslam’ın herhangi bir akait kitabındaki gibi anlatılmıştır.
    Cahiliye şairleri bu kader kavramını bazen ‘kader’ sözcüğüyle bazen de ‘kitap’ (değişmez yazı) sözcüğüyle ifade etmekteydiler.Cahiliye dönemi şiirinin büyük ustalarından Lebîd şöyle diyor:

    “İnsan, Tanrı’nın kendisi için ezelde yazdığını silemez. Nasıl silebilsin ki,
    Tanrı’nın yazdığı değiştirilemez.” Şunu da söylüyor Lebîd:

    “Başıma bir felaket gelince ‘Kaderin yaptıklarından vah bana’ demem.”

    Hüzeyl kabilesinin divanında müşrik şair Üsame bin el-Hâris, kabilesinin kaderine üzülerek şöyle diyor:

    “Ne yapalım, onlar için kader böyle yazılmıştır.”

    Kur’an, Cahiliye’nin kader anlayışını bize tanıtan beyyineler içermektedir. Bu beyyinelere baktığınızda, Cahiliye kader anlayışının, geleneksel Emevî İslamı’ndaki kader anlayışının tıpatıp aynısı olduğunu görmekte gecikmezsiniz. Mademki meseleye Kur’an penceresinden bakıyoruz, söylediklerimize tanık olarak şu ayeti kayda geçirelim:

    “Şirke batanlar dedi ki, ‘Eğer Allah isteseydi biz de atalarımız da Allah dışında bir şeye ibadet etmez, O’na rağmen hiçbir şeyi haram kılmazdık.’ Onlardan öncekiler de
    aynen böyle yaptılar. Resullere düşen, açık bir tebliğden başkası değildir.”
    (16 / NAHL / 35. Ayet)

    Emevîlerin Müslümanlara dayattıkları kader anlayışının tezi de aynen buydu:

    “Her şey Allah’tandır, başınıza gelenlere ve mesela bizim yönetimimize sabredin ki
    daha büyük belalara maruz kalmayasınız.”
    Emevîlerin bir numaralı sömürü mekânları cami, bu mekânın bir numaralı sömürü malzemesi ise kader kavramıydı. Ehlibeyt katili Emevî kralı Muaviye şöyle diyordu:

    “Beni Allah iktidara getirdi. Halifelik Allah’ın bize verdiği bir mülktür. Toprak Allah’ındır, ben de Allah’ın halifesi olduğuma göre, toprakta bütün tasarruf benimdir.
    Allah, halifelerini cehennemden uzak tutmuş, cenneti onlara vacip kılmıştır.”

    http://www.sanalbasin.com/goster/23864/?href=http://www.yurtgazetesi.com.tr

    Emevîlerin temsil ettiği saltanat dincisi siyasete göre, halifeliği veya (günümüzde olduğu gibi) iktidarı bir biçimde eline geçirenlere, onlar bırakıp gidinceye veya ölecekleri güne kadar itaat Allah’ın emridir.

    Emevîlerin Cahiliye’den aktarılmış kader anlayışına o dönemde iki büyük karşı çıkış dikkat çekiyor:

    1. Hasan el Basrî’nin teorik karşı çıkışı,
    2. İmamı Âzam Ebu Hanîfe’nin eylemli karşı çıkışı.

    Hasan el-Basrî (ölm. 110/728), Emevî zorbaları ile onların yandaşı ulema tarafından oluşturulan ve İslam akaidine sokulan Kur’an dışı ‘kader’ anlayışına savaş açtı.
    İnsanın bütün eylemlerinden sorumlu tutulması gerektiğini, başa gelenleri Allah’ın takdiri diyerek meşrulaştırmanın dine aykırı olduğunu en gür sesiyle haykırdı. Hasan el-Basrî, Emevîlerin kader kavramını kendilerini savunmak üzere yorumlamalarını değerlendirirken aynen şunu söylüyordu:

    “Allah’ın düşmanları yalan söylüyorlar.”

    İmamı Âzam (ölm. 150/767) ise kudretin insanda vücuda getirilişini (yaratılmasını) Allah’ın fiili olarak, vücuda getirilmiş bu kudretin kullanımını ise insanın fiili olarak görüyordu.

    İslam’a, Emevî yandaşı ulemanın soktuğu ‘müşrik kader anlayışı’, esası bakımından Emevîlere ve benzeri saltanatlara isyanı önlemede bir tür ‘kutsal çare’ idi. O halde
    bu müşrik kader anlayışına karşı çıkanın ilk işi, zulme isyan olacaktır. İmamı Âzam da
    bu anlamda bir isyancıdır. Zaten düşmanlarının onu ithamda kullandıkları en önemli suçlamalardan biri de ‘ümmeti isyana teşvik’ suçlamasıdır.

    İmamı Âzam, isyanını ilim ve fikirde bizzat, siyasal alanda ise dolaylı desteklerle yerine getirmiştir. Onun, Emevîlere karşı sergilenen tüm isyanları hem fikren hem de maddeten desteklediğini görüyoruz.

    Baştan başa zulüm ve sömürü üzerine oturan Emevî yönetimi, yarattığı ve yaşattığı dinsel tasavvurları, aynen günümüz dinciliği gibi, gücünü tahkim için ustalıkla kullandı.

    Emevîler, Allah ile aldatmanın bu duygusal noktasını yakaladıktan sonra buna karşı çıkış ifade eden fıkhî, felsefî bütün görüşleri din dışı ilan etmek üzere güdümlerindeki sarıklı Allah düşmanlarını meydana sürdüdüler. ‘Din uleması’ denen zulüm aracı bu zebanilerin, en saygın isimleri bile (örneğin, İmamı Âzam’ı) etkisiz kılmadaki şeytanî eylemlerinin nasıl yürütüldü-ğünü ve nasıl etkili olduğunu anlamak için sadece İmamı Âzam’ın hayat ve mücadelesini izlemek bile yeter.

    İş o hale getirilmişti ki, Emevînin icraatını tenkit, Allah’ın irade ve kudretini tenkit gibi algılanıyordu. Emevî yandaşı ulema diyordu ki, “Kederin bizim tarafımız-dan belirlenmiş anlamını inkâr, ümmet içine sonradan sokulmuş bir zındık fikirdir.”

    Emevîlerin, şuraya kadar anlattıklarımızla oynadıkları şeytanî oyunun anlamını
    Mısırlı düşünür Ebu Zeyd çözüyor:

    “Emevîlerin bütün zulümleri, ‘kaderi inkâr etmemek’ adı altında tanrısal iradeye
    fatura ediliyordu.”(Ebu Zeyd, el-İtticâhu’l-Aklî fi’t-Tefsir, 20)

    http://www.sanalbasin.com/goster/23864/?href=http://www.yurtgazetesi.com.tr

    DİP NOT: KUR’AN’A GÖRE “ALLAH’IN DİLEMESİ / İLAHİ TAKDİR / KADER” KAVRAMININ CEBRİ (ZORLAYICI) BOYUTU

    Yaşar Nuri Öztürk’ün çevirisi ile mealen:

    “Allah dileseydi, şirke batmazlardı. Biz seni onlar üzerine bekçi yapmadık.
    Sen onlara vekil de değilsin.”  (6. sure (EN’ÂM) 107. Ayet)

    Bu ayetle ilgili olarak birkaç ayet:

    “Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına dikseydik,Allah’ın dilemesi dışında, yine de inanmazlardı.
    Ne var ki, çokları cehalet sergiliyorlar.” (6. sure (EN’ÂM) 111. ayet)

    “Şirke batanlar şöyle diyecekler: “Allah dileseydi, ne biz şirke sapardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi haram da yapmazdık.” Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar bu şekilde yalanlamışlardı. De ki: “Yanınızda, önümüze çıkaracağınız bir ilminiz var mı? Zandan başka bir şeye uymuyorsunuz.
    Sadece saçmalıyorsunuz siz.” (6. sure (EN’ÂM) 148. Ayet)

    “Ortak koşanlar dediler ki: “Eğer Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız Allah dışında bir şeye kulluk/ibadet etmez, O’na rağmen hiçbir şeyi haram kılmazdık.”
    Onlardan öncekiler de aynen böyle yaptılar. Resullere düşen, açık bir tebliğden başkası değildir.”( 16. sure (NAHL) 35. Ayet)

    “Bir de dediler ki: “Rahman dileseydi, onlara tapınmazdık.” Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Sadece saçmalıyorlar.” (43. sure (ZUHRUF) 20. Ayet)

    Bu ayetlerdeki “Allah’ın dilemesi”, insanları öyle olmaya zorlaması anlamında bir yaptırımı kesinlikle değildir. (YNÖ)

    Sünnetullah’ın (Allah’ın yol ve yasasının, varlık kanunlarının) bir gereği olarak,
    İnsanların seçim ve tercihlerine uygun olarak, hayır veya şer de olsa, insan fillerinin yaratılmasında, her şeyin yaratıcısı olması sebebiyle faili mutlak olduğunun vurgusudur.Bu sebeple de İnsanları dinin doğru yoluna getirmek, dindar yapmak,
    sadece Allah ile ona inanan insan arasındaki kişisel bir mesele olup, peygamberler dâhil hiçbir başka insanın, dini veya siyasi bir erkin / gücün üstüne vazife değildir. Zaten Allah’ın dışında “Hâdi” olan bir başka güç / kudret de yoktur.

    Bu konuda Sünnetullah’tır ki:

    “En mükemmel kanıt Allah’ındır. O dileseydi hepinizi toptan doğru yola iletirdi.”
    (6. sure (EN’ÂM) 149. Ayet)

    Allah herkesi toptan doğru yola iletmeyi dilememiştir çünkü Sünnetullah gereği olarak:

    “Küfre sapanlar derler ki: “Rabbinden ona bir mucize indirilseydi ya!” De ki:
    “Allah dilediğini / dileyeni saptırır. Doğruya yöneleni de kendisine iletir.”
    (13. sure (RA’D) 27. Ayet)

    “Bir kısmını iyiye ve güzele kılavuzladı, bir kısmının üzerine de sapıklık hak oldu. Onlar, Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdi. Bir de kendilerinin hidayet üzere olduklarını sanırlar.” (7. sure (A’RAF) 30. Ayet)

    “Her biri için onu önünden ve arkasından izleyen gözcüler vardır ki, kendisini Allah’ın emrine bağlı olarak koruyup denetlerler. Gerçek şu ki Allah, bir toplumun mâruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak içlerindekini / birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez. Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir güç yoktur. Ve onlar için Allah’ın berisinden koruyucu bir dost da olamaz.”( 13. sure (RA’D) 11. Ayet)

    “Bu böyledir. Çünkü Allah bir topluma lütfettiği nimeti, o toplum birey olarak içlerindekini / birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmemiştir. Ve Allah, iyice işiten, gereğince bilendir.” (8/Enfal/53)

    “…. Allah, zalimler toplumunu doğruya ve güzele kılavuzlamaz.” (5/Maide/51)

    Allah, dileyene, dilediğini, dilediğince verir… Hem öyle, hem böyle…

    Yazı kaynağı : ahmetsaltik.net

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap