Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    cumhuriyet hükümetleri hangi hastalıkla mücadele etmiştir

    1 ziyaretçi

    cumhuriyet hükümetleri hangi hastalıkla mücadele etmiştir bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Makale » DergiPark

    When the Republic of Turkey was established, epidemics were almost running rampant in Anatolia, which had been ruined due to long and tiresome wars. In this great misery, Anatolian people did not have hospitals or medications. With the proclamation of the Republic, a particular importance was given to public health services. Between the years of 1923 and 1930, which can be called the Early Republican Period, all the efforts in the field of health were made for struggle with epidemics. The most encountered diseases inflicting people in this period were malaria, syphilis, variola, scarlet fever, trachoma, diphtheria, and tuberculosis. Syphilis was mostly observed in the central and northern parts of the country, trachoma in the South, and malaria all around.

    Committees were established to struggle with epidemics in the 1923-1930 period. Medications, vaccines, serum, and physicians were sent according to the reports of epidemics received from provinces. The production of vaccines, which were a critical part of this struggle, was carried out by the state. Medications which could not be produced in Turkey were imported from abroad. In 1930, based on the experiences gained from the field works, the Public Health Law was enacted. With this law, the struggle with contagious and epidemic diseases gained a legal ground.

    Drawing on archival documents, newspapers, books, and reviews, the current study addresses the struggle made with epidemics observed in the 1923-1930 period in Turkey.

    Yazı kaynağı : dergipark.org.tr

    Genç Cumhuriyet'in Salgın Hastalıklarla Savaşı

    Genç Cumhuriyet'in Salgın Hastalıklarla Savaşı

    Her toplumsal zorlukta, afette veya şu an yaşadığımız küresel salgında olduğu gibi geçmişe dönüp örneklere bakmak istiyoruz. Bir felaket ile savaşacağımız zaman doğrudan tarihimize bakıp oradan dersler çıkartıyoruz ve bir yararlı uygulama bulmaya çalışıyoruz. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı hem orduda hem de halk içerisinde birçok hastalık ile karşı karşıya kaldı. Öyle ki 1920’li yıllarda TBMM kurulduğunda Anadolu’nun bağrında 3 milyon trahomlu, nüfusun yarısında da sıtma hastalığı mevcuttu. Bu şartlar altında başlayan Millî Mücadele zaferle sona erdi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda ise, geçen savaşların sonucunda halk hatta toprak bile fazlasıyla yorgundu. Erken Cumhuriyet Dönemi olarak adlandırdığımız dönemde (1923-1930) topraklarımızda cirit atan hastalıklar saymakla bitmezdi: frengi, sıtma, çiçek, kızıl, trahom, difteri, verem ve daha niceleri. Sağlık hizmetleri TBMM’nin kurulduğu dönemde başlasa dahi, asıl gelişim Cumhuriyet dönemindeydi. Ülke genelinde sağlık teşkilatlarının yeniden kurulması, sağlık personellerinin yetiştirilmesi ve bu hizmetlerin köylere kadar götürülmesi gerekiyordu. Diğer öncelikli sağlık politikaları ise ilaç, serum; bunların üretilebilmesi için gerekli müesseselerin kurulmasıydı. Kısacası çok yönlü bir mücadelenin yapılması gerekiyordu: eğitim, üretim, teşkilatlanma, maddi kaynak.

    TBMM’nin kurulmasının ardından 2 Mayıs 1920’de ‘’Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekaleti’’ kuruldu, 4 Mayıs’ta yapılan seçim ile I. İcra Vekilleri Heyeti kuruldu. Buna göre İcra Vekilliği Heyeti Reisliğine Mustafa Kemal Paşa, Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekilliğine ise Dr. Adnan Bey (Adıvar) seçildi. Mali yapının uygun olduğu ölçülerde hükümet programında faaliyet gösterileceği bildirildi. İlk Bakanlar Kurulu toplantısının ardından faaliyetlerine başlayan Dr. Adnan Bey, emrine verilen sıhhiye memuru ile Ankara Vilayet Konağı’nın bir odasında çalışmalara başladılar. Ülkenin neresinde sıhhiye memuru, doktor, hastane ve sağlık ocaklarının olduğuna dair kayıt bulunmadığından, ilk adıma bunları kayıt almayla başlanıldı, buna uygun usul ve kadro oluşturuldu. Salgın hastalıklar içinse ilk adımlar atılmaya başlanılmıştı bile: Kuduz Tedavi Müessesesi, Aşıhane ve Bakteriyolojihane kuruldu, Burgaz Adası’nda verem sanatoryumu açılmış ve İtalya’dan çiçek aşısı getirtilmişti.

    10 Mart 1921’de Adnan Bey’in yerine Refik Saydam bakanlığa getirilmişti. İlk uygulamaları arasında tabiplere mecburi hizmet zorunluluğu, bulaşıcı hastalıklara karşı mücadele zorunluluğu getirilmesiydi. 1925’te TBMM açılış konuşmasında Gazi Mustafa Kemal ‘’….Hükümeti Cumhuriyet’in başlı başına bir esas olarak muvaffakiyetle takip eylediği sıhhat mücadelesine, gittikçe vesayetini arttıran bir genişlikle devam olunmak lazımdır ve mühimdir’’ şeklinde beyan etmiş, Sağlık Bakanı Saydam ise, Bakanlık Çalışma Programı’nı açıklarken, yeni 150 dispanser yapıldığını ve 100 tanesinin hizmete girdiğini, İstanbul ve Sivas’ta iki sıhhiye memuru okulu açıldığını, sıtma savaşı için mücadele hazırlığında olunduğunu, frengi ve trahom ile savaşın devam ettiğini, ilçelerdeki doktor açığının büyük ölçüde kapandığını, röntgen cihazlarının, mikroskopların ve sıtma için gerekli kininin alındığını belirtmişti. Verem dispanserleri açma, diğer bulaşıcı hastalıklarla mücadele etme, Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssıhha Okulu açılması, milli tıp kongreleri düzenleme maddeleri konulmuştu. Sivas ve Ankara’daki kimyahaneler birleştirilmiş, Hıfzıssıhha Kurumu oluşturulmuştu. 1930 yılında kabul edilen ve halen yürürlükte olan 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ise, halk sağlığını korumaya yönelik ilk kanundur. 1937 yılına kadar görevine devam eden Refik Saydam, Cumhuriyet döneminin sağlık alanındaki öncüsü olmuş, bulaşıcı hastalıklarla büyük mücadele vermiştir.

    FRENGİ ile MÜCADELE

    Cinsel yolla bulaşan yaygın hastalıklardan olan frengi, Cumhuriyetin ilk yıllarında yaygın olarak görülüyordu. Diğer hastalıklardan farkı, kuşaktan kuşağa geçebilmesiydi. 1919-20 yıllarında 6510 kadın frengi ve bel soğukluğu nedeniyle Emrazı Zühreviye Hastanesi’ne yatırılmıştı. Hastalığın artmasının sebepleri olarak savaş ortamı ve savaşa bağlı göç sayılabilirdi. Öte yandan da frengi hastalığı olanların hastalığını gizlemeleri, tedaviyi güçlendiren bir durumdu. Halk kendi arasında yaygın olan tedavileri bile deniyordu; bunların sonucunda ise hasta sakat kalıyor ya da zehirleniyorlardı. Erken Cumhuriyet döneminde frengi ile mücadele yasal bir zemine oturtulmuştur, 90 numaralı kanun ile frengi hastalığı taşıyanların tedavisinden devletin sağlık teşkilatı sorumlu olurken, evlilik öncesi muayene zorunlu hale getirilmiştir. Kanunun yayınlanmasından itibaren sağlık kuruluşlarına gerekli tıbbi malzemeler gönderilmeye başlandı, taramalar ve başvurular neticesinde hastalar tedavi altına alındı. 1925 yılında uygulanan tedavileri geliştirmek ve desteklemek için ‘’Frengi Komisyonu’’ kuruldu. Komisyonun kurulmasının ardından Sıhhiye Vekaleti tarafından ‘’Frengi Tedavi Talimatnamesi’’ hazırlandı.

    Frengi Komisyonu yaptığı araştırmalar sonucunda bizmojenol adlı ilacın tedavide kullanılması durumunda frengi mücadelesinin daha başarılı olacağı sonucuna varıldı. İlacın ithali için, Almanya’dan 10 bin şişe alınması için istekte bulunuldu. 1926 yılından itibaren, hastalığın en sık görüldüğü şehirlerde özel mücadele planlanılmıştı, ithal edilen ilaçların eczacılar tarafından hazırlandıktan sonra bu şehirlere sevk edilmişti. Mücadele teşkilatlarında görev yapacak olan doktorlar şehirlere gitmeden önce İstanbul Gureba Hastanesi’nde özel eğitim alıyorlardı. Özel eğitim alınmasındaki asıl sebep, frengi üç sene boyunca mücadele edilmesi gereken bir hastalıktı, hastanın takibinin yapılması şarttı. Hastaların halk arasında ayıplanmamaları ve kolayca müracaat edebilmeleri adına da Ankara ve İzmir’de ‘’Deri ve Tenasül Hastalıkları Dispanseri’’ açıldı. Hastalıkla mücadelede büyük faydaları görüldü.

    TRAHOM ile MÜCADELE

    Sıcak ve kuru iklimin hakim olduğu coğrafyalarda ortaya çıkan bulaşıcı bir göz hastalığı olan trahom, Roma, Eski Yunan ve İbraniler dönemlerinden itibaren bilinirdi. Bu hastalık 1789’dan itibaren Avrupa’ya ulaşmış, Anadolu coğrafyasına ilk kez Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi dönüşünde askerler aracılığıyla gelmiştir. I. Dünya Savaşı’nda ise salgına dönüşüp Cumhuriyetin ilk yıllarında ise Güneydoğu Anadolu’da görülmeye başlanmıştı, güney cephesinde savaşan askerlerin mücadele ettiği bir diğer hastalık da buydu.

    Ağustos 1919 itibariyle Mısır’dan topraklarımıza dönen askerlerden çoğu Mısır’da yapılan ameliyatlarla ya iki gözü, ya da tek gözü çıkartılmıştı. Yaklaşık 54 bin askerin döndüğü Mısır’dan 8.530 askerin hasta olduğu tespit edildi ve Haydarpaşa, Selimiye, Yıldız ve Maçka hastanelerinde tedaviye alındılar. Bu hastalık aynı zamanda ev hanelerinde işsizliğe de sebep oluyordu, Adıyaman ve Malatya körler ülkesi olarak bilinirdi. Güney şehirlerinde çok görme engelli bulunduğu için misyonerler Urfa, Malatya ve Beyrut’ta görme engeli bulunanlar için okullar açtılar. 1-3 Eylül 1925’te I. Milli Tıp Kongresi’nde trahom hastalığı ele alındı ve bu hastalıkla mücadele için hükümet 50 bin lira ayırdı. Ankara’da toplanan II. Milli Tıp Kongresi’nde de İsmet Paşa milli bir hastalık sorunu olarak ilgilenilmesini istemiştir. Adıyaman ve Malatya’daki tedavi merkezleri devam ederken, Adana’da fabrikatör Salih Efendi’nin bağışları ile trahom hastanesi açıldı. Seyyar sıhhiye teşkilatı tarafından köyler tek tek gezildi, özel muayeneler yapıldı, 1930 yılına kadar binlerce hasta tedavi edilip ameliyat edildi.

    Gazi Mustafa Kemal Paşa tarafından Macar bilim insanı Antal Rethly Türkiye’ye davet edilip Türkiye coğrafyası iklimsel olarak farklı bölgelere ayrıldı. Trahom mücadelesinde nem, yükselti ve sıcaklık etkili olduğu için dört farklı mücadele mıntıkası belirlendi. 

    BİR DÖNEMİN İNCE HASTALIĞI: VEREM

    Prof. Dr. Tevfik Saydam’a göre salgın hastalıklardan ölen askerlerin sayısı diğer orduların verdiği kayıplardan daha fazla idi. Bu bakteri her hastalık gibi hemen tesirini göstermemekteydi, geçim sıkıntısı, gıdasızlık, uykusuzluk, rutubetli ve karanlık ev yaşamı ile hastalık başlıyordu. 13 milyon ülke nüfusundan 1 milyonu verem hastalığıyla boğuşuyordu.

    Türkiye’de vereme karşı ilk hareket 1918’de ‘’Verem Mücadelesi Osmanlı Cemiyeti’’ kurulması ile başlamıştı. İşgaller sonrasında bu çalışmalara ara vermek zorunda kalınmış, ikinci bir adım olarak Dr. Behçet Uz’un teşebbüsü ile 18 Şubat 1923 tarihinde ‘’İzmir Veremle Mücadele Cemiyeti’’ kurulmuştur. 1927’de İstanbul’da da kurulan bu cemiyetle amaç, hastalığın korkunç bir afet olduğunu ve millete büyük bir tahribat verdiğini halka anlatarak önlemler almasını sağlamaktı. Bu propaganda çalışmalarının yanı sıra, çeşitli dispanserler de açılmış, gerekli tedaviler sağlanmaya başlanılmıştı. Bu propaganda öylesine büyümüştü ki, 1924’ten 1927 yılına kadar ‘’Cidal’’ isimli halka hitap eden dergi bile çıkarılmıştı.

    1923 yılında ilk Verem Savaş Dispanseri İstanbul’da açılmış, çeşitli sanatoryumlar kurulmuş, BCG aşısı uygulaması İstanbul Hıfzıssıhha Müdürü Refik Güran tarafından 1931 yılında uygulanmaya başlamıştı. Bu mücadelede görülen en gerçekçi şeylerden biri de, bu mücadelenin gönüllü olmasıydı.

    ÇİÇEK ile MÜCADELE ve AŞILAMA

    Çiçek hastalığı Türkiye’de ve dünyada eski devirlerden beri görülen bir hastalıktı. Tıbben kabul gören aşısı 1800’lerde bulunmasına rağmen Türk usulü insandan insana aşı Türkler arasında yüzyıllardır yapılmaktaydı. Bu hastalık dünya çapında büyük ölümlere sebep oluyordu, aşısız müdahale edebilmek neredeyse imkansızdı. Aşı 1879’da ilk kez İngiliz Dr. Edward Anthony sığırlarda görülen cow-pox adlı çiçek hastalığındaki yaradan aldığı örnek ile ilk aşıyı üretti. Türkiye’de çiçek aşısı İstanbul ve Sivas’ta 1925-1930 yılları arasında üretildi.

    1929’da Suriye’de başlayan bu salgın hastalık Mardin’e de sıçradı ve kısa sürede Güneydoğu’nun büyük bir kısmına yayıldı. Bölgeye alınan kararlarla seyyah sıhhiye memurları gönderildi ve aşı ile müdahale başladı. Bu hastalığın bir anda salgın hale gelmesindeki sebep, Türkiye-Suriye sınırında bulunan Hazne köyünde peygamberlik iddiasında bulunan Şeyh Ahmet isimli şahsı görmek için akın akın giden köylülerin engellenemeyişiydi. Ölümlerin arttığını gören halk, aşılama için görevlileri getirmeye başlamıştır. Nisan 1930’da ise bölgede hastalık tamamen kontrol altına alınmıştı.

    KIZIL ile MÜCADELE

    Kızıl, bakteri yoluyla bulaşıp çocuklarda sık sık görülen bir hastalıktır, ateşli hastalıklar içerisine girer ve o dönemde önlem alınmadığı takdirde ölüme kadar gidebiliyordu. Hastalık Ocak 1923’te Ankara’da ikamet eden ünlü bir ailede başladı, geç ihbar edildiği için çocuklara da bulaşarak salgın halini aldı. Hastalığın salgın haline gelmesindeki sebep hastalığa gereken önemin verilmemesiydi. Kızılın dönem içerisinde en etkili tedavi şekli milne yöntemi idi çünkü bir aşı geliştirilememişti.

    Mikrobiyoloji biliminde yaşanan gelişmelerle hastalık için koruyucu bir serum geliştirildi ve Türkiye’de ilk kızıl aşısı Dr. Bakteriyolog Mehmet Hami Bey tarafından üretildi. Amerika’da keşfedilen bu aşı Türkiye’de uygulandığı zaman Avrupa’da yalnızca birkaç ülke bu aşıyı keşfetmişti. Bu aşı ilk defa 1928’de Konya’daki çocuklar üzerinde kullanıldı. Aşıya olan önyargıya rağmen bölgede aşısız çocuk kalmadı. Anadolu’da ise seyyar mücadele heyetleri karış karış toprakları gezmeye devam etti. Aşıların uygulanması ardından hastalık tamamen ortadan kalktı, 1929’daki Ankara’daki tıp kongresinde aşının etkili olduğu resmen kabul edildi.

    SITMA ile MÜCADELE

    Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’yi mücadele anlamında en çok zorlayan hastalık sıtma olmuştu. Mevcut koşullarda sıtmanın nedeni de bilinmiyordu ve ülkede 5 milyon sıtmalı olduğu gerçeği vardı. Hastalığın en etkin ilacı olan kinin ilacından yaklaşık 50 tona ihtiyaç vardı ve bunu maddi olarak karşılamak imkansızdı. 1924 yılı bütçesinden ayrılan para ile sadece 1.381 kg kinin alınabiliyordu. Kapsamlı bir mücadelenin başlaması için 13 Mayıs 1926’da Sıtma Mücadelesi Kanunu kabul edildi, sıtma bölgesinin yoğun olduğu yerlerde Sıtma Mücadele Heyetleri kuruldu, sıtma mücadele mıntıkaları oluşturulmaya başlandı. Mücadelenin ilk sonuçları 1928’de alınmaya başlandı. Adana’da Sıtma Enstitüsü kuruldu ve çıkarılan kanun ile de bütün asker ve sivil tüm doktorlar sıtma stajı yapmıştır. Bu mücadelede Çeltik Ekim Kanunu ve Sıtma Savaş Kanunu’nu da hatırlatmak gerekir. Devlet, çeltik işçilerinin korunması, sulama düzeni ve alanların kontrolü için büyük bir kontrol içerisindeydi.

    VEBA ile MÜCADELE

    Veba hastalığı, Müsavat Gazetesi’nde şu şekilde tarif edilmişti: ‘’…Vebadan sakınınız, veba ocak söndüren dehşetli bir hastalıktır…yüksek ateş, bulantı, kusma, mide ve bel ağrısı, kollarda bacaklarda sancılar ile başlar. Hasta çok su içer, aydınlığa kolay bakamaz. Ateş 2 günde 40, bazen 41-45 dereceye yükselir. Bu hastalıktan kaçınmak için fareleri öldürmelidir. Pirelerden sakınmalı, fare ve pire öldürmek için lazım gelen tedbirleri sıhhiyemiz herkese öğretip yapıveriyor, ilaç dağıtıyor….bilhassa sıhhiye dairemiz memnuniyetle hizmete amadedirler…’’ Salgın hastalıklara karşı önlemler alan TBMM Hükümeti, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nı kurduktan sonra aynı yıl Dr. Mustafa Hilmi Bey veba aşısı üretmiş, salgın denemese de büyük ölçüde önlenmişti. Bu dönemde alınan en önemli önlemlerden biri, sınır ötesinde çıkan veba hastalığına karşı çeşitli illerde temas kurulan sınırları kapatmak, ulaşımın askıya alınması için Bakanlar Kurulu’nun karar almış olmasıdır. Refik Saydam, aşıların bölgeye gönderildiğini, bölgede görevli jandarma ve memurların aşılandığını belirtmiştir. Artı aşılama için ise Paris’ten veba aşısı satın alınılmış, tehlikeli bölgelerdeki 100 bin kişi aşılanmış ve ülkeye yayılması önlenmiştir.

    GENÇ CUMHURİYET’İN MİRASI

    Tarihsel süreçte salgın hastalıklarla sadece ülkemiz değil, tüm dünya mücadele etmiştir. Osmanlı Devleti de bu salgın hastalıkların yoğunlukta olduğu devletlerin başında geliyordu. Fiilen sona eren bir devletin bu salgın hastalıklarla mücadele etmesi çok güçtü ama Milli Mücadele döneminde kıt olanaklarla yapılan bu mücadele, Cumhuriyet ilanı ve sonrasıyla yeni bir boyut ve ivme kazandı. Genç Cumhuriyet, daha ilk yıllarda sağlık alanında salgın hastalıklarla savaşmada uyguladığı devletçi politikaların ısrarıyla başarılar kazandı. Halkın sağlığını ve refahını ön planda tutarak mücadelesine devam etti ve bunu sürdürdü. Bugünlerde olduğu gibi her türlü zorluğa rağmen hiçbir düşman, disiplinli ve önlemli bir tedbirden, İstiklal Mücadelesi ruhumuzdan daha güçlü değildir.

    Kaynakça:

    1-https://atif.sobiad.com/index.jsp?modul=makale-goruntule&id=AW4RbFlcyZgeuuwfeB4C
    2-http://www.turkailehekderg.org/makaleler/tip-tarihi/cumhuriyet-doneminde-bulasici-hastaliklarla-mucadele
    3- http://www.sdplatform.com/Dergi/251/Cumhuriyetin-ilk-yillarinda-saglik-alanindaki-faaliyetler.aspx
    4- https://www.academia.edu/39340883/Erken_Cumhuriyet_D%C3%B6nemi_T%C3%BCrkiye_de_Bula%C5%9F%C4%B1c%C4%B1_Hastal%C4%B1klarla_M%C3%BCcadele_1923-1930_-_The_Struggle_with_Contagious_Diseases_In_Turkey_in_The_Early_Republican_Period_1923-1930_
    5- https://www.altayli.net/cumhuriyetin-bulasici-hastaliklarla-mucadelesi-trahomla-savas-ornegi.html
    6- http://cms.galenos.com.tr/Uploads/Article_23030/TPD-32-351.pdf
    7- https://katalog.marmara.edu.tr/eyayin/tez/T0072141.pdf
    8- Türkiye'de sıtma mücadelesi 1924-1950, Fatih Tuğluoğlu
    9- https://dergipark.org.tr/tr/pub/ataunitaed/issue/47367/595306
    10- Erken Cumhuriyet Dönemi Türkiye'de Bulaşıcı Hastalıklarla Mücadele, Süleyman Tekir

    Şevval Budak

    TGB Konya İl Yöneticisi 

    tgb.gen.tr

    Yazı kaynağı : tgb.gen.tr

    Türkiye’nin bulaşıcı hastalıklarla imtihanı: Kollar yeniden sıvanmalı

    Türkiye’nin bulaşıcı hastalıklarla imtihanı: Kollar yeniden sıvanmalı

    DR. MELAHAT CENGİZ 

    Tarihte Avrupa nüfusunun üçte birini yok eden veba hastalığı, bunun en belirgin örneği olup 16. yüzyıldan 1900’lere kadar ataklar halinde tüm Anadolu’da seyretmiş, 1625 yılında İstanbul’da 200 bin kişinin vebadan hayatını kaybettiği sıhhi kayıtlara geçmiştir. 1840’ta İstanbul’da “Karantina Meclisi (Meclisi Umuri Sıhhiye)” kurularak tüm şehir ve mahalleler karantina altına alınmış, limanlar için nizamname düzenlenmiştir. 

    SAVAŞLARDAKİ ÖLÜMLERDEN FAZLA 

    1. Dünya Savaşı ile yeni salgın hastalıklarla karşılaşan Avrupa, yaklaşık 50 milyon insanın hayatını kaybetmesine neden olan İspanyol gribi ile tanışmış, Osmanlı Devleti de bu hastalıktan kaçamamıştır. Sadece İstanbul şehremanetine göre 6 bin 403 kişi hayatını kaybetmiştir. Yine kolera salgını 1912 -13 yıllarında Balkan Savaşları sırasında yaşanmış, ordu ve göçmenlerde büyük zayiata neden olmuştur. Balkan Savaşı, 1. Dünya Savaşı, grip, sıtma, tifüs, kolera, frengi, verem, çiçek gibi hastalıklar askeri kaynaklarda cephede ölenlerin kayıtlarına bakıldığında savaş nedeniyle ölenlerden çok daha fazladır. Genç Cumhuriyete bütün bu hastalıklar miras olarak bırakılmıştır. 

    YETERSİZ ALTYAPI 

    Osmanlı’dan ayrılan bölgelerden Anadolu’ya göç eden insanlar vasıtası ile taşınan bulaşıcı hastalıklarda yoğun artış savaşın açtığı yaralara altyapı yetersizliği de eklenince salgınları oluşturmuştur. Bu nedenle 1923-30 dönemi sağlık alanındaki mesainin tamamı salgın hastalıklarla mücadele için sarf edilmiştir. Cumhuriyet döneminin ilk Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam, bakanlık çalışmalara ilk aşamada merkez ve taşra teşkilatlarını güçlendirmekle başladı. Amacı halkın felaket halini almış sağlık problemlerini çözmek, toplumsal kalkınmayı gerçekleştirmek ve sağlıklı nesiller yetiştirmek için salgın hastalıklarla mücadele etmek, hıfzıssıhhayı yayınlaştırmaktı.

    Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de en çok insan kaybına neden olan hastalık, nüfusun yüzde 50’sini etkileyen sıtmanın toplumsal yaşama etkisi oldukça büyüktü. Öyle ki bazı şehirlerde okullar, hastane olarak kullanılmak durumunda kalmıştı. 

    İşgücü ve üretim kaybı ileri boyutlara ulaşmıştı. Özellikle tarım toplumu olan genç Cumhuriyette tarım yapılamaz, hayvan beslenemez durumdaydı. Bu dönemde kurulan Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekâleti sıtma mücadelesine başladı. Sıtma mücadele teşkilatları ve dispanserler kuruldu. 

    Sıtmanın yoğun olan bölgelerde sıtmalı hastayı sağlam insandan ayırarak, ücretsiz ilaç temini ile tedavi etmek ve sıtmaya neden olan sivrisinek yataklarını kurutmak amacıyla durgun su ve kir havuz yataklarını ıslah çalışmaları yapıldı.

    ÜCRETSİZ TEDAVİLER YAPILDI

    Anadolu’da 1. Dünya Savaşı ile salgınlara neden olan frengi ve körlüğe neden olan trahom ile savaş sonrası mücadele edilmiş, saha tespitleri yapılıp hasta olanların tedavileri ücretsiz sağlanmıştır. İmkânsızlıklara rağmen Cumhuriyetin ilk yıllarında verem hastalığı ciddi sağlık sorunu olarak görülmüş, İzmir’de ilk verem savaş derneği kurulmuş, aşılama çalışmaları başlamış, bu maliyetli hastalık için Heybeliada Sanatoryumu açılarak tedavi ve korunma imkânları oluşturulmuştur. 

    Ayrıca 1921’de İstanbul ve Sivas’ta 3 milyon 269 bin kişilik çiçek aşısı üretilmiş, tabip ve sıhhiye memurları vasıtası ile aşılama çalışmalarına başlanmıştır. Osmanlı döneminde başlayan aşı çalışmaları 1930’da yerli aşı ve serum üretimi ile hızlanmıştır 

    İkinci Dünya Savaşı’na kadar bulaşıcı hastalık mücadelesinde önemli mesafeler kaydeden Türkiye, savaşa girmemesine rağmen bütçesini savaş ekonomisine göre düzenlemiş, bu dönemde salgın hastalıklarda yeniden alevlenmeler olmuştur. 1960’lardan sonra 224 Sayılı Sosyalizasyon Kanunu ve Nusret Fişek önderliğinde yeni bir kanun ile sağlık hizmetlerinin programa bağlanması öngörülmüş, doğu hizmetinde koruyucu sağlık hizmeti yapan sağlık çalışanları için imkânların çoğaltılması ve sağlık ocaklarının açılması sağlanmış, hizmetlerin tek elden ve yeterli sayıda yürütülmesi amaçlanmıştır. Bu dönemde personel yetiştirme, verem, cüzzam ve sıtmaya karşı ucuz ve etkin mücadele amaçlanmış, bakanlık merkez örgütünün güçlendirilmesi sağlanmıştır. 

    KORUYUCU HİZMETLERİN ÖNEMİ

    1980 sonrası sağlık alanında hizmet sunumu ve finansmanı birbirinden ayrılmış, koruyucu sağlık hizmetlerine yatırım azalmıştır. Artık sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri yerini serbest piyasa ekonomisi koşullarına terk etmiştir. Koruyucu sağlık hizmetlerinin en önemli ayağı olan 1. basamak sağlık hizmetleri topluma yönelik ve kişiye yönelik olarak ikiye ayrılmış, topluma yönelik olan toplum sağlığı merkezlerinde (TSM), kişiye yönelik olan aile sağlığı merkezlerinde sunulmaya başlanmıştır. Koruyucu sağlık hizmeti Sağlık Bakanlığı bünyesinde Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenmektedir. 

    ZOONOTİK HASTALIKLAR ARTTI

    Ulaşımın kolaylaşması ve ticaretin artması, kalabalık nüfus ve şehirleşmenin yoğunlaşması ile dünyada zoonotik hastalıklar (hayvandan insana bulaşan) özellikle 2000’li yıllarda artmış ve /veya tanı araçlarında gelişme ile tanımlanabilir hale gelmiştir. 

    Ülkemizde ve dünyada viral hastalıkların artması hayvandan insana geçişin çoğalması ile kuş gribi, domuz gribi, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, Batı Nil Virüsü ile oluşan hastalıklar, SARS, MERS, CoV son olarak Covid-19 göstermektedir ki yeniden salgın hastalıklara yönelik bir organizasyon gerekmektedir. 2010 Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, Türk Tabipleri Birliği raporunda belirtildiği gibi salgın kontrolünde yerel kapasitelerin artırılması tanısal yöntemlerin dağılımının zenginleştirilmesi her ilde “Bulaşıcı Hastalıklar Salgın İzleme ve İnceleme ekibi” aktif olarak rol alması, Tarım Köy İşleri Bakanlığı’nın Veteriner Hizmetleri’nin Sağlık Bakanlığı ile bağ oluşturması, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve bağımsız bilim insanlarının önerilerinin dikkate alınması esas olmalıdır. 

    Özellikle çağımızda sağlık hizmetlerini birbiri ile işbirliği yapan bir bütün olarak yürütmek salgınlar konusunda en akılcı yöntemdir.

    * Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı ve 2016 -2018 İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi 

    Yazı kaynağı : www.cumhuriyet.com.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap