Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    david hume bilim sanat ya da düşünce hayatına katkısı

    1 ziyaretçi

    david hume bilim sanat ya da düşünce hayatına katkısı bilgi90'dan bulabilirsiniz

    David Hume

    David Hume

    David Hume (7 Mayıs 1711 – 25 Ağustos 1776),[1] İskoç filozof, ekonomist ve tarihçi.[2][3]

    Genellikle İngiliz dilinde yazmış en önemli filozoflardan biri olarak kabul edilir.[4] Aynı zamanda bir tarihçi ve deneme yazarı olarak da bilinir.[4]

    İnsan zihninde olup bitenleri Newton'un deneysel yöntemini uygulayarak, yeni bir insan bilimi kurmayı ve geliştirmeyi öneren Hume, tüm iyi niyetine ve yüksek amaçlarına rağmen, İngiliz empirizminin temel tezlerini koruduğu için son çözümlemede kuşkuculuğa düşmekten kurtulamamıştır. Bizim yalnızca, kendi zihnimizde doğrudan ve aracısız olarak tecrübe ettiğimiz ideleri, duyum ve izlenimleri bilebileceğimizi, bilgide kendi zihnimizin ötesine geçemediğimizi ve bundan dolayı herhangi bir şeyin insan zihninden bağımsız olarak var olduğunu söyleyemeyeceğimizi belirten Hume, insan zihnini bilgi bakımından analiz ettiği zaman, insan zihninin tüm içeriklerinin bize duyular ve deney tarafından sağlanan malzemeye indirgenebileceğini görmüştür, bu malzeme ise algılardan başka hiçbir şey değildir.

    Kısacası, David Hume düşüncenin insanlıktaki en önemli şey olduğunu söyleyen bir insandır.

    Gilles Deleuze'e göre, "Hume için söz konusu olan zihin psikolojisini, zihnin duygulanımlarının psikolojisiyle ikame etmektir. Zihin psikolojisi imkânsız, kurulamaz olandır, çünkü nesnesinde ne gerekli istikrarı ne de gerekli evrenselliği bulabilir; insanın gerçek bilimini yalnızca bir duygulanımlar psikolojisi kurabilir."

    Başlıca Eserleri[değiştir | kaynağı değiştir]

    Ölümünden sonra çıkan eserleri[değiştir | kaynağı değiştir]

    Hume üzerine yazılan kitaplar[değiştir | kaynağı değiştir]

    Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

    Yazı kaynağı : tr.wikipedia.org

    Sosyal Bilimler

    Sosyal Bilimler

    David Hume (1711-1776), Descartes’ın ölümünden 61 yıl sonra, rasyonalist bir çağın içinde doğar. Bu yüzden de Hume’un görüşlerini Descartesçı rasyonalizmden bağımsız ele almak, bu deneyimi göz ardı etmek olur. İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma (Say, 2017) eserinden yola çıkarak, Hume’u Descartes’la (kimi zaman buna Spinoza ve Freud eklenecek) karşılaştırarak bir tahlil yapmaya çalışacağım. Bu çalışmanın önemi, Hume’un birçok konu hakkında görüşlerinin özünü ihtiva etmesidir. Bu bakımdan da Hume’a giriş niteliğinde bir eserdir. Önce filozofun felsefi anlayışından bahsetmekle başlayalım.

    David Hume, kitabın ilk bölümünde iki tür felsefeden söz eder. “İnsan, aslında eylem için doğmuştur” (11) diyerek felsefenin ilk türünü açıklar. Bu türü benimseyen filozoflar “gündelik hayatta dikkati en çok çeken gözlem ve durumları seçerler; karşıt kişilikleri tam tezat içinde verirler; şan ve mutluluk görünümleri ile bizi erdem yoluna çekerek, bu yollardaki adımlarımıza en sağlam ilkeler ve en parlak örneklerle yön verirler” (11). Burada Hume’un ileri sürmeye çalıştığının ampirist bir felsefe (veya bilim) olduğunu hemen fark ediyoruz. “Öbür filozoflar ise, insanı eylemde bulunan bir varlık olmaktan çok akıl sahibi bir varlık olarak görürler ve davranışlarını işlemekten çok anlama yetisini biçimlendirmeye çalışırlar” (12). Bu karşılaştırmanın galibi, “rahat ve açık felsefe” dediği ilkidir. Sebebi ise bu türün, hem anlaşılır olmasından dolayı hoşa gitmesi hem de bir fayda sağlamasıdır. “Anlaşılması güç felsefe”yle uğraşan “derin filozof”, çok ayrıntılı düşündüğünden, hataya düşme ihtimali yüksek olur. Açık ve anlaşılır felsefe, ona göre sağduyuya hitap eder, hatta aslında diyebiliriz ki, sağduyunun ürünüdür. Bu da demek oluyor ki, Hume, gündelik hayatın bilgisiyle bilimsel bilginin oluşmasını birbirinden pek de ayırmıyor. Oysa, bilimde Hume’un daha sonra faydalı dediği sağduyu, alışkanlık, “tecrübe” vb. kavramlar ne kadar hoş karşılanır? Kafamızı karıştıran soruların başında bu gelir.

    “İskoçyalı Epikür” olarak bilinen Hume, Fransa’da yaşadığı dönemde Rousseau ve Voltaire gibi önemli isimlerle dostluklar kurmuştur. Hatta rivayet edilir ki, kitaplarının ateşe atıldığı dönemde Rousseau’yu Fransa’dan İngiltere’ye bizzat kaçırmıştır.[1] Yukarıdaki epigrafı bunun üzerinden değerlendirmek gerekir: Yakılmaya değer kitap hangisidir? Bu soru paralelinde Hume’dan yaptığımız, yazının başındaki alıntının bir tahlilini yapmak gerekir. Vurgulu kısımlar Hume’un önceliklerini belirtmemiz için yeterli gözükür: 1) nicelik ve sayı üzerine deneysel akıl yürütmeler, 2) olgu sorunu ve varoluş üzerine deneysel akıl yürütmeler. Aslında bunların her ikisi de Hume’da iki tür bilgiye tekabül eder (24): ilki (a priori olarak) matematiksel, ikincisi (a posteriori olarak) olgusal. Hume’un a priori bilgiyi dışlamayıp onu sadece matematiksel olarak görüp geri kalan şeyleri de olgusal, a posteriori görmesi, Hume’u ampirizme yaklaştırır. Bunu biraz açmayı deneyelim.

    Kuşkuyu felsefi anlamda yöntemli biçimde ilk kullananın Descartes olduğu bilinir. Descartes’ın kuşkusunu, olguların yeniden inşası için bir araç olarak görmek gerekir. Kendi kuşkuculuğunu diğerlerinden şu cümlelerle ayırır (Yöntem, 65, vurgu benim): “bunu yaparken [kuşku duyarken] Şüpheciler gibi davranmadım, yani sırf şüphe etmek için şüphe edenler ve kesin olmayanın dışında hiçbir şey aramayanlar gibi. Çünkü ben onların tersine tamamen kesin olanın peşine düşmüştüm.” Descartes bu bakımdan, olgulardan, olaylardan; dolayısıyla bir anlamda bunları algılayış biçiminden, duyumlardan kuşku duyar. Buna paralel olarak, Meditasyonlar’da bedenle, bir anlamda duyumlarla ilgili ikinci meditasyonun başlığını hatırlayalım: “İnsan zihninin doğası: Zihni tanımak, bedeni tanımaktan daha kolaydır” (32, vurgu benim). Yöntem’de duyumlara karşı güvensizliğinden ötürü ortaya çıkan deneyin sonsuz döngüsünü görmüştü: “Deneyler konusunda da dikkatimi çeken husus, bilgimiz arttıkça deneylerin daha da zorunlu hale gelmesiydi” (110). Descartes algılama yetisine, zihne güvenirken, Hume’u bunun tam karşısına konumlandırmak yanlış olmayacaktır. Ona göre bilinmesi zor olan, yani güvenilmez olan zihindir: “İnsanın anlama yetisinin sınırları o kadar dardır ki bu konuda elde ettiklerinin kapsamından da, güvenilirliğinden de, çok az tatmin sağlamak umulabilir” (14). Ona göre insan “eyleyen bir varlıktır” ve sağduyusu onun eylemlerine hizmet eder. Zihni, içinde bulunduğu karmaşadan arındırma görevi ise bilimin payına düşer (18-9, birkaç değişiklikle):

    Bu görevi üstlenecek olan bilim, nöroloji bir yana, belki de sonraki yüzyılın (19. yüzyıl) sonlarında ortaya çıkacak psikanalizdir. Hume’un tasviri bize Freud’un kişilik çözümlemesini hatırlatacaktır. Topografik kişilik kuramında Freud’un yapmaya çalıştığı şey, bir anlamda zihni bölümlere ayırmaktır (bkz. Şekil–1).[2] Hume’un insan zihnine duyduğu güvensizlik, onu dışsal şeylere ve onları algılayan duyulara götürür. Descartes duyu verilerinden kuşku duyarken, Hume zihinden kuşku duyar; bu yüzden de dışsal bir güvence bulur kendine: olgular – ya da daha doğrusu, olguların algılanış biçimi. Hume’a göre “en canlı düşünce, en sönük duyumdan daha aşağı kalır yine de” (23). Zihin algılarını ikiye ayırır: a) düşünceler ya da idealar diyeceği “daha az güçlü ve canlı olanlar”, b) ve daha canlı olanlar dediği izlenimler. Hume’un izlenimlere büyük önem atfettiğini hemen fark ederiz. Hatta insanın düşünceleri, izlenimlerinin kopyalarıdır ona göre. Bu bakımdan Freud’la yeniden yakınlaştıklarını görmek mümkün. Zira Freud’un, insanın travmatik yaşantısının kaynağını çocukluk izlenimlerinden aradığı bilinir: “Gerçekten de belli birtakım travmatik olaylardan etkilenen kimselerin, bu etkilenişinin temellerini çocukluk izlenimlerinde aramak gerekir. Bu hatıra izlerini ortaya çıkarıp hastanın bilincine getirmedikçe, marazi belirtileri ortadan kaldırmamız kabil değildir” (Freud’dan aktaran Jankelevitch 1967, 10). Her iki izlenimin de aynı olduğundan bahsetmek de mümkündür.

    Hume’un izlenimlerini biraz açmaya çalışalım. İzlenimlerin muhtevası şudur: “işittiğimiz, gördüğümüz, hissettiğimiz, sevdiğimiz veya nefret ettiğimiz, arzuladığımız veya istediğimiz andaki algılar”. Yani duygular ve algılar, izlenimlerin içerisindedir (25):

    Descartes’ın balmumu örneğini hatırlayalım: Balmumunu ateşe yaklaştırdım, artık eski halinden eser yok; ama hâlâ balmumu – yani, öznitelikleri/yüklemleri[3] gitti, tözü/cevheri kaldı. Balmumu örneğini Hume’a karşı kullanacak olursak, şunu iddia edebiliriz: Olgudaki değişme, ampiristlerin iddia ettiği gibi olgunun tözünü değiştirmeye yetmez – yani, bazı değişimleri “olduğu gibi” yorumlamak yanıltıcı olacaktır. Bilimin nesnesinin incelenmesindeki tavır, gündelik hayattaki tavrımızdan bu bakımdan farklılaşır. Bilimde nesnenizi “olduğu gibi” inceleme fırsatınız olmaz.

    Alıntının ikinci paragrafına bakıldığında, Hume’un ampirist tavrı, Tanrı açıklamasına da yansıdığı görülmektedir. Ona göre Tanrı, bazı özelliklerin zihinde büyütülmesinden ibarettir, bir anlamda teoriktir. Zihin nasıl bazı olguları “abartıyorsa”, iyilik ve bilgelik gibi bazı ideaları da abarttığında Tanrı “yanılgısı” oluşabiliyor. Descartes’ın tanrı kanıtlamasının ise yine tam tersi işlediğini söylemek gerekir. Bir dışsallık söz konusudur. Mealen: Sonsuz bir töz, bu üstün varlık fikrini zihnime yerleştirmiş olmalı. Bunu yapan ancak Tanrı olabilir diyerek, “sonsuz töz” olarak Tanrı’dan söz eder. Descartes’ın Tanrı’ya aslında inanmadığını, en azından ateizme yakın olduğunu düşünen isimler de vardır. Aynı şey, Descartes’tan hemen sonra gelen Spinoza için de söylenir.

    Bu durumda kısa da olsa, Diego Tatián’ın Spinoza Bir Başlangıç kitabında vurguladığı şekliyle, Spinoza felsefesinin Descartes’ınkinden ayrıldığı bir noktadan bahsetmek isterim. Descartes’ın bedenden soyutlanmış bir zihne yaptığı atıf ve şüpheyle zihni hatalardan arındırma, Spinoza’nın eleştirisine maruz kalır: “Anlayışta meydana gelen hata, illüzyon ve muhayyileden türeyen şeyler, Spinoza’ya göre ‘idrak reformu’ vasıtası ile ıslah edilebilecek epistemolojik bir sorun teşkil etmemektedir. (…) Hurafe, dünya hakkında yanlış bir inançtan ibaret değildir; fakat o bir hayat biçimidir” (129).

    Dolayısıyla Spinoza’nın pratik felsefesi, Descartes’ın epistemolojik kaygısından ayrılacaktır. Hatta Deleuze de Spinoza Pratik Felsefe’de, Spinoza’nın “kartezyen düşünceyi bir elek gibi kullandığı”ndan bahsetmektedir: “Kartezyen felsefe Spinoza’nın hiçbir zaman düşünce tarzı olmamış, daha çok retoriği olmuştur. Spinoza Kartezyen felsefeyi ihtiyaç duyduğu retorik için kullanır. Ama bu durum kesin şeklini ancak Ethica’da bulacaktır” (15).

    David Hume’da ise bir pratik felsefe (bir bakımdan, yaşam felsefesi) oluşturmaktan ziyade, mevcut yaşamı kolaylaştırma çabasını görebiliriz ancak. Hem bilimde hem gündelik hayatta faydalı olacağını düşündüğü alışkanlıklar, onun hem Descartes’a hem Spinoza’ya zıt bir konuma yerleşmesine sebep olur. Bu alışkanlıklar, (bilhassa Descartes’ı takip ederek söylersek) zihinde yanlış bir gelenek haline gelir. (Bilimsel anlamda bu yanlışın çözümlenmesi, 20. yüzyılın başlarında eser vermiş bilim felsefecisi Gaston Bachelard’ın payına düşecektir.) Hume, bu bakımdan tarihselliği ve nesnel aklı göz ardı etmiştir. Kitabından bir örnek verelim (84):

    Aynı şekilde, nesnenin incelemesinde bir teori oluşturma yolunda, Hume’a göre, “Ne kadar çok örnek incelersek ve ne kadar özen gösterirsek, bütünden çıkardığımız sıralamanın tam ve eksiksiz olduğundan o kadar emin oluruz” (30). Zihindeki yöntem ve düzen gereği izlenimler, eski izlenimleri çağırır; bununla baş etmenin yolu da daha fazla örnek incelemektir. Örneklerin, olguların incelenmesi, bizi Hume’un neden-etki[5] ilişkisine götürür. “Olgular hakkındaki bütün akıl yürütmelerimiz aynı yapıdadır. Ve her defasında ortada olan olgu ve ondan çıkarılan diğer olgu arasında bir bağ varsayılmaktadır. Bunları birbirine bağlayacak bir şey olmasaydı, çıkarım tümüyle temelsiz olurdu” (33). Hemen sonra verdiği örneğe bakalım: “Karanlıkta konuşan bir ses işitmemiz, bize bir kişinin orada olduğunu belirtir: Neden? Çünkü konuşma insanın doğal yapısının bir etkisidir ve ona sıkı sıkıya bağlıdır.” (Günümüzde o sesin hoparlörden -veya televizyondan- gelme ihtimalini Hume görseydi, muhtemelen bunu yeniden düşünecekti!) Neden ve etki bu durumda birbirinden farklı şeyler oluyor. “Her etki nedeninden ayrı bir olaydır”; “Öyleyse gözlemin ve tecrübenin yardımı olmaksızın herhangi bir tek olayı belirlemeye ya da herhangi bir neden ya da etki çıkarmaya çalışmamız boşunadır” (36). Verdiği bilardo örneği bunu iyi açıklar. Bir bilardo topunun diğerine çarpması sonucu, ikinci (diğer) topun birçok hareketini tasavvur edebiliriz, demeye getirir.

    Hume’u İngiliz ampirizmi içerisinde önemli bir yeri olduğunu söylemek, malumun ilanı olur. Hume’un mirasının psikoloji bilimi üzerindeki etkisi yadsınamaz; fakat sosyal bilim camiasında ne kadar rağbet gördüğü tartışmalıdır. Tabii, hangi sosyal bilimden söz ettiğimize de bağlıdır bu sorunun cevabı. (Örneğin, Fransız sosyolojisi içerisinde Hume’a yer bulmak zor olacaktır.) Fakat yine de pozitivizm ve ampirizm arasında bir yakınlık olduğunu iddia eden yazarlar, Hume’un bilhassa olgulara yaklaşım biçimini göz önünde bulundurduklarında, bunun yavan bir biçimini Türkiye sosyal bilim camiasında görmekte zorlanmayacaklardır.

    M. Taha Tunç
    [email protected]

     Dipnotlar

    [1] Bununla ilgili bildiri sunumu için bkz. YouTube Videosu

    [2] Burada A-Bç algı-bilinci, bilinçöncesini, O id’i, Ben ise Ego’yu göstermektedir. Her ne kadar yazının bazı açmazları olsa da, Freud’a ait bu kavramların ve dahasının çeviri sorunları için bkz. Cemal Dindar, “Freud’u Türkçe Düşünmek”, içinde Ben ve O, İstanbul: Telos, 2012. 7-27.

    [3] Descartes terminoloji hakkında faydalı bir sözlük mevcut: Descartes Sözlüğü.

    [4] İngilizce baskıda public spirit: The Philosophical Works of David Hume, IV. Cilt, s. 97.

    [5] İngilizce baskıda cause-effect: a.g.y., s. 34.

    Kaynakça

    Descartes, René, Meditasyonlar, Çev. Çiğdem Dürüşken, İstanbul: Alfa, 2015.

    —. Yöntem Üzerine Konuşma, Çev. Çiğdem Dürüşken, İstanbul: Alfa, 2015.

    Buzon, de Frédéric ve Denis Kamboucher, Descartes Sözlüğü, Çev. Murat Erşen, İstanbul: Say, 2012.

    Deleuze, Gilles, Spinoza. Pratik Felsefe, Çev. Ulus Baker, İstanbul: Norgunk, 2005.

    Dindar, Cemal, “Freud’u Türkçe Düşünmek”, Ben ve O, İstanbul: Telos, 2012. 7-27.

    Freud, Sigmund, Ben ve O, Çev. Oya Kasap, İstanbul: Telos, 2013.

    Hume, David, The Philosophical Works of David Hume. 4. Cilt (The Inquiries, Natural History of Religion, and other Essays), Edinburgh: Adam Black and William Tait, 1828.

    —. İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, Çev. Oruç Aruoba, İstanbul: Say, 2017.

    Jankélévitch, Samuel, “Freud ve Psikanaliz”, Cinsiyet ve Psikanaliz, Çev. Selâhattin Hilâv, İstanbul: Varlık, 1967. 5-13.

    Öymen, Örsen K., Pozitivizm, Deneyimcilik ve Hume, YouTube Videosu

    Tatián, Diego, Spinoza. Bir Başlangıç, Çev. Ali Dokuzlu, Ankara: Dost, 2017.

    Yazı kaynağı : www.sosyalbilimler.org

    David Hume Kimdir? Ünlü Filozofun Hayatı Felsefesi ve Eserleri

    David Hume

    David Hume Kimdir?

    David Hume; İngiliz filozofudur (Edinburg 1711 – ay.y. 1776).

    İngiliz deneyciliğinin (amprizm) en büyük temsilcilerindendir. Edinburg Üniversitesi’nde felsefe okudu. 23 yaşında Fransa’ya gitti. Dört yıl kaldığı Fransa’dan dönerken, İnsan Doğası Üstüne Bir İnceleme (A Treatise on Human Nature) adlı eserini tamamladı (1738). Çalışmak zorunda olduğundan bir generalin yanında sekreterlik yapmaya başladı. Böylece anakara Avrupası’nda birçok ülkeyi dolaştığı sırada ilk eserindeki düşüncelerini yeniden ele alıp işledi ve yayınlandı: An Enquiry into Human Understanding (İnsan Zihni Üstüne Bir Araştırma) 1748.

    İngiltere’ye döndüğünde rahatça çalışıp, araştırma yayabileceği bir iş buldu; Edinburg Hukuk Fakültesi Kitaplık Memurluğu. Bu kitaplıkta çalıştığı yıllarda History of England (İngiltere Tarihi) 1755 adlı eserini tamamladı. Bu eserin yarattığı etkiyle üne kavuştu. 1763’te elçilik katibi olarak Fransa’ya gitti. Orada J. J. Rousseau ve ansiklopedicilerle kurduğu yakın dostluk düşünsel zenginleşmesine katkıda bulundu. İngiltere’ye döndükten sonra kısa bir süre. Dışişleri Bakanlığı’nda çalıştı. Buradan ayrılarak Edinburgh’a döndü. Ölene kadar huzurlu ve sessiz bir yaşamı yeğledi.

    Felsefesi

    Hume deneyciliği (amprizm) en önemli, dayanaklarından birini Berkeley felsefesinde bulurken, Locke’un görüşlerinden de önemli etkiler alıp, bunlarda da temellenir. Kalkış noktası “Tasavvurların Kaynağı Nedir?” sorusudur. Hume’a göre bilincin iki içeriği vardır; izlenimler (impressiolar) ve ideler (ideas).

    Her türlü düşüncenin, idenin tasarımın kökeninin temel malzemesinin kesinlikle deney olduğunu savunarak, İngiliz deneyci geleneğini doruğuna çıkartır. Hume’a göre izlenimler ilkin bellekte ide durumuna girerler. Fakat her izlenim ide olur olmaz donuklaşır ve canlılığını yitirir.

    İzlenimlerin ideleri birleştirilirken anımsama mekanizması devreye girer. İşte bu bağlamada doğru ve yanlış olan düşünceler ortaya çıkar. Bilgi insana ilişkindir ve insanda ortaya çıkar. İnsan dış dünyanın varlığını tam olarak bilebilir mi? Doğru bilgi öznesini (obje) tam olarak verebilir mi? Hume’a göre dış dünyanın varlığını tam olarak bilmekten yoksunuz. Çünkü akıl, dış dünyayı kanıtlamak da yetersizdir. Bu nedenle ona yalnızca inanabiliriz. Hume, insanın Rönesans’tan bu yana dayandığı en temel ilke olarak gördüğü nedenselliği şiddetle eleştirir. Ona göre bize, doğada nedenselliği verecek bir izlenim yoktur. Doğada olaylar birbirleri ardından gelirler ve biz bunu algılarız. Ama olayların ardarda gelmeleriyle olayların dene etki ilişkisi içinde olmaları ayrı şeylerdir. Başka bir deyişle, doğadaki olaylar bize neden etki bağlantısına ilişkin izlenim vermezler. Öyleyse nedensellik algılanamaz.

    İngiliz aydınlanmasının kuramsal temel dayanağı ve 18. yüzyıl İngiliz felsefesindeki emel bilgi akımı olan Hume deneyciliği ve felsefesi, Kant’ı “dogmanit uykularından uyandırmış” ve Kant felsefesine olduğu gibi çağdaş Pozitivist felsefeye de önemli katkılarda bulunmuştur.

    Aydınlanma döneminin en büyük düşünürlerinden biri sayılan Hume, hemen bütün dünyada görüşleri felsefe eğitiminde en başta incelenen filozoflar arasında yer alır. Merkezi Kanada’da bulunan bir uluslararası Hume Derneği ile görüşlerinin araştırılmasına ayrılmış iki dergi vardır.

    Başlıca eserleri:

    Essays Moral, Political and Literary (Ahlak Siyaset ve Edebiyat Denemeleri) 1741, Natural History of Religion (Dinin Doğal Tarihi) 1757.

    David Hume Hayatı ve Felsefesi İle İlgili Bilgi

    David Hume; (d. 7 Mayıs 1711, Edinburgh – ö. 25 Ağustos 1776, Edinburg, İskoçya), İskoç filozof, tarihçi ve iktisatçıdır. Felsefi şüpheciliği ve deneyciliği benimsemiş, nedensellik kavramını eleştirmesi ve modern tarih yazımına öncülük etmesiyle tanınmıştır.

    Yaşamı ve yapıtları.

    Orta halli bir soylu olan Ninewells lordu Joseph Hume’un ikinci oğluydu. Üç yaşındayken babasını kaybetti. On iki yaşında Edinburgh Üniversitesi’ne girdi; 15 yaşında oradaki öğrenimini tamamladıktan sonra ailesinin hukuk okuması isteğine karşı çıkarak tarih, felsefe ve edebiyatla ilgilendi. 1729’da fazla okumaktan kaynaklandığı sanılan bir ruhsal bunalım geçirdi. İyileştikten sonra bir ara Bristol’da bir tüccarın yanında çalıştı ama çok geçmeden bu işten ayrıldı. 1734-37 arasında Fransa’da geçirdiği üç yıl yaşamında bir dönüm noktası oluşturdu. Hume burada çalışmalarını sürdürdü; Descartes’ın da okuduğu La Fleche Kraliyet Yüksekokulu’nun kütüphanesinde, en önemli yapıtı sayılan A Treatise of Human Nature’ın (1739-40; İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme) ilk üç bölümünü yazdı.

    1737’de İngiltere’ye dönünce yayımlanmasıyla uğraştığı Treatise zamanın felsefe çevrelerinde ilgi görmedi; çeşitli saldırılara uğradı, özellikle de dinsizlikle suçlandı. Hume da sonradan kamuoyu önünde reddettiği bu çalışmasını toplu yapıtları içine almadı. 1741-42 yıllarında Essays, Moral and Political (Ahlaki ve Siyasal Denemeler) başlığıyla yayımladığı kolay okunan bir dizi kısa metin ise geniş bir okur çevresinde beğenildi ve sonraki yıllarda birçok basımı yapıldı. Hume 1744’te Edinburgh Üniversitesi’nin Ahlak Felsefesi Kürsüsü’ne başvurdu, ama Treatise kanıt gösterilerek dinsizlikle suçlandığından bu isteği reddedildi.

    Edinburgh’dan Ayrılışı

    Hume bunun üzerine Edinburgh’dan ayrıldı. Geçimini sağlamak amacıyla çeşitli işlere girdi. Akli dengesi bozuk bir soyluya özel eğitmenlik, bir generale sekreterlik, Viyana ve Torino’da diplomat yardımcılığı yaptı. Bu arada, bir ölçüde ekonomik bağımsızlığa kavuşarak 1748’de Treatise’ın bölümlerinin işlenmiş biçimlerini ayrı kitaplar olarak yayımlamaya başladı. Birinci bölümü 1748’de, sonradan değiştirdiği adıyla, An Enquiry Concerning Human Understanding (insan Zihni Üzerine Bir Araştırma, 1945/ İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, 1976), üçüncü bölümü de 1751’de An Enquiry Concerning the Principles of Morals (Ahlakın İlkeleri Üzerine Bir Soruşturma) adıyla kitaplaştırdı. Aynı yıl Edinburgh’a döndü. 1752’de, bu kez Glasgow Üniversitesi’ne başvurdu. Genç iktisatçı Adam Smith, mantık kürsüsünden başka bir kürsüye geçmişti ve Hume’un bu kürsüye atanmasını destekledi. Ama eski dinsizlik suçlaması yüzünden Hume bir kez daha geri çevrildi.

    Aynı yıl Edinburgh’daki Baro Kütüphanesi’ nin yöneticiliğine getirildi. Böylece uzun zamandır üzerinde çalıştığı The History of England (1754-62 , 6 cilt; İngiltere Tarihi) projesi için zengin bir kaynağa kavuştu. Bu arada Treatise’m ikinci bölümünün yenilenmiş biçimini de içeren Four Dissertations’ı (1757; Dört Tez) yayımladı. (Kitabın “The Natural History of Religion” adlı bölümü Dialogues Concerning Natural Religion [1779] ile birlikte Türkçede Din Üstüne 1979, 1983] başlığıyla yayımlandı.)

    Artık Ünlü Bir Yazar

    1763’te, artık ünlü bir yazar olan ve kitapları Fransızcaya çevrilen Hume, Paris’e elçi atanan Lord Hertford’un önerdiği elçilik sekreterliği görevini kabul etti ve yaşamının bu en renkli döneminde Paris’in aydın çevrelerinde hayranlıkla karşılandı. D’Alembert, Diderot, Helvetius, d’Holbach gibi yazarlarla tanıştı, Voltaire’le yazıştı ve Rousseau’yla dost oldu. 1766’da İngiltere’ye Rousseau’yla birlikte döndü, ama aralarında çıkan bir anlaşmazlık üzerine Rousseau gizlice ülkeden ayrıldı. Olayı A Concise and Genuine Account of the Dispute Between Mr. Hume and Mr. Rousseau’da (1766; Bay Hume ile Bay Rousseau Arasındaki Anlaşmazlığın Kısa ve Gerçek Öyküsü) anlatan Hume gene Lord Hertford’un isteği üzerine dışişleri bakanlığı müsteşarı oldu.

    1769’da çok sevdiği Edinburgh’a dönerek kentin yeni kurulan bir mahallesinde yaptırdığı eve yerleşti. 1753’ten başlayarak yayımladığı toplu yapıtlarının yeni basımlarıyla uğraştı. Bazı eleştirmenlerce en başarılı yapıtı sayılan Dialogues Concerning Natural Religion’ı da bu yıllarda yazdı, ama dostlarının uyarıları üzerine yayımlamadı. Bugün karaciğer kanseri olduğu sanılan uzun bir hastalık döneminden sonra ölen Hume’un ölümünden birkaç ay önce tamamladığı otobiyografisi kendi koyduğu The Life of David Hume, Esquire, Written by Himself (1777; Kendi Kaleminden Bay David Hume’un Yaşamı) başlığıyla yayımlandı. Hume ilk ve en büyük felsefe girişimi olan Treatise’i tam bir felsefe sistemi olarak ortaya koydu. Hume, bu yapıtında insan doğasını belirli yetilere ayırıyor, Newton’un “doğa felsefesi” alanında vardığı sistematik bütünlüğe “ahlak felsefesi” alanında ulaşmak istiyordu. Yayımlanan ilk üç bölüm, sırasıyla “anlama yetisi”, “tutkular” ve “ahlak” üzerineydi. Bunların birincisini ve üçüncüsünü yeniden işlediği iki Enquiry ise bugünkü adlarıyla bilgi felsefesi ve etik alanlarına giren kitaplardı.

    Bilgi Felsefesi

    Hume’un bilgi felsefesine yaklaşımı deneyci ve şüpheci olarak nitelenir. Berkeley ve Locke’dan da etkilenen Hume’a göre bilginin malzemesi ikiye ayrılır: “İzlenim”ler ve idea’lar olarak adlandırdığı “kavram”lar. İzlenim, belli bir nesnenin duyulara verilme anındaki algı içeriğidir; canlı bir algıdır. Kavramlar ise izlenimlerin anımsanmasıyla sonradan çıkarılırlar. Her kavram, izlenimlerin kopyalarından oluşur; dolayısıyla da izlenim karşılığı bulunamayan bir kavram, bir uydurmadır.

    İzlenimler ve kavramlar yalın ya da karmaşık olabilir. Duyulara verilen izlenimler her zaman karmaşık olduğuna göre, insanın bilme yetileri, özellikle düş gücü bu karmaşık izlenimleri önce yalın öğelerine ayırır, sonra da bu yalın izlenimlerin kopyaları olan yalın kavramları çeşitli biçimlerde birleştirerek istediği gibi karmaşık kavramlar kurabilir. Bu ayırma, birleştirme, kurma işlemleri, en temel bilgisel süreçlerdir. Bunların sonucu olan kavramlar, bilgi sürecini olanaklı kılar.

    Bilgi süreci temelde usavurma, yani verilmişlerden verilmemişlere sonuç çıkarmadır. Usavurma, nesnelerin türlerine göre ikiye ayrılır; birincisi kavram ilişkilerini, ikincisi olgu sorunlarını konu alır. Birinci türde yalnızca verilen kavramların aralarındaki ilişkiler temel alınarak sonuç çıkarılır. Hume’un aritmetik ve geometrideki çıkarımları örnek verdiği bu tür usavurmada sonuç bir defada ve tam olarak kavranır, çünkü çıkarılacak sonuç yalnızca verilmiş kavramların ilişkilerine bağlıdır. Olgu sorunlarını nesne edinen usavurmada ise, ortada olan olgulardan ortada olmayan olgulara yönelik sonuçlar çıkarılır. Örneğin, ıssız olduğunu bildiği bir adada bir saat bulan insan “buraya bir zamanlar insanlar gelmiş” der. Bunun gibi, önceden tanıdığı ekmeğe benzer bir cisim verildiğinde, bunu yer ve beslenmeyi umar; bu tür bilgide bazı çağrışım ilkeleri söz konusudur. Hume’a göre bunlardan en önemlisi olan neden-etki ilişkisi ortada olan bir neden ya da etkiden, ortada olmayan bir etki ya da nedene yönelik usavurmaların temelini sağlar.

    Nedensellik eleştirisi

    Bu noktada Hume “nedensellik eleştirisi” olarak bilinen ünlü çözümlemesine girişir. Önce neden-etki kavramının nasıl bir izlenimden edinilmiş olabileceğini sorar ve buna “hiçbir izlenimden” yanıtını verir: Gerçi “a” nedeni ile “b” etkisi duyulara verilebilecek nesnelerdir, ama aralarındaki nedensellik ilişkisi algılanamaz. Ayrıca, kavram ilişkilerinde olduğu gibi, “a” ve “b” nesnelerinin kavramları verildiğinde aralarındaki ilişki us yoluyla bir defada elde edilemez. Bir bilardo topunun bir başkasına doğru hareket ederken çarpıp onu harekete geçireceği, yalnızca bu iki topu gören biri tarafından düşünülemez.

    Bu tür ilişkilerin kurulması için, deneyim gereklidir. Dolayısıyla olgu sorunlarında usavurma, ancak deneyim yoluyla edinilmiş ilişki bilgilerinden yola çıkabilir. Hume, burada bir kısırdöngü olduğuna işaret eder: Deneyimden sonuç çıkarmak neden-etki ilişkisine dayanır; oysa deneyim zaten bu ilişki üzerine kuruludur. Tersten bakılırsa, neden-etki ilişkisi ancak deneyim yoluyla bilinebilir; oysa deneyim edinmeyi sağlayan zaten neden-etki ilişkisidir. Bu durumdan Hume, neden-etki ilişkisinin aslında bilinmediği, insanların, edindikleri alışkanlıklar ve doğal olayların yinelenmesi yüzünden nedenlerin ve etkilerin bilgisine ulaştıklarını sandıklan, ama bunun bir yanılsama olduğu sonucunu çıkardı.

    Bilgisel şüphecilik

    Bu sonuçla bilgisel şüphecilik denen görüşünü geliştiren Hume, doğada belli bir nedenin belli bir etkiyi ortaya çıkarmasının hiçbir ussal temeli olmadığını ileri sürdü. Doğa insanın alıştığından çok farklı olabilirdi ve bunun da ussal bir temeli olmazdı. Suyun soğumasıyla donma olayı ne suyun ve soğuğun nitelikleriyle ilgiliydi, ne de bu ikisinin arasındaki ilişki dolaysız olarak bilinebilirdi. Bu tür bilgi ancak, birçok benzer olayın algılanması sonucu oluşan alışkanlıkla edinilebilirdi.

    Bu bilgi eleştirisini mucize olaylarına uygulayan Hume’a göre mucize hiçbir zaman bilgi konusu değil, yalnızca inanç konusudur. Doğadaki düzenliliklerin bir defalık dışına çıkılması anlamına gelen mucizeler, deneyimin oluşması için gerekli düzenliliği bozarlar. Bu yüzden de içerdikleri nedensel bağ tümüyle gelişigüzeldir. Örneğin, bir azizin mezar taşına dokunmakla iyileşmek arasındaki nedensel ilişki, genel bir düzenlilik içine yerleştirilemez, dolayısıyla bilinemez. Büyük ölçüde mucize eleştirisi yüzünden bütün yapıtları Vatikan’ın Index Librorum Prohibitorum’una (Yasak Kitaplar Listesi) konan Hume’un bu görüşleri çağdaş bilim felsefesindeki nedensellik kavramı açısından da öncü bir önem taşır.

    Ahlak felsefesi bilgi felsefesinden bağımsız olmayan Hume’a göre hem toplum yaşamı, hem de kişinin mutluluğu açısından en önemli ahlak ilkesi “duygudaşlık”tır. Ahlak, düşünce değil duygu konusudur. İnsanın belirli bir eylemi onaylamasını sağlayan kendisiyle, toplumla ya da bütün insanlık ile kurduğu ilişkilerdir. Bunların da temelinde yararlı bulma ya da hoşlanma gibi duygu içerikli yargılar vardır. Ahlakın temelini mutlulukta bulan Hume, kendi mutluluğunu izlemekten çok başkalarının mutluluğunu gözetmenin önemini vurgular. Hemcinsleriyle doğal duygudaşlık içindeki insan, “başkalarının sevinçleriyle sevinme, açılarıyla üzülme” gibi durumlarda ahlaksallığa ulaşır.

    Tarihçiliği

    Tarihçiliği 20. yüzyıla değin Hume’un en önemli yanı sayılmıştır. Rahat okunan, canlı üslubuyla 19. yüzyılın sonuna değin, çeşitli biçimlerde 50’den fazla baskısı yapılan The History of England yalnız modern tarih yazımının öncülerinden değil, başlı başına bir kültür olayı sayılır. Hume bu yapıtında olguların ve ilginç tarihsel kişiliklerin yanında çağın edebiyat ve bilim konusundaki görüşlerine de yer verir.

    Çağdaşı ve dostu Adam Smith kadar ünlü olmamışsa da Hume iktisat konusunda bir dizi önemli deneme yazdı. Ekonomik zenginliğin toplumdaki para miktarıyla değil, üretilmiş mal miktarıyla ölçülebileceğini savunarak sanayileşmenin önemini vurguladı. Dolaşımdaki para ile piyasadaki mal miktarının ilişkilendirilmesi gereğine, düşük faiz oranının para fazlasına değil canlı bir ticarete işaret ettiğine, hiçbir ülkenin yalnızca altın karşılığında ihracat yapmayı sürdüremeyeceğine, her ülkenin hammadde, iklim vb açısından farklı avantajları olduğuna, bazı durumlar dışında serbest ticaretin taraflara yarar sağlayacağına dikkat çekti. Yoksul (yeterince üretmeyen) ulusların uluslararası ticarete yeterince katılmadıktan için öteki ulusları da yoksullaştırdıklarını ileri sürdü.

    Din konusunda büyük eleştirilere uğramakla birlikte açıkça dinsiz olmayan Hume daha çok yaygın boş inançlara karşı çıktı; ruh ve ölümsüzlük, öte dünya gibi kavramları yadsıyarak insanların bilgilerine uygun bir inanç düzeni geliştirmelerini önerdi. Belirli usavurmalar içinde “yaratıcı” ya da “dünyanın başlangıcı” gibi kavramların yararlı olabileceğini, ama insanın temelde bilemediği ve bilemeyeceği konulara girmeden içinde yaşadığı dünyanın kendi koşullarına uyması gerektiğini ileri sürdü. Bu konuda da hem bilgisel görüşlerinden, hem de, doğanın insana seslenişi olarak nitelediği ünlü deyişinden hareket etti: “Filozof ol; ama, bütün felsefen içinde, insan kal.”

    Yazı kaynağı : www.nkfu.com

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap