Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    cumhuriyetin ilk yıllarında özel sektörün yatırım yapacak sermayesinin olmaması

    1 ziyaretçi

    cumhuriyetin ilk yıllarında özel sektörün yatırım yapacak sermayesinin olmamasıi bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye ekonomisi

    Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye ekonomisi

    Bugün 10 Kasım. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bedenen aramızdan ayrılmasının üzerinden tam 79 yıl geçti. O, Cumhuriyeti kurarken sadece işgalci düşmanlarla değil, yokluk ve imkansızlıklarla da savaştı. Bu şartlar altında kazanılan bağımsızlık ise, ekonomik başarılarla, devrimlerle taçlandırıldı. Milliyet gazetesi yazarı Güngör Uras bugünkü yazısında, Kurtuluş Savaşı sonrası ekonomik alanda kazanılan başarıları kaleme aldı. İşte Güngör Uras’ın, Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki genç Cumhuriyetin, ekonomik başarılarını anlattığı o yazısı:

    Milli Mücadele'den sonra Mustafa Kemal ve Millet Meclisi'nin gerçekleştirdiği devrimler, çağdaş, laik bir ülke olmanın yollarını açtı. Mustafa Kemal, ülkede sermayenin olmadığı günlerde ‘çaresizliğe teslim olmadan çözüm üreten' devlet adamıdır, liderdir.

    Yokluklar döneminde, tarımda, sanayide üretimin başlatılabilmesi ve sürdürülebilmesi çok önemlidir. Unutmayalım, Atatürk döneminde tarımda da, sanayide de yatırım ve üretim devlet tarafından başlatılmıştır. Sanayi tesislerinin denetimi ve mali yapılarını düzenlemek amacıyla Sanayi Ofisi ve Sanayi Kredi Bankası, yer altı ve doğal kaynakları işlemek ve elektrik enerjisi üretmek için de Etibank kuruldu.

    TOP, TÜFEK YAPIYORDUK

    1936'da Kırıkkale'de barut, tüfek ve top (MKEK) tesisi işletmeye açıldı. Uşak Şeker Fabrikası'nın işletmesi İş Bankası'na devroldu, ardından da Türkiye İş Bankası ve Ziraat Bankası'nın ortaklığıyla Eskişehir ve Turhal şeker fabrikaları inşa edildi.

    1930'da Nuri Kıllıgil silah üretmeye, 1935'te Nuri Demirağ uçak, Şakir Zümre tabanca yapmaya başladı. Bunlar özel sektörün öncü üretim tesisleri oldu.

    1936'da toplanan Endüstri Kongresi'nde İkinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı kabul edildi. (İkinci Dünya Savaşı nedeniyle bu plan uygulanamadı.)

    1925-1938 arasında 3011 km demiryolu yapıldı.

    Birinci Plan döneminde kıt imkânlarla çok sayıda sanayi tesisi kuruldu. Bunların başlıcaları; Gemlik Suni İpek Fabrikası, Isparta Gülyağı Fabrikası, İzmit Kibrit Asidi Fabrikası, Zonguldak Seramik Fabrikası, Paşabahçe Şişe ve Cam, Çimento Fabrikası, Karabük Demir Çelik, İzmit Kâğıt ve Selüloz, Keçiborlu Kükürt, Bakırköy Pamuklu Dokuma, Kayseri Pamuklu Dokuma, Nazilli Pamuklu Dokuma, Malatya İplik ve Dokuma, Iğdır İplik, Bursa Merinos Kamgarn Mensucat Fabrikası, Kastamonu Kendir Sanayi Fabrikası'dır.

    SONRA HEPSİ SATILDI

    Tarımı yapılandırmak için devlet üretme çiftlikleri kuruldu. 1938'den sonra, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında  kamu ve özel kesim yeni sanayi yatırımları yapamadı.

    Özelleştirmeyle, Atatürk döneminde, Cumhuriyet döneminde kurulan sanayi kuruluşlarının tamamını sattık. Mülkiyet değişimi bir yana, özelleştirme ile bu sanayi kuruluşları yok oldu. Makineleri hurdacıya gitti. Arsaları AVM ve rezidans oldu. Geriye dönerek üzülmenin hiçbir yararı olamaz. Önümüze bakacağız. Mustafa Kemal Atatürk'ün ülke, millet sevgisinden, yokluklara rağmen yaptıklarından ders çıkararak, tarımda, sanayide çağdaş teknolojiye dayalı yatırımları ve üretimi artıracağız. Başka çare yok.

    Yazı kaynağı : www.sozcu.com.tr

    Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türkiye Ekonomisi

    Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türkiye Ekonomisi

    ‘Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türkiye Ekonomisi’ adlı bu makalenin amacı, Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’nin izlediği iktisadi politikalar, bu politikaların nedenleri sonuçları ve içeriklerinin incelenmesidir. 1923-1929 ve 1930-1938 dönemleri olmak üzere iki dönemde incelenecek olan ekonomimiz alt başlıklarıyla ele alınacak, uygulanan sistemin kendine özgülüğü ve Atatürk’ün bu politikalar üzerindeki etkileri üzerinde durulacaktır.

    Osmanlı Devleti’nin İktisadi Mirası

    Osmanlı Devleti son dönemlerinde iktisadi sahada ciddi problemlerle mücadele etmiştir. Bu problemlerin başlıcaları; sanayileşememe, uzun süren savaşlar, nüfus yetersizliği, alt yapı eksiklikleri, borçlanmalar ve yabancı sermaye yatırımlarının zararları olarak sıralanabilir. Ayrıca Osmanlı Devleti uzun zaman direnmesine rağmen 1854 yılında Kırım Savaşı’nın meydana getirdiği harcamaları finanse etmeye yönelik ilk dış borçlanmaya gitmiştir. Dış borçlanma, borçların ödenmeyeceğinin ilan edildiği 1875 yılına kadar sürmüştür. 1881 yılında kurulan Düyun-u Umumiye ile birlikte Osmanlı, mali denetim altına girmiştir.[1]  Ayrıca bu dönem yapılan yabancı sermaye yatırımları Osmanlı’dan ham madde alımını kolaylaştırmak ve askeri stratejilerine hizmet amaçlı demir yolları ve limanlara yönelik yatırımlar olmuştur. Osmanlı Devleti’nin bir diğer iktisadi çıkmazı ise 1838’de İngilizler ile yapılan ticaret anlaşması ve devamında 1861’ de diğer ülkelerin lehine genişletilen ticari serbestlikler, yani kapitülasyonlardır. [2]

    Bu ayrıcalıklar sanayisi hali hazırda kötü durumda olan Osmanlı Devleti’nin gelişmesini daha da zor hale getirmiştir. Bu dönem sanayi küçük tezgâhlar ve kurulduktan bir süre sonra kapanmak zorunda kalan bir kaç fabrikadan ibarettir. Ekonominin lokomotifi durumundaki tarım ise Aşar Vergisi benzeri uygulamalar, ihracatta yaşanan zorluklar, insan gücü yetersizliği ve alt yapı eksiklikleri içinde ancak iç piyasaya kısmen yetecek durumdadır.[3] Osmanlı Devleti bu ekonomik durum içinde 1. Dünya Savaşı’na girmiş ve iyi durumda olmayan ekonomik yapı çökme noktasına gelmiştir. M. Kemal Atatürk önderliğinde verilen Kurtuluş Savaşı‘na bu şartlar altında girilmiş ve bu mücadelenin sonunda yeni bir ülke kurulmuştur.

    Açık Ekonomi Koşullarında Yeniden İnşa (1923-1929)

    Osmanlı Devleti’nin son dönemini iyi analiz eden Cumhuriyet’in kurucu kadrosu, politikalarının merkezine ekonomiyi yerleştirmişlerdir. İzmir İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasında Atatürk; “Türk tarihi incelenirse gerileme ve çöküntü nedenlerinin iktisadi sorunlara bağlı olduğu görülür. Kazanılmış zaferlerin ve uğranılmış başarısızlıkların tümü iktisadi durumla ilgilidir.[4] sözleriyle Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomiye ne derece önem verdiğini ortaya koymuştur. İlk ciddi hamlelerin iktisadi alanda yapılacağı fikrini ortaya koyan Mustafa Kemal ve kurucu kadro, memleketin iktisadına yeni bir rota belirlemek adına iktisadi hayatın aktörlerini, milli mücadele zaferinin noktalandığı İzmir’de toplama kararı almıştır. 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihleri arasında yapılan kongreye çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi delegelerinden oluşan 1135 kişi katılmıştır.

    İzmir İktisat Kongresi toplanma tarihi açısından da büyük bir öneme sahipti zira kongre Lozan görüşmelerine anlaşmazlıklar nedeniyle ara verilen dönemde yapılmıştır. Üstelik Lozan’da üzerinde anlaşmaya varılamayan önemli başlıklardan ikisi de Osmanlı ekonomisinin belini büken kapitülasyonlar ve Osmanlı borçları meseleleriydi. Bu noktada masanın diğer yanındaki ülkelerinde gözü kongrede verilecek mesajlardaydı.

    Atatürk kongreyi açış nutkunda; “İktisadiyat sahasında düşünür ve konuşurken zannolunmasın ki ecnebi sermayesine hasımız, hayır bizim memleketimiz vasidir. Çok say(emek) ve sermaye ihtiyacımız vardır. Kanunlarımıza riayet şartıyla ecnebi sermayelere lazım gelen teminatı vermeye her zaman hazırız. Mazide ecnebi sermayesi Tanzimat devrinden sonra müstesna bir yere sahipti. Devlet ve hükümet ecnebi sermayenin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Türkiye buna muvafakat edemez, burasını esir ülkesi yaptırmayız.[5] sözleriyle tüm dünyaya savaşı her yönüyle bitirdiklerini Batıyla ticarete açık olduklarını fakat siyasal bağımsızlık gibi iktisadi bağımsızlıktan da ödün verilmeyeceği mesajını vermiştir. Bu mesajın temelindeki açık ekonomi modeli, dönemin genel politikası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu temel politikayla açılışı yapılan İzmir İktisat Kongresi süresince katılımcı kesimlerin sorunları dinlenmiş, görüşleri alınmış ve kongre sonunda hükümete sunulmak üzere bir rapor hazırlanmıştır. Bu raporda;

    Ayrıca raporun “Çiftçi Tüccar Sanayici ve İşçi Guruplarına İlişkin Esaslar” bölümünde ise;

    Bu döneme damgasını vuran bir diğer gelişme ise Lozan Antlaşması’nın iktisadi hayatımıza etkileridir. Görüşmelere “siyasi bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla taçlandırma” parolasıyla giren Türkiye Cumhuriyeti, antlaşmada önemli başarılar elde etmesine rağmen kendisine ekonomik anlamda ayak bağı olacak bazı kararları da kabul etmek zorunda kalmıştır. Antlaşmanın 28. maddesinde Türkiye’de kapitülasyonların her bakımdan kaldırıldığı hükme bağlanmakla birlikte, diğer iki gelişme lehimize sonuçlanmamıştır. Antlaşma hükmü gereği, gümrük tarifelerinin beş yıl süreyle 1916 yılındaki seviyede tutulması sanayi üretimini bir süre daha gümrük korumasından mahrum bırakmıştır. [8] Ayrıca Türk Devleti, Osmanlı borçlarının üçte ikilik kısmı olan yaklaşık 85 milyon altın lira faiziyle birlikte yaklaşık 107 milyon altın liralık borcu yüklenmiştir. [9]

    Bu dönem içinde 1. İktisat Kongresi’nde alınan karar gereği 1925’te Aşar Vergisi kaldırılmıştır. Bütçenin önemli bir kısmını teşkil eden Aşarın kaldırılmasından sonra 1926 yılı ile birlikte Aşarın kaldırılışından doğacak açıkları kapatmak adına dolaylı vergilerde arttırıma gidilmiştir.[10]

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti prensip olarak yabancı sermayeye kapı aralasa da, Osmanlı döneminden kalma yarı sömürge işletmeleri de devletleştirmiştir. Bu uygulamalardan bazıları; 1924 yılında Haydarpaşa liman ve rıhtımı ile birlikte Haydarpaşa-Ankara, Eskişehir-Konya ve Arifiye-Adapazarı; 1928’de Mersin-Tarsus-Adana demiryolu hatları devletleştirilmiştir. Yine 1925 yılında Osmanlı döneminin ağır miraslarından tütün rejisi, 4 milyon liraya satın alınarak devletleştirilmiştir.[11]

    İzmir İktisat Kongresinde gündeme getirilen bir diğer husus ise ekonomik olarak güçlü ülkelerde olduğu gibi yatırımcılara kredi sağlayacak güvenilir ulusal bir banka meydana getirme fikriydi. Gerçekten de bu dönemde ülkede bankacılık ve kredi alanında oturmuş bir sistem olmadığını gözlemleyebiliyoruz. 1924 yılı sonunda 19 ulusal, 15 yabancı banka faaliyette bulunmaktaydı. Ulusal bankalarının 12’sinin merkez dışında şubesi yoktur. Çok cüzi bir sermaye birikimi olan bu bankalar ancak yerel ölçekte faaliyet gösteren kredi kuruluşlarıydı. Açılan kredilerin %73 şubelerinin ise % 96’sı Ziraat Bankasına aitti.[12]Bu duruma bir çözüm bulmak üzere Atatürk’ün teşvikiyle Celal Bayar’ın önderliğinde 20.08.1924 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla 35 kurucu ortaklı anonim bir şirket olarak İş Bankası kurulmuştur.[13] Ayrıca bankanın görevleri arasında her türlü banka muamelesi yapmanın yanı sıra ziraat, madencilik teşebbüsleri kurmak ve iştirak etmek de vardır.

    Kuruluş aşaması çok zor[14] geçen Türkiye İş Bankası, Türk bankacılık hayatının önemli bir kilometre taşı olmuştur. Banka, şeker fabrikası gibi kuruluşların meydana getirilmesi ve ülke hizmetine sunulmasını sağlamıştır. Ama dönemin genel politikası olan yap-devret ile özel sektöre aktarma açısından bir başarı elde edilememiştir. Bankanın en büyük yararı ise bir nevi bir bankacılık okulu gibi çalışması ve önemli sayıda bankacının yetişmesine öncülük etmesidir.

    Takip eden yılda devlet eliyle Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuştur. Bu bankanın kuruluş kanununda ise şu hususlara yer verilmiştir; Sanayinin kurulması için gerekli ilk unsur sermayedir, memleketimizde ise bir sermaye birikimi mevcut değildir ilerlemiş ülkelerde müteşebbislere yol gösterecek bilgi ve sermaye sağlayacak teşkilatlar bulunmaktadır. Memleketimizde ise hükümet kapısından başka bir kapı yoktur[15].denilerek kuruluş amacı ortaya konmuştur. Bu banka 1932 yılında Sanayi ve Kredi Bankası adını almış sonra da 1933 yılında Sümerbank bünyesine alınmıştır. Bu dönemde bankacılık adına atılan adımlar ulusal bankaların sektördeki payını arttırmıştır. 1924 yılında yabancı bankaların payı % 78 iken 1924-1929 aralığında bu oran  % 57’ ye kadar düşmüştür[16]

    Genç Cumhuriyetin kurucu kadroları, kalkınmanın merkezine sanayi sektörünü koymuşlardır. Bunda Osmanlı döneminin tecrübeleri daha önce de belirttiğimiz gibi çok önemli rol oynamıştır. Yukarıda bahsi geçen tüm adımlar bir bakıma sanayi alt yapısının oluşması için yapılmıştır diyebiliriz. Alt yapı eksiklikleri ile mücadele eden sanayimize bir darbe de mübadele ile Yunanistan’a giden zanaatkarlarımız tarafından vurulmuştur zira milletimizin büyük çoğunluğu tarımla uğraşmaktaydı. O yıllarda sanayi için gerekli ortamın olmadığını ekonomik yapımızdan olduğu kadar, halkın uğraş alanlarından da analiz edebiliyoruz. Kurucu kadro, bankacılık sektörünün yanı sıra sanayiye zemin hazırlamak adına 1913 tarihli Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun kapsamını genişletmek ve o tarihe göre uyarlamak olmuştur. 1927 yılında yeni Teşvik-i Sanayi kanunu yürürlüğe konulmuştur. Kanunun kapsamına giren bazı hususlar şunlardır;

    Bu dönem sanayi kolları dağılımı ise şu şekilde kaydedilmektedir;

    1927 yılı itibariyle Türkiye’de 65,245 işletme ve 265,855 çalışan bulunmaktadır.[19]Ayrıca bu dönem sanayinin istenilen büyümeye ulaşamamasının bir nedeni olarak da ithalat malları içinde sanayinin payının düşüklüğünü gösterebiliriz.1927 yılına ait 211 milyon liralık ithalatın içinde sanayinin payı 29,3 milyon TL’dir.[20]Bugünün rakamları dikkate alınırsa 1927’de tüketim malları ağırlıklı ithalatın gerçekleştirildiği görülebilir. Bunun da dış ticaret açığını arttırdığını söyleyebiliriz. Ancak tüm bu duruma rağmen küçük sanayi –işletme sayısındaki artış,  Teşvik-i Sanayi Kanunu ile girişimcilerin cesaretlendirilmesi hedefine kısmen ulaştığını görebiliriz. Zira 1928 yılında 157, 1928 yılında 118 ve devamında çok sayıda küçük çaplı işletme kurulmuştur.[21]

    Tarım ise dönemin en önemli sektörü olarak nitelendirilebilir. Zira dünyada yaşanan sanayileşme hareketine ayak uyduramayan Osmanlı Devleti’nin ekonomik anlamda tutunduğu sektör, tarım sektörüdür. Dolayısıyla Osmanlı mirası üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin de ilk yıllarında ekonominin lokomotifi olarak tarım sektörü göze çarpmaktadır. Halkın %70’inden fazlası çiftçilikle uğraşmakta nüfusumuzun ise %80’i kırsal kesimde yaşamaktadır.[22]

    Tarımın önündeki en büyük engellerden birinin Aşar vergisi olduğunu daha önce belirtmiştik. 1925’te aşarın kaldırılmasından sonra dönem içinde devam eden eksikliklerin başında ise nüfus yetersizliği, düşük düzeyde toprak kullanımı ve üretim tekniklerinin geriliği gelmektedir. Diğer yandan öteki iki nedeni düşük düzeyde toprak kullanımının sebebi olarak da görmemiz mümkündür. İlk etapta göze çarpmasa da bir diğer önemli eksiklik ise ulaşımın yetersizliğidir. Ulaştırma ve taşımacılıktaki bu yetersizlik tarım ürünlerinin ulusal ve uluslararası pazarlara açılmasının önünde ciddi bir engel teşkil etmiştir. Tarımımızın içinde bulunduğu durumu gördükten sonra buna ilişkin politikalarımıza baktığımızda ise tarıma büyük önem verildiğini görebiliriz. İzmir İktisat Kongresi’nin ”Çiftçi Grubunun Ekonomik Esasları” başlığı altında yayımlanan raporunda aşağıdaki hususlara yer verilmiştir;

    Öte yandan ikinci Fethi Okyar hükümeti programında (27 Kasım 1924) tarıma ilişkin şu sözlere yer verilmiştir; “Memleketimizin başlıca servet kaynağı olan tarımın desteklenmesi, ürünlerimizde üretimin arttırılması, gerekli araçların çoğaltılması, hayvan ve bitkilere zararlı olan hastalıkların giderilmesi, tarım okullarımızın pratik hale getirilmesi ve sayılarının çoğaltılması emelindeyiz.”[24]

    Tarıma yönelik bu politikalar çerçevesinde bakıldığında kısmi bir başarı sağlandığını görebiliriz. Özellikle savaş sonrası askerlerin arazilerine geri dönmesi, tarıma yönelik eğitime önem verilmesi, tarıma bağlı sanayiler kurulması (1926 Alpullu ve Uşak Şeker Fabrikaları), Aşarın kaldırılması bu dönemde(1923-1929) GSMH’de yaşanan %9,3’lük artış içinde tarımın payını %39,8’den %45,8’e kadar çıkarmıştır.[25]Siyasi ve sosyolojik boyutu itibariyle ayrı bir inceleme konusu olan köylünün topraklandırılması mevzusunun başarısızlığı ise dönemin en büyük eksikliği olarak sayılabilir.

    Yine bu dönem içinde inceleyeceğimiz bir diğer konu da dış ticaret dengesidir. İthalat-ihracat rakamları çerçevesinde dış ticaret açığımıza baktığımızda her yıl yaklaşık 50 milyon TL civarında bir  açık göze çarpmaktadır. Bu durumun başlıca sebepleri olarak da uzun süren  savaşların ülkenin üretim gücünü fazlasıyla  zayıflatması ve 1916 gümrük tarifelerinin yabancı malların ulusal piyasada yerli mallarına kıyasla daha avantajlı hale getirmesi olarak değerlendirebiliriz. 1923-1929 dönemi dış ticaret yapımıza baktığımızda tüketim mallarının %50 dolaylarında bir rakamla ithalatımız içinde önemli bir yer tuttuğu görülmektedir[26].

    Dönemin en yüksek ticaret açığı ise 1929 yılında yaşanmıştır. Bunun nedeni, Lozan ek protokolünde yer alan gümrük tarifelerinin(1916’daki şekliyle) beş yıl uzatılması kararının bu yıl içinde sona erecek olmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin bu engelin kalkmamasının ardından ithalat üzerine ciddi oranda vergiler koyabileceği ihtimali üzerine ithalatçılar, 1929 yılında 256 milyon TL’lik ithalat yapmışlardır. Aynı yılın ihracat rakamları ise 155 milyon TL’de kalmıştır. Dolayısıyla bu dönem 1923-1929 periyodunun en yüksek dış ticaret açığı olan 101 milyon TL’lik ticaret açığı meydana gelmiştir.

    Bu dönem paramızda göreli bir istikrar gözlemlenmesine rağmen bahsi geçen ticaret açıkları gibi unsurların etkisiyle dönem sonuna doğru paramızda değer kayıpları olmuştur. Rakamlarla ifade etmek gerekirse; 1923 yılında 763 Kuruş olan İngiliz Sterlini 1928’ de 956 Kuruşa, 168 Kuruş olan ABD Doları ise 195 Kuruş’a yükselmiştir.[27]

    Sayısal veriler çerçevesinde son olarak dönem içinde GSMH oranlarımıza baktığımızda; 1923 yılında; 952.6 1924 yılında; 1,203,8 1925 yılında; 1,525,6 1926 yılında; 1,650,5 1927 yılında; 1,471,2 1928 yılında; 1,632,5 1929 yılında 2,073,1 olarak kaydedilmiştir.[28]

    1923-1929 aralığının, Türkiye Cumhuriyeti’nin her bakımdan en kritik yıllarıdır. Savaş sonrası yeni kurulan ülkenin siyasi durumu olduğu kadar iktisadi durumu da büyük önem arz etmektedir. Bu dönemin temel politikası; siyasi bağımsızlığın ekonomik bağımsızlık olmadan gerçekleşemeyeceği tezi üzerinedir. Lozan görüşmelerinde bu konu şiddetle savunulmuş, İzmir iktisat Kongresi’nde tüm dünyaya aynı mesaj tekrarlanmış bunun yanında ticari iş birliği için de kapı aralanmıştır. Ancak şahsi teşebbüse imkânlar tanınması ve yabancı sermayeye düşmanlık güdülmememesi bu dönemi “liberal ekonomik dönem” olarak nitelemek için bizce yeterli değildir.

    Bu yaklaşımımızın başlıca sebepleri daha önce bahsettiğimiz gibi ülkede birikmiş bir sermaye olmaması, kredi kurumlarının yetersiz olması, ülkenin savaşlarda büyük güç kaybına uğraması olarak sayabiliriz. Ayrıca dönemin idarecilerinin de demeçleri bu yöndedir. İktisat Vekili Mahmut Esat Bozkurt, İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı konuşmada kurucu kadronun genel felsefesini şu şekilde açıklamıştır; “Yeni Türkiye iktisadiyatı mevcut iktisadi sistem ve siyasetlerin hiç birinin aynı olamaz. Memleketimizin iktisadi mana ve ihtiyacına iktisat tarihimizin ruhiyatına muvafık başlı başına bir iktisat siyaseti takip eylemek mecburiyetindedir. Biz iktisat tarihinde mevcut mekteplerin hiç birine mensup değiliz. Ne bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ne de sosyalist komünist veya himaye mekteplerinden değiliz. Bizim de yeni bir iktisat mektebimiz vardır, buna ben Yeni Türkiye İktisat Mektebi diyorum. İktisadi teşebbüs kısmen devlet kısmen de teşebbüs-i şahsi tarafından deruhte edilmelidir.”[29] Bu sözlerden de anladığımız üzere belirlenen yol haritası tamamen ülkenin ihtiyaçlarından doğan dengeli bir politikadır.

    1930-1938 Korumacı Dönem

    İzmir İktisat Kongresi ile başlayan süreç, 1929 yılına kadar sürmüştür. Kısmi dışa açık ekonomi modelinin hüküm sürdüğü bu yıllarda hedeflenen büyümenin uzağında kalınmıştır. Örneğin, sanayi işletmeleri kurma hedefiyle kurulan Sanayi ve Maadin Bankası 1932 yılında faaliyetleri son bulurken ancak Osmanlı’dan kalan dört fabrikaya sahipti.[30] Kısaca bu dönemde istenilen hızda ve oranda ilerleme kaydedilememiştir. Bu durumun yanı sıra 1929 yılında yaşanan buhran ve gümrük sınırlamalarının bu tarihte kalkıyor olması sebebiyle 1930’lu yılların başında yaşanan hazırlık döneminin ardından Türkiye Cumhuriyeti ılımlı da olsa korumacı-devletçi kalkınma devrine geçmiştir. Öncelikle devletçiliğe geçişimizin en önemli nedeni olarak gösterebileceğimiz 1929 Ekonomik Buhranı üzerinde durmayı dönemin daha iyi anlaşılması açısından elzem görüyoruz.

    1929 Buhranı diyebiliriz ki; kapitalist-liberal iktisadi düzenin savaş sonrası iyimserliğinin bir faturası olmuştur. “Her arz kendi talebini yaratır” mantığı sonucu, talebin çok üstünde üretim yapan firmalar borçlarını ödeyememeye ve iflas etmeye başlamışlardır. Ülkemiz ise ham madde ihracatçısı sınai malları ithalatçısı olarak krizden çok büyük zarar görme potansiyeline sahipti. Çünkü buhran ham madde fiyatlarını sınai madde fiyatlarına nazaran daha yüksek düzeyde düşürmüştür. Nitekim ihraç ettiğimiz tarım ürünlerinde 1929-1933 döneminde %60-70 arasında düşüş yaşanırken ithal ettiğimiz ürünlerde bu düşüş %10-27 düzeyinde kalmıştır.[31] Bu dönemde açık ekonomi koşullarında devam etmenin ekonomimize vereceği zararlar öngörüldüğünden devlet ekonomide büyük bir aktör olarak sahneye çıkmıştır. Bu yıllarda ithalata sınırlamalar getirilecek, yerli malı teşvik edilecek, devlet eliyle büyüme politikası güdülecektir.

    Önceki bölümde belirttiğimiz gibi dönem sonuna doğru TL değer kayıpları yaşamıştır. Krizle birlikte bu kayıpların artması üzerine ilk tedbir bu alanda alınmış; 16 Mayıs 1929 tarihli ve 1447 sayılı Menkul Kıymetler ve Kambiyo Borsaları Kanunu ile 22 Şubat 1930 tarihli 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu çıkarılmıştır.[32]

    Ardından C.H.F’nin 13-14 Mayıs 1931 tarihindeki kurultayında devletçilik ilkesi parti programına girmiştir. Programın ikinci kısmında “ferdi mesai ve faaliyetleri esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha eriştirmek için milletin yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği işlerde bilhassa iktisadi sahada devleti fiilen alakadar etmek mühim esaslarımızdandır.” şeklinde içeriği belirtilmiştir.[33]

    Bu dönemle birlikte çokça tartışılan husus; uygulamaya konan devletçilik yapısının nasıl olacağı üzerinedir. 1932 yılı itibariyle bu konuda konuşanlar ikiye ayrılmaktadır. Birincisi öncülüğünü Bayar’ın yaptığı mutedil(ılımlı) devletçilik, diğer kesim ise İnönü’nün arkasında saf tutan müfrit(katı) devletçilik anlayışıdır. Atatürk ise bu konuya dair fikrini Afet İnan’a şöyle yazdırmıştır; “Bizim takibini muvafık gördüğümüz devletçilik fikri bütünü istihsal(üretim) ve tevzii(dağıtım) fertlerden alarak ferdi teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan sosyalizm prensibine bağlı komünizm gibi bir sistem değildir. Bizim takip ettiğimiz devletçilik; ferdi mesai ve faaliyeti esas tutmakla birlikte milletin umumi ve yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği işlerde devleti fiilen alakadar etmektir.”[34] Atatürk bu dönem Bayar’ın savunduğu mutedil devletçilik sistemine yakın durmuş ve bu fikrin hayatta geçirilmesi adına 1932 yılında Bayar’ı iktisat vekilliğine getirmiştir.

    Yine bu dönemde en büyük eksikliklerden biri de bir merkez parasının yokluğu ve dolayısıyla aktif bir para politikasının yürütülememesidir. Bu noktada 30.06.1930 tarihli ve 1715 sayılı yasayla ulusal ve gerçek anlamda bir Merkez Bankası kurulmuştur.[35] Bu tarih, Türk Bankacılık sektöründe önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bunun ardından 07.07.1932 tarihli ve 2064 sayılı Sanayi ve Maadin Bankası kaldırılarak yerine Sanayi ve Kredi Bankası daha sonra da bu bankanın yerine 03.06.1933 tarihli ve 2262 sayılı kanunla Sümerbank kurulmuştur. Yine 1933 yılında bir Amme Müessesesi olarak ve daha sonra adı İller Bankası’na dönüştürülen Belediyeler Bankası kurulmuştur. 14.06.1935 gün ve 2805 sayılı yasa ile madencilik alanında Etibank ve 30.11.1937 tarih ve 3295 sayılı yasa ile Denizbank’ın kurulması, 1938’de Halk Bankası’nın faaliyete geçmesiyle Türk bankacılık sistemi önemli değişme ve gelişme göstermiştir.[36] Bankacılık alanında bunlar olurken dönem içinde Devletçiliğin yerleşmesi için çok sayıda kanun çıkarılmıştır. Bunların içinde;

    MTA ve Eti bank Kanunu yer almaktadır.[37]Bu dönem içinde tarım sektörüne baktığımızda ise 1929 Ekonomik Buhranı gibi olumsuz şartlar karşısında bile ilerlemesine devam ettiğini görmekteyiz. Ancak bu ilerleme ilk döneme nazaran daha düşük seviyede seyretmiştir. Diğer yandan bu dönem uygulanan bir diğer sistem “kliring(takas)” ‘tir. 1933’te ithalat ve ihracatı canlandırmak adına uygulanan bu sistemin temel mantığı “malını alanın malını alma” ilkesidir. Bu sistemde ithalat ihracata bağlandığından ihracat teşvik edilmiş oluyordu. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti mümkün olduğu kadar bütün ülkelerle kliring anlaşması yapmaya çalışmıştır. [38]

    1930-38 periyodunun en önemli uygulamaları ise 1. ve 2. Sanayi Planları’dır. Planlı ekonominin gereği olan bu kararlar, dönemin yapısı içinde uygulanmaya konmuştur. Bu kararları tetikleyen faktörler ise daha önce de belirttiğimiz gibi 1929 Ekonomik Buhranı, sermaye birikimi olmadan şahsi teşebbüsün yeterli başarıya ulaşamaması ve beklide en önemlisi o tarihlerde liberal ekonomiyi benimseyen ülkelerin yaşadığı krizden SSCB’nin   planlı–devletçi ekonomi sayesinde etkilenmemiş olmasıdır.[39]Dönem içinde ABD ‘den ve Sovyetler’den gelen uzmanlarla fikir alışverişleri yapıldıktan sonra başında Bayar’ın bulunduğu Türk uzman heyetinin de hazırlıkları sonucu planlı iktisat modelinin ilk ürünü olan 1.Sanayi Planı 8 Ocak 1934 tarihinde Bakanlar Kurulu’nca onaylanmıştır. Planın esasları şu şekilde belirtilmiştir;

    Bahsi geçen maddelerden de anlaşılacağı üzere memleketin doğal zenginlikleri zemininde kendine yeten ve ithal mallara ikame olabilecek bir sanayi yapılanması amaçlanmıştır. 1.Sanayi Planı’na 31 milyon TL’lik bir bütçe ayrılmıştır.[41] Ele alınan sektörler ise şöyledir;

    Kurulması planlanan bu tesislere baktığımızda Sümerbank’a görev olarak verilen dokuma sanayi 1937 yılında üretime başlamış ve ithalat içinde dokuma sanayinin payını %26,6’dan  %17,5’e kadar çekmiştir. 1940 yılı itibariyle bu alanda kurulan tesisler ise; Bursa Merinos(1938), Nazilli(1937), Kayseri(1936), Malatya(1939)’dur.[42] Ergani’de bakır konusunda ciddi bir tesisleşmeye gidilmiş ve 1937 yılında ortalama dünya bakır ton fiyatı 100 İngiliz Lirası olduğuna göre Ergani’deki bakır işletmeleri yılda 5 milyon TL dış satım geliri sağlamıştır.[43] Bu örnekler dönemin sanayileşmedeki başarısını ortaya koyarken başta hedeflenen ithal mala ikame ve dış ticaret açığını pozitife çevirme hedefine de ulaşıldığının bir kanıtıdır. Aynı dönem kurulan diğer bazı tesisler şunlardır;  Bakırköy Bez Fabrikası(1934), Keçiborlu Kükürt Fabrikası(1935), Paşabahçe Cam Fabrikası(1936), Gemlik Suni İpek Fabrikası(1938), MTA(1935)

    Tarımda ise 1932 yılında Ziraat Bankası bünyesinde kurulan Toprak Mahsulleri Ofisi(TMO), 1938 yılında bağımsız bir kamu kuruluşu yapılmış ve yetkileri arttırılmıştır.[44] Ayrıca gene tarıma dönük 1935’te Tarım Kredi Kooperatifleri Birlikleri ve 1937’de Zirai Kombinalar kurulmuştur. Ulaştırma alanında, TCDD yönetiminde; Ankara-Karabük-Zonguldak, Sivas-Erzincan-Erzurum, Malatya-Elazığ-Diyarbakır demir yolu hatları bu dönemde planlanmış ve uygulanmıştır.[45]

    Devletçilik dönemi olarak nitelendirilen bu dönem için önemle üstünde durulan bir diğer husus da, özel sektör ve devlet arasındaki ilişkidir. Devletçiliğin uygulandığı bu aralıkta devlet ve özel sektör birbirini tamamlayıcı rol oynamıştır. Devletin giremediği yan kollara, küçük tesislere özel kesim müdahale etmiştir. Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun hala yürürlükte olduğu düşünülürse özel sektör için belli bir hareket alanı bırakıldığı kanısına varmak yanlış olmaz. Nitekim dönemin kayıtlarına baktığımız zaman 1932-1939 yılları arasında özel sektörün, cari fiyatlarla üretim değerinde 2,4 katma değerinde 3 ve gayri safi karlarında 3,2 misli artış olduğunu görmekteyiz.[46] Buradan hareketle devlet ve özel kesim arasında paralel bir büyüme olduğu, ancak 1923-1929 aralığında öncülüğün özel kesime verilmesi öngörülürken 1930-1939 arasında devletin ekonomiye şartlar gereği liderlik ettiği söylenebilir.

    Beş yılda bitirilmesi öngörülen 1. Sanayi Planı’nın verimli bir çalışma sonucu 33 ayda bitmesi üzerine 2. Sanayi Planı’nın hazırlıkları beklenenden daha erken bir zamana çekilmiştir. 2. Sanayi Planı 1936 yılında hazırlanmaya başlamış ve 1938 yılında yürürlüğe girmiştir. Önceki plana göre çok daha fazla sayıda tesis hedeflenen bu planda tesislerle ilgili çok ciddi ön hazırlıklar yapılmıştır. 2. Sanayi Planı’nda stratejik sektörler; enerji, petrol, azot, deniz ürünleri ve afyon sanayi olarak ortaya çıkmıştır.[47] 112 milyon TL’lik büyük bir yatırım öngören ve kapsadığı sektörler itibariyle önem arz eden bu plan 2. Dünya Savaşı arifesinde şartlar gereği rafa kaldırılmış ve uygulanamamıştır.

    Son olarak bu periyot itibariyle milli gelirdeki duruma baktığımızda ise; 1929 yılında kişi başına gelir 73 TL iken(cari fiyatlarla), 1935 yılında 82 TL, 1938 yılında 92 TL ve 1939 yılında 95 TL’dir.[48] Ayrıca 1930-1932 döneminde yıllık ortalama %3,5 1933-1939 döneminde ise %8’lik bir büyüme söz konusuyken, alınan önlemler sonucunda 1938 yılı hariç dış ticaret dengesi pozitiftir.

    Sonuç ve Değerlendirme

    Genç Cumhuriyet’in kurucu kadroları başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, iktisadi hayatın önemini kavramış, bu hususta gerekli analizleri yapmış ve lazım gelen kararları vermişlerdir. Ancak gerek dönemin şartlarına, gerekse de lider kadronun demeç ve uygulamalarına baktığımızda ne ilk dönemi liberal dönem ne de ikinci dönemi tam devletçi dönem olarak değerlendirebiliyoruz. İki döneminde öncülüğünü yapan sektörler farklı olsa da bu ideolojik bir alt yapının ürünü olmamış, tamamen dönemin ve ülkemizin ihtiyaçları doğrultusunda verilen kararlar olmuşlardır.

     Mehmet Hanifi Benzer

     Gazi Üniversitesi

     Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri

    KAYNAKÇA

    Prof. Dr. M. Akif Tural, Atatürk Devrinde İktisadi Yapılaşma ve Celal Bayar(1920-1938),Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 848

    Prof. Dr. Mustafa Aysan,  Atatürk’ün Ekonomik Görüşleri, Toplumsal Dönüşüm Yayınları,6.Basım, Ocak 2000

    Prof. Dr. Afet İnan, Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı, Türk Tarih Kurumu Yayınları,16- sayı,14

    Atatürk Dönemi Ekonomi Politikası ve Türkiye’nin Ekonomik Gelişmesi Semineri, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilimler Fakültesi Yayınları, sayı,513, 1982

    Tevfik Çavdar, Türkiye Ekonomisinin Tarihi(1900-1960),İmge Kitabevi 1.basım 2003

    Korkut Boratav, İktisat Tarihi (1908-1980), Türkiye Tarihi Seti 4.cilt

    Yar. Doç. Dr. Abdülkadir Buluş, Türkiye İktisat Politikasının Tarihi Temelleri, Tablet kitabevi,1.basım 2003

    Dumlupınar Üniversitesi Arş. Gör. Özer Özçelik, Güner Tuncer, Atatürk Dönemi Ekonomi Politikaları

    Doç. Dr. Nadir Eroğlu, Atatürk Dönemi İktisat Politikaları, Marmara Üniversitesi, İ.İ.B.F Dergisi, yıl 2007,cilt 23,sayı,2

    Doç. Dr. Nadir Eroğlu, Atatürk Dönemi Para Politikaları, Marmara Üniversitesi, İ.İ.B.F Dergisi, yıl 2010,cilt,28,sayı 23-26

    Muharrem Tünay, Atatürk Dönemi Ekonomi Politikası, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sayı 4, cilt 2, Kasım 1985

    Prof. Dr. Okan H. Aktan, Ulusal Bağımsızlık Bağlamında Atatürk’ün Ekonomi Politikası, Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Dergisi Cumhuriyet’in 75.Yılı Özel Sayısı

    Yazı kaynağı : www.tuicakademi.org

    Atatürk İlke ve İnkılâpları | MEV Koleji - Eğitimin Geleceği, Geleceğin Eğitimi

    Atatürk İlke ve İnkılâpları | MEV Koleji - Eğitimin Geleceği, Geleceğin Eğitimi

    Atatürk İlkeleri

    Cumhuriyetçilik: Cumhuriyet; egemenliğin halkta olduğu devlet yönetimi demektir. Cumhuriyet, demokrasinin bir uygulama şekli olup, halkın kendi kendini yöneterek, yönetimde söz sahibi olduğu rejim demektir. Cumhuriyetçilik ise devlet yönetiminde cumhuriyetin bulunması demektir. Arapçada halk demek olan “cumhur” kelimesinden gelir. Bu bakımdan, halk ve yönetim kelimelerinin bir araya geldiği “demos” ve “kratos”, yani demokrasi sözcüğünün eş anlamlısı kabul edilebilir.

    Atatürk, Cumhuriyet için; “Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare” ifadesini kullanmıştır.

    Cumhuriyet yönetimi 1923 yılından itibaren anayasaya eklenmiştir ve anayasanın birinci maddesidir. Anayasanın ikinci maddesinde de cumhuriyetin nitelikleri belirtilmiştir. Buna göre, Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir.

    Atatürk demokratik cumhuriyeti benimsemiştir. Bununla ilgili olarak “Demokrasinin tam ve en belirgin şekli cumhuriyettir” demiştir. Aynı zamanda Atatürk, cumhuriyeti Türk gençliğine emanet ederek ülkenin sürekli yenileşme ve çağdaşlaşma içinde olmasına çalışmıştır.

    Milliyetçilik: Atatürk’e göre millet; geçmişte bir arada yaşamış, bir arada yaşayan, gelecekte de bir arada yaşama inancında ve kararında olan, aynı vatana sahip, aralarında dil, kültür ve duygu birliği olan insanlar topluluğudur. Atatürk ve Türk ulusu sayesinde Türkiye Cumhuriyeti kuruldu ve bu sayede milliyetçilik ilkesi de ortaya koyulmuştur. Atatürk’ün tanımladığı milliyetçilik, din ve ırk ayrımı gözetmeksizin, ulus tanımını dil, kültür ve siyasi birliktelik değerlerine dayandıran milliyetperverlik anlayışıdır.

    Halkçılık: Halkçılık ilkesi, ulusal egemenliği ön planda tutar ve demokrasiyi benimser. Devlet, vatandaşın refah ve mutluluğunu amaçlar. Vatandaşlar arasında iş bölümü ve dayanışmayı öngörür. Ulusun devlet hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanmasını sağlar. Atatürk’ün halkçılık ilkesinden anlaşılan; toplumda hiçbir kimseye, zümreye ya da herhangi bir sınıfa ayrıcalık tanınmamasıdır. Herkes kanun önünde eşittir. Halkçılık ilkesine göre; hiçbir kimse başkalarına karşı din, dil, ırk, mezhep veya ekonomik açıdan üstünlük sağlayamaz.

    Halkçılık Mustafa Kemal tarafından şu şekilde tanımlanmıştır: “Bizim için insanlar yasa önünde tamamen eşit muamele görmek zorundadır. Sınıf, aile, fert arasında bir ayrım yapılamaz. Biz, Türkiye halkını çeşitli sınıflardan oluşan bir bütün olarak değil, sosyal yaşamın gereksinimlerine göre çeşitli mesleklere sahip olan bir toplum olarak görmekteyiz.”

    Kadın-erkek eşitliği konusunda gerekli önlemlerin alınmış olması; öğretim birliğinin gerçekleştirilmiş olması; her yurttaşın öğrenebileceği yeni bir Türk alfabesinin hazırlanması ve her yurttaşın devlet organları önünde eşit muamele görmesi konusunda alınan önlemler halkçılık ilkesini destekler niteliktedir.

    Devletçilik, Mustafa Kemal Atatürk’ün 6 temel ilkesinden biridir. Ülkenin genel ekonomik faaliyetlerinin düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği veya yetersiz kaldığı ya da ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara girmesini öngörür. Atatürk’ün devletçilik ilkesi; Türk toplumunun ulaşmak istediği çağdaş ve modern bir düzen için gerekli olan ekonominin güçlendirilmesi ve ulusallaştırılması’dır. Devletçilik ilkesine göre, devlet ekonomiyle ilgili olarak doğrudan doğruya müdahale yapabilir. Ekonomik teşebbüsler sadece devlet tarafından yapılmayacak, özel teşebbüslere izin verilecek fakat hiçbir özel teşebbüs devlet kontrolünden ve teftişinden çıkamayacak.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün ”ulusal ekonomiyi, sağlam temeller üzerine oturtma amacına yönelik olarak ve İktisaden zayıf bir ulus, fakirlik ve sefaletten kurtulamaz. Toplumsal ve siyasi felaketten yakasını kurtaramaz.” felsefesine dayalı olarak Atatürk İlkeleri arasında yerini almış olan ilkedir.

    Atatürk bu ilkenin amacını “Bizim güttüğümüz “devletçilik” bireysel çalışma ve etkinliği esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde ulusu refaha, ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için, ulusun genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanlarda, devleti fiilen ilgilendirmektir.” diyerek açıklamaktadır.

    Laiklik: Devletin vatandaşlarıyla olan ilişkilerinde inançlara göre ayrım yapmaması ve ayrıca, herhangi bir inancın, özellikle de bir toplumda egemen olan inancın, aynı toplumda azınlıkların benimsediği inançlara baskı yapmasını önlemesi demektir. Diğer bir tanımlamayla da devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir ki devlet düzeninin, eğitim kurumlarının ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasını amaçlar. Ayrıca, din işlerini kişinin vicdanına bırakarak bireyin din özgürlüğünü koruyabilmesini sağlar.

    Laikliğe göre, insan yaşamında ibadetin dışında her türlü tasarruf, dine (kutsal kitaba) göre değil, anayasaya, yasalara ve kurallara göre yapılır. Din, kişinin özel yaşamının bir parçasıdır. Laiklik ise din ve dünya işlerinin ayrılmasıdır.

    Mustafa Kemal 1924 yılında yaptığı bir konuşmada “Dünya yüzündeki her şey için, maddi ve manevi her şey için, yaşam için ve başarı için en doğru yol gösterici bilimdir, tekniktir. Bilimin ve tekniğin dışında yol gösterici aramak, düşüncesizliktir, bilgisizliktir, yanlıştır.” demiştir.

    Laiklik, devletçilik dışındaki diğer ilkelerin hepsinin de ön koşulları içinde yer alır: Demokrasinin ön koşuludur; çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşünce özgürlüğü de olamaz. Devrimciliğin ön koşuludur; çünkü laikliği kabul etmemiş bir toplumda, bilimin ve çağın gereklerinin gerisinde kalmış kurumları değiştirmenin tartışması bile genellikle yapılamaz. Halkçılığın ön koşuludur; çünkü bir din devletinde halkın istekleri değil, dinsel “seçkin”lerin düşünceleri önemlidir. Atatürk, laiklik anlayışını, kendi el yazısı ile kaleme aldığı “Medeni Bilgiler” kitabında, sadece din ve devlet işlerinin değil, dinin de siyasetten ayrılması ve yasaların dine göre değil, toplumun gereksinmelerine göre yapılması ilkelerine bağlamaktadır.

    Türkiye’de laikleşme aşamaları şunlardır:

    İnkılapçılık (Devrimcilik):  Türk ulusunun çağdaşlaşması yolunda yapılan Atatürk devrimlerinin benimsenmesi, geliştirilmesi ve her türlü tehlikelere karşı korunmasıdır.

    Bu ilke, seçkinciliği açıkça yansıyan, halkla bütünleşmeye ve dolayısıyla demokratik yöntemlere büyük önem veren Türk milliyetçisi bir devrimcilik anlayışıdır. Kemalist Devrimcilik anlayışının iki yanı bulunur. Birinci yanı, eski düzenin geçerliliğini yitirmiş kurumlarını yıkıp, yerlerine çağın gereksinimlerini karşılayacak kurumları koymakla ilgilidir.Ama Kemalizm, bununla yetinmemekte, devrimciliği aynı zamanda sürekli olarak yeniliklere, değişimlere açıklık biçiminde anlatmakta ve kalıplaşmaya karşı çıkmaktadır.

    Atatürk, yaptığı devrimin ülkeye kazandırdıklarının korunmasını devrimcilik ilkesinin bir gereği sayıyordu. Ama onun açısından sorun o noktada bitmiyordu. Koşulların değişeceğinin, değişen koşulların yeni kurumları, yeni atılımları gerektireceğinin bilincindeydi. Bu nedenledir ki, Atatürkçülüğün kalıplaşmasına, bir anlamda devrimin dondurulmasına karşıydı. Koşullara koşut olarak sadece kurumların değil, düşüncelerin de değişmesinin gerekliliğini biliyordu. İşte bu nedenledir ki, Kemalizm’in Devrimcilik ilkesi, aynı zamanda bir “Sürekli Devrimcilik” anlayışını da yansıtmaktadır. En ilerici kurumlar bile, koşullar içinde eskir. En ileri bir devrimin bekçiliği ile yetinenler, günün birinde değişen koşulların gerisinde kalmaktan, tutuculaşmaktan kurtulamazlar. Kemalizm’in sürekli devrimcilik anlayışının temel sebebi budur.

    Bütünleyici İlkeler

    Milli bağımsızlık, bağımsızlığın milletçe benimsenmesidir. Atatürk’ün dış politikasının temeli bağımsızlığa saygıdır.

    Ulusal Birlik ve Beraberlik ilkesi, Atatürk milliyetçiliğinin zorunlu bir sonucudur. Bu görüş ve anlayışa göre, millet ülkesiyle birlikte bölünmez bir bütündür.

    Atatürk, Türk milleti bir bütün haline gelmeden Kurtuluş Savaşı’nı başlatmamıştı. Ancak bölücü, zedeleyici akımları ve ayaklanmaları bastırdıktan sonra başarı yolları kendisine açılmıştır. Atatürk konuşmalarında, sırası geldikçe, hem zaferin hem de devrimlerin ulusal birlikle gerçekleştiğini belirtmiştir. O, hiçbir zaman vatanı milletten ayrı düşünmemiştir.

    Mademki millet aynı ideale bağlı insanların oluşturduğu bir birliktir, o halde insanların üzerinde yaşadığı vatan parçası da bir bütündür, kutsaldır. Bölünemez, parçalanamaz. Bunun aksini düşünmek ya da düşündürmek Atatürk İlkeler’ini ve bu ilkelerden Devrimcilik ve Laiklik ilkelerini benimsememek bunlara karşı gelmek anlamına gelir. Ve eğer Atatürk İlkeleri inkar edilirse Türkiye Cumhuriyet’inin ve Laik Türk milletinin varlığı sona ermiş olur.

    Çağdaşlık, siyasal bilimler açısından sanayileşmeye eşlik eden siyasal ve toplumsal değişiklikler olarak tanımlanır.

    Atatürk, uygarlığı bir milletin devlet hayatında, fikir hayatında ve ekonomik hayatta gösterdiği ilerlemenin bileşkesi olarak tanımlamaktadır. Atatürk önderliğinde başlatılan Türk çağdaşlaşması, herhangi bir dış baskıdan kaynaklanmamaktadır. Atatürkçü çağdaşlaşmanın temelinde devlet olarak tam bağımsızlık, millet olarak egemenlik, birey olarak hak ve hürriyetler söz konusudur. Çağdaşlaşma ilkesi de Ulusal Egemenlik ve Halkçılık anlayışının zorunlu bir sonucudur.

    Atatürk, ”Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir doğma ve hiçbir kalıplaşmış kurala bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır”. sözüyle bilime ve akla verdiği önemi açıkça ortaya koymaktadır.

    Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de bilimin gelişmesi hususunda, yüksek okulları da içine alan 2252 sayılı yasanın 31 Mayıs 1933’de kabul edilmesi önemli bir adım olmuştur. Bu yasa gereğince eski İstanbul Üniversitesi 31 Haziran 1933 günü kapatılarak, onun yerine 1 Ağustos 1933 tarihinde batı Avrupa örneğine uygun modern bir üniversitenin açılması planlanmıştır. Bu üniversiteyi, Türkiye’de birçok yeni okulların veya bölümlerin açılması ya da modernize edilmesi takip etmiştir. Mesela, İstanbul Yüksek Teknik Okul’unda Mimarlık Bölümü, Ankara’da Tarım ve Veterinerlik Okulu, Devlet Konservatuvarı ve diğer bazı okullar sayılabilir.

    Atatürk’ün gerçekleştirdiği üniversite inkılâbı, gerek fen bilimleri ve gerekse beşerî bilimler alanlarında üniversitelerin batı örneklerine uygun araştırma geleneklerine ayak uydurmalarım birinci plânda olmak üzere öngörmekte idi. Tarih ve dil alanlarında, Atatürk, canlandırmak istediği bu akımı Tarih ve Dil Kurumlarını kurmak suretiyle güçlü biçimde destekledi.

    Ulusal egemenlik; devleti kurup yöneten en üstün güç olan egemenliğin kişilere veya belli zümrelere değil, doğrudan doğruya millete ait olmasıdır.

    Atatürk, TBMM’nin toplanmaya başladığı ilk günden başlayarak sırası geldikçe bütün gücün millette olduğunu belirtmiştir. Ona göre, Millet her türlü isteğini yerine getirme gücüne sahiptir. Millet girişimlerinin önüne geçebilecek hiçbir kuvvet yoktur.

    Atatürk İnkılâpları (Devrimleri)

    “Siyasal Alanda Yapılanlar”

    “Eğitim ve Kültür Alanında Yapılanlar”

    Eğitim, toplumsal bir ihtiyacı karşıladığından bir devlet hizmetidir. Çağımızda devletler başarılarını ve güçlerini millî eğitimle sağlarlar. Vatandaşlarını çağın gereklerine göre eğiten devletler uygarlık yarışına katılmaya hak kazanırlar. Türkiye Cumhuriyeti’nde de eğitim hizmetleri Millî Eğitim Bakanlığınca yerine getirilir.

    Osmanlı eğitim sistemi, hukuk sistemi gibi çok başlılık içinde idi. Geleneksel eğitim veren medreseler, XVIII. yy. sonlarından itibaren Avrupa etkisiyle kurulan ve modern anlamda eğitim veren okullar, tamamen zıt felsefelerle, birbirlerinden farklı, dünya görüşleri arasında büyük uçurumlar olan insanlar yetiştiriyorlardı.

    Üstelik, eğitim “millî” nitelik taşımadığından millî kültürün, millî benliğin gelişmesini ve çağın gereklerine uygun insanların yetişmesini sağlayamıyordu. Azınlık okulları ve yabancı okullar da Osmanlı eğitim sistemi içinde yer alıyorlar ve kendi siyasî ve ekonomik çıkarları doğrultusunda eğitim veriyorlardı.

    Osmanlı Devleti’nin son yıllarında arka arkaya girdiği savaşlar hem eğitime bütçeden daha az pay ayrılmasına hem de öğrencilerin askere alınması nedeniyle eğitimin aksamasına yol açmıştı. Bu nedenlerle Cumhuriyet’in devraldığı eğitim sisteminin en baştan ele alınması gerekiyordu. 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılmasından kısa bir süre sonra Mayıs 1920’de TBMM’ye bağlı Maarif Vekâleti kurulmuştur. Mustafa Kemal Paşa, daha Kurtuluş Savaşı sırasında Sakarya Savaşı’nın hemen öncesindeki en buhranlı günlerde Maarif Kongresi’ni toplayarak tüm memleket evlatlarının bir bütün halinde bilim ve tekniğe dayalı milli bir eğitim sistemi içerisinde yetiştirilmesinin önemi üzerinde durmuştur. 1922 yılında Meclis’teki yaptığı açılış konuşmasında, “Efendiler, yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize en önce ve her şeyden evvel Türkiye’nin bağımsızlığına, millî geleneklerine düşman olan tüm unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir” demiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın, “Eğer cumhurbaşkanı olmasam, Millî Eğitim Bakanlığını almak isterim.” sözleri, onun kültür ve eğitime verdiği önemi, “… En mühim, en esaslı nokta eğitim meselesidir. Eğitimdir ki, bir milleti ya hür, müstakil, şanlı, yüksek bir cemiyet halinde yaşatır ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder” sözleriyle de konuya verdiği önemin nedenlerini çok iyi açıklamıştır. Zafer’den sonra, 3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ikili eğitim yerine, çağdaş bir toplumun bireylerini yetiştirecek tek bir eğitim sistemini kurmak üzere öğretim birleştirilmiştir. Mustafa Kemal, 1924’te Samsun’da, “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit (yol gösterici) ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalet (doğru yoldan çıkmak)tir” diyerek, eğitimin temelinin sadece bilim olacağını belirtmiştir. Yine 1924’te Muallimler Birliği Kongresi’nde, “Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” Sözleriyle eğitimde özgür bireyler yetiştirmenin önemini vurgulamıştır.

    1926 yılında Maarif Teşkilâtı hakkında kanun kabul edilmiştir. Bu kanunla devletten izinsiz hiçbir okul açılamayacağı belirlenmiş, ilk ve orta öğretim esasları saptanmıştır. Çağdaş olmayan, kişiyi gelecekteki yaşantısına hazırlamayan dersler programdan çıkartılarak akıl ve bilime yönelik modern ders programları hazırlanmıştır.

    Atatürk döneminde eğitimin millî olmasına çok büyük önem verilmiş; Türklerin tarih boyunca uygarlığa yaptığı hizmetler ortaya çıkarılarak millî duygunun güçlenmesi sağlanmıştır. Eğitimde kız çocukların dışlanmamasına büyük özen gösterilmiş, kız-erkek tüm çocuklar bir arada, çağdaş eğitim görmeye başlamıştır. Her yaştaki vatandaşımıza okuma-yazma öğretilmesi amaçlanmıştır. Okullardaki, ders saatleri yeniden düzenlenmiş, çok sayıda okul açılırken, bu okulların ihtiyacı olan öğretim elemanlarını yetiştirmek için tedbirler alınmıştır. Atatürk’ün “en büyük eserim” olarak adlandırdığı Cumhuriyet’i emanet ettiği gençlerin okuyacağı ders kitapları yeniden yazdırılmıştır. Mesleki ve teknik öğretim yapacak kurumlar açılırken, yüksek öğretim yapacak kurumlar büyük bir titizlikle düzenlenmiştir. Azınlık okulları ve yabancı okullar tam bir denetim altına alınmışlar, bazı derslerin Türk öğretmenler tarafından, Türkçe olarak verilmesi sağlanarak dil, kültür gibi millî birliği sağlayacak değerlerin kaybolmaması sağlanmıştır.

    Türkler bulundukları kültür çevrelerine göre tarih boyunca çeşitli alfabeler kullanmışlardır. Bunların en belirginleri, Orta Asya’da kullanmış oldukları Göktürk ve Uygur alfabeleri ile İslamiyet’i kabul ettikten sonra kullanmaya başladıkları Arap alfabesi olmuştur. Arapçada Türkçede mevcut sesli harflerin bulunmaması, Türkçe kelimelerin Arap alfabesiyle yazılmasında bazı seslerin gösterilememesine yol açmaktaydı. Bazı sessiz harflerin kullanılmasında da Arapça sessiz harflerin hangilerinin kullanılacağı sorunu ortaya çıkmıştı. Bu nedenlerle Türkçeyi Arap harfleriyle yazma ve okumada büyük zorluklar olmuştu. Bu durum okuma yazmanın öğrenilmesini zorlaştırmış, pek az kişi okuma-yazma öğrenebilmişti. Okuma yazma bilmek Osmanlı toplumunda önemli bir ayrıcalık haline gelmişti.

    Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde okuma-yazma bilenlerin azlığı bir sorun olarak ortaya çıkmış ve II.Meşrutiyet döneminde mevcut alfabenin ıslahı yönünde çalışmalar yapılmıştır. Ancak yeni bir alfabeden çok, Arap alfabesinin Türkçeye uygun hale getirilmesine çalışılmıştır. Fakat bu çalışmalar Birinci Dünya Savaşı nedeniyle kesintiye uğramıştır. Mustafa Kemal Paşa için de alfabe modernleşen Türk toplumu için çözümlenmesi gereken bir sorun olmuştur. Daha Kurtuluş Savaşı başlarında 8 Ağustos 1919’da geleceğe yönelik girişimlerini açıklarken Mazhar Müfit (Kansu) Bey’e, Latin alfabesinin uygun olabileceğini not ettirmişti. Yurdun düşman işgalinden kurtarılmasından sonra İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nde kabul edilen Misak-ı İktisadi’de bir okuma bayramından bahsedilmesi, okuma-yazma konusunda bazı düzenlemelerin yapılacağının habercisi olmuştur. Mustafa Kemal Paşa’nın talimatıyla Türk Alfabesi’nin hazırlanması için bir komisyon kurulmuştur. Yapılan çalışmalar neticesinde Latin alfabesinin Türk dilinin yazılması ve okunması için tüm harfleri taşıdığı tespit edilmiştir. Atatürk 9 Ağustos 1928’de Sarayburnu’nda Harf İnkılâbını müjdeleyerek “Arkadaşlar güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz…”demiştir. 1 Kasım 1928’de TBMM’de yeni Türk harfleri hakkındaki 1353 sayılı kanun oy birliği ile kabul edilmiştir.

    1 Ocak 1929’dan itibaren tüm devlet yazışmaları Türk harfleriyle yapılmıştır. Ayrıca “Millet Mektepleri” adlı okullar açılarak Türk milletine yeni harfler öğretilmeye başlanmıştır.

    Osmanlı Devleti, çok uluslu bir imparatorluk olduğu için millî bir tarih anlayışı oluşmamıştı. İslam tarihine ve hanedana dayanan bir tarih anlayışı vardı. Bu tarih anlayışında, Türklerin İslamiyet öncesindeki varlıkları ve uygarlığa katkıları yok sayılmıştı. İslamiyet öncesinde Orta Asya’da gelişmiş bir Türk kültür ve uygarlığı vardı. İlk olarak Osmanlı son döneminde millî bir tarih anlayışı gündeme gelmişse de, bu çabalar yeterince etkili olamamış, millî tarih anlayışı ancak Cumhuriyet döneminde hayata geçmiştir. Bu tarih anlayışının gelişmesinde yeni kurulan millî devletin varlığı çok etkili olmuştur. Türk milletinin oluşumunda tarihin büyük önem taşıdığına inanan Atatürk, bilimsel tarih araştırmaları için bilim adamlarını özendirmiş, millî tarihimizin derinlemesine incelenmesi gerektiğine inanmıştır. Atatürk, “… Tarih, bir milletin nelere yetenekli olduğunu ve neler başarmaya gücü yettiğini gösteren en doğru kılavuzdur…”, “Millî tarih İstiklal Savaşı’mızın manevi cephesini teşkil edecektir. Çünkü topraklarımız gibi, Türk milletinin mazisi, medeni hüviyeti ve insanlık değerleri de istilaya maruz kalmıştı” diyerek, tarihimizin Türk bilim adamlarınca incelenerek gerçeklerin bilimsel esaslar çerçevesinde tarafsızca araştırılmasını istemiştir. Ayrıca yabancı tarihçilerin bir kısmının ön yargılı bir şekilde Türk milletini küçük düşüren haksız iddialarına bilimsel araştırmalarla cevap verilmesi amacıyla 12 Nisan 1931’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin kurulmasına ön ayak olmuştur. Türk tarihindeki araştırmalara resmî bir nitelik veren bu cemiyet, 1935’te Türk Tarih Kurumu adını almıştır. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) aracılığıyla dünyanın en eski milletlerinden biri olan Türk milletinin tarihini tüm detaylarıyla öğrenmek, Orta Asya’dan itibaren kurdukları devletleri ve uygarlığını incelemek, Türk kültürünü dünyaya tanıtmak fırsatı yaratılmıştır.

    Millî kültürün gelişmesinde tarih kadar dil de çok önemlidir. Bir milletin geçmişten geleceğe kuşaklar arasındaki iletişimi ve devamlılığı sağlayan en önemli etkendir. Cumhuriyet ile birlikte tarih alanında olduğu gibi dilde de önemli çalışmalar başlatılmıştır. Yeni alfabenin kabul edilmesi, dildeki yeniliğe de ortam hazırlamıştır. Türk dilinin kaynaklarını, ana özelliklerini, geçirdiği evreleri araştırmak, kurallarını belirlemek ve yabancı dillerin etkisinden kurtarmak amacıyla Atatürk tarafından başlatılan çalışmalar 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyetinin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda Birinci Dil Kurultayı toplanmış ve bu tarihten sonra çalışmalar hızlandırılmıştır. Bu çalışmalar sonucunda Türk Dili Tetkik Cemiyeti, 31 Ağustos 1936’da Türk Dil Kurumu adını almıştır. Türk Dil Kurumunun çalışmalarıyla Türkçe bir kültür ve sanat dili haline getirilmiştir.

    Türk tarihi ve dili üzerine yapılan çalışmalar, ulusal kültürümüzün doğmasına büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Güzel sanatlar alanında yapılan çalışmalar ile bu konudaki eksiklerin tamamlanması düşünülmüştür. Mustafa Kemal Atatürk, 1933’te yüksek bir insan topluluğu olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.” sözleriyle bu konudaki çabaları desteklemiştir. Çünkü sanat ve daha somut biçimiyle güzel sanatlar, uygar olmanın işareti olup, düşünce hayatının can damarı ve kültürlü insan yetiştirmede en önemli eğitim araçlarından biridir. Bu nedenle, güzel sanatlar alanında yapılacak atılımların kültürel kalkınmanın ve çağdaşlaşmanın bir parçası olacağını düşünen Atatürk, güzel sanatlardaki başarıyı inkılapların başarısıyla eş tuttuğundan Devlet Güzel Sanatlar Akademisi kurulmuştur. Bu Akademide “Türk Sanat Tarihi Enstitüsü” açılmıştır. Resim, heykel ve diğer sanat dallarında sanatçılar yetiştirilmeye başlanmıştır. 1937 yılında ise İstanbul’da Resim ve Heykel Müzesi açılmıştır.

    Atatürk’ün sanat dallarının içinde en çok üzerinde durduğu müzikti. Bu konuda Atatürkdüşüncesini şu şekilde dile getirmiştir: “Hayatta musiki lazım mıdır? Hayatta musiki lazım değildir; çünkü hayat musikidir. Musiki ile ilgisi olmayan varlıklar insan değildirler. Eğer söz konusu olan hayat, insan hayatı ise musiki mutlaka vardır. Musikisiz hayat, zaten mevcut olamaz. Musiki hayatın neşesi, ruhu, sevinci ve her şeyidir.” Atatürk’ün müzikle iç içeliği savaş meydanlarında bile sürmüştür. Çanakkale Cephesi’ni gezen gazeteci Ali Canip (Yöntem) Bey Atatürk’ün bu özelliğini şu sözlerle anlatmaktadır: “…Arıburnu’na geldik. Orayı gezerken birden bire İngilizlerin bir yaylım ateşi, yeni bombardımanı ve aynı zamanda kulağımıza bir de müzik sesi geldi. Esat Paşa’ya sordum: Paşam bu ne? Mızıka bando. İngilizlerin de yaylım ateşi. Dikkat edin, bütün mermiler şu üst tarafımızdaki Cesaret Tepesi’ne yönelmiştir. Her gün öğle zamanı oldu mu oranın Fırka Kumandanı Mustafa Kemal askerlerine bando ile yemek yedirir ve İngilizleri kıyıda dar bir yerde mıhladığı için, mızıka sesini duyan gemileri, Mustafa Kemal’e ateşle cevap verirler.” Böylelikle Mustafa Kemal cephede bir taraftan askerinin moralini düzeltirken diğer taraftan askerine müzik eşliğinde zevkli bir yemek yedirmektedir.

    Atatürk için müzik hayattı ama müziğin çeşidi de onun için önemliydi. Atatürk’ün istediği müzik; dinleyince insana neşe, mutluluk, yaşama sevinci verecek tarzda olmalıdır. İnsanı karamsarlığa götüren müzikten hoşlanmadığını belirterek batı müziğinde olduğu gibi Türk müziğinin de çok sesli olmasını istemiştir. Ona göre bir ulusun yeni değişikliğine ölçü; musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesiydi. Ulusun ince duygularını, düşüncelerini anlatan, yüksek deyişlerini, söyleyişlerini toplamak, onları genel müziğin kurallarına göre işlemek gerektiğini vurgulamıştır. Ancak Türk ulusal musikisinin bu sayede yükselerek evrensel musikide yerini alabileceğini söyleyen Atatürk, memleketin millî kültür hazinesi olan halk müziğinin ve folklorunun araştırılarak, ilmî esaslar ve metotlarla kültür canlılıklarıyla ortaya konulmasını vurgulamıştır.

    Ankara’da 1936’da açılan Devlet Konservatuvarı, müzik, opera, tiyatro alanlarında, batının en ünlü sanatçılarından yararlanarak eğitim vermeye başladı. Bugün dünya çapında tanınan sanatçılarımız bu okullardan yetişmiştir.

    Bir lider ve devlet adamı olarak Atatürk, bağımsız bir Türk devleti kurmak, kanunları yenilemek gibi en üstün hizmetleri vermekle yetinmemiş; Türk ulusunun tarihini, dilini, kültür ve sanatını üstün ve saygın bir konuma getirmek için her alanda büyük bir çaba göstermiştir.

    “Hukuk Alanında Yapılanlar”

    Yeni Türk Devleti, milli egemenlik ilkesine dayalı bir sistem üzerine kurulmuştur. Bu ilkenin gerçekleştirilebileceği tek devlet sistemi, laik hukukun geçerli olduğu demokratik Cumhuriyet modeliydi. Bu nedenle, 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılışı, ilerde hukuk alanında köklü bir inkılap yapılacağının da göstergesi ve ilk basamağıdır.

    TBMM’nin hazırladığı Anayasa, 20 Ocak 1921’de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu adıyla yürürlüğe girmiştir.

    23 madde ve bir de ek maddeden oluşan Anayasa’nın kısalığı o dönemin özelliğinden ileri gelmekteydi. Sadece olağanüstü şartları ve acil ihtiyaçları karşılamakla yetinilmenin gerekli olduğu kanaati, kısa ve özet bir anayasa hazırlanışına sebep olmuştur.

    Cumhuriyet’in ilanı ve hilafetin kaldırılmasında sonra yeni Türkiye’nin yeni bir Anayasaya ihtiyacı ortaya çıkmıştır. TBMM’de yapılan çalışmalar ve müzakereler sonunda, 20 Nisan 1924’te Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edilerek yürürlüğe konulmuştur. Bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasi prensiplerine değer verdiğini gösteren, tarihi gelişmelerin sonucu olarak hazırlanan ve gerçek hayatın ihtiyaçlarına cevap veren bir Anayasa’dır.

    1924 Anayasası’nın ruhunda ve mantığında Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi teşkilatı, demokrasi esasına dayanır. Memlekette hakimiyetin, gerçek ve tek sahibi, Türk milletidir. Milletin dilekleri, fikir ve arzuları, tek bir organda, Türkiye Büyük Millet Meclisinde toplanır ve bu mecliste de, millet iradesi seçim yolu ile gerçekleşmektedir.

    Sonuç olarak 1924 Anayasası genel nitelikleriyle millî ruh ve ihtiyacın ifadesi, tarihi ve sosyal akışların bir sonucu olmuştur.

    Hukuk alanında yapılan inkılapların ana amacı, laik, demokratik, çoğulcu, özgürlükçü, akla, bilimsel esaslara ve en önemlisi eşitliğe dayanan bir devlet sistemi ve yaşam biçimi oluşturabilmekti.

    Hukuk inkılabı da, siyasal inkılaplar gibi, arka arkaya atılan çeşitli adımlardan oluşmaktaydı.

    Hukuk inkılabının ön şartlarını oluşturan siyasi inkılapların tamamlanması üzerine, mevcut hukuk sistemini yenilemek ve modernleştirmek üzere 1923 yılında Adliye Vekâleti tarafından medeni hukuk, ceza hukuku, usul hukuku gibi alanlarda çeşitli komisyonlar kurulmuştur. Bu komisyonlar yürürlükte bulunan kanunları gözden geçirecek ve tadil edecek, hukuk deyimlerini belirleyeceklerdi.

    1926 yılında İsviçre Medeni Kanunu bazı değişikliklerle Türk Medeni Kanunu olarak yürürlüğe girmiştir. Bu kanunun seçiminde; basit dili, açık, hâkime geniş takdir yetkisi veren esnek karakteri, Avrupa’da kabul edilen en yeni, liberal, kadın-erkek eşitliğine dayanan bir aile düzenini içeren ve demokratik bir devletin ihtiyaçlarını karşılayabilir özellikleri etkili olmuştur. Bu kanunun kabulünden kısa bir süre önce, 1925 yılında, Türkiye’de yaşayan Ermeniler, Yahudiler ve Rumlar birer ay arayla verdikleri dilekçelerle, “artık medeni hukuk bakımından, ayrı bir muameleye tabi olmak ihtiyacını duymadıklarını, gayrimüslim cemaatler için ayrı hükümler konmasına gerek olmadığını, yeni medeni kanunun kendilerine de uygulanmasını istediklerini” Adliye Vekâletine bildirmişlerdir. Böylece yüzyıllar sonra ülkemizdeki vatandaşlar arasında hukuk birliği sağlanmıştır.

    Yeni Türk Medenî Kanunu;

    Hukuk alanında başlatılan inkılaplar, yalnızca Medeni Kanun ile sınırlı kalmamış, belirli aralıklar ile yapılan düzenlemeler sonucunda bu alanda ortaya çıkan boşlukların doldurulmasına çalışılmıştır. Türk Medeni Kanunu’ndan sonra, 1926’da Ceza Kanunu ve Ticaret Kanunu, 1927’de Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu, 1929’da Ceza Muhakemeleri Usulü ve Deniz Ticareti Kanunları, 1932’de İcra-İflâs kanunları yine batı ülkelerin kanunlarından yararlanılarak hazırlanmış ve yürürlüğe girmişlerdir. Bu kanunlarda gelişen ihtiyaçlara uygun olarak değişiklikler yapılmıştır.

    Medeni hukuk alanında tüm haklarına kavuşan Türk kadınına ilk olarak 3 Nisan 1930’da çıkarılan Belediyeler Yasası gereğince belediye seçimlerine katılma hakkı ve 26 Ekim 1933’te Köy Kanunu’nun değiştirilmesi ile de muhtar ve ihtiyar heyetlerine seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Türk kadını 5 Aralık 1934’te milletvekili seçme ve seçilme hakkını elde etmiştir.

    Hukuk inkılabı ile Türk hukuku sistemi laik bir temele oturtulmuştur. İnsanlar arasında ayırımın yapılmadığı, herkesin kanun önünde eşit muameleye tâbi tutulduğu bir hukuk sisteminin alt yapısı kurulmuştur. Yeni sistemde kanunların tekliği ve genelliği ilkesi geçerli kabul edilmiştir.

    “Toplumsal Alanda Yapılanlar”

    Toplumsal alanda yapılan en önemli yeniliklerden birisi de kadının toplumda hak ettiği yeri almasıdır.

    Eski toplumsal yapıda kadına verilen değerin yanlış olduğunu ve Türk kadınının toplumda yer almasının gereğini Atatürk şu sözleriyle anlatmıştır:

    “Bir toplum, bir millet; erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşur. Mümkün müdür ki, bir kitlenin bir parçasını ilerletelim diğerini görmezlikten gelelim de kitlenin tümü ilerlemeye imkân bulabilsin? Mümkün müdür ki bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin? Şüphe yok, ilerleme adımları, dediğim gibi iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve ilerleme ve yenileşme sahasına birlikte kesin aşamalar yaptırmak lazımdır. Böyle olursa inkılap başarılı olur.”

    17 Şubat 1926’da Medeni Kanun’un kabul edilmesi kadın hakları alanındaki en büyük inkılâplardan biridir. Bu kanunla;

    Cumhuriyet ile birlikte her türlü eğitim ve öğretim, hatta iş hayatının kapıları kadınlara ardına kadar açılmıştır.

    Yeni Türk Devleti’nde kadınlara sosyal, kültürel hakların yanında, siyasî haklar da birçok uygar ülkeden önce tanınmıştır. Örneğin Fransa ve İtalya’da kadınlara 1946’da seçme ve seçilme hakkı tanınırken Türk kadını bu hakları, Atatürk devrimleri sayesinde çok daha önceden 1934’te elde etmiştir. 1935 yılında yapılan genel seçimlerde TBMM’ye 18 kadın milletvekili girmiştir. Böylece Türk kadını asırlarca ihmal edilen haklarına kavuşmuştur.

    Türk kadını, günümüzde siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatın her alanında aktif görev alabilmekte, bütün meslek dallarında (askerî okullar ve ordu dahil) görev yapabilmektedir. Kadınlarımızın çeşitli iş ve mesleklerden, parlamento kürsüsüne, üniversite profesörlüğü, dekanlığı ve rektörlüğüne, yargıtay, danıştay üyeliğine kadar her türlü yurt hizmetinde çalışmaları, Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimler sayesindedir. Dünyada yargıtay üyeliğine seçilen ilk kadın da bir Türk kadınıdır. Hatta kadınlarımız Atatürkün açtığı bu yol sayesinde başbakanlığa kadar yükselmişlerdir.

    Yeni Türk Devleti’nin sosyal yapısını oluşturmaya yönelik devrimlerden birisi de kıyafet inkılabıdır.

    Padişah II. Mahmut tarafından kabul ettirilen fes, zamanla bir İslam giysisi hâline gelmiş, Osmanlılığın sembolü olmuştu. “Bir insanın veya kavmin kılığı hangi kavime benzerse o kavimden olacağı” gibi düşünceler dolayısıyla, Osmanlı topraklarındaki her millet veya topluluk farklı bir giysiyle dolaşıyordu.

    Çağdaş toplumlarının vardığı gelişme düzeyini hedefleyen yeni Türk Devleti’nin modernleşmesi için, geride bırakılması gereken bir toplum düzeninin ve kafa yapısının tüm simgelerinin toplum yaşamından silinmesi gerekiyordu. İnsanın giysisinin, kültürel birikiminin göstergesi olduğunu bilen Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları, bilim ve sanatta çağdaş uygarlık seviyesine eski anlayışla ulaşılamayacağını anlamışlardı.

    Halkın kıyafetini modern dünya ile uyumlu hale getirmek için 25 Kasım 1925’te “Şapka İktisası Hakkındaki Kanun” kabul edilmiştir.

    1934’te çıkarılan bir kanunla da din görevlilerinin ibadet yerleri dışında dini kıyafetlerle gezmeleri yasaklanmıştır. Kılık-kıyafet inkılabıyla Türkler ile öteki çağdaş uluslar arasında bir simge niteliğinde sayılan Osmanlı toplum yaşamını ve gelenekselliğini simgeleyen tüm eski başlıklar ve kıyafetler değiştirilmiştir. Şehirli, köylü, devlet adamı, din görevlisi ve Müslüman, Müslüman olmayan halk arasındaki kıyafet karmaşası giderilerek toplumsal anlamda birlik ve beraberlik güçlendirilmiştir.

    Çağdaş uygarlığın içinde yer almaya kararlı Türk toplumu, uluslararası kıyafeti benimseyerek kıyafet inkılabını medeni bir toplum olmanın gereği olarak kabul etmiştir.

    Atatürk geri bir memlekette medeniyet meselesi halledilmedikçe hiçbir meselenin halledilemeyeceğini düşünüyordu. Şapka inkılabı, hem şeklen ve hem de düşünsel olarak değişimin, çağdaş bir toplum olmanın bir sembolü olarak değerlendirilmiştir.

    Tekkeler, tarikat mensuplarının oturup kalkmalarına, ibadet yapmalarına mahsus yerler olup, bunların küçüklerine zaviye deniliyordu. Selçuklular ve Osmanlılar zamanında Anadolu’nun Türkleşmesinde ve Anadolu’nun Türk kimliği içinde yoğrulmasında büyük hizmetleri geçen tarikatlar ve bunların kurumlaşmış şekli olan tekkeler daha sonraki yüzyıllar içerisinde asıl fonksiyonlarını yitirmişlerdir. Toplumsal anlamda birlik ve beraberliğe zarar verecek bir niteliğe gelmişlerdir.

    Düşünsel olarak insanların her hangi bir üretim içinde olmadığı, insan zamanının büyük oranda harcandığı tekke ve zaviyeler adeta çalışmadan yaşayan insanların toplandığı yerler haline dönüşmüşlerdir.

    Bir takım tarikat mensuplarının halkın inançlarını istismar etmesi, maddi olarak haksız kazançlar sağlamaları, ilmi ve dini temele dayanmayan hurafeler üzerinden insanlar üzerinde baskı kurmaları tarikatları çöküntüye uğratmıştır.

    Çağdaş bir devlet ve toplum düzeni kurmak isteyen ülke yönetimi, olumlu fonksiyonları kalmamış olan bu kurumlardan en kısa zamanda kurtulması gerektiğine inanıyordu. Atatürk de tarikatların, Türk milletini istismar etmelerini engellemek için toplumsal dayanışma, birlik ve beraberlik duygusunu zedeleyen bu yapıların kaldırılmaları gereğini belirtmiştir.

    Atatürk bu konudaki görüşlerini şu sözleriyle ifade etmişti: “Efendiler ve ey millet biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”

    TBMM 30 Kasım 1925 tarihinde kabul ettiği bir kanunla tekke, zaviye ve türbelerin kapanmasını, türbedarlıklarla bir takım unvanların yasaklanmasını kararlaştırmıştır.

    Bu Kanun, Allah ile kul arasına giren istismarcıların işine son verdiği ve vicdanlara yapılan dinsel baskıyı ortadan kaldırdığı gibi Türk toplumunun birlik ve beraberliği ile toplumsal dayanışmasının önündeki engeli de ortadan kaldırmıştır.

    Herkesin ailece anılmasına yarayan öz adından sonraki ada, aile adına soyadı denir. Bütün uygar toplumlarda ailenin köklülüğünü belirten soyadları bulunmaktadır. Osmanlı devleti’nin son yıllarında; nüfus artışı, askerlik, tapu, nüfus, miras, adalet, eğitim gibi devlet işlerindeki yoğunluğu beraberinde getirmiş ve soyadının bulunmaması nedeniyle bu alanlarda sık sık karışıklıklar çıkmaya başlamıştır. Toplum ve devlet hayatında ortaya çıkan bu karışıklıklar 21 Haziran 1934’te çıkarılan “Soyadı Kanunu” ile giderilmiştir. “Soyadı Kanunu” ile her vatandaşın kendi öz adından başka, mensup olduğu aileye ait bir soyadı taşıması kabul edilmiş, Türk inkılabının önderi Mustafa Kemal’e de TBMM tarafından 24 Kasım 1934’te çıkarılan bir kanunla “ATATÜRK” soyadı verilmiştir. Yine çıkarılan başka bir yasa ile Atatürk soyadının başkaları tarafından kullanılması yasaklanmıştır.

    Ayrıca 1934’te çıkarılan bir kanunla lâkap ve unvanlar, sivil rütbe, nişan ve madalyalar kaldırılmış, ancak vatan savunması yolunda alınan nişanları taşımak serbest bırakılmıştır. Askerî bir rütbeyi belirten “paşa” kelimesi “general” olarak değiştirilmiştir. Böylece Osmanlı toplumunun sosyal tabakaları ortadan kaldırılmış ve insanların toplumda ve kanun önünde lakap ve unvanlarına göre sınıflara ayrılması engellenmiştir.

    Türkiye Cumhuriyeti’ni, parçası olmaya karar verdiği çağdaş dünyadan ayıran unsurlar arasında takvim ve ölçüler de bulunmaktaydı. Türkiye’de Hicret’i başlangıç olarak kabul eden ve ayları ayın hareketlerine göre ölçen Hicri takvimle, mali işler için bu sistemin düzeltilmiş bir türü olan Rumi takvim kullanılmaktaydı.

    Bu durum gerek ülke içinde, gerekse Avrupa’yla artan ilişkiler çerçevesinde önemli güçlükler çıkarmaktaydı. Bu nedenle 26 Aralık 1925’da kabul edilen kanunlarla Hicrî ve Rumî takvimler bırakılarak bütün dünyanın kullandığı Miladî takvim kabul edilmiş, 1 Ocak 1926’dan itibaren Türkiye’de miladî takvim kullanılmaya başlanmıştır.

    Alaturka saatin yerini uluslararası saat almıştır. Yine Mayıs 1928’de, uluslararası rakamlar kabul edilmiş, 1931 yılında çıkarılan bir kanunla da eski ağırlık ve uzunluk ölçüleri değiştirilmiştir. Arşın, endaze, okka, çeki gibi eski ve bölgelere göre değişen birimler kaldırılarak onlu sisteme uygun metre ve kilo gibi uzunluk ve ağırlık ölçüleri kabul edilmiştir.

    Ölçülerdeki bu değişikliklerle hem ülkedeki ağırlık ve uzunluk ölçüleri standart hale getirilmiş, hem de Türkiye’nin uluslararası ticari ilişkilerinde kolaylıklar sağlanmıştır.

    “Ekonomi Alanında Yapılanlar”

    Kongre 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihleri arasında toplanmıştır. Yapılan bu kongre Lozan görüşmelerine ara verildiği sırada gerçekleşmiştir. Bu kongrede iktisadî gelişme ve yükselme için köklü bir program yapılacağı, ancak bu programın düzenlenmesinde önce iktisatla ilgili olanların bir araya toplanacağı, bunların alacağı kararların programı oluşturacağı ifade edilerek çiftçi, tüccar, amele (işçi), sanayici, banka, şirket temsilcilerinin toplanacağı açıklanmıştır.

    1923 Türkiye İktisat Kongresi’nde Atatürk ne devletçi ne de özel sermayeye dayalı herhangi bir hazır reçete öneriyordu. Çözüme varmak için bir arayış içine girilmiş, dışarıdaki çeşitli deneyimler incelenip içerideki tartışma ve gelişmeleri değerlendirerek sonuca gidilmek istenmiştir. 17 Şubat 1923’te toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasında Mustafa Kemal, ekonomik bağımsızlığın önemine dikkat çekmiştir.

    Kongrede alınan kararlar özetle şöyledir: Ham maddesi yurt içinde yetişen sanayi dalları kurulmalı; küçük imalattan hızla fabrika üretimine geçilmeli; özel teşebbüse kredi sağlayacak bir devlet bankası kurulmalı; devlet iktisadi alandaki yerini almalı ve özel sektörün gerçekleştiremediği yatırımlar devlet eliyle yapılmalı; ulaşımın önemi gözetilerek demiryolu inşaatı programa bağlanmalıdır.

    Türkiye İktisat Kongresi’nde çiftçi grubunun ekonomik problemlerine büyük önem verilmiş ve bu konuda bazı esaslar tespit edilmiştir. Çiftçinin eğitilmesine büyük önem verilmiştir. 1924 Silah Altına Alma Yasası ile ordunun askere alınan köylülere, askerlik hizmetleri sırasında tarım makinaları ve yeni yöntemleri öğretmeleri öngörülmüştür.

    Osmanlı İmparatorluğu’nda üretim esas olarak tarıma dayalı idi. XVII. yüzyıldan itibaren gerileyen imparatorluğun toprak sisteminde de önemli problemler ortaya çıkmaya başlamıştır. Osmanlı yönetim yapısında meydana gelen değişim tarım alanındaki mülkiyet yapısını da etkilemiştir. Son dönemlerde tarımsal üretimin iyice düşmesi, toplumun temel ihtiyacı olan ürünlerin karşılanamaması sonucu ithalat yapma mecburiyeti doğmuştur.

    Türkiye Cumhuriyeti bu alanda önemli kararları uygulamaya geçirmiştir. 1923-1929 yılları tarımsal üretim bakımından “altın yıllar” olarak değerlendirebilir. Savaş koşullarında % 50 dolaylarında üretim düşmeleri gözlenen başlıca ürünlerde savaş öncesi üretim hacmine 1923’ü izleyen bir iki yıl içinde ulaşılmıştır. Bu olumlu gelişmede tarıma dönük olumlu politikaların, fiyat ve vergi değişkenleri yoluyla çiftçiler lehine kaynak yaratan uygulamalar belirleyici olmuştur. Çiftçinin durumunun düzeltilmesi için devlet gelirlerinde düşme görüleceğinin bilinmesine rağmen 17 Şubat 1925’te Aşar vergisi kaldırılmış, yerine binde 6’lık bir vergi konmuştur. Tarım 1923-1929 yıllarında ana sürükleyici sektör olmuş ve savaş yıllarından sonra ekonominin yeniden inşası esas olarak tarım sektörünün dinamizmi sayesinde gerçekleşmiştir.

    Bir sonraki dönem olan 1929-1939 arası ise bilindiği gibi dünya ekonomik bunalımı ile çakışmaktadır. Fakat dünyada ve ülkede yaşanan bu olumsuz ekonomik koşullara rağmen, tarım sektörü, (sanayinin gerisinde kalmakla birlikte) pozitif bir gelişme kaydetmiştir.

    İmparatorluğun son döneminde modern sanayi hemen hemen yok gibidir. Sanayi ürünlerinin çoğunu dışarıdan temin etmek gerekiyordu. İş yerleri genellikle motorlu olmayan ve makine kullanmayan, çoğunluğu insan gücüne dayalı bir yapıya sahipti. Büyük çapta üretim yapan iş kolları devlete, askeriyeye veya yabancılara aitti. Yerli girişimciler yetersiz ve gerekli sermayeye sahip değildi. Hükûmet ilk iş olarak yabancı girişimlerini satın almaya başlamıştır. Fabrika kurmak isteyen Türk müteşebbislere sermaye temin etmek için 26 Ağustos 1924’te İş Bankası kurulmuştur. Böylece devlet desteğindeki İş Bankası sanayileşme hareketinin öncüsü olmuştur.

    Sanayileşme alanında atılan en önemli adım 1927’deki “Teşvik-i Sanayi Kanunu”nun 28 Mayıs 1927’de 15 yıllığına yürürlüğe konulmasıdır. Özel sermayeyi sanayileşme alanına çekebilmek için yürürlüğe giren bu kanun, sanayicinin yatırım yapabilmesi için özendirici tedbirler içermekteydi.

    Sanayinin teşvik gördüğü bu devrede, dünya ekonomik bunalımı (1929-1932) yılları sanayileşme hareketini yavaşlatmıştı. Bir tarım ülkesi olan Türkiye, bunalımdan daha az zarar görmüş olmakla beraber dışa sattığı hammadde fiyatlarındaki düşme, üreticinin korunmasını gerekli kılmış ve devlet sanayide olduğu kadar tarım alanında da koruyucu tedbirler almak zorunda kalmıştır. İşte 1929-1939 arasındaki dönem, “Türk mucizesi”nin gerçekleştiği dönem olmuştur. Bu yıllarda dünya ekonomisi büyük bir buhran içine sürüklenirken Türkiye ekonomisi dışa kapanmış devlet eliyle bir millî sanayileşmeyi başarmıştır.

    Türkiye, Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra yabancı sermayesine karşı olmadığını açıkça ifade etmiştir. Ancak Hükümet Avrupa’nın sanayileşmiş devletlerinin yapacağı yardımın tek yanlı ve pek kuşkulu nitelikte bir yardım olacağından endişe ediyordu. Bu endişenin nedeni o güne kadar yabancı sermayenin Türkiye’deki faaliyetlerinin yanlışlığıydı. Bunun yanı sıra Osmanlı borçları konusunda alacaklıların davranışları da önemliydi. Nihayet borçlar meselesi 23 Haziran 1928’de halledilmiş ve ödenmesine başlanmıştı. Alacaklıların başında Fransa, İngiltere ve Hollanda geliyordu. Bu dönemde makineleşme konusunda Sovyetlerden, demiryolu yapımı konusunda ise Almanya’dan faydalanılmıştır.

    Mali politikada denk bütçe ve düzgün ödeme ilkelerini benimsemiş olan hükümet para politikasına da sağlam para politikasını benimsemiştir. ATATÜRK’ün; “Maliyemiz milli paranın istikrarını muhafaza prensiplerini tam bir sadakat ve muvaffakiyetle takip ve tatbik etmektedir” yolundaki sözleri bunun açık ifadesidir.

    “Kaynaklar”

    Yazı kaynağı : www.mevkoleji.k12.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Ali 10 Ay önce
    0

    bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yorum yap