Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    hadisin sened veya metin açısından diğer rivayetlere aykırılık taşıması

    1 ziyaretçi

    hadisin sened veya metin açısından diğer rivayetlere aykırılık taşıması bilgi90'dan bulabilirsiniz

    METİN

    METİN

    Sözlükte “sırt, dağın yamacı; güçlü ve dayanıklı kişi; yazıyla kaydedilen ifade” anlamlarına gelen metn kelimesi (çoğulu mütûn) terim olarak “senedin ardından gelen, sünnet veya hadis tarifinin kapsamına giren Hz. Peygamber’in sözü ya da davranışının ve tasviplerinin anlatımından oluşan lafızlar yahut diğer şahısların ifadeleri” demektir. İslâm âlimleri, sünnet ve hadis metinlerinin sıhhatini araştırmakla ilgili temel prensipleri Kur’an’dan almışlardır (el-En‘âm 6/152; el-Hac 22/30; el-Ahzâb 33/70-71; el-Hucurât 49/6). Resûl-i Ekrem’in, “Kim bilerek benim ağzımdan yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın” meâlindeki hadisi (Dârimî, “Muḳaddime”, 25, 46; Buhârî, “ʿİlim”, 38, “Cenâʾiz”, 33, “Enbiyâʾ”, 50, “Edeb”, 109; Müslim, “Zühd”, 72; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 4; Ebû Dâvûd, “ʿİlim”, 4; Tirmizî, “Fiten”, 70, “ʿİlim”, 8, 13, “Tefsîr”, 1, “Menâḳıb”, 19), başta sahâbîler olmak üzere sorumluluk bilincine sahip her müslüman için hadis rivayetinde rehber olmuş, ayrıca Resûlullah, kendi sözlerinin aynen işitildiği gibi korunmasını ve başkalarına ulaştırılmasını, sözlerini duyup dinleyenlerin duymayanlara aynı dikkat ve özenle iletmesini istemiştir (Müsned, I, 437; III, 225; IV, 80, 82; V, 183; Dârimî, “Muḳaddime”, 24; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 18; Ebû Dâvûd, “ʿİlim”, 10; Tirmizî, “ʿİlim”, 7; “Menâsik”, 76). Bu sebeple hadis metinlerini en iyi şekilde korumak için bilhassa ilk nesiller bugün herkesi şaşırtan bir özen ve çaba göstermişlerdir.

    Hadis ilminde metin denilince öncelikle lafzı ve mânası Resûl-i Ekrem’e ait olan ve müslümanlar için bağlayıcı nitelik taşıyan nebevî hadis anlaşılır. Muhtevası itibariyle hadis Hz. Peygamber’in peygamberlik görevine bağlı olarak verdiği haber, uyulması gereken emir, sakınılması gereken haram, mubah veya mekruh bir hükümdür. Bununla beraber metin sadece Resûlullah’a isnat edilen sünnet ve hadis malzemesinden ibaret değildir. Eğer Resûl-i Ekrem’in sözü ise “kavlî merfû”, davranışının anlatımı ise “fiilî merfû”, bir başkasının söz veya tavrını onaylamasının bilgisi ise “takrîrî merfû” adını alır. Bir metin sahâbeye isnat ediliyorsa ona “mevkuf” denir. Fakat o metnin Resûl-i Ekrem ile hiçbir şekilde ilgili bulunmaması gerekir, Hz. Peygamber ile bir şekilde alâkalı ise ona “hükmen merfû” adı verilir. Sahâbeden sonraki nesle nisbet edilen metinlere ise “maktû” denir. Merfû bir metin sahih, zayıf, hatta uydurma olabilir. Sahih metinlerin her biri aynı değeri taşımayacağı gibi dinî veya dünyevî bir konuda aynı ölçüde delil sayılmaz. Özellikle mevkuf ve maktû metinler İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre bir hükmün yegâne dayanağı da olamaz. Bundan dolayı ahkâm hadislerini ihtiva eden kitaplardaki rivayetlerin çoğu merfû, pek azı mevkuf ve maktûdur. Mevkuf ve maktû rivayetlerin ekserisi de merfû hadislerle sabit olan hükümlerin uygulanması ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak için nakledilmiştir.

    Sünnet ve hadis metinleri sahâbeden nakledilirken onların kullandığı ifadeler dikkate alınarak şöyle bir öncelik sıralaması yapılmıştır. 1. Sahâbîlerin, “Peygamber’i şöyle söylerken işittim”; “Peygamber bana şöyle anlattı, haber verdi” gibi ifadelerle rivayet ettikleri metinler. 2. Yine sahâbeden, “Resûlullah şöyle buyurdu”; “Resûlullah bize şöyle anlattı, haber verdi” gibi ifadelerle gelen metinler. 3. Râvinin, “Peygamber şöyle emretti” veya “Peygamber şundan nehyetti” tarzında naklettiği metinler. 4. Rivayet edenin, “Böyle emrolunduk”; “Bundan nehyolunduk”; “Bize bu şekilde vâcip kılındı”; “Bize bu mubah kılındı”; “Bundan sakındırıldık”; “Sünnette böyledir” gibi ifadelerle naklettiği metinler. 5. Yine râvinin, “Biz böyle yapageldik” veya “Biz böyle yapardık” gibi sözlerle ifade ettiği metinler.

    Kur’an’dan sonra dinin ikinci temel kaynağı kabul edilen sünneti ve hadis metinlerini aslî şekliyle koruyup arkadan gelecek nesillere aynen ulaştırmak için çok erken dönemlerden itibaren ezberleme, yazma, tedvin ve tasnif faaliyetleri birbirini takip etmiştir. Bazı Selef âlimleri, kulakla duyulup ezberlenen bir metnin aynen rivayet edilmesine yazının yardımcı bir unsur olduğunu düşünmüşlerse de (Kādî İyâz, s. 136; M. Zâhid el-Kevserî, s. 35) sonraki dönemlerde yazı büyük çapta hâfızanın yerini almıştır. Gösterilen özen ve olağan üstü çabaya rağmen hadislerin büyük çoğunluğu Resûl-i Ekrem’den duyulan lafızlarla değil mâna ile rivayet edilebilmiştir. Ancak İslâm âlimlerinin önemli bir bölümü hadislerin aynen duyulduğu gibi nakledilmesi gerektiği kanaatindedir. Diğer bazı âlimler ise onların mâna ile naklini de câiz görür. Bu görüş tarihî ve ilmî gerçeklere daha uygun düşmektedir. Mâlik b. Enes gibi bir kısım âlimler Peygamber sözlerinin lafzıyla nakledilmesi gerektiği, başkalarına ait sözlerin ise mâna ile nakledilebileceği kanaatindedir. Süfyân es-Sevrî gibi âlimler de hadislerin söylendiği lafızlarla naklinin şart koşulması halinde tek bir hadisin bile nakledilemeyeceğini söyler (Hatîb el-Bağdâdî, II, 22-25). İmam Şâfiî’ye göre hadisi doğru naklettiği bilinen, rivayet ettiği şeyin muhtevasını anlayan, hangi lafızların mânayı değiştireceğini bilen kimsenin mâna ile rivayeti câizdir. Bu nitelikleri taşımayan râvinin güvenilir olsa da hadisi kendi lafızlarıyla rivayet etmesi şarttır (er-Risâle, s. 370-371). Ancak mâna ile nakli câiz görülmeyen, kendi lafzı ile nakledilmesi gereken metinler olduğu yönünde her iki tarafın görüş birliği içinde bulunduğu hususlar vardır. 1. Nakledilen haber muhkem, te’vile muhtaç olmayan bir metinse o dili iyi bilip anlayan herkesin bu metni nakletmesi câizdir. 2. Metne zâhirdeki anlamının dışında bir mâna yüklenebiliyorsa onu din ilimlerini ve ictihad yollarını bilmeyenlerin nakli câiz değildir. 3. Metin müşkil ve müşterek lafızlardan ibaretse hiçbir kimsenin onu mâna ile nakli câiz olmaz. 4. Mücmel metinler de mâna ile nakledilemez (Debûsî, s. 194-195; M. Tâhir el-Cevâbî, s. 217-232). Hadisi mâna ile nakleden, mutlaka “ev kemâ kāle” (veya söylediği gibi), “ev nahve hâzâ” (veya bunun gibi), “ev eşbehu zâlik” (veya bunun benzeri) ya da bunlar gibi bir tabir kullanmak zorundadır (Zeynüddin el-Irâkī, et-Taḳyîd, s. 206-210).

    Hadis metniyle ilgili önemli konular arasında ihtisar, iktisar ve taktî‘ bahisleri vardır. İhtisârü’l-hadîs, hadisi ihtiva ettiği mânayı daha az kelimeyle ifade edecek şekilde kısaltmaktır. İktisârü’l-hadîs de hadisin gerekli görülen bir bölümünü rivayet etmek demek olup ihtisar anlamındadır. Taktîu’l-hadîs ise birkaç konuyu ihtiva eden bir hadisin metnini konularına göre bölüp her birini kitabın ilgili yerinde kullanmaktır. Taktî‘ de ihtisarın bir dalıdır. Mâlik b. Enes, Buhârî, Ebû Dâvûd ve Nesâî gibi hadis imamları eserlerinde taktî‘ yapmışlardır.

    Bir hadisin senedi, metni ve muhtevası incelenerek onun sahih, hasen veya zayıf olduğu söylenir. Bu inceleme sonucunda hadis sıhhat derecesine göre dinî ve ilmî açıdan bir değer ifade eder veya etmez. Hadis âlimleri hadisleri değerlendirip derecelere ayırırken sadece senedin veya metnin tetkikiyle yetinmez, çok yönlü inceleme ve araştırma yaparlar. Bir hadisin senedinin çok sağlam oluşu metnin sahihliğinin yegâne ölçüsü sayılmadığı gibi muhtevasının akla ve mantığa uygun oluşu da onun sahihliğini göstermeye yeterli değildir.

    Hadis âlimleri metni dikkate almaksızın isnadın sahih, hasen veya zayıflığına hükmedebilir, metnin sahihliğini belirtmeksizin isnadının sahihliğinden bahsedebilir. Çünkü seneddeki ricâlin güvenilir oluşu sebebiyle isnad sahih, fakat hadisin metnine ait bir kusur yüzünden hadis metni sahih kabul edilmeyebilir. Bunun aksine metin sahih olduğu halde sened sahih olmayabilir (Emîr es-San‘ânî, I, 234). Hadis metninin sahih ve makbul olması hem sened hem metin bakımından aranan bütün şartları taşımasına bağlıdır. Çünkü bu metinler aynı zamanda emir, nehiy, helâl, haram, mekruh, mubah, tergīb, terhîb, ruhsat vb. dinî hükümlerin kaynağıdır. Bu sebeple bir hadis metninin sahih ve zayıf olduğunu tesbit etmenin merhalesi olan sened tetkiki dışında hadislerin metinlerine ârız olan ve hadisin sıhhatine zarar veren kusurları bilip tanımak büyük önem taşır. Buradan varılmak istenen sonuç şudur: Hadislerin makbul ve merdûd, sahih, hasen ve zayıf olarak sınıflandırılması sadece isnada ve râvilerin incelenmesine değil aynı zamanda metin incelenmesine dayanmaktadır. Metinlerin nasıl bir kusur ihtiva ettiği o rivayete verilen muallel, müdrec, maklûb, muztarib gibi adlardan anlaşılır. Hadis metnine ârız olan kusurlardan bilinmesi en zor olanı gizli illetler olup bunu ancak uzmanlaşmış hadis âlimleri farkedebilir. “Metnin aslında olmayan bir şeyin ona ilâve edilmesi” anlamında müdrec, “metinde veya senedde takdim, tehirler yapmak” anlamında maklûb, “seneddeki râvi adlarının veya metnin ibaresinin değiştirilmesi” anlamına gelen muztarib hem sened hem metinde bulunan kusurlardır. Bunlardan başka hadisleri semâ ve kıraat gibi yollardan biriyle ehil olanın ağzından işitmemek ve Arap dilinin söz dizimini (nahiv) bilmemek yüzünden yapılan lahn, hadis metnindeki bir kelimenin bazı harflerinin noktasını değiştirerek yapılan tashif, kelimelerin harekelerini bozarak yapılan tahrif gibi metin hataları vardır.

    Râviler, muhaddisler ve hadis kitabı telif eden musannifler tarafından hadisin senedinde ve metninde meydana gelen en küçük değişiklikler titizlikle gösterilmiş, bir ismin farklı okunuşu, bir kelimenin farklı söylenişi, bir harf, hareke ve nokta değişikliği, bir kısaltma, bir belirleme işareti, kısacası hadisle ilgili her türlü fark korunmuştur (Kādî İyâz, s. 189 vd.). Hadis metinlerini ihtiva eden kitaplarda, şerhlerde, ricâle dair eserlerde, başka kitaplarda da olduğu gibi birkaç türlü okunması mümkün olan müşkil kelimelerin benzer harflerinin noktalı olanları ile olmayanlarına, harekelere ve i‘rab kaidelerine dikkat çekilmiştir. Bir hadis metnine yanlışlık eseri olarak yazılmayan kelimeler sonradan sayfanın kenarına ya da satırlar arasına ilâve edilir. Yanlış yazılan veya rivayetinde, doğruluğunda şüpheye düşülen ya da ihtilâf edilen kelimelerin doğru ve kesin olanlarının üzerine “sah” (sahih) kısaltması yazılır. Bir metinde lafzı veya mânası yanlış kabul edilen kelimenin yahut kelimelerin üzerine başı sad harfine benzeyen bir çizgi çekilir; kelimenin doğru olduğu anlaşılınca da bu sad harfine bir hâ eklenir. Metinde fazla olduğu için yazıdan çıkarılması istenilen kelime veya ibarenin üzerine bir çizgi çizilir; bu işleme “darb, neşak” veya “şak”, kitapta yanlış yazılan bir ilâveyi kazımak suretiyle düzeltme usulüne “hak” veya “keşt”, yanlış yazılan kelimeyi silip doğrusunu yazarak yapılan işleme “mahv” denir. Bu metinler kitap haline geldikten sonra onu istinsah etmek, en sağlam ilim alma yollarından biriyle kitabın rivayet hakkını elde ederek başkasına rivayet etmek, içindeki bilgiyi en iyi şekilde korumak muhaddisin en önemli görevidir. Bu hususlarla ilgili prensipler ortaya konulmuş, kitapların ve genel anlamda bilginin öğrenilmesi (tahammül) ve başkalarına aktarılması (edâ) usulü kaynaklarda uygulama örnekleriyle gösterilmiştir (Hatîb el-Bağdâdî, I, 249-279; Sem‘ânî, s. 146-178; İbnü’s-Salâh, s. 160-184; İbnü’l-Mülakkın, I, 337-366).

    Hadis metinleri kitap haline getirilirken her bir hadisin veya hadisler kümesinin sonuna onu daha sonraki metinlerden ayırmak için içi boş bir halka konur; hadis metni veya metinleri aslı ile mukabele edilince halkanın içine bir nokta düşülür. “Dâre” veya “dâire” de denen, iki hadisin arasına işaret konulması âdeti sahâbe döneminden beri vardı (Hatîb el-Bağdâdî, I, 424 vd.; Tâhir el-Cezâirî, II, 775). Günümüzde bu işlemler yerine hadisler numaralanmaktadır. Bazan bir hadisi birçok hocadan mânası aynı olmakla beraber değişik lafızlarla öğrenen muhaddisler, metni bu lafızlardan biriyle nakledip diğer lafız farklarını belirtmiş, her birinin sahih olduğunu göstermek üzere sonuna “sah” işareti koymuştur. Bazıları da hadisin rivayet tariklerini sayarak lafızlardan birini seçmiş ve “el-lafzu li-fülânin” (lafız falancaya aittir) veya “hâzâ lafzu fülânin” (bu falancanın lafzıdır) ya da benzer bir ifade ile durumu açıklamıştır (Zeynüddin el-Irâkī, et-Taḳyîd, s. 215; Şemseddin es-Sehâvî, III, 180-187).

    Hem isnadla hem metinle ilgili çeşitli hadis ilim dalları meydana gelmiştir. Genel olarak Hz. Peygamber’in sözlerini ve davranışlarını konu edinen bu ilimler “ilmü’r-rivâye, ilmü’l-âsâr (ilmü’l-ahbâr)”, yaygın adıyla “ilmü rivâyeti’l-hadîs” diye anılmıştır. İsnadla ilgili ilimlere de genel anlamda “ilmü dirâyeti’l-hadîs” adı verilmiştir. Hadis metinlerinin mâna ve muhtevasına dair hadis ilimlerinden fıkhü’l-hadîs, muhtelifü’l-hadîs, nâsihu’l-hadîs ve mensûhuh, müşkilü’l-hadîs, garîbü’l-hadîs ve esbâbü vürûdi’l-hadîs gibi ilimler de önemlidir. Doğrudan hadisin metniyle ilgili olan bu ilim dallarında birçok âlim eserler telif etmiştir. Metinlerin ihtilâflarını konu edinen şâz, muztarib, maklûb, müdrec, muallel, musahhaf ve ziyâdâtü’s-sika birer hadis çeşidi olduğu gibi aynı zamanda metin hakkında müstakil eserlerin yazıldığı ilim dallarıdır. Hem senedi hem metni ilgilendiren ilimlerden sayılan garîb, ferd, mütevâtir, tâbi‘, şâhid, zabtu’r-râvî, lafızla rivayet, mâna ile rivayet gibi eserlere konu olan ilim alanları da bulunmaktadır.

    Hadislerin metinleri ilk zamanlar büyük çapta ezberlenerek muhafaza edilmiştir. Ashap arasında hadisleri ezberleyenlerin sayısı oldukça az ise de her asırda İslâm toplumunda yüzlerce hadis hâfızı yetişmiştir. Onlar ezberledikleri hadisleri hem şifahî nakil hem yazılı metinler halinde sonraki nesillere aktarmışlardır. Her türlü bilginin mutlaka senedle nakledilmesi şartı gözetilmekle beraber tarih, dil, şiir gibi konulardaki bilgilerin rivayetinde hadis rivayetindeki titizlik gösterilmemiş, bunların râvileri hadis râvileri gibi cerh ve ta‘dîle tâbi tutulmamıştır. Ayrıca erken dönemde, hatta Resûl-i Ekrem’in hayatında yazılmış yüzlerce hadis ihtiva eden sahîfeler/kitaplar vardır. Mustafa M. el-A‘zamî, sahâbe tabakasından hadis yazan veya kendilerinden hadis yazılan elli kişinin adını zikretmiştir (İlk Devir Hadis Edebiyatı, s. 35-57). Herhangi bir metnin korunmasında yazının ne kadar büyük önem taşıdığı kabul edilmekle birlikte yazının ve kitabın güvenilirliğinin de birçok şartı vardır (Debûsî, s. 191-193). İslâm tarihinde kitapların, özellikle hadis kitaplarının sağlam bir şekilde sonraki dönemlere intikal edişinin güvencesi olan semâ kaydı büyük önem taşır. Burada kitabı kimin kimden, hangi ilmî usulle, hangi tarihte, nerede okuduğu, bu münasebetle bir ilim meclisi akdedilmişse orada kitabın kimlere okunduğu, mecliste kimlerin bulunduğu, kıraati kimin üstlendiği, meclisin zabtını kimin sahiplendiği gibi konular kitabın kapağına ya da ilk veya son sayfasına yazılır. Ayrıca bernâmec, sebet, fihrist, mu‘cem ve meşyeha türü eserler hadis ilmi açısından râvilerin, senedin, hadis metinlerinin ve çeşitli türlerde tasnif edilen hadis kitaplarının güvenilirliğini öğrenmek ve inceleyebilmek için büyük değer taşır (Ahmed M. Nûr Seyf, s. 5-12, 17-18, 29-31). Bunun gibi tahammül ve edâ tarikleri de güvenilir metinler elde edebilme açısından önemlidir. Bu sebeple râvilerin rivayet hakkını elde ettikleri hadisleri veya kitapları hangi yollarla aldıkları araştırılmıştır. Çünkü ilim alma yollarının en üstün derecede olanları yanında geçerli sayılanları ve sayılmayanları da vardır.

    Hadis ilminde çok tartışılan konulardan biri metin tenkidi meselesi olup “sened zincirini oluşturan kişilerin tenkidi” anlamında bu mesele “cerh ve ta‘dîl”, “nakdü’r-ricâl” veya “nakdü’l-isnâd” adlarıyla ilk dönemlerden itibaren ele alınmıştır. Burada tenkit denilince ilk akla gelen sened tenkididir. Muhaddisler senedi sağlam olmayan bir metin üzerinde durmayı uygun bulmamışlardır. Son dönem tarih araştırmacıları sened tenkidine “dış tenkit” adını vermiştir. Onların “iç tenkit” dedikleri metin tenkidi (nakdü’l-metn / nakdü’l-mütûn) Hz. Peygamber ve sahâbe zamanından beri bilinmekte ve uygulanmaktaydı. Sened tenkidi ise en erken sahâbe neslinin son dönemlerinde başlamıştır. Sahâbe bazı rivayetleri Kur’an’a, bazılarını sahih hadislere ve sabit sünnete aykırı bularak zayıf veya mevzû diye değerlendirmiştir. Onlarla açılan bu çığır hiç ara verilmeden devam etmiş, hadisleri Kur’an’a, sünneti sünnete, hadisi kıyasa veya sahâbe uygulamalarına, tarihî olaylara, aklıselime arzetmek suretiyle metnin korunmasına çalışılmıştır. Çok erken sayılan bir dönemde başlayan sünnet ve hadisleri koruma gayreti sayesinde kısa zamanda kurallar tesbit edilmiş ve çeşitli hadis ilimleri ortaya konulmuştur. Daha ilk devirlerden itibaren kullanılan ihtilâfü’l-hadîs, teâruz, garîb, müşkil, ilel vb. terimlerin her biri zamanla bir ilim dalının adı olmuş ve bunlar metin tenkidinin temelini teşkil etmiştir. Metin tenkidinde öne çıkarılan meselelerden biri de hadisler arasında görülen ihtilâflar olmakla beraber bazıları muhtelifü’l-hadîs alanına giren rivayet ve metinlerde zıtlıklar olduğunu düşünmüştür. Halbuki bunların büyük bölümü, ilk bakışta muhtevaları birbiriyle çelişir görünse de dikkatlice incelendiğinde aralarında bir zıtlık olmadığı anlaşılan hadis metinleridir. Teâruzla ihtilâf da birbirinden farklıdır. Çünkü teâruzda hadis metinlerinin ihtiva ettiği anlamların ve hükümlerin birbirine veya diğer delillere aykırı oluşu söz konusudur. Böyle bir durumda hadisin biri diğerine tercih edilir ve tercih edilmiş olanla amel edilir.

    Bazı İslâm âlimlerinin tenkit zihniyetine yeterince sahip olmadığı söylenebilirse de hadiste metin tenkidi yapılmadığı ileri sürülemez. İlk dönem hadis musanniflerinin birçoğu, hangi şartları taşıyan hadisleri sahih kabul ederek kitaplarına aldıklarını belirtmiştir. Bu şartları başkaları yeterli bulmayabilir. Metinlerin tetkik ve tenkidinde bütün âlimlerin görüş birliği içinde olması da beklenemez. Meselâ hadislerin mevzû olduğunu gösteren alâmetler tamamen metinle ilgili özelliklerdir. Hadisler arasındaki teâruz, ihtilâf, müşkil, garîb vb. konuların araştırılması da sadece isnada dair olmayıp daha çok metinle ve metin tenkidiyle alâkalıdır. Metin tenkidiyle ilgili bilgiler yalnız hadis ilimlerine dair kitaplarda değil fıkıh ve kelâm gibi İslâmî ilimlere dair kitaplarda da görülür. Esasen metin tenkidiyle ilgili bilgiler kaynaklarda çok defa bir yerde toplanmamış, çeşitli vesilelerle muhtelif yerlerde zikredilmiştir. Bazı kimseleri metin tenkidinin yapılmadığı kanaatine götüren sebeplerden biri belki de budur. Esasen hadiste metin tenkidi uygulanmadığı yönündeki söylemin tarihçesi çok eskilere gitmez. Aloys Sprenger, Sir William Muir, Leone Caetani, Reinhart Pieter Anne Dozy, Ignaz Goldziher, Joseph Schacht başta olmak üzere bazı şarkiyatçılar hadiste metin tenkidi yapılmadığını ileri sürmüşlerdir. İslâm âleminde de bu görüşü benimseyenler olmuştur. Bunlar arasında Ahmed Emîn, Ebû Reyye, Tevfîk Sıdkī, İsmâil Edhem, Ahmed Han, Çerağ Ali gibi isimler zikredilebilir. Şarkiyatçıların birçoğu hadislerin güvenilirliği konusundaki şüphelerini ortaya koyarken daha çok muhaddisler tarafından güvenli görülmeyerek tenkit edilen kişileri ve kitapları örnek göstermiş ve hadisçi niteliği öncelikli olmayan isimleri öne çıkarmıştır. Bunlardan biri, tanınmış bir siyer ve megāzî âlimi olmakla beraber hadiste güvenilir kabul edilmeyen İbn İshak’tır. Şarkiyatçıların sıkça andığı kişilerden bir diğeri de megāzî âlimi Vâkıdî’dir. Esasen muhaddisler onu güvenilir kabul etmez. Edebiyat tarihçisi Ebü’l-Ferec el-İsfahânî de aynı isimlerden olup hadis âlimleri el-Eġānî’sindeki rivayetlere değer vermez.

    Hadislerde metin tenkidi yapılıp yapılmadığı tartışmaları hakkında bir literatür oluşmuş olup bu eserlerin başlıcaları şunlardır: Mustafa M. el-A‘zamî, Menhecü’n-naḳd ʿinde’l-muḥaddis̱în (Riyad 1975); Nûreddin Itr, Menhecü’n-naḳd fî ʿulûmi’l-ḥadîs̱ (Dımaşk 1972); Selâhaddin el-Edlebî, Menhecü naḳdi’l-metn ʿinde ʿulemâʾi’l-ḥadîs̱i’n-nebevî (Beyrut 1983); Misfir Gurmullah ed-Dümeynî, Meḳāyîsü naḳdi mütûni’s-sünne (Riyad 1984); Hüseyin el-Hâc, Naḳdü’l-ḥadîs̱ fî ʿilmi’r-rivâye ve’d-dirâye (Riyad 1985); Muhammed Lokmân es-Selefî, İhtimâmü’l-muḥaddis̱în bi-naḳdi’l-ḥadîs̱ seneden ve metnen (Riyad 1987); Muhammed Tâhir el-Cevâbî, Cühûdü’l-muḥaddis̱în fî naḳdi metni’l-ḥadîs̱i’n-nebeviyyi’ş-şerîf (Tunus 1991); Mustafa Ertürk, Metin Tenkidi Prensipleri Açısından Sahîh-i Buhârî’deki Bazı Fiten Hadislerinin Değerlendirilmesi (doktora tezi 1995, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü); Enbiya Yıldırım, Hadiste Metin Tenkidi (doktora tezi 1996, UÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü), Salih Karacabey, Hadis Tenkidi (İstanbul 2001).

    Yazı kaynağı : islamansiklopedisi.org.tr

    Hadislerde metin tenkidi nedir, ne değildir?

    Hadislerde metin tenkidi nedir, ne değildir?

    Metin tenkidi 19. Yüzyılda Batı"da gelişen ve Textual criticism/Metin eleştirisi vb. tabirlerle anılan bir metin inceleme biçimdir. Tam olarak "tarih içinde bir metinde baş gösteren değişiklikleri, bozulmaları tespit edip metnin orijinal halini ortaya koymaya çalışmaktır, bir tür restorasyondur" metin tenkidi. (Selahattin Polat/Metin Tenkidi)

    Bir metnin bu şekilde incelenip neşredilmesi de edisyon kritik, tenkitli neşir; Arap yayımcılığında da tahkik diye anılır.

    Aslında metnin orijinal halini tespite dönük bir inceleme olan metin tenkidi hadis terminolojisine "hadis tenkit yöntemi" şeklinde geçerek bir anlam farklılaşmasına uğramıştır.

    Metin tenkidi günümüz hadis edebiyatında kabaca "hadislerin, senette yer alan râvilerin güvenilirliğinin yanında (veya ötesinde) metnin muhtevasına göre değerlendirilmesi, buna göre muteber olup olmadığına karar verilmesi" şeklinde anlaşılır.

    Metin tenkidi tabirinin hadis metinlerini incelemenin adı olarak kullanılması Türkiye"de ilk olarak Zakir Kadiri Ugan, Arap dünyasında da Ahmet Emin tarafından başlatılmıştır. Bu isimlerin hadislerde metin tenkidi uygulamasına dair ortaya koydukları en temel gerekçe, muhaddislerin hadis rivayetlerini sadece senetler üzerinden kritik edip metin ve muhteva üzerinde durmadıkları yönündeki iddialarıdır.

    Modern hadis söyleminde hayli rağbet gören bu iddia, birçok sahih hadis hakkında yersiz endişelere yol açmak bir yana, bir bütün olarak hadisler karşısındaki lakayt tavrı da beslemektedir.

    Metin tenkitçiliğine göre bir hadis/rivayet senet bakımından ne kadar güvenilir olursa olsun, eğer metin tenkidi ölçeğinde geçer not alamamışsa muteber değildir.

    Burada işin püf noktası metin tenkidinden ne anlaşıldığıdır. Çünkü metin tenkidi adıyla olmasa bile benzer uygulamalar tarihte hadis-fıkıh sahalarının otoritelerinde de görülmektedir. Özellikle fakihlerin metin tenkidini yöntem olarak kullandıklarını, birbiriyle çatışan rivayetler arasında tercihe giderken metne ait faktörleri veri olarak değerlendirdiklerini biliyoruz. Ancak fakihlerin ilgili uygulamalarıyla modern metin tenkitleri birbirine karıştırılmayacak kadar farklıdır.

    Dolayısıyla yalın metin tenkidi tabiriyle vakit harcamak yerine metin tenkidiyle kimin ne kast ettiği, bir yöntem olarak onu nasıl kullandığına odaklanmalıdır.

    Hadis, Fıkıh ve Kelam tarihinde otoritelerin zaman zaman adına metin tenkidi denebilecek uygulamaları olduğunu görüyoruz. Mesela metni muhal bir durum ihtiva ettiği gerekçesiyle hadisi almadıkları bilinmektedir. Muhal durum yargısına varmak bugün hayli basitleşmiş olsa da otoriteler nezdinde muhal durum açık, net ve kesin aklî yargılara taban tabana zıt durumdur. Akla aykırılık hususundaki zihin karışıklığını "Akıl zihniyet ikileminde din" başlıklı yazımda ele almıştım. İlgi duyanlar oraya bakabilir.

    İmam Şafii"nin Risale"deki şu sözleri metin tenkidi açısından önemlidir: "Hadis rivayetlerinin güvenilirliğini tespit hususunda umumiyetle râvilerin güvenilirliği esasına itimat edilir. Ancak bazı rivayetler bundan müstesnadır. Bu da râvi [aklen-tab"an] mümkün olmayan bir şey rivayet ederse ya da daha fazla güvenilir olan temel kıstaslara aykırı rivayette bulunursa bu durumda râvinin güvenilirliğiyle iktifa edilemez."

    Muhaddislerin senedi sahih de olsa bazı uydurma rivayetleri tespit etmeleri ya da aynı özelliklerdeki bazı rivayetlerde yer alan bir kısım hataları tespit etmeleri de ancak metin tenkidiyle mümkün olabilir. Mesela İmam Zehebî, "İnsanların en yalancıları dökümcüler ve boyacılardır" rivayetini muhaddislerin sahih bir senede iliştirilmiş uydurma hadis olarak gördüklerini ifade ediyor. Sırf senede bakarak hadis kritik etmiş olsalardı bu rivayeti senedine itimaden sahih saymaları gerekirdir.

    İmam Zehebî bir örnek daha veriyor: Muhammed b. Fadl el-Buharî el-Vaiz, Haşid b. Abdillah kanalıyla –sahih bir senetle gelen rivayete göre- Allah Resulü buyuruyor ki; "Hâmil-i Kuran"a gece ibadeti farzdır." İmam Zehebî bu rivayetin de asılsız olduğunu belirtiyor. Senedinin sahih olduğunu bildiği halde rivayeti asılsız bulması İmam Zehebî"nin yaptığının metin tenkidi olduğunu gösterir.

    Hatip Bağdadî el-Kifaye"de, rivayetlerin kabul ve reddine dair muhaddislerin kriterlerini özetleyen güzel bir bölüm açmıştır. Keza günümüz hadis araştırmacılarından Mustafa Azamî"nin Menhecü"n-nakd ınde"l-muhaddisin adlı eserinde de ilgililer konu hakkında doyurucu bilgiler bulabilirler.

    Zikrettiğim işbu metin tenkidi örnekleri, sağlam mesnetlere dayalı, izah edilebilir, Kuran, Sünnet ve selef tecrübesinde örnekleri bulunan makul, yerinde ve zorunlu uygulamalardır. Bu ölçülerde bir metin tenkidi hadis karşıtlığına hizmet etmeyeceği gibi hadis karşısında lakayt tutuma da yol açmaz. İslamî ilimler tarihinde hadis karşıtlığı söyleminin prim yapmamış olması bile bunun başlı başına şahididir.

    Ancak modern metin tenkidi örneklerine bakılacak olursa tenkidin git gide spekülasyona dönüştüğünü söyleyebiliriz. Mesela oryantalistlerin metin tenkidi uygulamalarını özetleyecek en iyi kelime fecaat olsa gerek. Bu bağlamda Goldziher, Wensink, Schacht gibi oryantalistlerin son derece naif ve tarafgir yargıları da sözümona metin tenkidi adınadır.

    Wensink mesela meşhur "İslam beş esas üzerine kurulmuştur" hadisinin sonradan uydurulduğunu iddia ediyor. Efendimiz zamanında müslümanların imana girmek isteyenler için böyle formülleri olmadığını, ilk olarak Şam fetihlerinden sonra Hristiyanlıkta görüp kelime-i kelime-i şehadet formülünü geliştirdiklerini ileri sürüyor.

    Wensink, Asr-ı saadetin başlarından itibaren kılınan namazlarda tahiyyatta geçen şehadet cümlelerinden ya haberi olmamış ya da İslam"ı Hristiyanlığa tabi kılma hayaline kendisini fena kaptırdığından bunu hesaba katmayı akıl edecek kadar serinkanlı olamamış. Keza henüz Şam toprakları fethedilmeden çok önce Medine"de ilk yıllardan itibaren okunmakta olan ezandaki şehadet cümlelerini de gözden kaçırmış olsa gerek.

    Günümüze gelirsek hadis karşıtları olarak bilinen çevrelerin şefaat hadislerini reddederken Allah"ın adaleti gerekçesiyle yaptıkları itirazların adı kendilerine sorarsanız metin tenkididir. Keza Allah"ın adaleti gerekçesiyle onlarca kader hadisine yöneltilen itiraz da metin tenkidiyle izah edilmektedir.

    Burada metin tenkidi, muhal bir durum arz etmesi ya da daha açık ve kesin dinî kıstaslara ters düşmesi gibi gerekçelerle belli bir hadisin muteber sayılmamasını iktiza eden bir teknik yöntemden çok, bütün bütün hadis karşıtlığının bahanesine dönüştürülmüş durumda. Konuyla ilgili belki onlarca hadisin, açıkça ters düştükleri bir Kuran ayeti ya da mütevatir veya meşhur bir hadis olmaksızın sırf "Allah"ın adaleti" gibi içini herkesin farklı biçimde doldurduğu soyut bir söylem adına reddedilmesi metin tenkidiyle izah edilebilecek bir tutum değil.

    Öyle zannediyorum ki, bugüne kadar sahih olduğu bilinen hadisler karşısında metin tenkidine başvurmadan önce mutlaka yapmamız gereken şu muhasebeyi ihmal ediyoruz: Efendimiz gerçekten böyle bir söz söylemiş olamaz mı? Üstelik bir değil, birçok hadis var karşımda. Hiçbiri mi gerçek değil? Senetlerinde sahabeden itibaren bunca râvinin adı geçiyor. Kaynaklar bunların güvenilir kimseler olduğunu söylüyor. Buna rağmen yalan söylediklerini hangi somut gerekçeye dayanarak iddia ediyorum? Evet, yanlış anlamış olabilirler, ama hepsinin birden yanlış anladığını nasıl düşünebiliyorum? Ya ben yanlış düşünüyorsam, ya benim doğru sandığım fikirler, söylemler yanlışsa? En az bu hadisleri eleştirdiğim kadar kendi doğrularımı da eleştirmem, sahici bir sorgudan geçirmem gerekmiyor mu?

    Yazı kaynağı : www.yenisafak.com

    Hadislerin Tesbitinde Sened Tenkidinin Tercihi Nedenleri

    Hadiste İsnad ve Metin Tenkidi

    Hadiste İsnad ve Metin Tenkidi

    Temel Kavramlar

    Hadis, sened ve metin olmak üzere iki temel unsurdan oluşur. Sened, metni birbirlerinden belli usullerle almak ve rivâyet lafızlarıyla nakletmek suretiyle bize kadar ulaştıran râviler silsilesinin adıdır. Metin ise senedin sonunda râvilerin naklettikleri sözlü kısımdır.

    Hadis denince öncelikle Hz. Peygamber’e ait söz, fiil ve takrirlerin (onaylar) oluşturduğu metin kısmı anlaşılır. Buna merfu hadis denir. Bununla birlikte sahâbe ve tâbiûnun söz, fiil ve görüşleri de kayıtlı olarak hadis diye isimlendirilir.

    Kelime anlamı “dayandırmak, nispet etmek” olan isnad ise sened kökünden türetilmiş bir kelime olup hadis ilminde sözü sahibine dayandırma, ulaştırma ya da nispet etme anlamına gelmektedir. Tenkid kelimesi Arapça’daki ‘nakd’ kelimesinin karşılığı olarak kullanılmaktadır. Nakd kelime anlamı itibariyle, ayıklamak, dirhemlerin sahtesini gerçeğinden ayırt etmek demektir. Şu halde hadis tenkidi terkibiyle bir hadisin sahih olup olmadığının tespiti amacıyla yapılan işlem ve incelemeler anlaşılmaktadır. Nakd ve Türkçeleşmiş karşılığı olan tenkid kavramı batı dillerinden gelen ‘kritik’ kelimesiyle de karşılanabilir.

    Hadis tenkidi, hadisin iki temel unsuru üzerinde cereyan eder. Bunlardan birincisi sened, ikincisi metindir. Hadisin metin kısmını nakleden râviler ve sened üzerindeki inceleme sened tenkidi, metnin muhtevası ve diğer kaynak ve rivâyetlerle karşılaştırılması ise metin tenkidi olarak adlandırılır. Bir hadisin sahih olup olmadığını belirleme, bir bütün halinde hadisin senedi ve metniyle birlikte değerlendirilmesine bağlıdır.

    Sened Tenkidi

    Senedli bilgi nakletme ve naklettiği haberin kaynaklarını verme anlamına gelen isnad sistemi Müslümanların geliştirdiği orijinal bir sistemdir. Müslümanlar ilk dönemlerden itibaren Hz. Peygamber’in hadisleri yanında başta sahâbe ve tâbiûn nesli olmak üzere önemli şahsiyetlerin söz ve fiillerini nesilden nesile sözlü ve yazılı olarak nakletmeyi bir gelenek haline getirmişlerdir. Bu sebeple isnad sistemi hicri I. asrın ortalarından itibaren sadece hadiste değil, diğer İslâmi ilimler yanında dil, edebiyat, tıp gibi çok farklı alanlarda bile kullanılır hale gelmiştir.

    Kur’ân-ı Kerîm yanında Hz. Peygamber’in uyarıları isnad sisteminin ortaya çıkmasına ve Müslümanlarda tenkid zihniyetinin gelişmesine sebep olmuştur. Diğer taraftan Hz. Peygamber’e yalan isnad etmeme konusundaki hassasiyet, hadis râvilerinin sıkı bir şekilde araştırılıp incelenmesi sonucunu doğurmuştur. İşte sened tenkidinin temelini bu inceleme oluşturur.

    Sened Tenkidinin Unsurları: Hadis âlimleri bir hadisin senedini incelerken, özellikle (a) senedin muttasıl, yani kesintisiz olmasını, (b) sened zincirindeki râvilerin sika, yani güvenilir ve yetkin olmasını, (c) sened zincirindeki râvilerin hadisi muteber bir yolla almalarını göz önünde bulundurmuşlardır.

    Senedin muttasıl olmasından maksat, sened zincirindeki râviler arasında bir kopukluk ya da irtibatsızlık bulunmamasıdır. Râvilerin birbirleriyle görüşmüş ya da bir şekilde irtibat kurarak hadisi almış olmaları hadisin kabulü açısından büyük önem taşımaktadır. Seneddeki râvi zincirinde bir düşme olması ya da râviler arasında bir irtibatsızlığın tespiti o rivâyete olan güveni azaltır.

    Senedin muttasıl olması hadisin kabulü için büyük önem taşır, ancak tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda seneddeki râvilerin sika olması da gerekir. Lugat anlamı ‘güvenilir’ olan ‘sika’ tabiri, hadis ilminde adâlet ve zapt sıfatlarını taşıyan râvi hakkında kullanılır. Adâlet en kısa ifadesiyle râvinin dinin emir ve yasaklarına riayet eden doğru sözlü ve dürüst bir kişiliğe sahip olması demektir. Zapt ise râvinin yeterli zihinsel donanıma sahip olması, teknik ifadesiyle öğrendiği hadisi nakledinceye kadar değiştirmeden muhâfaza edebilmesidir. Adâlet ve zapt sıfatlarından birini taşımayan râvinin rivâyeti makbul sayılmaz. Bir râvinin sika olup olmadığına karar vermek için yapılan inceleme ve çalışmalara hadis ilminde cerh ve ta‘dil adı verilir.

    Senedin muttasıl ve râvilerin sika olması yanında sened zincirindeki râvilerin her birinin hadisi birbirlerinden muteber hadis alma yollarından biriyle almış olması da aranır. Râvinin hadisi semâ, kıraat, icâzet gibi genel kabul görmüş hadis alma yollarından biriyle değil de söz gelimi hocadan izinsiz, hırsızlama yoluyla almış olması onun rivâyetinin kabul edilmemesine yol açar. Hadis âlimleri bir hadisin sahih yani sağlam ve kabul edilebilir bir rivâyet olabilmesi için yukarıdaki unsurlar dışında şaz ve illetli olmamasını da şart koşarlar. Şaz, hadisin sened veya metin açısından diğer rivâyetlere aykırılık taşımasıdır. İllet ise hadisin sened veya metninde bulunan ve ancak hadis ilminde uzman olanların görebileceği gizli bir kusurdur.

    Yapılan incelemeler sonucunda yukarıdaki özellik ve şartları taşıyan hadisler sahih, taşımayanlar zayıf kabul edilir. Bir hadisin sahih olduğuna hükmetme işlemine teknik tabiriyle ‘tashih’, zayıf olduğuna hükmetmeye de ‘tad‘îf’ denmektedir. Hadis âlimleri tarafından sahih olduğuna hükmedilen bir hadis bütün bu aşamaları geçmiş demektir. Aynı şekilde zayıf olduğuna hükmedilen bir hadis de yapılan incelemeler sonucunda yeterli şartları
    tamamlamamış hadis olarak değerlendirilir. Bununla birlikte hadisçiler ilmi bir ihtiyat göstererek sahih sayılan bir hadisin gerçekte sahih olmayabileceğini, zayıf sayılan bir hadisin de gerçekte sahih olma ihtimali bulunduğunu söyleyerek değerlendirmelerinde bir hata payı bırakmışlardır.

    Sahih hadis, sika bir râvinin kendisi gibi sika olan râviden almak suretiyle senedin başından sonuna kadar muttasıl bir şekilde şaz ve illetli olmaksızın naklettiği hadistir. Bütün aşamalardan geçmiş bir hadis muhteva itibariyle yine de kesinliği belli diğer şer‘i, akli, tarihi ve tecrübi bilgi ve delillere aykırılık taşıyorsa o takdirde metin tenkidi olarak isimlendirilen ikinci bir tenkid ve değerlendirme işlemine tabi tutulacaktır.

    Sened Tenkidinin Sonuçları: Bütün şartları taşıyan hadis sahih; bütün şartları taşıdığı halde râvilerinden birinde hafif bir zapt kusuru bulunan hadis hasen olarak isimlendirilir ve bu grupta yeralan hadisler makbul sayılır. Senedinde inkıta bulunan hadisler ise zayıf kabul edilir. İnkıta eğer sahâbe/tâbiûn tabakasında ise hadis mürsel; senedden peşpeşe olmaksızın iki veya daha fazla râvi düşerse munkatı; peşpeşe iki râvi düşerse mu‘dal adını alır. Diğer taraftan râvilerde adâlet veya zapt yönünden tespit edilen eksikliklerin çeşidine, az veya çok oluşuna göre de hadis muhtelif adlar alır (muallel, münker, metruk, şaz gibi).

    Bütün bu değerlendirme ve tespitlerin temelinde Peygamber’e yanlış bir söz nispet etmeme hassasiyeti bulunmaktadır. Sened tenkidi büyük ölçüde bize sağlam bir metin vermekle birlikte, muhtevanın diğer delil ve bilgilerle mukayesesi ve genel yapıyla uyumu da gözden ırak tutulmamıştır. Metin tenkidi olarak isimlendirilen bu muhteva analiz ve mukayesesi metin tenkidi konusunu teşkil edecektir.

    Metin Tenkidi

    Metin tenkidi bir kavram olarak esasen batı menşeli bir tabirdir. Batıda senedli bilgi nakletme gibi bir gelenek ve zaten böyle bir imkân söz konusu olmadığından başta kutsal kitaplar olmak üzere geçmişten günümüze intikal eden metinler muhteva açısından tahlil edilmeye ve orijinal olup olmadıkları bu yolla tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu çerçevede mevcut nüshalardan doğruya en yakın ve en sahih metni elde etmeyi hedefleyen tenkidli neşir (edisyon kritik) yanında, edebî tenkid, yorumsamacı tenkid (hermenötik) gibi birçok metin tenkid yöntemi ortaya çıkmıştır.

    Son iki asırda oryantalistlerin İslâm ilim geleneğindeki isnad sistemi üzerinde yaptıkları araştırmalar sonunda Müslümanlarda metin tenkidi olmadığı yönünde iddialar ortaya atmaları, İslâm dünyasında metin tenkidinin gündeme gelmesine sebep olmuştur. Birçok Müslüman araştırmacı Müslümanların da metin tenkidi yaptıklarını ispatlamaya çalışan araştırmalar ortaya koymuştur. Esasen son dönemlere gelinceye kadar Müslüman âlimlerin geçmişte metin tenkidi gibi bir öncelikli gündem ve problemleri olmamıştır. Çünkü onların ellerinde metni tevsik imkânı veren isnad gibi son derece önemli ve orijinal bir sistem bulunmaktadır. Dolayısıyla bir metnin sıhhatini belirlemek için sadece metne mahkûm değillerdir. Bununla birlikte bu onların metinle hiç ilgilenmedikleri ve metnin muhtevasını
    değerlendirmedikleri anlamına gelmez. Tam aksine en az sened kadar metinle de ilgili çalışmalar yapmışlardır. Esasen sened tenkidi olarak görülen hususların bile bir bölümü metnin incelenmesini de içine almaktadır.

    İslâm dünyasında son dönemlerde hadiste metin tenkidi dendiğinde kasdedilen ise daha ziyade hadislerin Kur’ân’la, sünnetle, tarihi ve tecrübî bilgilerle, akılla mukayese edilerek tenkide tabi tutulması olmuştur. Burada aslında modern anlamda bir metin tenkidinden ziyade “metnin tenkidi”, daha açık ifadeyle hadisin asıl unsurunu teşkil eden “hadis metninin tenkidi”nden bahsedilebilir. Bu anlamda hadis metninin tenkidinin de sahâbe döneminden itibaren başladığı söylenebilir. Başta Hz. Âişe olmak üzere bazı sahâbiler kendilerine ulaşan bazı hadisleri doğruluğundan emin oldukları Kur’ân ve sünnet bilgileriyle karşılaştırıp tenkid etmişlerdir.

    Temel amaç, sened yönünden sahih olan bir hadisin muhteva açısından daha sağlam ve kesin delillerle karşılaştırılıp aykırılık halinde reddi, paralellik halinde pekiştirilmesini temin etmektir. Ancak temelde bir mukayese yöntemi olan metin tenkidi daha çok sahih bir hadisin muhtevasında aykırılık görüldüğünde gündeme gelmektedir. Sonuçta hadisteki ‘metnin tenkidi’nin de modern anlamdaki ‘metin tenkidi’nin bir yönünü teşkil ettiği söylenebilir.

    Metin Tenkidinin Unsurları: Metin tenkidi temelde bir karşılaştırma yöntemidir. Aynı anlamda olmak üzere arz, muaraza ve mukayese tabirleri de kullanılmaktadır. Kısaca sened açısından sahih görünen bir hadisin metninin doğruluğunu kontrol etmek için doğruluğundan emin olduğumuz diğer delil ve bilgilerle karşılaştırılmasına metin tenkidi demekteyiz. Bu çerçevede bir hadis; (a) muhteva ve (b) dil ve üslup itibariyle başlıca iki yönden metin tenkidine tabi tutulur.

    Muhteva açısından yapılan tenkidde hadisin muhtevası ve içerdiği bilgi ve hükümler Kur’ân-ı Kerîm, Sünnet, akl-ı selîm, tecrübe, tarihî ve ictimaî bilgilerle karşılaştırılarak değerlendirilir.

    Yapılan değerlendirmelerde gelen bir hadisin muhteva olarak bu gibi kesin delil ve bilgilere tevil edilemeyecek şekilde aykırı olduğu tespit edilirse bu hadis veya rivâyetin doğru olmadığına hükmedilir. Bu yaklaşımın temelinde şöyle bir mantık yatmaktadır: Hz. Peygamber’in, Allah’tan alıp tebliğ ettiği Kur’ân’a aykırı bir şey söylemesi ya da yapması düşünülemez. Kendi yapıp ettikleri ya da söyledikleri olan Sünnetle çelişmesi de sözkonusu olamaz. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) aklî gerekliliklere, tarihi ve ictimai gerçeklere, doğruluğu kesinleşmiş ilmi ve tecrübî verilere aykırı hüküm beyan etmesi de beklenemez. Dolayısıyla bu bilgilerle çelişir durumda olan bir hadis veya haberin ona nispet veya isnadından en azından şüphe duyulmalıdır.

    Dil ve üslup açısından yapılan tenkid ve değerlendirmelerde de gelen rivâyetteki ifadelerin Arapça dil bilgisi kurallarına uygunluğu, edebi açıdan Hz. Peygamber’in genel üslup ve ifade tarzlarıyla ne kadar örtüştüğü kontrol edilir. Arapça dil kurallarına uymayan bir muhteva, fasih bir Arapça’ya sahip olan Allah Resûlü’nün ağzından çıkmış olamaz. Aynı şekilde Hz. Peygamber’in karakterine yakışmayacak hafiflikte ifadeler, ifrat ya da tefrite varan hüküm ve değerlendirmeler edebi bir üslup ve nezakete sahip olan Hz. Peygamber’e nispet edilemez.

    Kur’ân-ı Kerîm: Bir hadis metni tevil edilemeyecek ölçüde Kur’ân-ı Kerîm’e aykırı olamaz. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Kur’ân’a aykırı görünen bir hadisi reddetmekte acele etmemektir. Öncelikle her ikisinin muhtevasının iyi kavranması, aralarında gerçekten bir çelişki bulunup bulunmadığının ayrıntılı olarak incelenmesi gerekmektedir. Ayrıca mukayese yapılırken Kur’ân’ın o konuyla ilgili olarak sunduğu genel çerçeve dikkate alınmalı, problem etraflı bir şekilde ele alınıp incelenmelidir. Sonuçta hadis metninin Kur’ân ile bağdaştırılma imkânı varsa tevil edilerek araları bulunur. Aksi takdirde hadisin merdud yani kabul edilemez bir hadis olduğuna hükmedilir.

    Sünnet: Hadis metninin sünnet ve doğruluğu ispatlanmış diğer hadis rivâyetleriyle karşılaştırılması daha fazla başvurulan bir metin tenkid yöntemidir. Burada muhteva açısından problemli görülen bir hadis, sened itibariyle sahih görünse bile diğer sağlam rivâyetlerle karşılaştırılarak tenkide tabi tutulur.

    Aykırı olması halinde reddedilir. Burada da yukarıda işaret edilen, hadisler arasında tevil edilebilme imkânı, nasih-mensuh ilişkisinin mevcudiyeti gibi hususların dikkate alınması gerekir.

    Hadisin sünnete/sahih ve sabit diğer hadislere arz edilerek değerlendirilmesi yöntemine daha çok hadisçiler başvurmuştur. Hadisçiler rivâyetler arasındaki bu tür farklılıkları, sened veya metinde görülen aykırılıkları (şuzûz) tespit edebilmek için aynı hadisin bütün tarîklerini toplama yoluna gitmişlerdir. Bu onlara rivâyetler arasında mukayese yapma ve en doğru metni tespit etme imkânı vermiştir. Hadisçilerin bu çalışmasına turuk çalışması denmektedir. Bu konuda bir hadisin sahih bulduğu bütün tarîklerini aynı yerde vermeye özen gösteren Müslim’in el-Camiu’s-sahih’i hadis kitapları arasında özel bir yere sahiptir.

    Akl-ı Selîm: Hz. Peygamber’den sadır olmuş bir hadis, temelde sağlam, önyargısız ve objektif işleyen bir akla aykırı değildir. Çünkü sonuçta vahyin ve o vahyi getiren Peygamber’in sünnetinin kaynağı Allah olduğu gibi aklın yaratıcısı da Allah’tır. Hz. Peygamber’in selîm bir akla aykırı bir söz söylemesi veya yapması düşünülemez. Ondan nakledilen bir hadiste akla aykırı bir durum görülüyorsa o hadisin doğru olmadığına hükmedilir. Ancak burada mukayese edilen aklın ‘selîm’ olması yani çeşitli önyargı, heva ve heveslerden arınmış, objektif bir akıl olması gerekir. Aksi takdirde günümüzde sıklıkla karşılaşıldığı gibi kendi heva ve arzusuna, şahsi görüş ve düşüncelerine uymayan her hadisi akla aykırı olduğu gerekçesiyle reddetme durumuna düşülür.

    Diğer taraftan aklın sınırlarını aşan ve akılla izahı mümkün olmayan pek çok konu da ayetlerde olduğu gibi hadislerde de geçebilmektedir. Dolayısıyla akla aykırı olma ölçüsünde ihtiyatlı davranmak, hadisin akla aykırı olduğu gerekçesiyle reddinde acele etmemek gerekir. Bu sebeple birçok âlim akla aykırılık konusunda hadisin reddi için “tevil kabul etmeyecek şekilde akla aykırılık bulunması” kaydını getirmişlerdir. Şu halde akl-ı selîme aykırı görünen bir hadisin önce tevil edilebilme imkânı araştırılır, tevil imkânı olmazsa o takdirde reddi yoluna gidilir.

    İlmî ve Tecrübî Veriler Bir hadis metninin muhteva açısından karşılaştırılıp değerlendirildiği alanlardan biri de kesinleşmiş ilmi ve tecrübî verilerdir. Bilimsel ve deneysel olarak ispatlanmış kesin bilgilere aykırı görülen bir hadis metninin sahih olmadığına hükmedilir. Çünkü vahiyle desteklenmiş ve vahyin kontrolünde yaşamış Hz. Peygamber’in doğru olmayan bilgiler beyan etmesi düşünülemez. Nitekim “balık yemek vücudu zayıflatır” şeklindeki bir rivâyet balığın faydaları konusundaki bilimsel ve deneysel bilgilere uygun olmadığı için reddedilmiştir.

    Bilimsel verilere aykırı hadisin reddi konusunda acele etmemek ve ihtiyatı elden bırakmamak bu konuda da esastır. Aksi takdirde henüz bilimsel olarak ispatlanmamış hipotez veya teorileri bilimsel hakikatler olarak görüp sahih bilinen hadisleri reddetmek durumuna düşülmüş olur. Kimi zaman bilimsel gerçek olarak bilinen hususların doğru olmadığı veya aksinin doğru çıktığı, günümüzde zaman zaman görülen olaylardandır. Hadisleri bu ölçüye göre değerlendirirken pozitivist bilim anlayışının etkilerini göz önünde bulundurmak gerekir.

    Tarihî ve İçtimaî Bilgiler: Hadislerin muhteva açısından incelenip değerlendirildiği diğer bir alan tarihi ve içtimai bilgilerdir. Geçmişte ve günümüzde sahih kabul edilmiş bazı rivâyetler de dâhil olmak üzere bazı hadisler bu açılardan değerlendirilip tenkid edilmiştir. Bir hadis metninde yeralan bir bilginin kesin olan tarihi bilgilerle uyuşmaması, metnin uydurma veya hatalı oluşunun alametlerinden sayılır. Hadislerin tarihi bilgilerle karşılaştırılıp tenkid edilmesi hadisçilerin hem sened, hem de metin tenkidinde sıkça başvurdukları yöntemlerdendir. Hadis metinlerinin muhteva açısından mukayese edilip tenkide tabi tutulduğu daha farklı alanlar da mevcuttur.

    Dil ve Üslup: Hadis metinleri Arap dili kaidelerine uygunluk açısından incelenerek tenkide tabi tutulur. Arapça’nın temel dil ilimleri olan sarf ve nahiv kaidelerine uymayan, teknik tabiriyle rekâket (lafız ve mana bozukluğu) taşıyan ifadeler Hz. Peygamber’e ait kabul edilmez. Hz. Peygamber çocukluğundan itibaren fasih bir Arapça ile yetişmiştir. Dolayısıyla bu tür dil hatalarının ona nispeti doğru değildir.

    Diğer taraftan hadis metni üslup açısından da incelenir. Mana itibariyle Peygamber’in (s.a.v.) şanına yakışmayacak ifadeler, az bir ibadete aşırı sevap vaadeden, az bir günaha aşırı ceza bildiren rivâyetler onun mutedil tavrına aykırı kabul edilerek tenkid konusu yapılmıştır. Yine basit, alaya alınacak hafif ifadeler, ifrat ve tefrite varan mübalağalı hükümler, fıtrata aykırı talepler, şehvete teşvik unsuru taşıyan sözler vb. muhtevadaki hadisler de nebevî üsluba uymadığı için reddedilmiştir.

    Metin Tenkidinin Sonuçları: Muhteva ve dil ve üslup açısından değerlendirilerek metin tenkidine tabi tutulan hadisler sonuçta tevil edilemeyecek kadar açık bir şekilde Kur’ân’a, sünnete, akl-ı selîme, kesin ilmi verilere, tarihi bilgilere aykırı, dil ve üslub açısından problemli görülüyorsa o hadisin en azından sahih ve sabit olmadığına hükmedilebilir. Ancak verilecek değer hükmü hadiste bulunan aykırılığın derecesine göre mevzu (uydurma) olmaktan hafif seviyede zayıf olmaya kadar farklı kategorilerde bulunabilir. Meselâ hadisin metninde yeralan bir tarih hatası muhtemelen râviden kaynaklanmış olup bu o hadisin uydurma olmasını değil, belki râvinin zapt kusurundan dolayı zayıf olmasını gerektirir. Hatta Hz. Ömer’in Kur’ân’a aykırı olduğu gerekçesiyle kabul etmediği Fatıma bint Kays rivâyetinde olduğu gibi temel hadis kaynaklarında bulunan ve uygun bir yorumu yapılabilen sahih bir rivâyet olması da mümkündür. Bazen de patlıcanın faziletiyle ilgili hadiste olduğu gibi mevzuluğu açık bir şekilde görülebilir. Dolayısıyla bir hadisin sahih olup olmadığına karar vermek için sadece metnine bakmak her zaman yeterli olmamaktadır.

    Geçmişte hadis âlimleri hadislerin senedine bakılmadan doğrudan metninin dikkate alınarak incelenmesini genellikle tasvip etmemişler, bu konuda önceliği sened tetkik ve tenkidine vermişlerdir. Sened açısından problemli bulunan hadislerin metnindeki kusurları zikretmeye gerek duyulmamıştır.

    Sonuç itibariyle hadiste metin tenkidi yapılırken samimiyet, i‘tidal, geniş hadis kültürü, metnin iyi kavranması, hadisin bütün tarîklerinin toplanması, hadisin edebi özelliklerinin tespiti, müteşâbih-müşkil (anlaşılması zor) hadislerden olup olmadığının tespiti, te’vil imkânlarının araştırılması, metnin derinlemesine tahlil edilmesi gibi noktalara dikkat edilmesi bu yöntemin uygulanması esnasında göz önünde bulundurulması gereken hususlardandır.

    Uygulama: Bir Hadisin Sened ve Metin Açısından Tahlili

    Hadisin Kaynaklarda Yeralan Lafızları: (Yahyâ b. Yahyâ dedi ki), Mâlik bana tahdis etti, onun İbn Şihâb’dan, onun Abdullah b. Ömer’in iki oğlu Hamza ve Sâlim’den, onların da babaları Abdullah b. Ömer’den rivâyet ettiklerine göre Resûlüllâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Uğursuzluk üç şeydedir: Evde, kadında, atta” (Mâlik, İsti’zân, 22, hadis no: 1787).

    Rivayetlerin bazıları “Sirâyet etme yoktur, uğursuzluk da yoktur, uğursuzluk şu üç şeydedir” şeklinde, bazıları da “Uğursuzluk ancak şu üç şeydedir” ifadeleriyle nakledilmiştir. Hadisin râvileri İbn Şihâb ez-Zührî’den sonra farklılaşsa da hepsinin ortak senedi İbn Şihâb-Sâlim/Hamza b. Abdillah b. Ömer-Abdullah b. Ömer şeklindedir.

    Sened ve Metin Açısından Hadisin Tahlîli

    Sened: Hadisin senedi; Zührî-Sâlim/Hamza b. Abdullah b. Ömer–Abdullah b. Ömer şeklindedir. Zührî’den sonra hadis başta Mâlik olmak üzere muhtelif öğrencileri vasıtasıyla kaynaklara geçmiştir. Râvilerin hepsi de birbirleriyle görüştükleri bilinen tanınmış sika râvilerdir.

    Metin: Birinci sırada metni verilen ve üç şeyde uğursuzluk bulunduğunu ifade eden hadisin aynı sahâbiden gelen farklı rivâyetleri ile aynı konuda farklı sahâbilerden nakledilen metinler karşılaştırıldığında görülmektedir ki sened itibariyle sahih olsa bile bu hadisin daha doğru metni “uğursuzluk olsaydı şu üç şeyde olurdu” mealindeki metindir. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Peygamber, bu konuda cahiliye ehlinin veya Yahudilerin batıl inançlarını söz konusu ederek bunların yanlışlığını ortaya koymuş, İslâm’da uğursuz sayma gibi bir şey olamayacağını belirtmiştir. Ancak bu tespit nakledilirken eksik duyma veya yanlış anlama gibi sebeplerden dolayı “Uğursuzluk şu üç şeydedir…” şeklinde intikâl etmiştir.

    Sonuç olarak hadis sened ve metin açısından değerlendirildiğinde sened yönünden sahih, muhteva yönünden diğer rivâyetlerle çelişik görünmektedir. Bu durumda hadisin, reddolunmasa bile Kur’ân ayetleri, Hz. Peygamber’in sünneti, İslâm’ın genel prensipleri ve diğer sahih hadisler ışığında yorumlanıp anlaşılması gerekmektedir. Buna göre İslâm’da uğursuzluk diye bir şey yoktur. Olsaydı, cahiliye halkının veya Yahudilerin dediği gibi bu üç şeyde, kadında, atta ve evde olurdu. Oysa böyle bir şey sözkonusu değildir. Bunlar İslâm dışı toplumların batıl inançlarından ve bunların nakledilip eleştirilmesinden ibarettir. Böyle bir şey sözkonusu olsa bile bunun anlamı, kişinin en fazla mutluluk veya bahtsızlığına sebep olan şeylerden olmaları yönündendir. Yoksa bizatihi uğursuz olmalarından değildir.

    Yazı kaynağı : dhbt.gen.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap