Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    ilk kez danışan merkezli terapi anlayışını ortaya koyan kuramcı kimdir

    1 ziyaretçi

    ilk kez danışan merkezli terapi anlayışını ortaya koyan kuramcı kimdir bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Birey Merkezli Terapi - Uzm.Psk.Dn�.�lker KABA

    BİREY MERKEZLİ YAKLAŞIM ve AKILCI DUYGUSAL DAVRANIŞÇI TERAPİNİN KARŞILAŞTIRILMASI | Uzm.Uğur KAYA

    BİREY MERKEZLİ YAKLAŞIM ve AKILCI DUYGUSAL DAVRANIŞÇI TERAPİNİN KARŞILAŞTIRILMASI | Uzm.Uğur KAYA

    BİREY MERKEZLİ YAKLAŞIM ve AKILCI DUYGUSAL DAVRANIŞÇI TERAPİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

    BİREY MERKEZLİ YAKLAŞIM  (Person-Centered Approach)

    CARL RANSOM ROGERS

                Psikanaliz ve davranışçı kuramların yanı sıra “üçüncü görüş” olarak ortaya çıkan hümanist (insancı) model, insanı anlamada olumlu yaklaşımı temsil etmekte ve “İnsan, hızını kendinden alan oluşum halinde bir varlıktır.” düşüncesini kuramlarına temel almaktadır. Gestalt, fenomenci ve varoluşçu görüşlerle birlikte hümanist psikolojinin kapsamı altında yer alan birey merkezli yaklaşımın kurucusu, bu tutumun en önemli temsilcisi olan Carl Rogers’tır (Bilge, 1996).

    Rogers’ın Geçmişi ve Kuramın Gelişimi

                Carl Ransom Rogers (1902-1987), insanın gerçek potansiyeline bir gün mutlaka ulaşacağı görüşünü doğrular nitelikte bir yaşam sürmüştür. Oldukça utangaç ama zeki bir çocuk olan Rogers, Illinois’te, pek sıcak ve sevgi dolu olmayan, katı dini standartların bulunduğu bir aile ortamında büyümüş; 15 yaşında diğer iki kardeşi gibi ülser hastası olmuştur. Bu açıdan daha sonra kendi kuramının da temel özelliklerinden birisi haline gelen duygularını açıkça dışa vuramama kavramını, Rogers’ın aslında ilk olarak ailesinde gördüğü gözlenmektedir (Burger, 2006).

                1919 yılında Rogers, annesi ve babasının da mezun olduğu üniversite olan Wisconsin Üniversitesi’nde ziraat okumuştur. Ziraatin yeteri kadar ilgisini çekmediğini fark edince de teolojide karar kılmış ve peder olmak için, yeni evlendiği eşi Helen ile birlikte, 1924 yılında Wisconsin’den ayrılıp Katolik okuluna yazılmak üzere New York’a gitmiştir. Katolik okulunda eğitimine devam ederken Rogers, birkaç sınıf arkadaşıyla birlikte, sokağın karşısındaki Columbia Üniversitesi’nde psikoloji dersleri almaya başlamış ve zamanla inançlarını sorgulayarak “Düşünce özgürlüğümün kısıtlanmayacağından emin olduğum bir alan seçmeliydim.” (Kirschenbaum, 1979) diyerek anne babasının itirazlarına rağmen Columbia Üniversitesi’nde Psikoloji yüksek lisansı yapmak üzere Katolik okulundan ayrılmıştır (Burger, 2006).

                Mezun olduktan sonra Rogers, New York Rochester’da bulunan ve çocuklar için olan bir psikolojik danışma merkezinde çalışmaya başlamıştır. Daha sonra Ohio Devlet ve Chicago Üniversitelerinde çalışmış ve 1957 yılında Wisconsin Üniversitesi’ne profesör olarak çalışmak üzere geri dönmüştür (Burger, 2006). 1962-1963 yıllarında Stanford Üniversitesi’ne bağlı Davranış Bilimlerinde İleri Çalışmalar Merkezi’nde ziyaretçi öğretim üyesi olarak çalışmış, 1964’te de California La Jolla’da bulunan Batı Davranış Bilimleri Enstitüsü (Western Behavioral Sciences Institute) ekibine katılmıştır. 1968 yılında da La Jolla’da bir grup arkadaşıyla Birey Çalışmaları Merkezi’ni (Center for the Studies of the Person) kurmuş ve ölümüne dek bu merkezde çalışmıştır (Duy, 2005).

                Rogers yaşamının son 15 yılını toplumsal çatışma ve dünya barışı gibi konulara adamış ve 80li yaşlarında bile Sovyetler Birliği ve Güney Afrika gibi yerlerde atölye çalışmalarını ve etkileşim gruplarını yürütmüştür (Burger, 2006). En büyük ideali, ırklar arası gerginliğin azaltılması ve dünya barışı iken Rogers, 1987’de düşerek kalça kemiğini kırmış, başarılı bir ameliyat geçirmiş olmasına rağmen kalbi, bu ameliyata dayanamayarak yenik düşmüştür (Corey, 2005).

                Rogers danışanı, kendi kendisini değiştirme gücü olan bir birey olarak merkeze koyan Birey Merkezli Kuramı ile psikoterapi alanında bir devrim yaratmış; ancak hiçbir zaman yaklaşımını, terapötik uygulamalarda tamamlanmış, değişmez doğrular olarak ele alınan bir dogma olarak sunmamıştır. Zimring ve Raskin (1992), Rogers’ın yaklaşımındaki başlıca dönüm noktalarını araştırırken kuramın gelişiminde dört dönem belirlemişlerdir. Söz konusu dönemler şu şekildedir (akt. Corey, 2005):

                İlk dönem, yönlendirici olmayan psikolojik danışma (nondirective counseling) adıyla1940lara rastlamaktadır. Bu yaklaşım, bireysel terapinin yönlendiriciliğine ve geleneksel psikanalitik yaklaşımlara bir tepki olarak ileri sürülerek, psikolojik danışmanın her şeye açık olduğu yönlendirici olmayan bir ortam yaratması üzerine odaklanmaktadır. Temel olarak danışanların, duygularında içgörü kazanmaları amacıyla, sözlü ve sözsüz iletişimi yansıtılmaktadır. İkinci dönem, 1950li yıllara rastlayan danışandan hız alan (client-centered therapy) adıyla, yönlendirici olmayan yöntemlerden çok, danışana odaklanılan dönemdir. Bu dönemde Rogers, danışanın fenomenolojik dünyasını vurgulamış ve onu değişime götürecek temel motivasyon olarak kendisine içsel dayanak noktaları oluşturma ve kendini gerçekleştirme gücünün önemine değinmiştir. 1960lardaki üçüncü dönem ise, Bir Birey Olmak (On Becoming a Person) adlı kitabın basımıyla başlamaktadır. Bu dönemde de Rogers ve arkadaşları, hem psikoterapi süreci hem de sonuçları üzerinde yoğun araştırmalar yaparak birey merkezli yaklaşımın temelini oluşturan hipotezleri test etmeyi sürdürmüşler; danışan-psikolojik danışman ilişkisinin kalitesi üzerinde yoğunlaşmışlardır. Dördüncü ve 1980lerden günümüze kadar olan son dönem ise, birey merkezli yaklaşım (person-centered approach) olarak anılmaktadır. Rogers, son dönemlerinde eğitim, endüstri ve dünya barışı için yapılan çalışmalarda bu yaklaşımdan büyük ölçüde yararlanmış ve başarılı terapi için, danışanın dünyasına ilişkin empatik anlayışın, danışanı yargılamadan iletişimde bulunabilmenin gerekli temel koşullar olduğunu belirtmiştir.

    İnsanın Doğası Görüşü

                Birey merkezli yaklaşımın temelini oluşturan en önemli kavram, danışanın kendini gerçekleştirme gücüne duyulan güvendir (Rogers, 1995). Bu görüşe göre özünde akılcı, sosyal, gelişmeye yönelik, gerçekçi olan insanın, savunmalardan arınık olması durumunda tepkileri olumlu, gelişmeye yönelik ve yapıcı olmaktadır. İnsan, davranışlarını kontrol edebilir, gereksinimlerini dengeleyebilir, uyumsuzluklarının farkına vararak uyumlu olmaya yönelebilir. Uyumlu olmaya yönelme, kendini gerçekleştirmek için harekete geçmedir (Patterson, 1973; akt. Bilge, 1996).

                Baymur’a (1976) göre kötü olarak nitelendirilen tutum, düşünce ve davranışlar temel gereksinimlerin doyurulmaması ve engellenmesi sonucunda oluşurlar. Bu nedenle insanın doğası temelde olumlu bir yapı içerdiğinden, onu baskı altına almak yerine cesaretlendirmek ve kendini gerçekleştirmesine uygun bir ortam sağlamak gerekmektedir (akt. Akman ve Erden, 2004).

    Kuramın Temel Kavramları ve Özellikleri

                Kendini Gerçekleştirme Eğilimi (Actualizing tendency) ve Tam İşlevde Bulunan Birey (Fully functioning person):  Kendini gerçekleştirme, “organizmanın sahip olduğu tüm kapasiteleri onu devam ettirecek veya geliştirecek bir biçimde geliştirmedeki doğuştan getirdiği eğilim” olarak tanımlanmaktadır (Duy, 2005).  Kendini gerçekleştirme, yaşam boyu devam eden bir süreçtir (Corey, 2005). Rogers (1990) bu süreçte ilerleyen bireyin özelliklerini şu şekilde açıklamaktadır:

    Duy’a (2005) göre bir bireyin tam işlevde bulunması azami psikolojik uyum, azami

    psikolojik olgunlaşma, tam bağdaşım içinde olma ve yaşantıya tamamen açık olması ile eş anlamlıdır. Tam işlevde bulunan birey, yaratıcıdır; yapıcıdır ve güvenilirdir; özgürdür ve kendini sınırlamaz. Nasıl davranacağını ancak birey seçebilir ve onun özgürlüğü, kendi sorumluluğunu alarak kendi yaşamını yaşamasını sağlayan içsel –fenomenolojik- bir özgürlüktür.

                Yaşantı (Experience):  Organizmada belli bir zamanda bireyin farkındalığı dahilinde gerçekleşen her şeydir. Yaşantı, bireyin dış olaylara dair algısı yanında bedeninde yaşadıklarına dair algısını da içerir; bilinçli ve bilinçdışı yaşantıların tümü de bireyin fenomenal alanını oluşturur (Duy, 2005).

                Algı ve Farkındalık (Perception, Awareness):  Bir yaşantı algılandığında, bu, onun bilinçli bir farkındalık içinde olduğunu gösterir. Algılama, “yaşantıların veya uyarıcıların farkında olmak”tır (Rogers, 1990). Bu açıdan, algı ve farkındalık kavramlarının, birey merkezli yaklaşımda hemen hemen eş anlamlı bir şekilde kullanıldığı söylenebilir.

                Benlik ve Benlik Kavramı (Self-concept, ideal self-concept):  Benlik, “organizmik benliğin dayandığı gerçek” olarak anlaşılmakta ve günlük yaşamda “kendi kendisi olmaya çalışmak” şeklinde ifade edilmektedir. Benlik kavramı ise, kendi yaşantıları ve organizmik beni ile her zaman uyuşmayabilecek biçimde bireyin kendini algılamasıdır. Bu tanımlardan yola çıkılarak, ideal olarak kendini gerçekleştirmenin, benlik kavramı ve benliğin boyutlarının eş anlamlı ve uyumlu olduğu zaman başarılabileceği söylenebilir (Nelson-Jones, 1995; akt. Bilge, 1996).

                Kendileriyle ilgili algılamaların bütünü ve gereksinimlerini karşılamak üzere yaşamdaki etkileşimlerinin aracı olduğundan, bireylerin benlik kavramı önemlidir. Etkili bir benlik kavramı, çevreden de organizmadan da kaynaklansa, bireylerin yaşantılarını gerçekçi olarak algılamalarına, yaşantılara açık olmalarına izin vermektedir (Nelson-Jones, 1995; akt. Bilge, 1996).  Benlik ve organizma arasındaki bağdaşım olgunluğu, uyumu ve ruh sağlığını belirler (Duy, 2005). Rogers, ruh sağlığı yerinde olan insanın benlik niteliklerini şu şekilde sıralamıştır (akt. Bilge, 1996):

    Kaygı ve Savunma (Anxiety, defense):  Rogers’a (1995) göre benliğimizle ilgili sahip

    olduğumuz bilgilerle (benlik kavramı) tutarlı olmayan bir bilgiyle karşılaştığımızda kaygı yaşamaya başlarız. Kaygıyla başa çıkmak için de bireyler, mevcut benlik yapısını korumak için savunmaya geçerler (Burger, 2006).

                Psikolojik Uyumsuzluk ve Psikolojik Uyum (Psychological maladjustment and adjustment):  Organizmanın bilinç düzeyinde anlamlı ve önemli yaşantıları inkar etmesi veya bozması durumunda, benlik ve yaşantı arasında uyumsuzluk ortaya çıkar. Psikolojik uyumsuzluk, sosyal bir bakış açısıyla ele alınmaktadır (Duy, 2005). Psikolojik uyum ise benliğin, yaşantıya tam olarak açık olması gibi, yukarıda belirtilen sağlıklı benlik niteliklerine sahip olması ile gerçekleşir.

                İçsel Başvuru Çerçevesi (Internal frame of reference):  Belli bir zamanda bireyin farkındalığıyla gerçekleşen yaşantı alanının tümüdür (Duy, 2005).

                Olumlu Kabul (Positive regard):  Diğer bireye karşı yakınlık, hoşlanma, saygı, sempati ve kabul duygularıyla sonuçlanan ve bireyin yaşantısal alanında olumlu bir farkındalık meydan getiren, onun öz yaşantılarına dair algıdır (Duy, 2005). Olumlu kabul, psikolojik danışmanın, danışana saygısını ifade eder; bu kabul, koşulsuz olmalıdır ve empati, koşulsuz olumlu kabul için gerekli becerilerdendir (Bilge, 1996).

                Empati (Emphaty):  Rogers, empatinin psikolojik danışmanlar danışanlarına koşulsuz olumlu kabulle yaklaştıklarında, onları etkin biçimde dinleyip düşünsel ve duygusal geri bildirimlerini duyarlı ve doğru bir şekilde verdiklerinde ortaya çıktığını ileri sürmüş ve empatiyi kuramının “merkezi”ne yerleştirmiştir (Davis, 2005). Duy’un (2005) açıklamasıyla empati, bireyin içsel başvuru çerçevesini ve ona eşlik eden anlamları, duyguları sanki bireyin yerindeymiş gibi ama kendini kaybetmeden algılama durumudur.

    Psikolojik Danışma Süreci

                Psikolojik Danışmada Hedefler ve İlkeler

                Birey merkezli yaklaşım, bireyin çok yüksek düzeyde bağımsızlığını ve bütünlüğünü hedef almakta; ilgisini, psikolojik danışma sırasında getirilen sorunlara değil, bireyin kendisine yöneltmektedir. Rogers’a (1977) göre, psikolojik danışmanın hedefi, yalnızca sorunların çözülmesi değil, danışanların şimdiki durumda karşılaştıkları ya da karşılaşabilecekleri olası sorunlarla başa çıkabilmeleri için gelişme süreçlerinde onlara yardımcı olmaktır. Psikolojik danışmaya gelen kişiler genellikle, “Gerçek kendimi nasıl keşfedebilirim?”, “Olmak istediğim kişi haline nasıl gelebilirim?” gibi sorular sormaktadır ve danışma sürecinin temelinde yatan amaç da, bireyin tam olarak işlevde bulunan bir kişi olmasına yardımcı olan bir ortamın sağlanmasıdır. Bu doğrultuda, bireyin kendini gerçekleştirme yolunda sahip olması gereken nitelikleri (yeni yaşantılara açık olma, kendine güvenme, değerlendirmeyi içsel kaynağında yapma ve değişime uğrama arzusu) cesaretlendirilmektedir (akt. Corey, 2005). Psikolojik danışmanın bir hedefi de, bireyin algılarında gerçekçi ve nesnel olmasına yardımcı olmak ve benlik kavramını daha gerçekçi ve ulaşılabilir kılmak; bu şekilde de psikolojik uyumunu arttırmaktır (Rogers, 1995).

    Psikolojik Danışmada Psikolojik Danışmanın İşlev ve Rolü

    Birey merkezli yaklaşım üzerinde yapılan araştırmalar, psikolojik danışmanın bilgi, kuram veya tekniklerinden çok, süreçte davranışlarıyla birlikte var olmasının ve var olduğunu danışana hissettirebilmesinin danışandaki değişimi kolaylaştırdığını göstermiştir. Birey merkezli yaklaşımı benimseyen psikolojik danışmanlar, değişimin bir göstergesi olarak kendilerini kullanırlar ve rolleri, danışanın gelişmesini sağlayan terapötik bir ortam oluşturmaktır. Bozarth ve arkadaşlarına (2002) göre, danışanın gelişimini ve değişimini sağlayan şey, psikolojik danışmanın, danışanın sahip olduğu kendini gerçekleştirme gücüne olan güvenidir (akt. Corey, 2005).

    Broadley (1997), birey merkezli yaklaşımda psikolojik danışmanların, teşhis koymaya, tedavi planları oluşturmaya, çeşitli terapi teknikleri kullanmaya çalışmadıklarını, danışanın değişim sorumluluğunu üstlenmediklerini; dolayısıyla yönlendirici olmadıklarını ifade etmektedir (akt. Corey, 2005). Bu yaklaşıma göre psikolojik danışmanın rolü, burada ve şimdi ilkesine göre içinde bulunulan zamanda var olmak ve danışanın da içinde bulunulan zamanda ortaya koyduğu davranışlar üzerinde odaklanmak, danışan için ulaşılabilir olmaktır. Bunun için de psikolojik danışman, terapötik ilişki içinde danışanla gerçek ilişki kurmada istekli olmalı ve saydam, empatik, koşulsuz olarak danışanı kabul eden bir tutum içinde hareket etmelidir.

    Danışanın Psikolojik Danışma Sürecindeki Yaşantısı

    Birey merkezli yaklaşımda, danışanın kendisi asıl değişim aracıdır. Tallman ve Bohard’a (1999) göre terapötik iletişim, danışanın kendi kendini iyileştirme kapasitesini harekete geçiren destekleyici bir yapıdır (akt. Corey, 2005). Danışanlar, kendi algılamalarıyla yaşadıkları gerçek arasındaki çelişkiden, bir başka deyişle uyumsuzluk gösterdikleri bir durumdan dolayı psikolojik yardım alırlar. Psikolojik yardım almalarının bir diğer nedeni de, temelde kendilerini yardıma muhtaç, güçsüz, karar vermekten ya da kendi yaşamlarını yönetmekten aciz olduklarını hissetmeleri ve psikolojik danışmanın rehberliğiyle bir yol bulacaklarının ümidi içinde olmalarıdır.

    Psikolojik danışma ilerledikçe danışanlar, ilişkilerinden ve değişimden kendilerinin sorumlu olduklarını öğrenerek, inançlarını ve duygularını daha geniş kapsamda araştırma yeteneği kazanırlar;  suçluluk, utanç, nefret, öfke gibi olumsuz olarak kabul ettikleri ve kendileriyle bağlantılı olan diğer birçok duygularını ifade edebilirler. Süreç içinde danışanlar, çelişkili ve karmaşık duygularının, gizli kalmış yönlerinin farkına vararak, bunları kabullenir ve bu duygu ve özelliklerle bütünleşirler (Corey, 2005). Danışanlar, kendilerini keşfettikçe ve kabul edildiklerini hissettikçe savunmaya daha az gereksinim duyar, yeni yaşantılara açık hale gelirler.

                Duy (2005), danışanın psikolojik danışma sürecinde yaşadıklarını, sorumluluğu yaşamak, yadsınan tutumların keşfedilmesi, benliği yeniden düzenlemenin yaşanması, ilerlemeyi yaşamak ve sonlandırmayı yaşamak şeklinde özetlemektedir. Sorumluluğu yaşamak, danışanın kısa sürede terapötik ilişkideki sorumluluğunu keşfetmesini; yadsınan tutumların keşfedilmesi, benlik kavramıyla tutarlı olmayan, önceden yadsınan veya çarpıtılan yaşantıların farkına varılmasını; benliği yeniden düzenlemenin yaşanması, benliğe dair algının ve tutumun değişmesiyle benliğin yeniden inşa edilmesini; ilerlemeyi yaşamak, bazı sorunlarla yüzleşmek, onları çözmek ve kişiliğin bir parçasını yeniden yapılandırmak için kendini keşfetme noktasında kendine güvenerek ilerlemeyi ve sonlandırmayı yaşamak da, psikolojik danışmanın ne zaman sonlanacağına danışanın kendisinin karar vermesi itibariyle danışanın sonlandırmaya ilişkin duygularının farkında olmasını ifade etmektedir.

                Psikolojik Danışman ve Danışan Arasındaki İlişki

                Birey merkezli yaklaşımda, psikolojik danışman ve danışan arasındaki ilişki entelektüel bir ilişki değildir ve bu nedenle psikolojik danışman, danışana bilgisiyle yardım sunmaz. Danışana yardımcı olan şey, ilişkinin kendisidir ve psikolojik danışman, kendi içinde değişim ve gelişim göstermesi için danışanın bu ilişkiyi kullanmasına olanak tanır (Duy, 2005). Rogers (1990), psikolojik danışma sürecinin ve terapötik iletişimin başlayabilmesi için öncelikle şu koşulların sağlanması gerektiğini öne sürmektedir:

    Rogers’ın bakış açısından psikolojik danışman-danışan ilişkisinin eş düzeyde bir ilişki

    olduğu ve danışanda oluşan değişim sürecinin, büyük ölçüde bu eşit ilişkinin kalitesine bağlı olduğu söylenebilir (Corey, 2005). Psikolojik danışman, böylesi bir eşit ilişkinin yaşandığı terapötik ortamı oluşturabilmek için bazı özelliklere sahip olmalıdır. Duy’a (2005) göre bu özellikler:

    Psikolojik danışma ortamında, kabul ve anlayışın ifadesini kolaylaştıran etmenleri

    Murray (1970) da şu şekilde sıralamaktadır (akt. Bilge, 1996):

    Rogers’ın psikolojik danışman tutumları ile ilgili olarak öne sürdüğü ve Murray’ın da

    açıklık getirdiği kavramlara daha sonra Carkhuff, Egan, Ivey ve Authier’in katkılarıyla empati düzeyleri, psikolojik danışmanın kendini açması, ilişkinin şimdi ve buradalığı, somutluk ve yüzleştirme eklenmiştir (akt. Bilge, 1996).

    Psikolojik Danışma Teknikleri

                Çağdaş birey merkezli terapi, değişikliğe ve eklemelere açık olmayı sürdüren evrimsel bir sürecin sonucu olarak ele alınabilir. Rogers’ın kuramını geliştirdiği ilk yıllardaki asıl düşüncesi, danışanın öznel dünyasını anlamak, kavramak ve bu anlayışı danışana yansıtarak danışanın farkındalığını arttırmak iken, sadece duygu ve içerik yansıtmalarından oluşan bir kuram olarak eleştirilmiştir. Rogers’ın psikolojik danışmaya ilişkin görüşü geliştikçe ilgi odağı, terapötik tekniklerden çok, psikolojik danışmanın kişisel niteliklerine, inançlarına, davranışlarına ve danışanla olan ilişkisine yönelmiş ve terapötik ilişki, değişimde çok kritik bir değişken olarak ele alınmıştır. Tekniklerin kullanılmasıyla meşgul olmak, ilişkiyi birey odaklı olmaktan uzaklaştırabilir (Corey, 2005).

                Psikolojik danışma sürecinde kullanılan teknikler, psikolojik danışmanın koşulsuz olumlu kabulü, saygıyı ve anlayışı ifade etmesine ve danışanla beraber düşünme, hissetme ve keşfetme yoluyla içsel bir referans çerçevesi geliştirmeye çalıştığını bilmesine olanak verecek yollardır. Teknikler, terapötik bir ilişki kurma ve bu ilişkiyi devam ettirmenin araçlarıdır. Psikolojik danışma süreci, danışanın bakış açısıyla değerlendirilirken, teknik veya uygulama kısmı, psikolojik danışmanın davranışı ve sürece katılımı bağlamında psikolojik danışmanın bakış açısından ve tutumlarından etkilenen bir süreçtir. Bu doğrultuda psikolojik danışma sürecinin, yardım ilişkisinin bir özelliği olarak danışanda bireysel gelişmeyi kolaylaştırma olarak kabul edildiği ve bunun, danışanın değişimi için yeterli ve gerekli koşul olduğu söylenebilir (Duy, 2005).

    Yaklaşımın Katkıları ve Sınırlılıkları

                Rogers, psikolojik danışma ve psikoterapi alanlarında, psikanalize ve yönlendirici yaklaşımlara güçlü ve radikal alternatifler getirmesi ve bunları uygulaması bakımından önemli etkilere sahiptir. O, tekniklere önem veren terapötik bakış açısının ilişki odaklı yaklaşımla yer değiştirmesini sağlayan bir öncüdür ve bir yönteme, bir düşünce ekolüne veya tekniğe çok fazla bağımlılığın psikolojik danışma sürecini kısırlaştıracağını savunmuştur (Corey, 2005). Hümanist yaklaşımlar içinde yer alan birey merkezli yaklaşımın diğer yaklaşımlardan farklı olarak kendine özgü yönlerini Murray (1970) şu şekilde sıralamaktadır (akt. Bilge, 1996):

    Rogers, psikolojik danışmada edindiği bu anlayışlarla, güçlü küresel bir etkiye sahip

    olmuştur. Clauser ve Bozarth (2001), birey merkezli yaklaşımın tüm psikolojik danışma yaklaşımlarında bulunması gereken temel koşulları ortaya koyması nedeniyle önemli olduğunu; psikolojik danışman ve danışan ilişkisi ile danışanın kaynaklarının kullanılmasının çok kültürlü çalışmalarda temel olduğunu belirtmişlerdir (akt. Corey, 2005). Bu açıdan Rogers’ın önemle üzerinde durduğu empatik anlayışın, içinde bulunulan zaman üzerinde odaklanmanın ve danışanın sahip olduğu tüm değerlere saygı göstermenin kültürel farklılık gösteren danışanlar ile çalışmada esas olduğu söylenebilir. Ancak çok kültürlü psikolojik danışma açısından kuramın en önemli sınırlılığı olarak ileri sürülen düşünce, bu önemli koşulların iletilmesinin danışanın kültürel çevresiyle uyumlu olması gerekliliği (örneğin, saydamlık konusunda, dolaylı olarak iletişim kurmaya alışmış danışanların psikolojik danışmanın açık konuşmalarından rahatsızlık duyabilmeleri) ve bazı etnik grupların bu yaklaşımı, içsel değerlendirmeyi çok fazla öven bir yaklaşım olarak algılamasıdır. Kuram için belirtilen bir başka sınırlılık da, ruh sağlığı kliniklerine gelen  veya ayakta tedavi edilen birçok danışanın bu yaklaşımın sunduğundan çok daha fazla yapılandırılmış bir yaklaşım beklemesidir (Corey, 2005).

                Birey merkezli yaklaşımın uygulama alanları çok zengin olup bunlar içinde eğitim, ekonomi, endüstri ve uluslar arası ilişkiler önemlidir. Öğrenciden hız alan öğretim ve hümanist eğitimle uzun süre ilgilenen Rogers, etkileşim gruplarının da öncülerindendir (Bilge, 1996). Ancak bu yaklaşımın temel kavramlarını yanlış anlayan psikolojik danışmanlar, bazen danışanlarını gereğinden fazla destekleyici olabilirler. Bunun dışında yaklaşım, bir danışanı gerçekten dinlemek ve anladığını yansıtmak çok değerli olsa da psikolojik danışmanın bundan daha fazlasını gerektirdiği; psikolojik danışmanların, süreçte güçlerini azaltarak fazlasıyla “danışan-odaklı” oldukları ve bazen danışanların kendi psikolojik danışma amaçlarını kendilerinin oluşturmalarında güçlüklerle karşılaşabilecekleri (özellikle danışanın psikolojik danışmanın beklemediği tarzda kararlar almaya başladığı durumlarda) gibi yönlerden eleştirilmektedir (Corey, 2005).

    AKILCI DUYGUSAL DAVRANIŞÇI TERAPİ -ADDT-  

    (Rational Emotive Behavior Therapy -REBT-)  ALBERT ELLIS

                Akılcı duygusal davranışçı terapi (ADDT), hümanistik, filozofik ve davranışçı terapilerin birleşimi olan bilişsel-duygusal-davranışsal bir yaklaşımdır. Temel olarak ADDT, modern neoanalitik okullardan etkilenmiş, özellikle irrasyonel inançların oluşumunu açıklamada Adler’in bireysel psikoloji yaklaşımından pay almıştır. Ayrıca analitik kuramdan etkilenmiştir ve insanları holistik bir yaklaşımla, yaşam hakkına sahip oldukları için dünya üzerinde önem taşıyan hedef yönelimli bireyler olarak görmektedir (Corsini ve Wedding, 1989; akt. Çörüş, 1999).

    Etkin ve yönlendirici olan ADDT bireyi, yalnızca duygusal sorunları olduğunu göstererek değil, bu sorunları aşmak için düşünce ve eylem tarzının kendisine zarar verdiğini fark etmesi, akılcı olmayan düşünceleriyle başa çıkması ve daha akılcı davranmaya başlaması gerektiğini göstererek olumlu değişime itmektedir. Bu açıdan bu yaklaşım, yineleyici, deneysel ve gözden geçiricidir (Ellis, 1962; akt. Oğurlu, 2006). ADDT’nin temel varsayımı, bireylerin olayları yorumlama biçimlerinin yaşadıkları psikolojik güçlüklerin oluşumunu belirlediği; düşüncelerin, duyguların ve davranışların önemli ölçüde birbirini etkilediği ve karşılıklı bir neden-sonuç ilişkisine sahip olduğudur. Bu üç alan bu yaklaşımda sürekli vurgulanmış, dolayısıyla bütünleştirici bir yaklaşım oluşturulmuştur (Ellis, 1994; akt. Corey, 2005).

    Ellis’in Geçmişi ve Kuramın Gelişimi

                ADDT, bir kişilik teorisi ve bir psikoterapi yöntemidir. Ellis (1913-  ) bu yaklaşımın babası ve bilişsel davranışçı terapinin temel kuramcılarından birisi olarak kabul edilmektedir. Ellis, 1913 yılında Pitsburgh’da doğmuş; dört yaşındayken ailesiyle New York’a yerleşmiştir. Gerek fiziksel gerekse psikolojik sağlık açısından oldukça zor bir çocukluk geçirmiş; 12 yaşındayken anne ve babası boşanmıştır. Bir yıllık New Jersey’de yaşamasının dışında da tüm yaşamını New York’ta geçirmiştir. Çocukken başta böbrek hastalıkları olmak üzere dokuz kez hastaneye kaldırılmış; 19 yaşında glükozüri; 40 yaşında da şeker hastalığı ortaya çıkmıştır. Ellis, sağlığına ciddi biçimde dikkat ederek ve bu durumun tersine dönmesine inatla karşı çıkarak oldukça zinde, enerjik bir hayat geçirmiştir (Corey, 2005).

                1934’te New York Üniversitesi’nden İş Yönetimi alanından mezun olan Ellis, yazarlıkla uğraşmış; ardından kariyer değiştirerek 1942’de Columbia Üniversitesi’nde klinik psikoloji programına girmiş; 1943’te master; 1947’de doktora derecesini almıştır. Doktoradan sonra o yıllarda psikologlar psikanalitik enstitülere alınmadığından kendi imkanlarıyla Karen Horney’in grubundan bir analistle devam ederek kişisel analizini 1949’da tamamlamıştır (Türkçapar, 2007). Ellis mesleğe bir psikanalist olarak başlasa da, daha sonra bu terapinin uzun zaman aldığına ve etkili olmadığına, etkili terapötik sonuçlar ortaya koymadığına inanarak tatmin olmamaya başlamış; bir süre için kısa dönem psikanalitik tedavi ve eklektik yaklaşımları kullanmıştır. Bu süre içinde eski Yunan ve Roma filozoflarından etkilenerek geliştireceği yaklaşımın temelini Epictetus’un görüşlerine dayandırmıştır (Oğurlu, 2006). Epictetus’un “İnsanlara rahatsızlık veren, olayların kendisi değil, bu olaylara getirdikleri bakış açılarıdır.” sözü temel alınmıştır ve burada sözü edilen “rahatsızlıklar”, bizim algılarımızın, değerlendirmelerimizin, değer yargılarımızın, kısacası yaşam felsefemizin birer ürünüdürler (akt. Köroğlu, 2005).

                Ellis, geliştirdiği yaklaşımını ilk zamanlar düşünsel terapi (rational therapy) olarak adlandırmış ve bu isim, genel olarak düşünsel terapinin sadece düşünceler, inançlar üzerinde durduğu varsayımı nedeniyle problemlere yol açmıştır. Ancak Ellis, yaklaşımında en başından beri, duygu, düşünce ve davranışın birbiriyle ilişkili psikolojik süreçler olduğu görüşünü savunmuştur. Düşünsel terapinin duyguları ihmal ettiği yönündeki eleştirilerle başa çıkabilmek için de Ellis, 1961 yılında bu terapiyi “Akılcı Duygusal Davranışçı Terapi” (Rational Emotive Therapy) olarak adlandırmış ve yaklaşımla ilgili ilk yayını olan “Reason and Emotion” kitabında bu isim üzerinde durmuştur  (Dryden, 1992; akt. Oğurlu, 2006).

                Ellis’in yaklaşımı, bir anlamda gençliğinde kendi problemleriyle başa çıkma sürecinin bir yansımasıdır. Ellis, hayatında bir dönem, örneğin, topluluk önünde konuşma korkusuna kapılmış; ergenliği sırasında genç kızlar arasında oldukça utangaç biri olarak bilinmiştir. 19 yaşındayken kendini, New York’ta Bronx Botanik Bahçeleri’nde 100 kadınla konuşmaya zorlamıştır. Bu konuşmaların hiçbirinde randevu almayı başaramasa da kadınlar tarafından reddedilme korkusunu bu şekilde yendiğini belirtmektedir. Ellis, bunun gibi, bilişsel davranışçı yöntemleri kullanarak en büyük engellerinden bazılarının üstesinden gelmiştir (Ellis, 1994; akt. Corey, 2005).

                ADDT’nin temeli bilimsel yöntem üzerine kuruludur ve işlevsel olmayan sonuçları olumlu hale getirmeyi hedefler. Bu açıdan bu yaklaşım, hümanist bir teoridir. Ayrıca ADDT ile, yetişkinlere ve çocuklara kendi davranışlarına yön vermeleri öğretilebilir. Bir diğer deyişle, deneysel yaklaşım kullanılarak yetişkin ve çocukların kendilerini tanıma ve kabul etme yönünde olumlu adımlar atmaları sağlanabilir (Knaus, 1986; akt. Oğurlu, 2006). Ellis, problemlerin oluşmasında, bireylerdeki akılcı olmayan düşünce sistemleri ve değersizlik duygularının yarattığı yanlış inançların etkili olduğunu düşünmüş ve bazı aktif-yönlendirici yöntemleri aile ve cinsel terapide kullanmıştır. Ellis, ADDT’yi benimseyen psikolojik danışmanların, bireylerin duygu ve düşüncelerine odaklanmalarını sağlamalarının yanında, süreçte öğrendiklerini davranışlarına aktarmalarını sağlamak için ev ödevleri yoluyla pratik yapmalarını cesaretlendirmiştir (Dryden, 1992; akt. Oğurlu, 2006). Ellis, yaklaşımı ve uygulamaları üzerine 60’dan fazla kitap, 700’den fazla makale yazmıştır; Amerikan Profesyonel Psikoloji Kurulu Klinik Psikoloji üyesi (Clinical Board of the American Board of Professional Psychology), Amerikan Psikolojik Hipnoz Kurulu Klinik Hipnoz üyesi ve Amerikan Tıbbi Psikoterapistler Kurulu, Klinik Hipnoz ve  Amerikan Seksoloji Odası üyesidir (Corey, 2005). 

    İnsanın Doğası Görüşü

                Akılcı Duygusal Davranışçı Terapi, insanın akılcı bir potansiyelle doğduğunu, güçlü düşünebileceğini; ancak akılcı olmayan ve rahatsızlık yaratacak düşünce biçimlerine de sahip olabileceğini ileri sürmektedir. Bireyler mutlu olmaya, kendilerini ifade etmeye, başkalarıyla ilişkiye girmeye, kendilerini gerçekçi olarak değerlendirmeye ve kendilerini gerçekleştirmeye yatkındırlar. Var olan potansiyellerini, kendilerine yıkıcı yaklaşarak ve hoşgörüsüz davranarak, hatasız davranmaya şartlanarak, mükemmeliyetçi davranarak, kendilerini suçlayarak engellerler (Oğurlu, 2006).

                Ellis (1999), kendi iç konuşmalarımızın bulunduğunu, sürekli kendi kendimizi değerlendirerek kendimize bir değer atfettiğimizi ve kendi kendimizi etkilediğimizi ifade etmekte; kendimizi gerçekleştirmeye doğuştan eğilimimiz olduğunu; ancak kendi kendimizi alt etme yöntemleriyle bu yoldaki ilerleyişimizi engellediğimizi belirtmektedir (akt. Corey, 2005). Bu açıdan ADDT, insanların kendileri hakkındaki tüm akılcı olmayan derecelemelerini atmalarına yardım etmeye çalışmakta ve benlik saygısını (self-esteem), insanların benlikleri hakkında şartlı değerlendirmeler yapmalarına yol açan benlik yıkıcı (self-defeating) bir kavram olarak görmektedir. ADDT, bireylere nasıl kendi kendilerinin bilim adamı olabileceklerini öğretmektedir (Çörüş, 1999).

                ADDT, insan doğası hakkında bazı kesin kabullere sahiptir. Bu kabuller şu şekilde sıralanabilir (Ellis, 1976; akt. Dobson, 1988):

    ADDT, sıralanan insan doğasına ilişkin kabuller arasında da gözlendiği üzere, felsefi

    yaklaşımı ile haz almaya dayanmaktadır. Ancak burada sözü edilen, Freudcu bir yaklaşımla idin zorunlu bir şekilde sürekli haz almaya yönelik olması değil; sorumlu, yönlendirilmiş ve bireyselleştirilmiş bir haz almadır (sorumluluk taşıyan hedonizm). ADDT, kaçınılmaz olarak nelerden ve nasıl haz alacağımız değil; yaşamda sağ kalmanın yanı sıra haz almanın da bir amaç olduğu üzerinde durmaktadır (Oğurlu, 2006).

                ADDT’ye göre, neyin doğru neyin yanlış yapıldığına yönelik genelleştirilmiş ahlaki ilkeler, çarpıtılmış ve aşırı yalınlaştırılmış ilkelerdir. Salt doğru ve yanlışlar olmadığı gibi neyin ahlaki olduğu durumdan duruma göre değişir. Salt doğru ya da yanlışlarla yaşama bakmak kişide utanç, suçluluk, kaygı ve çökkünlüğe yol açabileceği gibi başkalarına karşı da hoşgörüsüz olmaya ve düşmanca duygular taşımaya yol açabilir. Bu yaklaşım, ahlaki ikilemler karşısında kalındığı zaman “olmazsa olmazcılık”tan uzak, doğru bir akıl yürütmenin yapılmasını gerekli bulur. Katı olma, otoritercilik, inatçılık ve saltçılık gibi yaklaşımlar, ruhsal bozukluklara yol açar. ADDT’nin ahlaki kuramı, yalnızca başkalarına iyi örnek olacak davranışlarda bulunmayı içerir (Köroğlu, 2005).

    Kuramın Temel Kavramları ve Özellikleri

                Mantıklılık:  Ellis’e göre mantıklılık, mutluluk ve yaşamı sürdürmek için seçilen amaçlara ulaşmayı sağlayan düşünce ve yolları içerirken; mantıksızlık ise, bunlara ulaşmayı engelleyen ve karışıklık yaratan düşünceleri içermektedir. Yaşamının en önemli amacının zevk olduğu düşüncesi (hedonizm), uzun ve kısa dönemli mutluluklar arasındaki dengeyi ifade etmektedir. Mantıklılık ise, kısa ve uzun dönemli mutluluklara ulaşmada muhakemenin kullanılması olarak tanımlanmaktadır (Oğurlu, 2006).

                Muhakeme ve Duygu:  Ellis (1997) “Rational Psychotherapy” adlı ilk yazısında ADDT’yi açıklamak için temel olan üç hipotez önermiştir. Söz konusu hipotezler şu şekilde ele alınabilir (akt. Oğurlu, 2006):

    İnsanların inançları, tavırları, fikirleri, felsefeleri sıklıkla kendi kendine konuşma

    şeklinde olmaktadır. Buna dayanarak bireylerin, iç felsefelerini açıkça görerek, onlara karşı çıkabildiği, aykırı davranabildiği ve kendilerine zarar veren duygu ve davranışlarını değiştirebildiği gözlenebilir.

                Biyolojik Eğilimler:  ADDT, insanların başarı ve onay görme ile ilgili amaç ve tercihlerini yaygın olarak ailelerinden ve kültürlerinden öğrendikleri görüşünü içermektedir. Bu görüşe göre, insanlar başarısızlığa uğradıklarında ve onay görmediklerinde doğal olarak engellenme duygusu yaşar ve hayal kırıklığına uğrarlar. Fakat bireyler, bunu yapmaya doğuştan eğilimlidirler ve temel olarak mutlakiyetçi (absolutist), “-meli, -malı”ları (musts) ve arzularına ilişkin taleplerini yapılandırmaktadırlar. Bu nedenle nörotik özellikler gösterdiklerinde, uygun olmayan çevresel etkenlerden rahatsız olmak yerine, kendilerini davranışsal ve duygusal olarak önemli ölçüde etkisiz hale getirmektedirler (Ellis, 1993).

    ADDT, bireylerin hem mantıklı hem mantıksız olması için doğuştan olduğu kadar sonradan da kazandıkları güçlü eğilimleri olduğu görüşündedir. İnsanların hepsinde temel mantıksızlıklar bulunsa bile, bunun yalnızca kültür ve eğitim düzeyine bağlı olmadığına inanılmaktadır. ADDT, bireylerin yaşamlarının ilk dönemlerinde bile, fark etmeye eğilimli olduklarından daha fazla seçeneğe sahip olduklarını iddia eden insancıl ve eğitici bir modeldir. Bu açıdan bir psikolojik danışman, bir öğretmen, hatta bir kitap bile, bireylere sağlıklı seçenekleri görmeleri ve kendilerini, kendi yarattıkları duygusal zorlukları azaltacak bir biçimde yeniden eğitmeyi seçmeleri için yardımcı olabilmektedir (Oğurlu, 2006).

                Akılcı Olmayan İnançlar:  Ellis, akılcı olmayan, batıl veya anlamsız 11 inanç veya düşünce tanımlamıştır ve bu inançların “kaçınılmaz olarak yaygın nevroza” neden olabileceğini belirtmiştir. Bu inançlar şu şekilde sıralanabilir (akt. Duy, 2005):

    A-B-C Modeli:   ADDT’de, ruhsal rahatsızlıklarda düşünme sürecinin önemini

    gösteren ve Ellis’in A-B-C modeli olarak adlandırdığı bir taslak kullanılmaktadır. Bu modeldeki semboller şu şekilde açıklanmaktadır (Oğurlu, 2006):

                “A” (Antecedent event):  Olay

                “B” (Belief):  Olayla ilgili yerleşik düşünceler; olaya yüklenen anlam

                “C” (Consequences): Düşünceler sonrası oluşan duygusal ya da davranışsal sonuç

                “D” (Disputing ıntervention):  Mantıksız düşünceyi sorgulama, muhakeme etme, akıl

                            yürütme, mantıksız düşünceyi değiştirmeye yönelik müdahale

                “E” (Effect): Bu sorgulama sonucu mantıksız düşüncenin yerini mantıklı düşüncenin

    alması sonucunda meydana gelen yeni duygulanım

    A (olay) -----------  B  (inanç ) ---------------------  C (duygusal ve davranışsal sonuç)

                                                                              !                                                                

                                                                              !

                                                          D (müdahale)-------E (etki)

                Çoğu zaman “C”ye “A”nın neden olduğuna inanılmaktadır; ancak “C”ye neden olan şey, yukarıdaki şekilden de gözlendiği üzere, “B”dir. Örneğin, “sınavdan zayıf bir not alma”ya “A” diyecek olursak; çoğu zaman bireylerin bu durumda yaşadığı olumsuz duygular “C”dir. Olumsuz duygulara neden olan şey ise, sınavdan zayıf bir not almaktan çok, bu durumun birey tarafından nasıl yorumlandığı, açıklandığıdır; ki bu da “B”dir. Birey, dersten kalma riskini ve anne babasına karşı mahcup olacağını düşünerek (B) üzüntü, suçluluk duygularını (C) yaşayabilir (Duy, 2005).

                Ellis’e göre akıldışılık “-meli, -malı” gibi zorunluluklardan kaynaklanmaktadır ve bu nedenle, akılcı olmayan, olgunlaşmamış, talepkar düşünme biçimini; gerçekçi, olgun, mantıklı biçime dönüştürmek için çalışılmalıdır (Corey, 2005). İçsel konuşmalar durmaksızın sürmektedir; ancak bireyler, genellikle bunun farkında değildirler. “Umarım yeşil ışık yanmaya devam eder.”, “Bu olduğunda nefret ediyorum” gibi içsel konuşmaları sürekli tekrarlamaktayız. Benzer olaylarla karşılaşıldığında, bilinçaltına kaydolan bazı söylemler, “Hiçbir şeyi doğru yapamaz mısın?”, “Asla başaramayacaksın” gibi, otomatik olarak devreye girerler. Bu söylemleri belirlemek, onların birey üzerindeki güçlerini kırmaya yardımcı olacaktır (Stein ve Book, 2000; akt. Oğurlu, 2006).

                ABCDE şemasının oluşturulmasının amacı; içsel konuşmanın ve varsayım sisteminin, akılcı olmayan yerleşik düşüncelerin, duygu ve davranışların temel nedeni olduğunu açıkça göstermektir. Böylece, bu şema ile bireylerin yarattıkları duygusal tepki ve bozukluklardan kendilerinin sorumlu olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır (Dryden ve Gordon, 1990; akt. Oğurlu, 2006).

    Psikolojik Danışma Süreci

                Psikolojik Danışmada Hedefler ve İlkeler

                Bilişsel psikoloji kuramları daha çok düşünce içeriğinin değişmesiyle ilgilenmektedirler ve ADDT de, bilişsel ve duygusal etkileşim üzerinde odaklanarak insanların yaşadıkları duyguların nedenlerini araştırmaktadır. ADDT’nin ilkelerini Köroğlu (2005) şu şekilde açıklamaktadır:

    Ellis’e (1990) göre, bu ilkeler doğrultusunda psikoterapinin iki amacı vardır. Bunlar (akt. Oğurlu, 2006):

    Terapötik süreç içerinde ADDT öncelikle, büyük ölçüde akılcı olmayan inançların

    A-B-C çerçevesi bakımından değiştirilmesi üzerinde odaklanmaktadır. Buna dayanarak terapötik amacın, mantıksız ve işlevsel olmayan inançların yerine akılcı ve işlevsel olan inançları yerleştirmek olduğu söylenebilir. Ancak A-B-C çerçevesinin daha çok sorun durumunu açıklaması nedeniyle, bu çerçevenin terapi uygulamaları bakımından A-B-C-D-E şeklinde genişletilmesine gerek duyulmaktadır. Böylece psikolojik danışma süreci, bireyin akılcı olmayan inançlarının açıklanmasının yanında bu inançların akılcı olanlarıyla değiştirilmesini içermektedir (Oğurlu, 2006).           

    Psikolojik Danışmada Psikolojik Danışmanın İşlev ve Rolü

    Akılcı duygusal davranış terapisinde psikolojik danışmanların sahip olmaları gereken özellikler Köroğlu (2005) tarafından şu şekilde sıralanmaktadır:

    Psikolojik danışman ilk birkaç oturumda, danışanla birlikte psikolojik danışma

    sürecinin amaçları konusunda uzlaşmalıdır. Üzerinde uzlaşılan amaçların zaman zaman gözden geçirilmesi, danışanın sürece katılımını arttırarak sürece daha çok kendisini vermesini sağlayacaktır. Her oturumun sonunda, sorun alanlarının üzerinden gidilebilir; geçmiş sorunlarda alınan yol değerlendirilebilir; bir sonraki aşamada hangi alanlar üzerinde çalışılacağı belirlenebilir ve daha sonraki oturumların amaçlarının çerçevesi çizilebilir. Bir diğer deyişle psikolojik danışman, sistematik bir biçimde danışanın düşünce sistemini analiz etmek ve bu sürece danışanın da katılımını sağlamakla yükümlüdür (Köroğlu, 2005).

                Tuzcuoğlu (1999) ise, ADDT’de psikolojik danışmanın rollerini şu şekilde açıklamaktadır:

                İlk adım danışanın kabul ettiği “-meli, -malı”ları ona göstermektir. Danışanlar kendi akılcı inançlarını akılcı olmayanlardan ayırmayı öğrenmelidirler. Psikolojik danışman, danışanı ikna eder; teşvik eder; hatta zaman zaman ona bu konuda emir verir. Bu açıdan psikolojik danışman, terapi sürecinde uzman rolündedir. İkinci adım, danışanların farkındalık düzeylerini arttırmaktır. Üçüncü adım, danışanların benliğini etkileyen fikirleriyle akılcı olmayan felsefeleri arasındaki ilişkiyi anlamalarında yardımcı olmaktır. Son adım ise, danışanları, akılcı olmayan inançlarının kurbanı olmaktan kaçınabilmeleri için akılcı bir hayat felsefesi geliştirmeleri konusunda mücadeleye çekmektir (akt. Oğurlu, 2006).

                ADDT’de psikolojik danışmanlar aktiftirler, duraklamadan görüşlerini açıklarlar;  genellikle kişisel hayatlarıyla ilgili sorulara doğrudan yanıt verirler; başlangıç oturumlarında danışanlara iyi konuşmalar yaparlar; grupla psikolojik danışmada oldukça enerjik ve sık sık yönlendiricidirler; önemli ölçüde açıklayıcı, yorumlayıcı ve konferans vericidirler; objektif, dostane ve sıcak davranırlar; danışanla tartışmaya girerek ona, doğru düşünme ve başarılı bir kimlik geliştirme yollarını öğretirler; tavsiye, telkin, ikna gibi her türlü yöneltici uyarıyı kullanabilirler. Bir diğer deyişle, psikolojik danışman aktif bir yöneltici ve öğretmen rolündedir. Bu nedenle, bir model olarak psikolojik danışman danışan üzerinde, bilgili, yeterli, güvenilir bir etkiye sahip olmalıdır (Oğurlu, 2006).

    Danışanın Psikolojik Danışma Sürecindeki Yaşantısı

                ADDT’de psikoterapi, danışanın akılcı düşünceyi, yaşantısal alıştırmaları ve davranışsal ödevleri problem çözmede ve duygusal değişimde nasıl kullanacağını yeniden öğrendiği bir eğitim süreci olarak nitelendirilmektedir. Bu açıdan geniş anlamda danışanın rolü, büyük ölçüde öğrenci ve uygulayıcı olmaktır. Terapötik süreç, danışanların içinde bulundukları andaki deneyimleri üzerinde odaklanmaktadır; psikolojik danışman, danışanın geçmişini keşfetmeye ve onların geçmişteki davranışlarıyla şimdiki davranışları arasında bağlantı kurmaya fazla zaman ayırmaz. Bunun yerine danışanlara, kendilerini ve çevreleriyle ilgili kendilerini tahrip eden görüşlere hala inandıkları gösterilir ve bu inançlar doğrultusunda hareket ettikleri için şu anda da bunlardan rahatsız olduklarının farkına varmaları sağlanır (Corey, 2005).

                ADDT’de danışanların, psikolojik danışma oturumları dışında da aktif bir şekilde çalışmaları beklenmektedir. Danışanlar, sıkı çalışarak ve davranışsal ödevlerini yaparak duygu ve davranışlarında rahatsızlıklara yol açan yanlış düşünmeyi en aza indirebileceklerini öğrenmektedirler. Ödevler, danışanlara duygusal ve davranışsal değişimi tetikleyecek olumlu hareketleri yaptırmayı hedeflerler ve bu açıdan, dikkatlice tasarlanmalı, danışan da psikolojik danışman da karşılıklı bu konuda anlaşmalıdırlar. Ödev olarak yerine getirilen görevler, bir sonraki oturumlarda kontrol edilir ve danışanlar kendilerini tahrip eden inançlarla mücadele etmenin yollarını öğrenirler (Corey, 2005).

                ADDT yaklaşımına göre yaşam, iki temel değer üzerine kuruludur ve bunlardan biri sağ kalma, diğeri de zevk almadır. Bu değerlerle yola çıkan bu yaklaşım, insanların daha uzun yaşamaların yanı sıra, ruhsal sıkıntılarını ve kendilerine zarar verici davranışlarını en aza indirmelerine, daha doyumlu ve mutlu birer varlık olarak kendilerini gerçekleştirmelerine yardımcı olmaya çalışır. Danışanların bu değerleri edinebilmeleri için bu yaklaşımda, sağlıklı bireylerin sahip olması gereken on iki özellik alt amaç olarak belirlenmiştir. Bu amaçlar Köroğlu’nun (2005) ifade ettiği gibi, kendiyle ilgilenme; toplumla ilgilenme; kendini yönlendirme; hoşgörü; esneklik; belirsizlikleri kabullenebilme; katılım (yaratıcı bir etkinliğinin olması ve kişiler arası bir katılım); kendini olduğu gibi kabul etme; risk alma; gerçekçi beklentiler içinde olma; engellenme eşiğini yüksek tutma ve kendi sorumluluğunu taşımaktır.

                Psikolojik Danışman ve Danışan Arasındaki İlişki

                ADDT yaklaşımını benimsemiş olan psikolojik danışmanlar, danışanların sevgi ve kabul ihtiyaçlarını güçlendirme tehlikesi taşıyan sıcak ve onaylayan bir terapötik ortam sunmak yerine, şartsız kabule dayalı bir terapötik süreç oluşturmaya çalışırlar (Ellis ve Dryden, 1987; akt. Çörüş, 1999). Ellis (2000) aşırı ilgi ve anlayışın, psikolojik danışmandan gelecek bir bağımlılık onayı hissini yaratabileceğine inanmaktadır. Bu nedenle psikolojik danışmanlar danışanlarına, onlarla bebek muamelesi yapmadan ilgilendiklerini göstererek ve öğretme, biblioterapi ve davranış değişimi gibi birtakım teknikler kullanarak; ancak her zaman modelleme yaparak ve tam koşulsuz kabullenmeyi öğreterek yardımcı olmaya çalışmaktadırlar. Ellis danışanlarıyla, onlara kendilerini değiştirme yeteneklerine inanarak ve bu konuda kendisinde de yardımcı olacak araçların bulunduğunu göstererek bir dostluk ilişkisi içinde çalışmıştır (akt. Corey, 2005). Psikolojik danışmanlar, terapötik ortam içerisinde kendi inançlarını ve değerlerini ortaya çıkarırken sıklıkla açık ve doğrudan davranırlar. Transferans teşvik edilmez; transferansın gerçekleşmesi durumunda da psikolojik danışmanın bununla mücadele etmesi beklenir. Psikolojik danışman böyle anlarda, transferans ilişkisinin, danışanın psikolojik danışman veya ebeveyn figürü tarafından sevilmek ve beğenilmek zorunda olduğuyla ilgili akıldışı inanca dayandığını göstermek ister (Ellis, 1993).

    Psikolojik Danışma Teknikleri

                Akılcı duygusal yaklaşımın temel tekniği, öğretmektir. Psikolojik danışman, danışanın rahatsızlığının akılcı olmayan kökenini ve bunları devam ettirmede içsel konuşmaların rolünü gösterir. Psikolojik danışman, danışanın ne tür akılcı olmayan felsefelerinin olduğunu, bunların nasıl duygusal sorunlara yol açtığını göstermek ve danışanın düşünme biçimini, akılcı olmayan felsefelerin yerine akılcı, gerçekçi olanları koyma yoluyla değiştirmek için akıl ve nedeni, öğretimi, öneriyi, iknayı, yüzleştirmeyi, davranışı tanımlamayı kullanır. Psikolojik danışman, yalnızca bu akılcı olmayan düşüncelerle ilgilenmekle kalmayıp ayrıca okuma malzemeleri vererek danışana ADDT’nin duygusal sorunlara yönelik bakış açısını öğretmeye çalışır. Bu bağlamda ilişkinin öğretmen-öğrenci ilişkisine benzediği gözlenmektedir (Duy, 2005).

                Akılcı duygusal davranışçı yaklaşımı benimsemiş olan psikolojik danışmanlar, çok modelli ve bütünleştirmecidirler. Genel olarak ADDT, bireyin yaşadığı sorunların düşünce sistemine dayalı olduğunu iddia etmektedir ve bu nedenle terapötik tekniklerinin temelinde bilişsel sistemin yeniden yapılandırılmasına yönelik bir yaklaşım vardır. Bununla birlikte, ağırlıklı olarak bilişsel bir yaklaşım olmasına rağmen, bireyin yaşadığı sorunların çözümünde davranışçı ve duygusal tekniklere de yer verilmektedir. Ellis (1997), ADDT’de kullanılan teknikleri şu şekilde sınıflandırmıştır (Oğurlu, 2006):

                Bilişsel Teknikler:  ADDT’nin ABC’sinin öğretilmesi

                                               Akılcı olmayan düşüncelere kuvvetle karşı çıkmak

                                               Danışanın dilinin değiştirilmesi

                                               Psiko-eğitim metodu

                                               Bilişsel ev ödevi

                                               Mizahı kullanma

                Duygusal Teknikler:  Kendini ve başkalarını koşulsuz kabul etmek

                                                  Akılcı duygulanımcı benlik imgesi oluşturmak

                                                  Utanmaya karşı egzersiz

                                                   Rol oynama

                                                   Rol oynamanın tersine dönmesi

                                                   Gerçekçi duygusal hayal etme

                                                   Güçlü akılcı iç söylemler

                                                    Hayal kırıklığına yüksek tolerans 

                                                    Korkunçlaştırma karşıtlığı

                                                    Rahatsız edilmesi daha zor biri olma görevini kabul etmek

                                                    Esnek düşünme

                Davranışsal Teknikler:  Ev ödevi, etkinlik ödevleri yapmak

    Okuma, dinleme, yazma, imgelem, düşünme, eylemde bulunma

    Rol oynama ve model olma

    Beceri eğitimi        

                Yaklaşımın Katkıları ve Sınırlılıkları

                Akılcı duygusal davranışçı yaklaşım, günlük etkileşimlerimizi etkileyen kendi kendine zarar veren fikir ve tutumların korunmasından kendi kendimizin sorumlu olması açısından oldukça önemli bir yaklaşımdır. Psikolojik danışma, yalnızca olaylara odaklanmak yerine, danışanların yaşadıklarını nasıl yorumladıklarını ve bunlara nasıl tepki verdiklerini vurgulamaktadır. Yeni edinilmiş içgörülerin eyleme dönüştürülmesi konusunda yapılan vurgu da önemli bir katkıdır. Ödevler, danışanların yeni davranışları uygulaması ve onlara yeniden koşullama sürecinde yardım edilmesi açısından oldukça uygundur. Ayrıca ADDT, danışanlara, bir psikolojik danışmanın doğrudan müdahalesi olmaksızın kendi danışma süreçlerinde devam etme yollarını öğretme üzerinde odaklanmaktadır. Kaset dinleme, kendi kendine yardım kitapları okuma, ne düşündüğünün veya yaptığının kaydını tutma ve çalışma gruplarına katılma gibi tamamlayıcı ve psikoeğitimsel yaklaşımlarla danışanlar, psikolojik danışmanlarına aşırı olarak bağlanmaksızın değişim sürecini kendi içlerinde devam ettirebilmektedirler. Kuramın önemli katkılarından biri de, kapsamlı ve eklektik terapötik uygulamalardır. Kişinin bilişlerinin yapısını değiştirmek suretiyle duygu ve davranış değiştirmede sayısız bilişsel, duygusal ve davranışsal teknik kullanılabilir (Corey, 2005).

                ADDT’ye getirilen en önemli eleştiri ise, bazı danışanların yüzleştirmeci bir psikolojik danışmanın saygısını ve güvenini kazanmadan önce sorunlar yaşayabilmesidir. Ayrıca ADDT kuramını benimsemiş psikolojik danışmanlar, akılcı düşünmeyi neyin oluşturduğuyla ilgili fikirlerini ağır bir biçimde empoze etmek suretiyle güçlerini yanlış kullanabilirler. Ellis (2001), danışanların kendi değer sistemleri çerçevesinde hareket etmek yerine, psikolojik danışmanın sunduğu hedef ve değerleri kabullenmek zorunda hissedebileceklerini ifade etmiştir. Bu yaklaşımın yönlendirici doğası nedeniyle uygulayıcıların kendilerini iyi tanımaları ve kendi hayat felsefelerini danışanlara aşılamamaları son derece önemlidir. Psikolojik danışman, eğitim, bilgi, beceri, algılama ve yargılama düzeyinin ve danışanlarla ne zaman ve ne kadar yüzleşeceğinin farkında olmalıdır (Corey, 2005). Ellis’in fazlasıyla bilişleri vurgulaması ve danışanın geçmişini, savunma mekanizmalarını ve bilinçdışını da dikkate almaması ya da asgari düzeyde dikkat göstermesi eleştirinin yöneldiği diğer bir konudur  (Duy, 2005).

                ADDT; kaygı, saldırganlık, kişilik bozuklukları, psikotik bozukluklar ve depresyonun tedavisinde, cinsel problemlerde, aşk ve evlilik sorunlarında, çocuk yetiştirmede ve ergenlikte, sosyal beceriler eğitiminde ve kendi kendini yönetmede sıklıkla kullanılmaktadır (Ellis, 2001; akt. Corey, 2005). Bu yaklaşımın çok modelliliği, birçok duygusal-yaşantısal-davranışsal yöntemleri kullanması, kullanılış bakımından gücünü arttırmaktadır.

    BİREY MERKEZLİ YAKLAŞIM ile AKILCI DUYGUSAL DAVRANIŞÇI YAKLAŞIM ARASINDAKİ BENZERLİK ve FARKLILIKLAR

                Rogers ve Ellis’in kuramlarının gelişimi incelendiğinde, her iki kuramcının da yaklaşımlarının kendi hayatlarından izler taşıdığı gözlenmektedir. Kendinden sonraki hemen hemen bütün kuramcıları etkileyerek terapötik iletişimi özellikle vurgulayan Rogers, aile ortamındaki iletişim eksikliğini ve katı standartları, her insanın biricikliği ve koşulsuz kabul, fenomenoloji ve kendini gerçekleştirme yolculuğu gibi kavramlara değinerek açıklamıştır. Ellis ise, kuramında yararlandığı birçok bilişsel, davranışsal ve duygusal tekniği öncelikle kendi gençlik problemleri –topluluk önünde konuşamama, kızlar tarafından utangaç biri olarak nitelendirilme…- üzerinde uygulayarak problemlerinin üstesinden gelmiştir.

                Bağlı oldukları tutumlar grubu açısından; birey merkezli yaklaşım, gestalt ve varoluşçuluk gibi fenomenolojik kuramları kapsayan hümanist psikoloji içerisinde yer almaktadır. Akılcı duygusal davranışçı yaklaşım ise, hümanistik, filozofik ve davranışçı terapilerin birleşimi olan bilişsel - duygusal ve davranışsal bir yaklaşımdır. Bu açıdan ADDT’nin, insanı holistik bir yaklaşımla ele aldığı söylenebilir.

                İnsanın doğası görüşü açısından;  birey merkezli yaklaşım da akılcı duygusal davranışçı yaklaşım da insanı biricik olarak kabul ederek onun kendini değiştirebilme gücüne inanmaktadırlar. Rogers, özünde akılcı, sosyal, gelişmeye yönelik olan insanın temel gereksinimleri karşılanmadığında uyumsuzluklar yaşayabileceğini; Ellis ise, özellikle olayları algılama biçiminin akılcı olmadığında rahatsızlık yaşayabileceğini vurgulamıştır.

                Kuramın temel kavramları ve özellikleri açısından;  birey merkezli yaklaşım da, akılcı duygusal yaklaşım da insanın kendini gerçekleştirebilmesi kavramına değinmekte ve her iki yaklaşım da bireyin biricikliğinden bahsederek insanı koşulsuz bir şekilde olumlu kabul etmektedirler. Ancak Rogers, insanı akılcı kabul etmesine rağmen duygulara ve duyguların yansıtılmasına daha fazla önem vermişken Ellis de, duyguların temelinde düşüncelerin olduğunu, duygu ve düşüncenin neden-sonuç ilişkisi içinde neredeyse birbirinin yerine geçtiğini ifade ederek inançları ya da düşünceleri daha fazla dikkate almıştır.

                Psikolojik danışmada hedefler ve ilkeler açısından;  birey merkezli yaklaşım, psikolojik danışma sürecinde bireyin benlik ve benlik kavramı konusunda bireye farkındalık kazandırmayı ve bireyin tam olarak işlevde bulunarak kendini gerçekleştirmesini hedeflemektedir. Akılcı duygusal davranışçı yaklaşımda ise, daha çok insanların düşünce içeriğinin değişmesiyle duygularının da değişeceğine inanılmakta ve işlevsel olmayan düşünce biçimleri değiştirilmeye çalışılmaktadır. Her iki yaklaşımda da ileriye dönüklük ve şimdi ve burada ilkeleri söz konusudur ve yaklaşımlar, psikanalize bir tepki olarak da ileri sürülmüşlerdir. ADDT, “Yaşam yalnızca geriye dönük olarak anlaşılır, ileriye dönük olarak yaşanır.” cümlesiyle geçmişteki düşüncelerin ancak şimdi ve burada anlaşılarak, gerektiğinde değiştirilerek bireyi ileriye yönlendireceğini belirtmektedir.

                Psikolojik danışmanın işlev ve rolü açısından;  birey merkezli yaklaşımı benimseyen bir psikolojik danışman, psikolojik danışma sürecinde yönlendirici değildir ve danışanı koşulsuz olarak kabul ederek, empatik ve saydam bir tutum içinde onun kendini keşfetmesine ve kendi hayatı hakkında sorumluluk almasına yardım eder; yorumlarda bulunmaktan kaçınarak psikolojik danışma sürecinin amacını danışanın belirlemesini ister. Akılcı duygusal davranışçı yaklaşımı benimseyen bir psikolojik danışman ise, danışanın akılcı inançlarını akılcı olmayanlardan ayırmasına yardım etmek için danışanı ikna etmeye çalışır, teşvik eder, hatta zaman zaman emir verir; yönlendiricidir; bununla birlikte, birey merkezli yaklaşımın terapötik bir ortam oluşturmak için yararlandığı tekniklerden (koşulsuz kabul, empati gibi) de yararlanır.

                Danışanın süreçteki yaşantısı açısından;  birey merkezli yaklaşımda danışan, ilişkilerinden ve değişimden kendisinin sorumlu olduğunu öğrenerek kendini keşfeder. Akılcı duygusal davranışçı terapide ise, danışanın rolü uygulayıcı ve öğrenci olmaktır. Psikolojik danışma süreci boyunca danışan sıkı çalışarak, davranışsal ödevlerini yerine getirerek işlevsel olmayan inançlarını işlevsel olanlarla değiştirir.

                Psikolojik danışman-danışan ilişkisi açısından;  birey merkezli yaklaşımda psikolojik danışman, danışana bilgisiyle yardım sunmaz; danışana yardımcı olan şey, ilişkinin kendisidir. Akılcı duygusal davranışçı yaklaşımda ise, şartsız kabule dayalı bir ortam oluşmakla birlikte psikolojik danışmanın öğretmen, danışanın da öğrenci rolünü üstlendiği görülür.

                Psikolojik danışma teknikleri açısından;  birey merkezli yaklaşımın önceleri duygu ve içerik yansıtmalara ağırlık verirken zamanla terapötik ilişkinin ön plana çıktığı ve son aşamada da tekniklere önem vermekten öte, danışanda gelişmeyi kolaylaştıran yollara başvurulduğu görülmektedir. Akılcı duygusal davranışçı yaklaşımda ise, temelinde bilişsel sistemin yeniden yapılandırılmasına yönelik hedefler bulunsa da, tekniklerde çok modelli ve bütünleştirmeci tercihler gözlenmektedir (bilişsel+duyuşsal+davranışsal).

                Kuramlara yönelik görüşler açısından;  her iki kuramın da katkıları ve sınırlılıkları, ilgili bölümlerde ayrıntılı olarak ele alınmakla birlikte, iki yaklaşımın da birbirinin zıddı yönde öne çıkan en önemli sınırlılıkları; birey merkezli yaklaşımın bazen fazlasıyla danışan odaklı hale gelip danışanın yönlendirmeden yoksun kalması; akılcı duygusal davranışçı yaklaşımın ise yüzleştirici terapötik ortamının danışanın güvenini zedeleyebileceğidir.

    KAYNAKLAR

    Akman, Y. ve Erden, M. (2004). Gelişim ve öğrenme (13. Baskı). Ankara: Arkadaş Yayınevi.

    Bilge, F. (1996). Danışandan hız alan ve bilişsel-davranışçı yaklaşımlarla yapılan grupla psikolojik danışmanın üniversite öğrencilerinin kızgınlık düzeyleri üzerindeki etkileri. Doktora tezi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

    Burger, J. M. (2006). Kişilik psikoloji biliminin insan doğasına dair söyledikleri (1. Basım). (İ. D. Erguvan Sarıoğlu, Çev.).  İstanbul: Kaknüs Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 2004).

    Corey, G. (2005). Psikolojik danışma, psikoterapi kuram ve uygulamaları. (T. Ergene, Çev.). Ankara: Mentis Yayıncılık.

    Çörüş, G. (1999). Rasyonel-emotif (RET) ve bilişsel davranışçı terapiler (BDT): kuramdan uygulamaya uzanan çizgide farklar. İstanbul Üniversitesi Tecrübi Psikoloji Çalışmaları, 21 (21), 41-49.

    Davis, C. M. (2005). Empati nedir, empati öğretilebilir mi? (Ö. Sezer ve S. Damar, Çev.) İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 6 (9), 77-88.

    Dobson, K. S. (Ed.). (1988). Handbook of cognitive-behavioural therapies. London: Century Hutchinson.

    Duy, B. (2005). Psikolojik danışma kuramları dersi ders notları. Malatya, İnönü Üniversitesi PDR Anabilim Dalı.

    Ellis, A. (1993). Reflections on rational-emotive therapy. (S. Türküm, trans.). Journal of Consulting and Clinical Psychology, 61 (2), 199-201.

    Köroğlu, E. (2005). Bilişsel-davranışçı psikoterapiler düşünsel duygulanımcı davranış  terapisi ilkeleri. Ankara: HYB Yayıncılık.

    Oğurlu, U. (2006). Düşünsel duygulanımcı davranış terapisi (DDDT) odaklı grupla psikolojik danışmanın ergenlerdeki benlik saygısı düzeyine etkisi. Yüksek lisans tezi, Mersin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

    Rogers, C. R. (1990). Client-centered therapy its current practice, implications, and theory. Boston: Houghton Mifflin Company.

    Rogers, C. R. (1995). On becoming a person: a therapist’s  view of psychotherapy. Boston: Houghton Mifflin Company.

    Türkçapar, M. H. (2007). Bilişsel terapi temel ilkeler ve uygulama. Ankara: HYB Yayıncılık.

    Yazı kaynağı : www.antalyaozelegitim.com

    BİREY MERKEZLİ TERAPİ / CARL ROGERS

    BİREY MERKEZLİ TERAPİ / CARL ROGERS

    İnsancıl kuram, Carl Rogers tarafından oluşturulmuş bir kuramdır. Psikanalizden farklı olarak, danışma sürecinde terapistin müdahalelerinden çok danışanın kendini iyileştirmesi yatmaktadır. Birey merkezli terapi, danışanın kendi sorunlarını çözecek güçleri olduğuna ve kendilerine yönelik gelişim kapasitesine sahip olduğuna inanır. Bu kuramın temelinde hümanistik, varoluşçu ve fenomenolojik yaklaşım vardır.

    Terapi sürecinin en önemli noktası danışan-danışman ilişkisinin kalitesi yatmaktadır. Terapist, danışan için uygun koşulları sağladığı taktirde danışan kendini değiştirecek güçlerinin farkına varır ve doğrultuda hareket etmeye başlar.

    Birey merkezli terapinin doğuşu gelişimi dört dönemde incelenebilir.

    Birey Merkezli Teapinin Temel Kavramları

    İnsan Doğası Görüşü

    Rogers, insan doğasının özünde iyi olduğuna inanır. Her insan doğası gereği kendini gerçekleştirme eğilimi içinde olduğundan, uygun koşullar sağlandığında yapıcı şekilde değişiklikler gösterir. Danışma sürecinde bu uygun ortamın oluşturulabilmesi için danışmanın tutarlı, koşulsuz kabul ve empati yeteneklerini kullanması gerekir.

    Kendini gerçekleştirme

    Her insan kendini gerçekleştirme eğilimi içindedir. Kendini gerçekleştirme ile kişide var olan tüm gizilgüçlerin farkına varılması, yeteneklerinin geliştirilmesi ve var olan kapasitesinin olumlu yönde kullanılması demektir. Kendini gerçekleştirme yaşam boyu süren bir süreçtir. İnsanlar her durumda daha iyiye ulaşmak için çaba gösterir. Bunun altındaki etken insanın kendini gerçekleştirme isteği yatmaktadır.

    Benlik kavramı

    Benlik kavramı, bireyin çevresiyle etkileşimi sonucu oluşan, kendisine ait fenomenolojik bakış açısıdır. Yani insanların kendilerini olumlu ve olumsuz bir şekilde değerlendirmesi benlik kavramıyla ilişkilidir. Benlik kavramını oluşturan gerçek benlik ile ideal benlik arasındaki benzerlik ya da farklılık bireyin nasıl bir yapı içinde olduğunu gösterir.

    Gerçek benlik bireyin şuanda içinde bulunduğu durumu yansıtır. İnsanların çevresiyle etkileşimi sonucu oluştuğu gibi kendi başlarına yaptıkları eylemlerle de oluşur. Yaptığımız işler aslında bizim gerçek benliğimizi yansıtır.

    İdeal benlik ise insanların olmak istediği yönünü yansıtır. Yaşantılar sonucu bireyin kendisini tanıması ve bu doğrultuda alacağı kararlar, yapacağı planlar ideal benlikle oluşur. İnsanların hayattan beklentileri, nasıl biri olmak istedikleri, geleceğe dair düşünceleri aslında ideal benliğinin bir yansımasıdır.

    Benliği oluşturan gerçek benlik ile ideal benlik arasındaki etkileşim insandaki özsaygıyı gösterir. Bireyin gerçek benliği ile ideal benliği birbirine ne kadar yakın ise özsaygı o kadar yüksek olacaktır. Eğer gerçek benliği ile ideal benliği birbirine uzaksa özsaygıyı düşük olacaktır.

    Örneğin KPSS’ye hazırlanan bir öğrenciyi düşünelim. Bu öğrenci gerekli çalmayı göstererek güzel bir puan alacak durumda olsun. Ancak bu öğrenci kendi kapasitesinin çok üstünde bir başarı beklerse ya da sınavdan çok düşük bir puan alacağına dair bir inancı varsa o zaman düşük bir özsaygıya sahiptir demektir. Yüksek bir özsaygıya sahip olabilmesi için göstermiş olduğu çabaya paralel bir beklenti içinde olmalıdır.

    Olumlu saygı ve kendine saygı ihtiyacı

    Tüm insanların olumlu saygıyı, kabulü ve onaylanmayı hissetme gereksinimi vardır ve bu gereksinimler benlik sistemi ile ilişkilidir. Rogers, saygı ihtiyacının ne zaman oluştuğu üzerine kesin bilgi vermez ancak olumlu saygı gereksinimi, bizim için önemli olan insanlarla yaşadığımız yaşantılar aracılığıyla öğrenilir. Sıcak bir aile ortamında, güzel arkadaşlık ilişkilerinde oluşan yaşantılar bireye olumlu saygı kazandırır ve bireyin kendisine olan saygı ihtiyacı giderilmiş olur.

    Organizmik değerlendirme süreci

    Rogers’a göre, insanlar kendilerini her durum ve koşulda değerlendirir. Birey yapılan bu değerlendirmelerin farkında olsun ya da olmasın sonuçlarına göre hayatını şekillendirir. İnsanlar kendileri için olumlu sonuçlar getiren yaşantılara eğilim gösterirken, olumsuz sonuçları doğuran yaşantılardan kaçınırlar. Rogers insanın doğasına iyi olarak baktığı için yaşantılarının sonucunu da buna göre değerlendirdiğini söyler. Yani insanlar kendi içinde yaptığı değerlendirmelerle iyiye yönelmek ister.

    Yaşantı

    İnsanların iyi yaşantılar içinde olabilmesi için kendilerine iyi gelen ve zarar veren durumları ayırt edebilmelidir. Çünkü insanlar gelişebilmek için doğru yaşantılar içinde olmalıdır. Rogers’a göre yaşantı, belli bir anda bireyin içinde olup biten her şeydir. Yaşantılar daha çok duygular olarak yaşandığından, özellikle bunlar önemlidir. Çünkü bizler sosyal kurallara hizmet etmek üzere bunları bastırma, inkar etme ve çarpıtma eğilimindeyiz. Ancak yaşantı ne kadar çarpıtılmadan veya kesintiye uğramadan yaşanırsa bireyin işlevselliği o kadar artar.

    Birey merkezli terapötik süreç

    Terapinin temelinde yatan amaç bireyin tam olarak işlevde bulunan bir kişi olmasıdır. Bundan dolayı terapist danışan için belirli hedefler seçmez. Seçimleri danışan kendisi yapar, çünkü danışmanların kendi amaçlarını seçecek kapasiteye sahip olduğuna inanılır. Tam olarak işlevde bulunanabilecek bireyler, yeni yaşantılara açık, kendine güvenen, değerlendirmeyi içsel kaynağında yapan ve gelişimini devam ettirmeye istekli olan bireyler olur. Birey merkezli terapideki amaçlar bu özelliklerin kazandırılması amaçlanır.

     Terapist ise danışanın terapötik amaçlara ulaşabilmesi için uygun ortamı sağlamalıdır. Bunu sağlamak için de terapistin saydamlık, empatik anlayış ve koşulsuz kabul gibi tutumları benimsemiş biri olması gerekir. Birey merkezli terapistler, geleneksel psikanalatik kuramcılardan farklı olarak danışanı yönetmez, kontrol etme veya düzenlemeye çalışmalazlar. Çünkü danışanların bunu kendisine yapacak potansiyel güce sahip olduğuna inanılır.

    Terapist ve danışan arasındaki ilişki

    Rogers, danışma sürecinde terapist ve danışan arasındaki ilişkiyi eşit bir ilişki olarak görür. Danışanlar için bu uygun ilişki kurulduğu taktirde danışanlar, kendini değerli görmeye başlayacak ve gerekli değişimi göstermek için cesaret bulacaklardır. Yani terapi sürecinde önemli olan bu iki kişi arasındaki ilişkinin kalitesidir. Bu ilişki kalitesini şu şekilde özetleyebiliriz. Danışan uyumsuzluk içinde, kaygılı ve yardıma muhtaç biri olarak görür. Terapist, danışma sürecinde   danışana karşı tutarlı, anlayışlı, koşulsuz kabulü sergileyecek ve saygı duyacak biri olmalı. Daha sonra terapist, danışanın içsel referans kaynağına empatik bir anlayışla yaklaşmalı ve bu deneyimini danışana iletmeye çalışmalıdır. Bunlar sonucunda danışanın kendisine ait düşünceleri değişmeye başlar, içgörü kazanır ve değişim için cesaret sahibi olur.

    Rogers, birey merkezli terapide, bireylerin güvenilmez olduğu, motivasyon, yönlendirme, cezalandırma, ödüllendirme gibi yollarla geliştirilmesi gerektiğine dair fikirlere şiddetle karşı çıkar. Ona göre danışana gösterilecek tutarlı yaklaşım, koşulsuz kabul ve empatik anlayış, bireyin savunucu tutumunu kırarak, kendine ve dünyaya daha açık olmasını sağlayacak ve sağlıklı yönde gelişime yol açacaktır.

    Rogers terapistin bir sahip olması gereken tutumları ve bunları tutarlı bir şekilde göstermesi gerektiğini söylediği saydamlık, koşulsuz kabul ve empatik anlayışı şu şekilde açıklamıştır:

    Saydamlık, terapistin danışma sürecinde yaşadığı duyguları olduğu gibi danışana aktarmasıdır. Terapist duygularını saklamaz veya çarpıtarak söylemez. Düşünceleri ile sözleri birdir. Ancak terapistin her durumda saydamlığını göstermesi doğru olmaz. Doğru zamanda yapılan bu tutum danışma sürecinin kalitesini artırır.

    Koşulsuz kabul danışan için çok önemli bir noktadır. Çünkü danışanlar yaşantılarından veya duygularından ötürü diğer insanlarla sağlıklı ilişki kuramayabilir. Terapistin ona göstereceği koşulsuz kabul ve saygı tutumlarından dolayı danışan, yargılanmayacağını görür ve terapistle olumlu bir ilişki kurar. Yani danışana bir birey olarak bakılmalı, içten ve sıcak bir ilgi gösterilmeli. Danışanın yaptıklarından dolayı yargılanmamalı, düşüncelerinden dolayı iyi veya kötü olarak değerlendirilmemelidir. Kabul edildiğini gören danışan terapistle, danışma sürecinde gerekli değişimi gösterecektir.

    Rogers empatiyi şu şekilde tanımlar: “başka bir insanın hayatını geçici olarak yaşamak, kişiyi değerlendirmeden duygularını hissetmek ve bu görünen duyguların ötesindeki asıl duygu ve düşünceleri farketmek.” Yani terapist danışanın göstermiş olduğu görünen duygularından çok asıl duyguyu bulmalıdır. Örneğin bir danışan terapiste “sevgilime çok kızgınım, beni hiç anlamıyor bu yüzden çok çoğu kez yalnız hissediyorum kendimi” diye bir şey söylediğinde burada görülen duygu başlangıçta öfke olabilir. Ancak bu kızgınlığın sebebi yalnızlık olduğundan, buradaki asıl duygu yakınlık ve ilgi ihtiyacıdır.

    Birey merkezli terapi sürecinin aşamaları

    Rogers birey merkezli terapinin 7 aşamadan oluştuğunu söyler.

    1. Katılık

    Bu aşamada olan bireyler terapiye kendi isteğiyle gelmeyen kişilerdir. Değişim geçirmek gibi bir niyetleri yoktur. Bundan dolayı gerçek düşünce ve duygularını açıklamaktan kaçınır ve samimi bir ilişki kurmaktan çekinir. Konuşmaları çarpıtır ve konuyu sürekli değiştirme ihtiyacı duyar. Katı bir benlik yapısına sahip olduğu için kendini anlama ve değişim geçirme onlar için zordur.

    2. Açılma

    Danışan ilk aşamada kendisinin kabul edildiğini, herhangi bir yargılama veya iyi kötü olarak değerlendirildiğini görmediğinde ikinci aşamaya geçer. Burada kendini anlatma ihtiyacı duyar ancak, kendisiyle ilgili çelişkili durumlar anlatır. Bazen kendi durumunu farklı yollarla anlatır. Kendi dışındaki konuları daha rahat anlatır.

    3. Benliğe ilişkin yaşantılarını ifade etme

    Bu aşama daha çok terapiye kendi isteğiyle gelen danışanlardan oluşur. Kendini anlatma ve duygularını görme isteği vardır. Kendisini net olarak anlatamasa da bu yolda ilerleme gösterir. Duygularını görme isteğine rağmen bunu anlatmaktan çekilebilir çünkü bunların kötü şeyler olduğunu düşünür. Bu aşamada danışanlar yaşantıları ile benlik kavramı arasındaki tutarsızlıkları fark etmeye başlar.

    4. Duygularını dile getirme katılıktan kurtulma

    Bu aşamaya gelen danışanlar daha yoğun duygu içindedirler ve duygularını anlatma ifade etmeye başlarlar. Ancak daha çok geçmiş yaşantılar üzerinde dururlar. Yaşantıları ile benlik kavramı arasındaki tutarsızlığı daha çok görmeye başlarlar. Ancak bazen o an yaşanılan duyguları görmek danışanı korkutur ve danışan bu duyguları yaşamaktan çekinir. Çünkü bu duygular o an için ürkütücü gelmektedir.

    5. Organizmik ifade

    Daha önceki aşamada ürkütücü olan duyguların gün yüzüne çıkması ve duyguların artık sahiplenmesiyle beşinci aşamaya geçilir. Danışan bu duygularının kendisine ait olduğunu kabul eder ve bunların sorumluluğunu yavaş yavaş almaya başlar.

    6. Yaşantıların benlikle bütünleşmesi

    Danışan artık duygularını ve yaşantılarını tamamen kabul etmektedir. Benlik ve yaşantı arasındaki tutarsızlık gelen sorumluluklarla tutarlı bir hale dönüşmeye başlar.

    7. Özbiliş

    Danışan artık kim olduğunu bilmektedir. Duygularının neler olduğunu ve bunun sorumluluğunu alması gerektiğini bilir. Artık yeni yaşantılara açık, kendine güvenen ve kendisiyle bütünleşen biri olmuştur.

    Birey merkezli terapiye birinci aşamadan başlayan bir danışanın son aşamaya ulaşması çok zordur. Bu yıllar alacak bir süreçtir. Birey merkezli terapiye daha çok ikinci aşamada gelinmekte ve çoğu kez dördüncü aşamada bırakılmaktadır.

    Kullanılan Terapötik Teknikler

    Birey merkezli terapide tekniklerden çok terapistin tutumları önemlidir. Bu terapide yönlendirici ve müdahaleci teknikler yoktur. En çok kullanılan teknikler dinleme, kabul etme, saygı duyma, anlama ve yansıtmadır. Sürecin ilerlemesi için önemli olan danışman-danışan ilişkisinin kalitesi ve danışanın değişim için gerekli potansiyel güce sahip olduğu görüşü vardır. Tekniklerin kullanımı ise daha çok terapistin gerekli gördüğü durumlarda ortaya çıkar.

    Eleştiriler

    Rogers bu kuramı ile çağdaş psikolojiye önemli bir katkıda bulunmuştur. Danışan ile terapist arasındaki ilişki bu kuramda diğerlerine nazaran daha olumludur. Psikanaliz ve davranışçılığın karşısında iyi bir üçüncü alternatif olmuş, birçok psikoloğu etkilemiştir. Getirdiği yeni anlayışın yanında eleştiriler de almıştır. Yaklaşımın sınırlı durumlar için geçerli olduğu ve ileri psikolojik sorunlar için faydalı olamayacağı yöneltilen eleştirilerdendir. Ayrıca yapılan araştırmalarda çok fazla yansıtıcı, az yönlendirici olan terapilerin daha fazla telkin ve yönlendirme içerenlere göre daha az etkili olduğu söylenebilir.

    Yazı kaynağı : pdrbirimi.com

    Birey Merkezli Terapi

    Birey Merkezli TerapiHümanistik psikolojinin ilk kuramcılarından olan Carl Rogers, psikoterapide insancıl hareketin başlatılmasıgeliştirilmesine öncülük ederek, danışan (birey) merkezli terapiyi 1940 yılında formüle etmiştir.

    Birey merkezli terapinin temelinde bağımsız insan kavramı yatar. Ana varsayım, insanların kendilerini anlamaları, kendi sorunlarını çözme konusunda gerekli güce sahip oldukları, kendilerine yönelik büyük bir gelişim kapasitesi barındırdıkları ve herkesin temelde güvenilir kişiler olduğudur. İyileşme sürecinde asıl etkiyi yapan, danışanın kendini gerçekleştirmesine olan güven ve inancıdır. Danışan merkezli yaklaşımda birçok kavram varoluşçu yaklaşımla benzerdir.

    Birey merkezli terapide,

    Varoluşçu yaklaşım ile hümanizm arasındaki en büyük fark, varoluşçular yeni bir kimlik oluşturmada tercih yaparken kaygının doruğa çıktığını savunurken, hümanistler kendini gerçekleştirmenin ve hayatı anlamlandırmanın içimizde doğal bir potansiyel olduğunu söylerler ve duyulan kaygının önemine vurgu yapmazlar. Hümanist felsefede, uygun ortam sağlandığı zaman doğal gelişim otomatik olarak gerçekleşir. Yani bir meşe tohumu uygun şekilde çimlendiğinde meşe ağacına dönecektir. Bunun çam ağacı olma ihtimali yoktur. Varoluşçu yaklaşım ise yeni bir tercihle yüzleşme anında duyulan kaygının, gelişimi her dönemde sekteye uğratabileceğini savunur. Birey merkezli yaklaşımda, danışanlara farkındalık kazandırıldığı anda kişisel ve sosyal dönüşümün engelsiz olarak gerçekleşeceği varsayılır. Günümüzde iki görüşü de harmanlayan varoluşçu – hümanist yaklaşım daha çok taraftar bulmaktadır.

    Rogers, birey merkezli terapide, bireylerin güvenilmez olduğu, motivasyon, yönlendirme, cezalandırma, ödüllendirme gibi yollarla geliştirilmesi gerektiğine dair fikirlere şiddetle karşı çıkar. Ona göre danışana gösterilecek tutarlı yaklaşım, koşulsuz kabul ve empatik anlayış, bireyin savunucu tutumunu kırarak, kendine ve dünyaya daha açık olmasını sağlayacak ve sağlıklı yönde gelişime yol açacaktır.

    Birey merkezli terapide, danışanın güçlü yönleri ön plana çıkarılarak insan doğasının yapıcı yönü kullanılır. Sağlıklı bir kendilik gelişiminde hiçbir zaman son nokta yoktur, insanlar sürekli kendilerini geliştirecek bir süreç içinde olmalıdır. Hümanistler, varoluşun duraksız mücadele gerektirdiğini savunurlar. Süreç ancak ölüm ile tamamlanabilir.

    Danışan (birey) merkezli terapide, tüm uyumsuzluk ve çevresel kısıtlamalara rağmen, kişinin içsel kaynaklarının gücüyle her türlü olumsuzluğu yenip kendini gerçekleştirebileceğine inanılır. Terapist burada danışan üzerinde otorite kurmaz ve danışanın liderliğini izler. Bu yaklaşım geleneksel metodlardan çok farklıdır. Bireyin bağımsızlığına en yüksek düzeyde önem verilir ve bütünlüğü hedef alınır. Danışana karşı güç gösterme, danışanı kullanma veya danışanın insan olarak statüsünü indirgeyici yaklaşımların danışan merkezli terapide yeri yoktur.

    Terapi sürecinde bireyin getirdiği sorunlara değil, bireyin kendisine odaklanılır. Danışanların şimdi ve gelecekteki sorunlarla başa çıkmalarını sağlayacak gelişmeyi yapabilmelerine yardımcı olunur. Terapötik süreçte bireylerin taktıkları maskeyi çıkarmalarını sağlamak başarıyı getirecektir. Birey yeni yaşantılara açık, kendine güvenen, değerlendirmeyi içsel kaynağında yapan ve gelişime istekli bir düşünce yapısına getirildiğinde birçok sorun kendiliğinden çözülecektir. Birey merkezli terapide tüm hedef, kişiyi bu nitelikler doğrultusunda cesaretlendirmektir.

    Birey merkezli terapide, terapist danışana belli hedefler seçmez. Yapılmak istenen, danışanın hedef saptamayı ve o yolda ilerlemeyi kendisinin yapma kapasitesini ortaya çıkarmaktır. Danışan bu yaklaşıma göre, tedaviyi seçme ya da reddetme, terapistini seçme, seansların sıklığını ve süresini saptama, ne zaman konuşup ne zaman susma, neyin araştırılması gerektiğine karar verme gibi konularda insiyatif sahibidir. Bu durum özellikle grup terapilerinde tercih sebebidir. Grup içinde terapötik koşullar uygunsa ve grup kendine güveniyorsa, grup üyeleri kendilerine uygun süreçleri oluşturabilir ve çatışmaları kendi içlerinde çözümleyebilirler.

    Birey merkezli terapide, terapistin bilgisi, kuramları ve tekniklerinden çok, davranışlarının terapötik etkiyi sağladığına inanılır. Burada terapistin, danışanın sahibi olduğu kendini gerçekleştirme gücüne olan güveni etki yapmaktadır. Terapist yönlendirici bir rol üstlenmez, terapi sürecinde danışanın alacağı rol ve riski ona bırakır. Terapist, tamamen şeffaf, empatik ve danışanı koşulsuz olarak, olduğu gibi kabul eden bir tutumdadır. Danışan kendine saygı duyulduğunu hisseder. Böyle bir ortamda danışanlar daha az savunucu ve değişime açık hale gelirler.

    Birey merkezli terapilerde asıl değişim aracı, danışanın kendisidir. Terapistin görevi, danışanın kendi kendini iyileştirme gücüne sahip olduğu içsel enerjisini harekete geçirecek destekleyici yapıyı sağlamaktır. Neticede danışan eline bir sihirli değnek almış gibi kendi kendini iyileştirecektir. Terapist bu ortamı sağlamakla sorumludur. Amerika' da Wisconsin Üniversitesi'nde birey merkezli terapi ile ilgili bir araştırmada terapötik etkinin, empatiyi en üst seviyede yaşayan hastalar ile terapistten çok, danışanın terapi ilişkisini sorguladığı vakalarda olduğu görülmüştür.

    Birey merkezli terapideki yaklaşımı bir örnekle verecek olursak, "Bu sıkıntıdan nasıl kurtulacağım?" sorusuna terapist bir öneri sunmaz. Bu belki de "Ben umutsuz bir vakayım, hiç iyileşmeyeceğim." hissinin gizli bir ifadesidir. Terapist, bu davranışın farkındalığını ve danışan tarafından kabullenilmesini araştırır ve bu cevapların kendinde olmadığı, en doğru cevabı danışanın kendisinin vermesi gerektiğini, bu cevapları bulmaya yardım edeceğini belirtir. "Her şey düzelecek" gibi sahte güvencelerin terapide yeri yoktur.

    Birey merkezli terapiler, bireysel, grup ve aile terapilerinde etkili bir yöntem olarak başarı ile uygulanmaktadır. Kaygı bozuklukları, alkol bağımlılığı, psikosomatik şikâyetler, fobiler, depresyon, kişilik bozuklukları danışan merkezli terapiden yarar görür. Hizmet sektöründe çalışanların eğitiminde, öğrenci eğitim gruplarında ve kanser, böbrek yetmezliği gibi kronik hasta gruplarında da sıklıkla tercih edebilmektedir.

    Son söz olarak diyebiliriz ki, birey merkezli terapi, başlıca sorumluluğu danışana vererek, kendilerini karar verme ve kişisel güçlerini anlama fırsatıyla yüzleştiren bir terapi yöntemidir.

    Antalya Psikiyatri ve Psikoterapi Merkezi.

    Yazı kaynağı : www.psikoterapi.pro

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap