Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    ismet inönü hangi cephede savaştı

    1 ziyaretçi

    ismet inönü hangi cephede savaştı bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Türk Kurtuluş Savaşında İsmet İnönü – İnönü Vakfı, İsmet İnönü, İsmet İnönü Kimdir, İsmet İnönü Hayatı, İsmet İnönü Resimleri

    Hazırlayan: Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığı

    Mondros Mütarekesi’nden sonra Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a geldiğinde bir süre Perapalas Oteli’nde kaldıktan sonra Şişli’de bir ev tutar. Bu evde Kurtuluş Savaşı’nın plânları yapılır. Eve gelenlerde biri de Albay İsmet Bey’dir.

    Bir gün Mustafa Kemal Paşa, Albay İsmet’i evine çağırır ve İsmet Bey’e haberlerin nasıl olduğunu sorar. Masanın üzerine bir harita açarak İsmet Bey’e şöyle bir soru sorar: “Meselâ hiçbir sıfat ve selâhiyetin olmaksızın Anadoluya geçmek ve orada kurtuluş çarelerini aramak için en müsait mıntıka ve beni o mıntıkaya götürecek en kolay yol neresi olabilir?” diye sorar. Mustafa Kemal Paşa’nın Albay İsmet’e böyle bir soru sormasının nedeni; onun memleket meşeleri ile yakından ilgilenmesi, orduyu tanıması, içinde bulunan şartları en iyi şekilde değerlendirebilen bir kişi olmasıdır. Albay İsmet, bu soru karşısında “mıntıkalar çok! Yollar çok!” diye cevap vermiştir.

    Mustafa Kemal Paşa 9 ncu Ordu müfettişi olarak Anadolu’ya hareketinden önce Albay İsmet Bey’le görüşür ve Anadolu’daki mücadelesinde kendisine yardım etmesini söyleyerek daha sonra kendisini de Anadolu’ya çağıracağını belirtir. İstanbul’da kaldığı sürece Albay İsmet’in kendisiyle görevi nedeniyle irtibat kurmamasını ister.

    Mustafa Kemal Paşa 27 Aralık 1919 tarihinde Ankara’ya geldiğinde Albay İsmet Bey’i çağırır. Albay İsmet, 8 Ocak 1920’de üstlerinden izin almadan Ankara’ya gelir. Fakat Harbiye nazırı olan Fevzi Paşanın çağırması üzerine, Mustafa Kemal Paşa’nın da tasdik etmesiyle 3 Şubat 1920’de İstanbul’a döner. Albay İsmet’in görevi muntazam ordu kurulması için gerekli çalışmaları İstanbul’dan yürütmektir.

    Albay İsmet Bey’in bu görevi 16 Mart 1920 günü İstanbul’un İtilâf devletleri tarafından işgaline kadar sürer. İstanbul’un işgalinden sonra artık Albay İsmet’in İstanbul’da yapacağı bir işi kalmadığına karar veren Mustafa Kemal Paşa onu Ankara’ya çağırır. Albay İsmet 3 Nisan 1920’de ikinci defa Ankara’ya gelir. Artık Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar Mustafa Kemal Paşa ile birlikte onun sağ kolu olarak görev yapmaktadır. Büyük Millet Meclisinde Edirne milletvekili olarak bulunur. Aynı zamanda ilk hükümetin Genelkurmay Başkanıdır.

    Mustafa Kemal Paşa 10 Kasım 1920’de Albay İsmet’i Batı Cephesi Kuzey Kesimi Kumandanlığına, Albay Refet’i (Bele) ise Güney Cephesi Komutanlığına atar. Her ikisine de cephelerdeki Kuvayı Milliyenin düzenli orduya dönüştürülmesini emreder. Mustafa Kemal Paşanın böyle bir karar almasındaki sebep Batı Anadolu bölgesinde başlayan Yunan taarruzunun durdurulamamış olmasıdır.

    Albay İsmet, Batı Cephesi Kuzey Kesimi komutanlığına atanmadan önce Yunanlar Bursa Cephesi’nde ileri harekâta başlamışlardı. Yunanlarla savaş İzmir’in işgali ile başlamıştır. (15 Mayıs 1919) Müttefikler güneyde İzmir-Aydın demiryoluna, güneydoğuda Aydın’dan Nazilli’ye doğu ve kuzeydoğuda Manisa ve Turgutlu şehirlerine, kuzeyde ise Ayvalık ve Bergama’ya kadar giden sahayı Yunan işgal bölgesi olarak tanımışlardır. Bu sahayı işgal eden Yunanların, İzmir’den Anadolu içlerine ilerlemeleri Kuvayı Milliye tarafından durdurulmaya çalışılmıştır. Kuvayı Milliyenin sayıca artması ve direnişin gittikçe sertleşmesi Yunanları ve onların destekleyicisi İtilâf devletlerini kaygılandırmıştır. Bu nedenle Türklerin taarruzlarının bir süre için durdurularak Yunanlıların taciz edilmesini önlemek ve bu süre zarfında kuvvetlerini takviye etmelerini sağlamak amacıyla 3 Kasım 1919 tarihinde İtilaf İşgal Kuvvetleri Komutanı General Milne tarafından, Türklerle Yunan birliklerinin geçmeyeceği bir hat çizmiştir. Kuvayı Milliye bu hattı kabul etmemekle birlikte İstanbul Hükümeti kabul etmiş; Yunan kuvvetleri de Müttefiklerin işe karışmasıyla bu hatta durmuştur. İşte Yunanlar bu hattı da geçmişler ve Ankara’ya doğru ilerlemektedirler. Bu taarruzda politik amaç, Türk milletini hazırlanmakta olan Sevr Antlaşması’ nın hükümlerini kabul etmeye mecbur bırakmaktadır. Taarruzun askerî amacı ise Büyük Millet Meclisi ordularını dağıtmak ve Ankara’ya kadar uzanan Türk topraklarını işgal etmektir.

    Düzenli ordu kurmak amacıyla yapılan çalışmalar bitmeden başlayan bu taarruz silâh ve cephanesi yetersiz askerî birliklerle millî müfrezeler tarafından durdurulmaya çalışılmıştır. Fakat üstün kuvvetleri karşısında birliklerimiz geri çekilmek mecburiyetinde kalmıştır. Düşman kuvvetleri 30 Haziran 1920 de Balıkesir’i işgal ettikten sonra Bursa istikametinde çekilen kuvvetlerimizi takip ederek Bursa’yı ele geçirmiştir.(16)

    İki ay gibi kısa bir sürede millî cephelerin bozulması ve önemli şehirlerimizin işgal altına düşmesi memlekette ve Mecliste büyük heyecan ve endişe uyandırmıştır. Büyük Millet Meclisinin 13 Temmuz 1920 günkü toplantısında milletvekilleri tarafından cephedeki komutan ve valilerin kusur ve idaresizliğinden dolayı bu yenilginin doğduğunu bunda Genelkurmay başkanı ve Millî Savunma bakanının da sorumlu olduğu ileri sürülmüş hatta görevini yerine getirmeyen komutanların Divanı Harbe verilmesi teklif olunmuştur.

    Genelkurmay Başkanı tenkitlere cevap verdiği hâlde milletvekillerini yatıştırmak mümkün olmamıştır. Bu durum karşısında Mustafa Kemal Paşa söz alarak ülkenin içinde bulunduğu durumu anlattıktan sonra Yunan ilerleyişini durdurmak için düzenli ordunun kurulması gerektiğini izah etmiştir. Fakat kuvvet teşkilinde Mecliste birbirine zıt iki fikir çarpışmaya başlamıştır. Düzenli ordu fikri ile milis kuvveti fikri genel bir cereyan hâline getirilmeye çalışılmıştır. Kuvayı Seyyare Komutanı Ethem milis kuvvetleri fikrinin savunucusu idi.

    Batı Cephesi’nde, orduda ve halk arasında ve hatta Mecliste bu cereyan etrafında yapılan propagandalar o kadar kuvvetli ve tesirli bir hâle gelmiştir ki bir aralık” Ordudan fayda yoktur, dağıtılsın. Hepimiz Kuvayı Milliye olalım.”sözleri büyük taraftar toplamaya başlamıştır.

    Bu sıralarda Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa, Ethem ve Tevfik kardeşlerin tesiriyle Yunan ordusunun Gediz’de bulunan ve zayıf kabul edilen bir tümenine taarruz teklif etmiştir. Genelkurmay Başkanlığı ise düşmanın bütünü ile Türk birliklerinden kuvvetli olduğunu, cephane miktarının mutlaka beklemeyi gerektiğini ve bundan genel bir netice alınamayacağını söylediyse de Gediz’deki düşmana iki piyade tümeni ve Kuvayı Seyyare birlikleri taarruz etmiştir. Taarruz harekatı başarısızlıkla sonuçlanmış ve Yunanlar buna cevap olarak 25 Ekim’de Bursa’dan taarruza geçerek İnegöl ve Yenişehir’i de işgal etmiştir.

    Gediz harekâtı sonrasında Ethem ve kardeşleri başarısızlığın suçunu Cephe Komutanlığına ve düzenli ordu birliklerine; Cephe Komutanlığı da Kuvayı Seyyarenin hiçbir iş yapmadığını ve yapmaya muktedir olmadığını ve muharebede verilen emirlere itaaat etmediğini, daima tehlikeden uzak bulunduğunu iddia ve ispat ediyordu.(17)

    Bunun üzerine sür’atle düzenli ordu kurulmasına karar verilir ve Ali Fuat Paşa cephe komutanlığından alınarak (18) Batı Cephesi kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayrılır. Yunan birliklerinin ileri harekatta bulunduğu cephenin esas önemli kısmını teşkil eden kuzey kısmı Albay Ismet’in emrine verilir.(19)

    Halktan hayvan ve malzeme toplanması ve asker celp edilmesi ile yeni piyade ve süvari birlikleri teşkiline başlanır. Fakat bu çalışmalar istenen düzeye ulaşamamıştır. 1920 yılı sonlarında TBMM Hükümetinin Kara Kuvvetleri 17 tümenden oluşmaktadır. Bu tümenlerin personeli, silâh, araç ve gereçleri son derece noksandır. Dolayısı ile savaş kabiliyeti açısından Yunan Tümenleri ile mukayese edilemez. Türk tümenleri ortalama 2500-3000 erden oluşmakta bunun yanında 300-700 mevcutlu tümenler de bulunmaktadır. Türk tümenlerine karşılık Yunan tümenleri ise 7000-10000 mevcutlu olup; silâh araç ve gereçleri bakımından hiçbir problemi bulunmamaktadır.

    Düzenli ordunun kuruluşuna geçildiği Kasım 1920’de Yunan işgal ordusu karşısındaki Batı ve Güney Cepheleri Komutanlıklarının toplam kuvveti bütün lojistik ve idari birlikler henüz muntazam ordu birliği hâline getirilmemiş iken Kuvayı Seyyare Birliklerinin Komutanı Ethem Bey emrindeki birliklerin ordu birliği hâline getirilmesine karşı çıkmış, Albay İsmet’in verdiği emirleri dinlememiştir.

    Yunan ileri harekâtı esnasında ise Ethem Bey isyankâr durum alır. Bunun üzerine Garp Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey bütün piyade kuvvetlerini emrine alarak Gediz’de bulunan Ethem Bey Kuvvetleri üzerine hücum eder.(20) 29 Kasım 1920’da Kütahya alınır. 5 Ocak tarihinde ise Gediz ele geçirilir, işte tam bu sırada 6 Ocak 1921 tarihinde Yunanlar hem Uşak cephesinden hem de İnegöl üzerinden taarruza başlar. Bu kritik durum karşısında, Ethem’e karşı girişilen tenkil harekâtı kısa olarak durdurulmuştur. 1 nci İnönü Muharebesi’nin kazanılmasından sonra 13 Ocak 1921’de ayaklananlar üzerine tekrar yüklenilmiş ve Ethem kuvvetleri yenilmiştir. (21) Ethem Bey Yunan birliklerine sığınmış (22) ve böylece düzenli ordunun kurulmasına karşı çıkan bir kuvvet kalmamıştır.

    6 Ocak 1921’deYunanlılar Aksu-Dinboz-Burçin çizgisinden Eskişehir yönüne, zayıf bir kuvvetle de Uşak’tan İslâmköy-Banaz dolaylarına doğru ilerlemeye başladılar. Türk komuta heyeti teknik ve mekanik araç ve gereç bakımından çok üstün olan Yunanlarla dağınık birliklerini bir araya topladıktan sonra muharebeye girmeyi tasarlamıştır. Bunun için de mümkün olabildiği kadar geç bir tarihte Yunanların mevziler önünde bulunmalarını temin etmek gerekiyordu. Bu nedenle mevzilerin ilerisindeki Türk örtme birliklerine kadame kademe çekilmek emri verildi. Bundan dolayı Bursa dolaylarından ilerleyen Yunan birlikleri ancak harekâtın üçüncü günü Türk birlikleriyle muharebeye tutuşabildi. İnönü mevzilerini düşman eline geçmesi üzerine karşı saldırı da bulunulduysa da başarılı olunamamıştır. Durumun çok kritikleşmesi üzerine Batı Cephesi Komutanlığı,10/11 Ocak 1921 gecesi Beşkardeş dağı Zemzemiye-Oklubalı hattına çekilmeye karar verir ve çekilme harekâtı başlar. 11 Ocak günü yapılan keşifte Yunan birliklerinin de geri çekildiği tespit edilince süvari birlikleri ile takip ve taciz harekâtı yapılmıştır.(23) İlk kez düzenli ordu birlikleriyle yapılan bu muharebede Yunanların mağlûbiyeti kabul ederek ve sebebi ne olursa olsun muharebe alanından çekilmeleri Türk milletine büyük bir moral kazandırmıştır.

    Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Kumandanı Albay Ismet’i Büyük Millet Meclisi adına telgrafla kutlamıştır. 1Mart 1921’de ise Mecliste alkışlanan bir konuşma yapan Albay İsmet bu konuşmasında düşmanın telaş ve hüsranının belirtmekle birlikte, ordunun içte ve dışta herkese saygı telkin edecek bir büyüklükte olduğunu söyler. Albay İsmet Beyin bu konuşmasından sonra meclis Albay İsmet’in rütbesini tuğgeneralliğe yükselttir.(24)

    Birinci İnönü Savaşı’nda Türk ordusunun gösterdiği başarı, İtilâf devletleri tarafından Londra Konferansı’nın yapılmasına zemin hazırlamıştır. 21 Şubat 1921’de Londra’da toplanacak olan konferansa Osmanlı Devleti temsilcilerinin, yanı sıra TBMM Hükümeti temsilcileri de davet edilmiştir. Londra Konferansında Sevr Antlaşması maddeleri birtakım değişikliklerle tekrar Türk heyetinin önüne sunulmuştur. TBMM temsilcisi Bekir Sami Bey, Misakı Millî’den fedakârlık yapılamayacağını açıklayarak sunulan teklifleri kabul etmemiştir.

    Londra Konferansı İtilâf devletlerinin istedikleri gibi sonuçlanmayınca, İngilizler Yunanları tekrar kışkırtarak Türklere yönelik bir saldırının başlamasına fırsat tanıdılar. Bursa’da takviye edilen Yunan birlikleri 23 Mart tarihinde Eskişehir’e yönelik ikinci bir saldırıyı başlattılar. Yunanlar bu sırada geçen zamanın Türk kuvvetlerinin lehine olduğunu bildiklerinden İzmir’e yeni takviye güçler çıkarmışlardır. İngilizler ise Yunanların saldırıları sonucu Türklerin Sevr’i kabul etmek durumunda kalacaklarına inanıyorlardı.(25)

    İkinci İnönü Muharebesi (23/31 Mart 1921) İnönü mevzii ile Afyon bölgesinde cereyan etmiştir. Bilecik-Pazaryeri yönünden ilerleyen Yunan birlikleri 27 Mart günü İnönü mevzilerinde Türk birlikleriyle muharebeye başladı. Türk mevzilerinin merkez ve sol kanadında gerileme oldu. Fakat üç gün süren direniş sonucunda Yunan birlikleri geri püskürtüldü. 30 Mart’ta yaptıkları ikinci saldırıda da geri püskürtülünce Yunan birlikleri geri çekilmeye başladılar. Türk kuvvetlerinden silâh ve sayıca üstün olan Yunan birlikleri, Türk ordusunun başında bulunan İsmet Paşanın dirayetli tutumu ile kısa sürede bozguna uğratılmıştır. Geri çekilen Yunan ordusuna Türk süvarileri tarafından Yenişehir ovasında kuvvetli bir darbe indirilmiştir.(26) Yunanların mağlûbiyeti Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa tarafından 1 Nisan 1921’de TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşaya telgrafla duyurulur. ” Düşman , binlerce ölüsüyle doldurduğu savaş meydanını silâhlarımıza bırakmıştır”(27) diye çekilen telgrafa Mustafa Kemal Paşa cevaben “… Siz orada yalnız düşmanı değil milletin makus talihini de yendiniz.

    İstilâ altındaki topraklarımızla beraber bütün vatan, bugün en ücra köşelerine kadar zaferinizi kutluyor.” diye yazmıştır.(28)

    İkinci İnönü zaferi, bütün yurtta büyük bir sevinç uyandırmıştır. Genç yaşlı, kadın erkek Ankara halkı, zafer haberlerini duymak için Meclise gitmiştir. Daha sonra zaferi kutlamak için Namazgâh’a gidilmiştir.(29) Diğer illerde de kutlamalar yapılmış ve Büyük Millet Meclisine kutlama telgrafları çekilmiştir.(30) Zafer kazanan askerlere Metris Tepe’de bir ziyafet verilir ve davul zurna eşliğinde Zeybek, Laz, Kafkas oyunları oynanır.(31) Fevzi Paşa, kendisini kutlayan ve ayakta alkışlayan mebuslara İkinci İnönü Muharebelerini anlatır. “Zafer, milletin fedakar, kahraman çocuklarına aittir” der.

    İnönü muharebeleri elbette ki netice harpleri değildir. Bunlara Batı Anadolu’da muntazam ordu hareketlerinin ancak başlangıcı denilebilir. Çünkü İnönü muharebelerine kadar olan askerî savaşlarımız tek kumanda altına alınmış, merkezi bir kurmay heyeti tarafından yönetilen cephe hareketleri olmamıştır. Zaten Yunanların ilerleyişini durduracak bir merkez olmadığı gibi bu harekata girişecek birlikler de yoktu. Bu nedenle İnönü muharebeleri Yunanlara artık rahatça Anadolu’yu işgal edemeyecekleri mesajını vermiştir.

    İkinci İnönü Savaşı’ndan sonra TBMM Hükümeti varlığını bütün Avrupa devletlerine kabul ettirerek durumunu güçlendirmiştir. Halkın hükümete ve ordusuna güveni arttığı gibi Mustafa Kemal Paşanın TBMM’deki ve Türk milleti üzerindeki otoritesi güçlenmiştir. Türk ordusunun kazandığı başarı Fransızlarla İtalyanların işgal bölgelerinden yavaş yavaş çekilmelerine de zemin hazırlamıştır.

    Bu muharebeden sonra Batı Cephesi’nin güney kesiminde yer alan birlikler 1921 yılı Nisan ayı başında Aslıhanlar ve Dumlupınar bölgesinde Yunanlarla yapılan savaşta başarısızlığa uğramış(32) ve Afyon’un doğusunda bulunan savunma hattına çekilmek durumunda kalmıştır.

    Birinci ve İkinci İnönü muharebelerinde umdukları başarıyı kazanamayan Yunanlar, Aslıhanlar ve Dumlupmar galibiyetlerinden de cesaret bularak Anadolu’daki işgal güçlerinin sayısını 175.000’e çıkardılar. Yunan Kralı Konstantin de İzmir’e gelerek ordusunun moralini yükseltmeye çalışır. Silâh ve teçhizat açısından Yunan ordusundan sayıca az olmakla birlikte Türk ordusu da takviye edilmeye çalışılmıştır.

    10 Temmuz 1921’de Bursa ve Kütahya-Gediz istikametlerinden saldırıya geçen Yunan ordusu ile Türk kuvvetleri Kütahya bölgesinde bütün cephede düşmanla temasa gelmişlerdir. Şiddetli çarpışmalar sonucunda(33) Batı Cephesi Komutanı, birliklere asıl mevzileri olan Eskişehir’in doğusuna çekilme emri vermiştir.(34) Çekilme artçı kuvvetlerle oyalama muharebeleri yapılarak gerçekleştirilir. Yunan Generali Papulas, yayınladığı günlük raporda,gerileyen Türk birliklerinin merhametsizce takip edildiğini, Kütahya’yı saran çemberin başarıyla kapanacağının umulduğunu yazmaktadır. Eski Frigya başkenti, 40.000’e yakın nüfusu olan Kütahya, Albay Çuroyanis tarafından ele geçirilir. Yunan veliahttı ve kurmayı da Kütahya’ya gelir ve azınlıkların sevgi gösterileri ile karşılanır. Yunanlar Kütahya’da 5000 esir, 168 top ve cephane arabası ve 2000 deve ele geçirmiştir.(35)

    Yunan ordusuna Türk ordusunu imha etme emri verilir. Yunan akınları yeniden başladığında Türk birlikleri yaptıkları akınlarla Yunan mevzilerini sökmeye çalışır. İsmet Paşa, bunu başaramayınca ne yapması gerektiğini Genelkurmaya sorarak; birliklerini Seyitgazi doğusuna çekmek için izin ister. Fevzi Paşa en zinde kuvvetlerle Eskişehir-Ayvacık doğusunda toplanılmasını emreder. Batı Cephesi komutanlığı bunalım içinde iken Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Karargâhına gitmek üzere trenle Eskişehir’e hareket eder ve oradan cephe karargâhına giderek düşmanı alt etmek için zaman kazanılması gerektiğini bildirir.(36) Yapılan durum değerlendirmesi sonucunda ordunun Sakarya doğusuna çekilmesine karar verilir. Türk ordusunun Eskişehir’de bulunan kanadı da Yunanlar karşısında fazla tutunamadığından geri çekilir. 19 Temmuz 1921’de Eskişehir Yunan birliklerinin eline geçer.

    Türk ordusu 25 Temmuz 1921 tarihinde taktik savunma yapmak amacıyla Sakarya nehrinin doğusuna çekilmiştir.(37) Türk ordusunun Sakarya’nın doğusuna çekilmesi ordunun manevî varlığını sarstığı gibi hem de önemli bir vatan parçasının geçici de olsa düşman işgaline bırakılmasına neden olmuştur. Bu işin sorumluluğunu üzerine alan Mustafa Kemal Paşa, “Biz askerliğin gereklerini tereddütsüz yapalım, öteki sakıncalara mukavemet ederiz.” demiştir.

    Eskişehir’in kaybı TBMM’de tartışmaları başlatmış ve Mustafa Kemal Paşa, milletvekilleri tarafından sert eleştirilere tâbi tutulmuştur. Millî davanın kaybedildiği inancı tüm yurda yayılmış büyük bir moral çöküntüsü yaşanmıştır. Hatta bir ara Meclisin Kayseri’ye taşınması bile gündeme gelmiştir.(38)

    Bu sırada İngiliz başbakanı Yunanların bu başarılarından dolayı Sevr ile yetinmeyeceklerini daha fazlasını isteyeceklerini belirtmektedir. Yunan Kralı Konstantin ise savaş meclisini toplayıp ileri harekâta devam edilmesini istediğini belirtmiştir.
    Türk ordusunun Sakarya’nın gerisine çekilmesi, 25 Temmuz’dan sonraki günlerde TBMM içinde ve dışında muharebenin kaybedilmesiyle ilgili pek çok tartışmayı beraberinde getirmiştir. Bütün bu gelişmelerin sorumlusu aranmış ve sonuçta Mustafa Kemal Paşa her türlü yönden tenkit edilmeye başlanmıştır. TBMM, bu sırada son çare olarak Mustafa Kemal Paşanın başkomutanlığa getirilmesini teklif etmiştir. 5 Ağustos 1921 tarihinde kabul edilen kanunla üç aylık bir süre için başkomutanlık yetkisi Mustafa Kemal Paşaya verilir.(39) Kanuna göre, Mustafa Kemal Paşanın vereceği kararlar kanun gücünde olacaktır. Mustafa Kemal Paşa, başkomutanlık yetkilerini devraldıktan sonra orduyu güçlendirmek için 7-8 Ağustos 1921’de Tekâlifi Milliye (Millî Yükümlülükler) emirlerini yayınlar.(40)

    Bu emirler ile Türk milleti böylece topyekûn harbe hazırlanıyor ve vatanın düşman işgalinden kurtarılması için elinde kalan son malları da ordusuna veriyordu.(41) Bu emrin yayınlanmasından sonra Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ile birlikte cepheyi teftişe gider.(42) Yeni bir düşman taarruzu bekleyen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, bütün kuvvetlerini Sakarya bölgesinde toplayarak kesin sonuçlu bir meydan muharebesi için hazırlıklara başlar.(43)

    23 Ağustos 1921’de başlayan Yunan taarruzu Sakarya nehri boyunca 100 kilometrelik bir cephe üzerinde 22 gün 22 gece aralıksız devam etmiştir. Yunanlar Türk mevzilerinin sol kanadına yaptıkları taarruzlarda çok etkili olmuşlar ve hatta Ankara’nın 50 km yakınına kadar gelebilmişlerdir. Savunma hattının bölüm bölüm kırılması üzerine 26/27 Ağustos gecesi “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karşı toprağı vatandaş kanı ile sulanmadıkça terk olunamaz.”(44) emrini veren başkomutanın talimatı bütün birlikler tarafından canla başla uygulanır ve Türk ordusu muharebeyi kazanır.(45) Bu zaferden sonra TBMM kabul ettiği bir kanunla 19 Eylül 1921’de Mustafa Kemal Paşaya mareşallik rütbesi ile gazilik unvanı vermiştir.(46) Fevzi Paşaya orgenerallikjsmet Paşaya ise tümgenerallik rütbesi verilir.(47)

    Sakarya muharebeleri sırasında İsmet Paşa’nın 2 Eylül 1921 tarihinde AP muhabiriyle yaptığı görüşme Türk milletinin azmini ve moral gücünü göstermesi açısından önemlidir. Bu konuşmasında İsmet Paşa; “Bizi mağlûp edemeyecekler çünkü askeri mantık aleyhlerindedir. Mütarekede 500.000 kişilik bir ordu terhis ettik. İcap ederse bunları tekrar sağlayabiliriz.” demiştir.(48)

    Sakarya’da Türk ordusunun kazandığı zafer, milletin kaybolmaya yüz tutan bağımsızlıkla ilgili ümit ve beklentilerinin yeniden güçlenmesine neden olduğu gibi Meclise ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşaya olan güveninin de artmasına zemin hazırlamıştır. Sakarya Savaşı Türk askerinin canı pahasına giriştiği bir mücadele olup bir yerde Türk milletinin ölüm kalım muharebesidir.

    Sakarya Zaferi yeni Türk Devleti’nin uluslar arası itibarının artmasına neden olan bir gelişme olmuştur. Türk ordusunun ve yeni Türk Devleti’nin günden güne güçlendiğini fark eden İtilâf devletleri, 1922 yılı Mart ayından itibaren Türkiye’ye barış teklifleri sunmaya başladılar. Bu tekliflerde yine Sevr’in değiştirilmiş hâli masaya getirildi. Misakı Millî’den taviz vermek istemeyen TBMM Hükümeti bu önerilerin hiçbirini kabul etmemiştir.

    Sakarya Meydan Savaşı’nda yenilgiye uğrayan düşman, Eskişehir-Kütahya-Afyonkarahisar doğusunda bir hatta çekilerek savunma tertibini alır. İki yanı sarp kayalarla kaplı bu hattı takviye etmeye başlar. Türk ordusu da bu hatta paralel olarak gerekli hazırlıklarını tamamlamaya çalışmıştır.

    Gazi Mustafa Kemal Paşa, 4 Mart 1922 tarihinde TBMM’nin gizli oturumunda, Türk Başkomutanlığının amacını, kesin sonuçlu bir taarruza geçerek düşmanı yerleştiği mevzilerden atmak ve yok etmek şeklinde açıklar. Ancak, son darbenin indirilebilmesi için Türk ordusunun her bakımdan güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu sırada, ordunun silâh, teçhizat ve personel ikmali tamamlanmaya çalışılır. Ordunun lojistik desteğini sağlayacak olan menzil teşkilâtında düzenlemelere gidilir ve yurt içinde kurulan imalâthanelerde ordunun ihtiyacı olan malzemeler imal edilmeye çalışılır. Taarruz hazırlıkları döneminde ordu mensupları sıkı bir askerî eğitimden geçirilir.

    Bu gelişmeler olurken, TBMM’de başkomutanlık sorunu tekrar gündeme getirilir. Mecliste muhalif milletvekilleri Mustafa Kemal Paşanın başkomutanlık görevinin uzatılmasına karşı çıktılar. Mustafa Kemal Paşa bu sırada ordunun kumandansız kalmasının telâfisi imkânsız sonuçlar yaratacağını açıklayarak(49) TBMM’de genel durum hakkındaki görüşlerini aktarmış; ertesi gün yapılan toplantıda (6 Mayıs 1922) başkomutanlık süresi üç ay daha uzatılmıştır. 20 Temmuz 1922’de yapılan toplantıda ise Türk ordusunun ve milletin her bakımdan güvenini kazanmış olan Mustafa Kemal Paşaya başkomutanlık yetkisi süresiz olarak verilmiştir.

    TBMM’de bu tartışmalar olurken başkomutan cepheleri ziyaret ederek yapılan hazırlıkları yerinde görmüştür.Türk kumanda heyeti Yunanlara karşı yapılacak taarruz için zaman olarak ağustos ayını uygun bulur. (50)

    Türk ordusu, Ağustos ayında istihbarat faaliyetlerini artırarak topladığı bilgileri değerlendirmiş ve 6 Ağustos 1922 tarihinde gizlice taarruz hazırlıklarına geçmiştir. 20 Ağustos’ta başkomutanın Akşehir’de yaptığı toplantıda taarruz plânları görüşülür ve 25 Ağustos’tan itibaren Anadolu’nun dışarısı ile bütün haberleşmesinin kesilerek taarruzun başlatılması emri verilir.

    Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa olduğu hâlde Afyon Kocatepe’deki muharebe idare merkezinden(51) 26 Ağustos 1922 sabahı verdiği bir emirle taarruz harekâtını başlatır.(52) İngilizlerin, Türk ordusunun Yunanların yaptığı engelleri altı ayda geçemeyeceğini ileri sürmesine rağmen Türk ordusu bu engelleri 26 Ağustos günü yaptığı hücumlarla kısa sürede aşar. Düşman Afyon mevzilerinden geriye doğru atılır.(53) 27-28 Ağustos tarihinde de muharebeler devam eder. 30 Ağustos günü yapılan meydan muharebesi bizzat başkomutan tarafından idare edildiğinden tarihe Başkomutan Meydan Muharebesi olarak geçmiştir. (54) 31 Ağustos günü Çalköy’e gelen komuta heyeti gelişmeleri yeniden değerlendirerek Yunanların takip edilmesi yönünde karar birliğine varır.(55) Başkomutan Gazi Mustafa Kemal burada tarihî emrini verir: “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” Bu emir (56) Türk ordusunun yıldırım hızıyla ilerlemesine, Afyon İzmir hattını (350-400 km) 9 gün gibi kısa bir sürede aşmasına neden olur. Dünya harp tarihine en hızlı taarruz harekâtı olarak geçen bu yıldırım harekâtı, Türk ordusunun vatanını düşmandan kurtarmak için sergilediği azim ve kararlılığı göstermesi bakımından son derece önemlidir. 26 Ağustos 1922’de başlatılan Büyük Taarruz ve takip harekâtı, Anadolu’nun ebedî Türk yurdu olduğunu bir kez daha tüm dünyaya kanıtlamıştır. 30 Ağustos Zaferi Türk tarihinin dönüm noktasını teşkil etmiştir.

    Yunan ordusuna karşı yürütülen takip harekâtı sırasında Yunan Ordusu Başkomutanı Trikopis Uşak’ta karargâhı ile birlikte esir edilmiş; Yunanlardan pek çok silâh araç ve gereç ele geçirilmiştir.(57) Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa 4 Eylül 1922 tarihinde verdiği günlük emirde hedefin İzmir’in tahrip edilmeden ele geçirilmesi ile düşmanın İzmir limanına yığılmış olan ulaştırma ve savaş gemilerinin de ele geçirilmesi olarak açıklar.(58) 6 Eylül tarihinde ise kasaba ve köylerin Yunanlar tarafından yakılmaması için gerekli tedbirin alınmasını emreder.(59)8 Eylül’de İsmet Paşa İzmir’in bir an önce ele geçirilmesi için Birinci Orduya Süvari Kolordusunu hemen harekete geçirmesini ve İzmir’in kayıtsız şartsız teslim alınmasını bildirir.(60)

    9 Eylül 1922 tarihinde Türk ordusu İzmir’e girerek Batı Anadolu’yu Yunan işgalinden temizlemiştir.(61)

    Türk ordusunun bir kısmı Büyük Taarruz esnasında Kocaeli yarımadasından boğazlara doğru bir harekât başlatmıştır. İstanbul’da sadece İngilizler, Türk ordusunun ilerleyişine karşı tavır almış fakat diplomatik görüşmelerle boğazların serbestliği ilkesi Türk tarafı tarafından kabul görünce İngilizlerle de mesele çözümlenmiştir. Sadece Doğu Trakya’nın geri alınması sorunu kalmıştır. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa bu sırada Doğu Trakya’nın derhâl teslim edilmesini istemiştir. Türk ordusu Trakya’yı geri almak için büyük çaplı bir harekât hazırlığı içerisine girince Fransa’nın arabuluculuğu ve Rusya ve İtalya temsilcilerinin de girişimi ile İngiltere siyasetini değiştirir. 4 Ekim 1922 tarihinde Mudanya’da İtilâf devletleri ile Yunanistan ve Türkiye temsilcileri bir araya geldiler. Türkiye’yi İsmet Paşanın temsil ettiği Mudanya görüşmeleri sonunda 11 Ekim 1922 tarihinde ateşkes antlaşması imzalanmıştır.(62)

    Mudanya Ateşkes Antlaşması, yeni Türk Devleti’nin, uluslar arası alanda büyük başarısıdır. Bundan sonra yeni Türk Devleti’nin en önemli sorunu, şerefli bir barış antlaşması imzalayarak medenî dünya devletleri arasında onurlu bir yere gelmektir.

    KAYNAKÇA

    16 Kazım Özalp; Milli Mücadele, Ankara, 1971, s.151. Hacim Muhittin Çarıklı; Balıkesir ve Alaşehir Kongreleri, Ankara, 1967, s.278.
    17 İzzettin Çalışlar, 61. Fırkanın Gediz ve Kütahya Muharebeleri, istanbul, Askeri Matba, 1932, 84
    Sayılı askerî Mecmua’nın Tarih Kısmı, s.17.
    18 Ali Fuat Cebesoy; Milli Mücadele Hatıraları, İstanbul, 1955. s. 516.
    19 Türk İstiklal Harbi II.nci Cilt, Batı Cephesi, 3 Kısım, Gnkur.ATASE Bşk.Yayınları, Ankara, 1966, s.42- 43.
    20 Aydemir; s. 173-179.
    21 Çalışlar; s. 66.
    22 Baki Vandemir; istiklal Harbinde Demirci Akıncıları, İstanbul, 1936, s.13.
    23 Harp Tarihi Vesikalar Dergisi; Sayı 52, Vesika No:1210. İ.Hakkı Tümerdem; Yunanlılarla istiklal Harbi, istanbul, 1939, s. 9-39. Fahri Belen; Türk Kurtuluş Savaşı, Ankara, 1983, s.279.
    24 Zabıt Ceridesi, c. 9, s.2.
    25 Bilal Şimşir; ingiliz Belgelerinde Atatürk, c.ll , Ankara, 1975, s.432.
    26 Sebahattin Selek; Anadolu İhtilali, Ankara, 1968, s.233. Harp Tarihi Vesikalar Dergisi; s.55,Vesika No:1255.
    27 Nutuk, Ankara, 1982, c:2, s.394.
    28 Selahattin ,Türk Kurtuluş Savaşında ikinci inönü Meydan Muharebesi, istanbul, 1933. 90 sayılı Askerî Mecmua’nın eki, s.140, Nutuk, c.2, s.394.
    29 Nuri Köstüklü; “İkinci İnönü Zaferinin Anadolu’daki Yankıları”, Millî Kültür, Nisan 1991, s.83, s.53-54.
    30 Türkiye Cumhuriyeti Tarihi-1; Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2000, s. 280.
    31 ihsan İdikut; ideal Komutanlarımızdan 4.Fırka Kumandanı Miralay Şehit Nazım Bey, İstanbul, 1952,s 104.
    32 Türk İstiklal Harbi ll.nci Cilt. Batı Cephesi; 3 Kısım, s.567.
    33 İdikut; s.123.
    34 Türk istiklal Harbi ll.nci Cilt. Batı Cephesi, 3 Kısım; s.296.
    35 Türk istiklal Harbi II. Cilt. Batı Cephesi, 4Kısım; s.337.
    36 a.g.e.;s.360.
    37 Özalp; s. 181.
    38 Fahri Belen; Türk Kurtuluş Savaşı, Ankara, 1973, s.335.
    39 Gizli Celse Zabıtları; c.ll, s.164.
    40 Nutuk; s.417.
    41 Alptekin Müderrisoğlu; Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları, Ankara, 1974, s.374.
    42 İsmet Paşa 5 Ağustos 1921 günü Genelkurmay başkanlığından istifa etmiştir. Zabıt Ceridesi; C.12, s.20.
    43 Müderrisoğlu; Sakarya, İstanbul, 1982, s.100. Belen, s.352.
    44 Nutuk; s.419.Türk istiklal Harbi, II nci Cilt, Batı Cephesi, s. 65.
    45 Harp Tarihi Vesikalar Dergisi; s. 69, Vesika No: 1516.
    46 Nutuk; s.420.
    47 Zabıt Ceridesi; c. 13, s.49.
    48 Akşam, Vakit ve İleri gazetelerinde yayınlanmıştır.
    49 Nutuk; s.442.
    50 Türk istiklal Harbi Batı Cephesi,2.Kısım; Ankara, 1965, s.204
    51 Abdurrahman Özgen; Milli Mücadelede Türk Akıncıları, İstanbul, 1973, s.154
    52 Fahrettin Altay, İstiklal Harbimizde Süvari Kolordusu, istanbul, 1949, s.333. İzzettin Çalışlar; Sakarya’dan İzmir’e Kadar, Birinci Kolordu, istanbul, 1932, 87 sayılı Askeri Mecmuanın Tarih Kısmı, s.48.
    53 Harp Tarihi Vesikalar Dergisi; s. 60, Vesika No. 1368.
    54 Abdurrahman Özgen; Milli Mücadelede Türk Akıncıları, s.174. Belen; s.463. Gizli Celse Zabıtları , c.3, s.746.
    55 Belen; s.477. Harp Tarihi Vesikalar Dergisi; s.61, Vesika No. 1392. Mahmut Goloğlu, Cumhuriyete Doğru, Ankara, 1970, s.313.
    56 Harp Tarihi Vesikalar Dergisi; s.61, Vesika No.1398.
    57 Belen, s.488. Harp Tarihi Vesikalar Dergisi; s.62, Vesika No.1406. Goloğlu; s.315. Çalışlar; Sakarya’dan izmir’e Kadar, Birinci Kolordu, s.90.
    58 Çalışlar, Sakarya’dan İzmir’e Kadar, Birinci Kolordu, s.97. Belen, Türk Kurtuluş Savaşı, s.493.
    59 Fahrettin Altay; İstiklal Harbinde Süvari Kolordusu, s.62. Harp Tarihi Vesikalar Dergisi, s.63, Vesika No.1423-1425.
    60 Abdurrahman Özgen, Milli Mücadelede Türk Akıncıları, s.182.
    61 Altay; s.65. Özgen; s. 193-199.
    62 Tevfik Bıyıklıoğlu; Trakya’da Milli Mücadele, Ankara, 1955, s.446. Ali Fuat Türkgeldi; Mondros ve Mudanya Mütarekelerinin Tarihi, Ankara, 1948, s. 158. Harp Tarihi Vesikalar Dergisi; s.66, Vesika No.1473.

    Yazı kaynağı : www.ismetinonu.org.tr

    Sayın İsmet İnönü’nün Özgeçmişi / T.C. Dışişleri Bakanlığı

    Mustafa İsmet, Malatya'ya yerleşmiş eski bir Türk ailesi olan Kürümoğullarındandır. Büyük babasının adı Abdülfettah'dır. Mahkeme üyeliklerinde bulunmuş ve Harbiye Nezareti Muhakeme Dairesi Mümeyyizliğinden emekli Hacı Reşit beyin oğludur. 24 Eylül 1884’te İzmir'de doğmuştur. Evli ve üç çocuk babasıdır. Babasının görevi nedeniyle Sivas'ta ilkokula başlamış, 1892’de Askeri Rüştiye'ye girmiş, 1895’te okulu bitirmiş, Sivas Mülkiye İdadisinde (lise) öğrenimine devam etmiştir. 31 Temmuz 1897’de babasının İstanbul'a tayini nedeniyle 6. sınıfta ayrılmış, Halıcıoğlu'ndaki Harp okulunun lise kısmını kaydolmuştur. 1900’de liseyi bitirmiş, 14 Şubat 1901’de Topçu Harbiye sınıfına girmiş, 1 Eylül 1903’te okulu birincilikle bitirmiş ve Topçu Mülazımı Sanisi (Teğmen) olmuştur. Okuldaki başarısı nedeniyle Erkânı Harbiye (Kurmay) sınıfına ayrılmış ve burayı da birincilikle bitirerek altın Maarif madalyası almıştır. 1903’te Pangaltı'da bulunan Harp Akademisine girmiş ve 26 Eylül 1906’da sınıfının birincisi olarak Kurmay Yüzbaşı rütbesi ile mezun olmuştur.

    2 Ekim 1906’da Kurmay Yüzbaşı olarak Edirne'de Ordu Merkezinde ilk görevine başlamış ve Sahra Topçu 8. Alay 3. Bölük Kumandanı olarak görevine devam etmiş, 7 Kasım 1908’de Kolağası rütbesine yükselmiş ve Edirne 2. Tümenin Kurmaylık görevine getirilmiştir.

    26 Şubat 1910’da İmam Yahya'ya karşı Hükümet tarafından harekete geçirilen Yemen Mürettep Kuvvetlerinin Kurmaylığına atanmış ve Hudeyde'ye gelmiştir. İmam Yahya ile yapılan görüşmelere katılmış ve gösterdiği başarılar nedeniyle 26 Nisan 1912’de Binbaşılığa yükseltilmiştir. 25 Şubat 1913 tarihine kadar Yemen'de Genel Kuvvetlerin Kurmay Başkanlığı görevinde bulunmuştur.

    Balkan harbinin çıkması üzerine İstanbul'a çağrılmış, 11 Nisan 1913’te Büyük Karargâhı Umumi I. Şubesinde, 8 - 29 Eylül 1913’te Bulgar delegeleri ile İstanbul'da Barış görüşmeleri ile görevlendirilmiştir. 15 Aralık 1913’te Genel Kurmay 3. Şubesinde görevlendirilmiş, 2 Ağustos 1914’te ilan edilen genel seferberlik ile I. Ordunun Kurmaylığına atanmış, Osmanlı İmparatorluğu’nun 11 Kasım 1914’te savaşa katılmasından sonra 29 Kasım 1914’te Kaymakamlığa (Yarbaylığa) yükseltilmiştir. 1914’te Başkomutanlık Genel Karargâhı I. Şube Müdürlüğüne atanmış, 16 Ağustos 1915’te Gümüş Harp Liyakat Madalyası kazanmış, Umumi Karargâhta bir yıl bulunduktan sonra cephede görev istemiş, 2 Ekim 1915’te II. Ordunun Kurmay Başkanı olmuş ve 14 Aralık 1915’te Miralaylığa (Albaylığa) yükselmiştir. 30 Aralık 1916’da II. Orduya bağlı 4. Kolordu Kumandanlığına atanmıştır.

    12 Aralık 1916’da Kafkas cephesindeki yararlıkları nedeniyle altın harp madalyası almış, 1 Mayıs 1917’de Filistin cephesindeki 20. ve 19 Haziran 1917’de 3. Kolordu Komutanlıklarına atanmış, 20 Eylül 1917’de 7. Orduya bağlı 3. Kolordu Kumandanı iken Atatürk'ün Başkomutanlığa verdiği önemli raporun hazırlanmasında rol oynamıştır. 1918 sonbaharında Şeria vadisinde Kolordusu ile başarılar kazanmıştır.

    Mondros Mütarekesi görüşmeleri sırasında 24 Ekim 1918’de Harbiye Nezareti Müsteşarlığına getirilmiş, 22 Kasıma kadar bu görevde kaldıktan sonra, 29 Ocak 1919’da kurulan Mütareke Komisyonuna Askeri uzman olmuş ve Harbiye Nezaretinde bu amaçla kurulan Komisyona da Başkanlık yapmıştır. 4 Ağustos 1919’da Kolordu Komutanlığı yetkileri ile Askeri Şura üyeliğine ve Muamelatı Umumiye Müdürlüğüne atanmış ve 8 gün sonra bu görevinden alınmıştır.

    8 Ocak 1920’de ilk defa Anadolu'ya geçmiştir. Davet üzerine İstanbul'a dönmüş, 16 Mart 1920’de İstanbul'un İşgali üzerine tekrar Anadolu'ya geçmiştir.

    25 Nisan 1920’de seçilen geçici yürütme kurulunda Atatürk tarafından kendisine bir görev verilmiş ve 3 Mayıs 1920’de kurulan ilk İcra Vekilleri Heyetinde Genel Kurmay Başkanı olmuştur. İnönü, Edirne'yi seçerek Büyük Millet Meclisine Edirne Millet Vekili olarak girmiştir.

    8 Kasım’da Garp Cephesi Komutanlığına (Genel Kurmay Başkanlığı görevi üzerinde kalmak üzere) atanmış, Çerkez Etem kuvvetlerini tasfiye etmiş, 10 Ocak 1921’de I. İnönü zaferini kazanmış ve Tuğgeneralliğe yükseltilmiş, 31 Mart 1 Nisan 1921’de II. İnönü kazanmıştır. 1921’de Fevzi Çakmak'ın Genel Kurmay Başkanlığına getirilmesi ile sadece cephe komutanlığı ile görevlendirilmiştir.

    10 Kasım 1921’de Garp Cephesi Kuvvetleri, iki Ordudan meydana gelmiş ve Ordular grubu halinde İsmet Paşanın Komutanlığına verilmiştir. 9 Eylül’de kazanılan zafer üzerine rütbesi Ferikliğe (Korgeneralliğe) Yükseltilmiştir.

    03-11 Ekim tarihleri arasında Mudanya'da Mütareke görüşmelerini sürdürmüş ve anlaşmayı imzalamıştır. 26 Ekim 1922’de Edirne Millet Vekili sıfatıyla Dışişleri Bakanı olmuş ve Lozan Konferansına heyet Başkanı olarak katılmıştır. I. Lozan Konferansı 4 Şubat 1923’te kesilmiş, II. Lozan Konferansı 23 Nisan 1923’te başlamış ve 24 Temmuz 1923’te Barış Anlaşması imzalanmıştır.14 Ağustos 1923 tarihinden 5 Mart 1924 tarihine kadar ikinci defa Malatya Milletvekili olarak Hariciye Vekili olmuş ve 30 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyetinin ilk Başbakanı olmuştur. 20 Kasım 1924’te Başbakanlıktan çekilmiş ve 5 Mart 1925’te ikinci defa Başbakan olmuş ve 25 Ekim 1937’de istifa ederek ayrılmıştır. 1937 yılında kendi isteği ile emekliye ayrılmıştır.

    10 Kasım 1938 tarihinde Atatürk'ün vefatı üzerine 11 Kasım 1938’de Cumhurbaşkanı seçildi. 14 Mayıs 1950 yılında yapılan seçimlerde Demokrat Partinin çoğunlukla iktidara geçmesi üzerine Cumhurbaşkanlığından çekildi ve o günden sonra muhalefet liderliği görevine başladı (İnönü 3 Nisan 1939, 8 Mart 1943 ve 21 Temmuz 1946 seçimlerinde üç defa daha Cumhurbaşkanı seçilmiştir).

    2 Mayıs 1954 ve 27 Ekim 1957 seçimlerinde Malatya'dan Milletvekili Seçilmiş, 20 Kasım 1961’de İnönü başkanlığında ilk Koalisyon Kabinesi kurulmuş ve bu kabinenin ömrü kısa olmuştur. 25 Haziran 1962’de ikinci bir Koalisyon Hükümeti kurmuştur. 25 Aralık 1963’te bağımsızlardan oluşan üçüncü Koalisyon Hükümeti kurulmuş ve bu koalisyon Şubat 1965’e kadar devam etmiştir. Ekim 1965 seçimlerinde Adalet Partisinin çoğunlukla iktidara gelmesi üzerine ana muhalefet liderliğine devam etmiştir.

    1931’de Atina’ya ve Budapeşte’ye, 1932’de Moskova ve Roma’ya, 1933’te Sofya’ya, 1937’de Belgrad’a Paris’e ve Londra’ya, 1963’te Kennedy’nin cenaze töreni için ve 1964 Haziran ayında Kıbrıs Sorunu için Amerika’ya gitmiştir. 25 Aralık 1973’te vefat etmiştir.

    Kırmızı - yeşil İstiklal Madalyası vardır.

    Yazı kaynağı : www.mfa.gov.tr

    İsmet Paşa (İnönü) (1884-1973) - Atatürk Ansiklopedisi

    İsmet Paşa (İnönü) (1884-1973) - Atatürk Ansiklopedisi

    Mustafa İsmet İnönü 24 Eylül 1884 yılında İzmir’de doğdu. Babası Hacı Reşit Malatyalı, annesi Cevriye, bugün Bulgaristan sınırları içinde olan, Deliormanlı idi. İlk ve orta öğrenimini Sivas’ta tamamlayıp 1897’de girdiği Mühendishane Askeri Lisesini tamamlayıp,  1901 yılında Topçu subayı yetiştiren bir okul olan  Mühendishane-i Berri-i Hümayun’a kaydoldu.. 1903’te bu okulu Topçu teğmeni olarak bitirdi.  1906’da Harp Akademisinden birincilikle mezun oldu ve kurmay yüzbaşı rütbesiyle Edirne’deki 2. Orduda görev aldı.  1909 yılında başlayan 31 Mart ayaklanmasını bastırmak için gelen Hareket ordusunda görevliydi. 1911-1912 yıllarında Yemen isyanının bastırılmasında görev aldı.  I. Dünya Savaşı’nda Kafkas cephesinde 2. Ordu’da görevlendirildi. Suriye cephesinde de savaştı. 1916 yılında Mevhibe Hanımla evlendi. 3 çocuğu oldu. 1918’de Harbiye Nezaretinde Müsteşarlığa atandı. Kurtuluş Savaşı’nda, Ankara’ya gelerek mücadeleye katıldı ve TBMM’de Edirne milletvekili oldu. Bakan oldu. Milletvekilliği ve bakanlığı da uhdesine alarak Batı Cephesi komutanlığına getirildi.  Birinci ve İkinci İnönü Muharebelerini kazandı. Birinci İnönü savaşı sonunda tuğgeneral oldu. Afyon, Kütahya,Eskişehir savaşlarıyla Sakarya ve Büyük Taarruz’da da çok önemli görevler üstlendi. Savaş sonrası Mudanya Mütarekesi’nde Türk delegasyonuna başkanlık etti. 2 Kasım 1922’de Dışişleri Bakanı oldu. 22 Kasım 1922’de toplanan Lozan Barış Konferansı görüşmelerinde Heyet Başkanı olarak Türkiye’yi temsil etti. 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşmasını imzaladı. Ekim 1923 – Kasım 1924 ve Mart 1925 – Kasım 1937 arasında Başbakanlık görevini yürüttü. Kasım 1923’te Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) başkan vekili oldu; Kasım 1938’den Kasım 1972’ye kadar bu partinin başkanlığını yaptı. Atatürk’ün 10 Kasım 1938 yılında vefatından sonra Cumhurbaşkanı seçildi ve Mayıs 1950’ye kadar bu görevde kaldı. 1938 yılı Aralık ayında CHP’nin “Değişmez Genel Başkanı” seçildi ve kendisine “Milli Şef” sıfatı verildi. Mayıs 1946’da “Milli Şef” ve “Değişmez Genel Başkanlık” ünvanını bıraktı. II. Dünya Savaşı sırasında savaş dışı kalarak Türkiye’yi  savaşın yıkımlarının dışında tutmayı başardı. Kasım 1961 – Şubat 1965 arasında tekrar Başbakanlık yaptı. 1972 yılında Parti Genel Başkanlığı ve Milletvekilliğinden istifa etti. Ölümüne kadar Cumhuriyet Senatosu tabii üyeliği görevini sürdürdü. 23 Aralık 1973 tarihinde vefat etti. Devlet Töreni ile Anıtkabir’de toprağa verildi.

    İnönü, 1919-1922 Kurtuluş Savaşı’nda, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanında ve Cumhuriyet devrimlerin hayata geçirilmesinde Atatürk’ün sağ kolu olarak çalıştı. Daha sonra devrimlerin kurumsallaştırılmasında, çok partili hayata geçişte (1945) ve 1950-1971 döneminde rejimin otoriter bir siyasal sisteme sürüklenmesinin önlenmesinde yaşamsal bir rol oynadı.

    İnönü’nün kişilik özellikleri, siyasi düşüncelerini ve siyasi üslubunu büyük ölçüde şekillendirmiştir.     İnönü yaşamı boyunca her gün yeni bir şey öğrenmek istedi. Harp Akademisi’nde iken, müfredatta bulunan Fransızca’ya ek olarak Almanca öğrenmek için özel ders aldı. Bulgarlar ile bir sınır meselesini görüşmek için görevlendirilince hemen Bulgarca’yı sökmeye çalıştı. 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra İngilizce öğrenmeye başladı. Özellikle 1937’de başbakanlıktan ayrılınca İngilizce’sini ilerletti. Sekseniki yaşına geldiğinde yüzme stilini geliştirmeye karar verdi. 1968 yılında, “Eksiğimi bilirim. Yenilenirim. Her zaman yeni şey öğrenirim” demişti.

    Önemli kararlarını, ilgili konuyu ayrıntılı bir biçimde araştırmaksızın vermedi. Sebatkârdı. İyi bir gözlemci idi.

    Mükemmeliyetçiliği İnönü’yü, sorumluluk bilinci yüksek bir kişi haline getirmişti. Efsanevi bir özdisipline sahipti. Başlanan işlerin peşini bırakmaz, ciddi bir kararlılık gösterirdi. Latin harflerinin kabulünden sonra asla bir daha Arap harfleri ile yazmadı.

    Özgüveni dolayısıyla her zaman sükûnetini koruyabildi.    Sağlam özgüveni dolayısıyla alçak gönüllü idi.  Cumhurbaşkanlığı sırasında, ünlü İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’nin kendisi hakkında bir kitap yazma isteğine kayıtsız kaldı.

    Mükemmeliyetçiliğinin bir diğer sonucu, uzmanlığa verdiği değerdi. Bir defasında, çeşitli eksikliklerine rağmen iktidarı elinde tutan kişilerin ülkeye en çok zarar veren kesimi oluşturduğunu belirtmişti.

    İnönü, kendisinin de yanılabileceğini söyler, ancak geçmiş deneyimlerinden daima ders çıkardığı için aynı hatayı ikinci defa yapmamaya çalışırdı. Hayatı, hep bir sınavlar dizisi olarak gördü. Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra gazetecilere, “İşte görüyorsunuz, mektepte imtihanı verdik, çıkıyoruz” demişti.  

    İnönü, Yemen’de genç bir subay iken oradaki Osmanlı komutanı Ahmet İzzet Paşa’nın bazı fikirlerine karşı çıkmıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Türkiye henüz Kuzey Atlantik Paktı’na (NATO) katılmadan önce Sovyetler Birliği’nin toprak ve üs taleplerini geri çevirmişti.

    İnönü, Cumhuriyet’in ilan edilmesinden sonra, Atatürk ile birlikte devletin ve toplumun Batılı bir çizgide yeniden inşa edilmesine çalıştı.1925 yılında Şeyh Sait isyanı çıktığında, hükümete olağanüstü yetkiler tanıyan Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkararak isyanı o günün koşulları içinde kısa bir sürede bastırdı. “Devlet eşkıyaya ödün vermez” sözü, o dönemden itibaren Türkiye’nin siyasal söyleminde yerini aldı.

    Gerektiğinde sert tedbirler almaktan çekinmeyen İnönü diktatör değildi. Kendi çıkarları doğrultusunda keyfi politikalar uygulamadı. Kurtuluş Savaşı sırasında kumandanlarına, uygulanacak idam kararlarının mahkemelerce alınıp alınmadığını hep sordu. Basın özgürlüğüne ve üniversite özerkliğine taraftar idi. Basından öğreneceği çok şey olduğunu düşünürdü. Üniversite özerkliğini sınırlama girişimlerine karşı çıktı.

    İnönü siyasal hayatında, daima yaşadığı an ile meşgul oldu. Bu nedenle muhaliflerine kin beslemedi. 1920’lerde devrimlerin yapılış şekline karşı çıkmış olan Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy gibi Cumhuriyetin ilk yıllarının önemli paşalarının ve siyaset adamlarının 1940’ta siyasete geri dönmelerine öncülük etti. 1960 askeri müdahalesinden sonra hapis cezasına çarptırılmış olan Celal Bayar’ın affında rol oynadı. 1960 askeri müdahalesini takiben üniversiteleri ile ilişiği kesilen 147 öğretim üyesinin üniversitelerine dönmesini sağladı. İnönü, siyasal hayatta ve toplumda uyumun egemen olmasını istiyordu.

    İnönü, her zaman deneyimlerinin süzgecinden geçmiş ve öğrendiklerinin ürünü olan siyasi görüşlerini hayata geçirmeye çalışırdı. Ancak, kendisine duyulan güven azalırsa sorumlu mevkileri başkalarına bırakmaya hazırdı. 1945 yılında çok partili hayatı başlattı. Her zaman seçim sonuçlarına saygı duydu. 1950’li yıllarda Parti Genel Sekreteri Kasım Gülek ile aralarında görüş ayrılıkları vardı, fakat “parti delegelerinin oyları ile genel sekreter seçildiği” için Gülek’i görevinden ayrılmaya zorlamadı. 1972 yılında, CHP Kurultayı kendisi yerine Bülent Ecevit’i parti başkanlığına getirince, ertesi gün devam eden Kurultay’da ayağa kalkarak ve önünü ilikleyerek Ecevit’i karşıladı.

    İnönü’ye göre, toplumun genel çıkarlarının özel çıkarlara önceliği vardı. Bu nedenle sağduyulu yönetime önem verirdi. 1950’li yıllarda Demokrat Parti Hükümetlerinde başbakanlık yapmış olan Adnan Menderes, “Memleketi alâkadar eden öyle meseleler olur ki yine memleketin âli [yüksek] menfaati namına kendi kabine arkadaşlarıma dahi anlatamam. Bu gibi incelikleri memlekette anlayabilecek tek adam İsmet Paşa’dır” demişti.

    İnönü’ye göre devlet ulusal birliği temsil ediyordu. Ulusal birlik söz konusu olduğunda, değil kişisel çıkarlar parti çıkarı dahi gözetilemezdi. İnönü, seçimlerde nispi temsil taraftarı idi, çünkü bu seçim sisteminin siyasi uzlaşmayı güçlendireceğini düşünüyordu. Halkın da oy verirken sorumluluk sahibi olarak hareket etmesini istiyordu. Bir konuşmasında halka, “Bir vatandaş, bütün vatanın [mukadderatı]  üzerinde kendi şahsı için alakadar oluyormuş gibi alâkadar olmak zorundadır. Siz Cumhuriyet vatandaşları… vatanın bütün işlerinden mesul olacaklar kendinizsiniz” diye seslenmişti.

    İnönü’ye göre Cumhuriyet, güçlü, kararlı ve ciddi bir devlet tarafından korunabilirdi. Güçlü devlet, dar çıkarlar peşinde koşan grupların baskısına boyun eğmeyen devletti. Kararlı devlet, zor dönemlerde kararsızlık ve zafiyet göstermeyen devletti. Ciddi devlet güvenilir bir devletti. Bu devlet, hukukun üstünlüğünü sağlayan ve ülkenin güvenliği ile ilgili hususları ve uluslararası ilişkileri kısa vadeli çıkarlar için kullanmayan devletti. Ciddi devlet taraftarı olduğu için, siyasetçileri tutamayacakları sözleri vermemeleri için uyarırdı. Ciddi devlet ayrıca, uzmanlığı ön planda tutan devletti.

    İnönü’ye göre demokrasi de önemliydi. İnönü 1939 yılında, amacının yeni kuşaklara “ilerici bir rejim” bırakmak olduğunu ifade etti. 1945 yılında, “Tek eksiğimiz, hükümet partisinin karşısında bir muhalefet partisinin bulunmamasıdır” dedi. 1950 yılında, başında bulunduğu CHP seçimleri kaybettiği zaman bu yenilgisinin kendisinin en büyük zaferi olduğunu ifade etti.

    1945 yılında, halkın henüz demokrasiye hazır olmadığını düşünüyordu. Yine de çok partili siyasal hayatı başlattı. Çünkü İnönü’ye göre, (1) modernleşmek demokrasi ile mümkündü; kaldı ki farklı fikirlerin çatışması daha iyi politikaların yapılmasını sağlayacaktı; (2) tek partili rejimde yönetenler, kamu bürokrasisinin isabetsiz uygulamalarından haberdar olamıyordu; (3) kendisinden sonra CHP’nin başına geçebilecek kimseler ülkeyi keyfi bir şekilde idare edebilirlerdi; ve (4) çok partili hayata geçildikten sonra tek parti dönemine yöneltilecek eleştileri ancak kendisi göğüsleyebilirdi.

    İnönü, bazı çevreler tarafından benimsenmiş bulunan, “halk anlamaz” yaklaşımına karşı çıktı. İnönü Cumhuriyet ile demokrasi arasında herhangi bir uyuşmazlık görmedi; “Her ikisini de başaracağız” dedi.

    İnönü’ye göre demokrasi, fikirlerin ve politikaların çatışması idi. Taraflar, halkı kendi görüşlerinin doğruluğuna ikna etmek durumunda idiler. Yukarıda ifade edildiği gibi, düşüncelerin çatışması daha isabetli politikaların ortaya çıkmasına yol açacaktı. 1937 yılında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki (TBMM) bir tartışma sırasında, “Hepimiz aynı tarafta bulunmamıza, ulusal meseleler konusunda aynı ideallere ve ülkülere bağlı olmamıza rağmen, ülkemizi savunmaya çabalarken birbirimizi eleştirmekten ve fikirlerimizi ifade etmekten kaçınmıyoruz [ki doğrusu da budur]” demişti. Bu nedenle ulusal koalisyonlara sıcak bakmadı. Yine aynı nedenle, statik değil dinamik kamu yararının gerçekleşmesini istiyordu. Diğer bir deyişle, kamu yararının yer ve zamana göre değişebileceğini, her somut meselede tartışılarak ve karşılıklı ikna yoluyla en doğru hâl çaresinin bulunmasına taraftar idi. Bunun mümkün olduğunu düşünüyordu; çünkü sadece kendisinin değil başkalarının da sağduyu sahibi olduğuna inanıyordu.

    İnönü TBMM’de de siyasi partilerin birbirlerinin görüşlerinden yararlanmasını isterdi. Nitekim kendisi, Meclis’te uzun süre görüşmeleri takip ederdi. Bu konu ile ilgili olarak, politikacıların körü körüne bazı düşüncelere saplanıp kalmalarını onaylamazdı; çünkü bu durumda başkalarından bir şey öğrenmek imkansız olurdu.

    İnönü, güçlü, kararlı ve ciddi devleti savunduğu için hiziplerin cirit atmadığı siyasal partileri hizipler ile bölünmüş partilere ve kuvvetler birliğini kuvvetler ayrılığına tercih etti. İnönü ayrıca, demokrasinin uygulamaya ilişkin kuralları üzerinde bir görüş birliğine varılmasını ve böylece bir siyasal rejim olarak demokrasinin değil, somut politikaların tartışılmasını istiyordu.

    Kurtuluş savaşı ile ülkenin kurtarılması, laik Cumhuriyetin temellerinin atılması ve Batılılaşma yolunda yol kat edilmeye başlanması Atatürk’ün eseridir. Bu çabalarında Atatürk’ün en önemli yardımcısı İnönü olmuştur.

    Zaman zaman bazı konularda birbirlerinden değişik düşünmelerine rağmen Atatürk, İnönü’nün düşüncelerine genelde büyük önem verdi ve O’na güvendi. Gerek Kurtuluş savaşında gerekse daha sonra siyasi hayatta en önemli görevleri İnönü’ye verdi. Kurtuluş Savaşı başlayınca Atatürk, o zaman daha albay olan İnönü’yü Erkan-ı Harbiye reisliğine [Genelkurmay Başkanlığına] atadı. İnönü’den Lozan Barış görüşmelerini yürütmesini istedi. Çetin geçen Lozan Barış görüşmelerinde de İnönü, Atatürk’ün desteğini daima arkasında buldu.

    Şubat 1925’de Şeyh Said isyanı çıktığında Atatürk İnönü’yü başbakanlığa getirdi. Yıllar geçtikçe hükümet işlerinin yürütülmesini hemen tamamen İnönü’ye bıraktı.

    İnönü, Atatürk’e büyük saygı duyar, ülkeyi kurtaran ve çağdaş uygarlık düzeyine yükseltmeye çalışan Atatürk’e, “Büyük Atatürk” diye atıfta bulunurdu. Bir defasında, “Ben Atatürk değilim. Atatürk’ten beklediklerinizi benden bekleyemezsiniz” demişti.

    İnönü Atatürk’e olan saygısını her zaman sürdürmüştür. Başbakanlıktan ayrıldıktan sonra bir gün İnönü Ankara’da bir futbol maçını izlemek üzere stadyuma gitmiş ve halkın sıcak ilgisi ile karşılaşmıştı. İnönü’nü karşıtları bu olayı İnönü’nün Atatürk ile rekabete giriştiği şekilde yorumlayınca, İnönü CHP Meclis Grubunda söz alarak, Atatürk’ün her zaman kendisinin “velinimeti” olduğunu, bu nedenle kendisinin Atatürk’e karşı nezaketsiz bir hareketinin söz konusu olamayacağını ifade etmişti. Atatürk ve İnönü daima iyi ilişkiler içinde olmuşlardır. Aksini ima eden yorumlar isabetli değildir.

    İnönü’nün Atatürk’e duyduğu büyük hayranlığın nedenleri arasında, Atatürk’ün, “Halkı bir araya getirmiş olması”, ve Ayasofya Kilisesi’ni bir camiye değil, bir müzeye dönüştürmesi de vardı. Birinci Dünya savaşı sırasında Atatürk ve İnönü Suriye cephesinde oldukları sırada, Atatürk hakkında ne düşündüğü sorulduğunda, kısaca “Korkmuyor” diye cevap vermişti. Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasından 20 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışına kadar Atatürk, halkı büyük bir ideale inandırmak için bitmek tükenmek bilmeyen çabanın parlak bir örneğini vermişti. Bu husus da İnönü’yü çok olumlu etkilemiştir. İnönü, Atatürk’ün “deneyici, gerçekçi” yaklaşımını da her zaman onaylamıştı. Nitekim, Mart 1920’de Atatürk O’nu Ankara’ya çağırınca, İnönü vedalaşmak için o sırada dışarıda olan babasının eve gelmesini dahi beklemeden, kendisini almaya gelen subaylarla beraber derhal yola çıkmıştı.

    1930’lardan itibaren İnönü demokrasiye geçilmesi taraftarı olmuştu. Atatürk ise bu konuda acele edilirse devrimlerin tehlikeye gireceğini düşünüyordu. İnönü Atatürk’e, ikisi de hayatta iken daha açık bir rejime geçilirse ikisinin birlikte devrimlere karşı oluşabilecek tehlikeleri daha kolayca göğüsleyebileceklerini ifade ediyordu.

    İnönü’nün Atatürk ile ayrıldığı noktalar oldu. Yaptığının ülke için en iyisi olduğu düşündüğünde, İnönü Atatürk’le çatışmaktan çekinmedi. Başbakanlığı sırasında zaman zaman bakanlarını Atatürk’e karşı hararetle savundu; bu arada bakanlarının istifaya zorlanmaması gerektiğini ifade etti. İnönü, Nuri Conker, Salih Bozok gibi Atatürk’ün yakın çevresini oluşturan ve devlet meselelerinin konuşulduğu Çankaya’daki akşam yemeklerinin daimi müdavimi olan bu zevatın devlet işlerine karışmamasını talep etmiştir.

    İnönü, 20 Eylül 1937’de başbakanlık görevinden ayrıldı. O yıllarda, İnönü ekonomide devletçi politika taraftarı idi. İktisat Bakanı Celal Bayar ise özel sektörün ekonomik hayatta daha fazla rol oynamasını istiyordu. Atatürk, bu konuda Bayar’a arka çıktı. Daha sonra da İnönü’nün “bir süre istirahat etmesini” önerdi. Diğer bir deyişle, İnönü’nün başbakanlıktan ayrılması Atatürk ile kişisel çekişmelerinin sonucu değil, takip edilen politikalar ile ilgili bazı görüş ayrılıklarının sonucu idi.

    Uzun bir süre birlikte çalışan cumhurbaşkanı ile başbakan arasında zaman zaman özellikle ekonomik görüş ayrılıklarından kaynaklanan bazı sıkıntılar olmuştur. 1937’de Atatürk’ün görevden aldığı İnönü’nün yerine Celal Bayar’ın getirilmesi Devletçilik politikalarının liberal ekonomiyle yumuşatılması düşüncesinin bir sonucudur. Celal Bayar’ın başarılı İş Bankası girişimi Atatürk’ün serbest ekonomiye olan güvenini her geçen gün arttırmıştır. Ayrıca Atatürk’ün hükümet içerisindeki bazı bakanları başbakana sormadan değiştirmesi, görevden alma olayından az öncesine kadar Atatürk ile İnönü arasında sert tartışmalara yol açmıştır. Son zamanlardaki bir diğer anlaşmazlık konusu ise Atatürk’ün 1937’de hızlandırdığı aktif Hatay politikasına İnönü’nün daha pasif ve daha ihtiyatlı yaklaşma düşüncesidir. Hatay meselesindeki tutumu yüzünden Atatürk’ün hükümeti eleştirdiği biliniyor.

    Atatürk ile İnönü’nün birbirine karşı sertleşmesinde bir başka önemli etken de Atatürk etrafında son yıllarda İnönü’ye karşı olanların oluşturmaya başladığı bir grubun varlığıdır. Bu grup sürekli olarak İsmet Paşa aleyhinde bulunmuş ve onun görevden alınmasında etkili olmuştur. Gazi Orman Çiftliğindeki bira fabrikası da tartışmanın bir başka konusudur.  İnönü bazı yasal ve etik sebeplerden dolayı bira fabrikasının devrini uygun görmüyordu. O sırada Orman Çiftliği’ndeki bira fabrikasının genişletilmesi ile ilgili çalışmalar İnönü’nün de bilgisi dâhilinde başlanmıştı. Ancak yapılmış olan büyük yatırımlar sebebiyle borçlar da çoğalmıştı. Atatürk çiftliğin, genişletilmesine devam etmek şartıyla, bir millî müessese olarak hükümete devrine razı olmuştu.  Oysa çiftliğin devlet idaresine bırakıldığından itibaren, yönetimi değişmemiş olmasına rağmen Çiftliğin ihmal edildiği fikri Atatürk’te yerleşmişti. Bunu kabul ettiği için pişman olduğunu belirten sözler söylüyordu. Bir anlaşmazlık konusu da buydu.

    İnönü’nün hükümetten ayrılması, Atatürk ile İnönü’nün arasını bozmadı. Atatürk bir keresinde, “Çankaya’da rahat ediyorsam, İsmet sayesindedir” demiş, daha sonra da “Kendi rahatımı kendim bozdum; başıma başvekillik icad ettim demişti.” Atatürk, hastalığı sırasında kendisine bakması için İstanbul’a gelen bir doktoru o sırada rahatsız olan İnönü’yü de muayene etmesi için Ankara’ya göndermişti.

    İnönü de, Atatürk’ün 1938 yılında vefatından sonra Atatürk’ün devrimlerini büyük bir titizlikle korumaya çalıştı. Devrimler tehlikeye girdiği zaman herkese, “Atatürk’ün inkılaplarının mesnedini [dayandığı temeli] ve felsefesini” anlatmaya çalıştı.

    İnönü, demokrasilerde dahi özel çıkarların öne çıkarılmasına kuşku ile yaklaşırdı. Yine de İnönü’nün demokrasi anlayışının pek çok demokrat boyutu bulunmaktaydı.

    Siyasal hayatta, gerektiğinde otoriter önlemler almasına rağmen, demokrasinin güçlü bir taraftarı ve dolayısıyla koruyucusu oldu.  Halkın aklıselimine inandı. Siyasal hayata müdahale eden ordunun bir an evvel kışlasına dönmesine çalıştı ve bu çabalarında başarılı oldu. Son yıllarında, demokrasi anlayışının liberal demokrasiye bir hayli yaklaştığı söylenebilir.

    İnönü’nün demokrasi projesi, pek çok siyaset insanı için bir muamma olarak kaldı. İnönü’den sonra, demokrasinin uygulamaya ilişkin kuralları sık sık değiştirilmeye çalışıldı. Siyaset, genellikle statik bir kamu yararı düşüncesi ile yürütüldü. Siyasetçiler bir taraftan popülist politikalar benimsediler ve bilerek veya bilmeyerek, orduyu tahrik ettiler. Çoğu kez, güçlü, kararlı ve ciddi devlet kavramı unutuldu. Siyaset kişisel çıkarlar etrafında döndü.  

    İnönü, önce Cumhuriyet devrimlerini kurumsallaştırma, sonra çok partili hayata geçme ve daha sonra da demokrasiyi koruma çabalarını genellikle yalnız başına sürdürdü.

    Metin HEPER

    KAYNAKÇA

    AYDEMİR, Şevket, İkinci Adam, Üç Kitap, Remzi Kitabevi, İstanbul 1966, 1968, 1968.

    BİLSEL, Cemil, İsmet İnönü: Büyük Devlet Reisi, Kenan Basımevi, İstanbul 1939.

    DERİN, Haldun, Çankaya Özel Kalemini Hatırlarken 1933-195, Yurt Yayınları, İstanbul 1995.

    ERDEN, Ali Fuat,  İsmet İnönü, Burhanettin Erenler Matbaası, İstanbul 1952.

    HEPER, Metin, İsmet İnönü. Yeni Bir Yorum Denemesi, Çev. Sermet Yalçın, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2008.

    [İNÖNÜ, İsmet], Baba İnönü’den Erdal İnönü’ye Mektuplar, Der. Sevgi Özel, Bilgi Yayınevi, Ankara 1988.

    [İNÖNÜ, İsmet], İhtilalden Sonra İsmet İnönü, 27 Mayıs 1960-10 Kasım 1961, Der. Sabahat Toktamış, Ekicigil Matbaası, İstanbul 1962.

    [İNÖNÜ, İsmet], İnönü Atatürk’ü Anlatıyor, Der. Abdi İpekçi, Cem Yayınevi, İstanbul 1976.

    [İNÖNÜ, İsmet], İnönü’nü Söylev ve Demeçleri, T.B.M. Meclisinde ve Kurultaylarda 1919-1946, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1946.

    [İNÖNÜ, İsmet], İsmet İnönü Diyor Ki. Nutuk. Hitabe, Beyanat Hasbihaller, Der. Prof. Dr. Herbert Melzig. İstanbul: Ülkü Basımevi, 1944.

    [İNÖNÜ, İsmet], İsmet İnönü: Hatıralar. Birinci Kitap. İkinci Kitap Üçüncü Kitap, Der. Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara 1985, 1987.

    [İNÖNÜ, İsmet], İsmet İnönü’nün TBMM’deki Konuşmaları, 1920-1973, Üç Kitap, Der. Ali Rıza Cihan, TBMM Basımevi, Ankara 1992, 1993, 1993.

    [İNÖNÜ, İsmet], İsmet Paşa’nın Siyasi ve İçtimai Nutukları, 1920-1933, Başvekâlet Matbaası, Ankara 1933.

    [İNÖNÜ, İsmet], Milli Şef’in Söylev, Demeç ve Mesajları, 1938-1945, Der. Kemal Kop, Akay Kitabevi, Ankara 1945.

    [İNÖNÜ, İsmet], Muhalefette İsmet İnönü, 1950-1956. Konuşmaları, Demeçleri, Mesajları, Sohbetleri ve Yazıları ile, Der. Sabahat Erdemir, Sıralar Matbaası, İstanbul 1956.

    [İNÖNÜ, İsmet], Muhalefette İsmet İnönü, 1956-1959. Konuşmaları, Demeçleri, Mesajları, Sohbetleri ve Yazıları ile, Der. Sabahat Erdemir, Ekicigil Matbaası, İstanbul 1959.

    [İNÖNÜ, İsmet], Muhalefette İsmet İnönü, 1956-1959. Konuşmaları, Demeçleri, Mesajları, Sohbetleri ve Yazıları ile, Der. Sabahat Erdemir, Ekicigil Matbaası, İstanbul 1959.

    [İNÖNÜ, İsmet], Muhalefette İsmet İnönü, 1956-1959. Konuşmaları, Demeçleri, Mesajları, Sohbetleri ve Yazıları ile, Der. Sabahat Erdemir, Ekicigil Matbaası, İstanbul 1962.

    [İNÖNÜ, İsmet], Televizyona Anlattıklarım, Der. Nazmi Kal, Bilgi Yayınevi, Ankara 1993.

    MELZİG, İsmet İnönü: Millet ve İnsaniyet, Ahmet Sait Matbaası, İstanbul 1943.

    ŞAPOLYO, Enver Behnan, İnönü, Çocuk Esirgeme Kurumu, Ankara 1945.

    TOKER, Metin, Demokrasimizin İsmet Paşa’lı Yılları, Yedi Kitap, Bilgi Yayınevi, Ankara 1990-1993.

    TÖKİN, İsmail Hüsrev, İsmet İnönü: Şahsiyeti ve Ülküsü, Ülkü Basımevi, Ankara 1946.


    Yazı kaynağı : ataturkansiklopedisi.gov.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap