Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    canıma bir merhaba sundu ezelden çeşm-i yâr öyle mest oldum ki gayrın merhabasın bilmedim

    1 ziyaretçi

    canıma bir merhaba sundu ezelden çeşm-i yâr öyle mest oldum ki gayrın merhabasın bilmedimi bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Diyanet Dergi | Diyanet - Aylık Dergi - Aile - Çocuk - İlmi Dergi - Bülten

    Sözün Özü berceste beyitler
    Vedat Ali Tok

    Cânıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr
    Şöyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim
    Ahmet Paşa


    (Eski bir vakitte sevgili şöyle göz ucuyla bana bir merhaba lûtfetti. O gün bu gündür, o bakışın mestliğiyle başka birinin merhabasını hiç tanımadım.)


    A hmet Paşa, Sultan Fatih’in vezirlerinden ve Divan şiirinin de ilk ustalarından bir şairdir.

    Divan şiirinde mecaz ve gerçek çoğu zaman birbirine girmiştir. Yani şairin söylediği söz, gerçek anlamda mı yoksa görünen anlamın dışında mı; bu, her zaman belli olmayabilir. Şairler de böyle bir anlam kargaşasını bilerek ve isteyerek yaparlar. Çünkü şiirin anlam katmanları ne kadar çoğalır, giriftlik ne kadar artarsa, derinliği de o kadar enginleşir. Bu tür şiirlerin bir başka zenginliği de şudur: Şiiri okuyan herkes, kendi kültürüne göre şiirden bir anlam çıkaracak ve şiiri kendince yorumlayacaktır.

    Her ne kadar şiirde mecaz ve hakikat birbirine karışsa da biz bu tarz şiirleri tahlil ederken anahtar kelimelere bakarız. Anahtar kelimeler birer şifre çözücü gibidir, şiirde anlatılmak istenen konuda ipucu veren kelimelerdir.

    Yukarıya aldığımız beyitte dış anlama göre şair bize der ki: “Eski bir zamanda sevgili bana şöyle göz ucuyla bir işaret etti, sanki gözüyle bana bir merhaba dedi. Ben o merhabanın sarhoşluğunu yaşamaktayım, o günden bugüne başkasının merhaba demesine yahut bakışına, iltifatına hiç cevap veremedim. Buna ihtiyaç hissetmedim. O ilk merhaba beni kendimden geçirdi, o merhaba ile mest oldum.”

    Böyle bir anlatıma göre, aklımıza ilk gelen şey şudur: Şairin karşısına bir güzel çıkmıştır, şair o güzelin şöyle bir bakışından çok etkilenmiş, ona âşık olmuş ve bu karşılaşmadan sonra da o güzelin haricinde hiçbir güzele bakamamıştır.

    Bu beyitte “ezel” kelimesi anahtar kelimedir. Ezel kelimesi Divan şiirinde ruhlar meclisini (bezm-i ezel= elest bezmi= gayb âlemi) çağrıştırmak için, ruhlar meclisine telmih için kullanılır.

    Dünya yaratılmadan önce ruhlar yaratılmıştır. Bu ruhlar meclisinde Allah Teala kullarına “Ben sizin Rabbiniz değil miyim (elestü birabbiküm), istifhamında bulunmuş; ruhlarımız da bu bir nev’i kulluk sözleşmesi de sayılan hitaba karşı “Evet” (belâ) demişlerdi.

    Ahmet Paşa bu mecliste ruhunun Allah Teala’ya âşık olduğunu, insan olarak yaratılmasından sonra ise dünyadan hiçbir şeye karşı iltifat etmediğini, dünyevi güzellerin ve güzelliklerin cazibesine kapılmadığını ifade ediyor. Bu durumu sevgide, aşkta vefa, sadakat şeklinde değerlendirmek gerekiyor; çünkü âşık olanın âşık olduğu sevgilisine karşı büyük bir bağlılık göstermesi gerekiyor. Aksi takdirde vefadan söz edilemez. Sevgi, aşk kademe kademedir. Allah aşkı, peygamber aşkı, sonra beşerî aşklar… Bunlardaki silsile bozulursa sevgiliye sadakatsizlik baş gösterir.

    Ahmet Paşa’nın bu beyti bize aşkın ezelî bir duygu olduğunu gösteriyor. Ve ilk aşkın da Allah’ın kullarını yaratmasından anlaşıldığına göre Allah Teala’nın kullarına karşı beslediği bir his olarak düşünülebilir. Öte yandan aşkın bir terbiye vasıtası olduğunu görüyoruz. Çünkü Ahmat Paşa diyor ki o ilk merhabadan sonra Allah’tan başkasına/masivaya tenezzül etmedim, kul olmadım.

    Mutasavvıfların ve Divan şairlerinin çokça iltifat ettiği ve kutsi hadis diye bildikleri bir söz şöyledir: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bundan dolayıdır ki halkı yarattım, yokken var ettim.” Tasavvufa göre kâinatın yaratılış gayesi aşktır. Yenişehirli Avni diyor ki:

    Çünkü sen âyine-i kevne tecellâ eyledin
    Öz Cemâl’in çeşm-i âşıktan temâşâ eyledin
    Bir başka şair aynı düşünceyi yukarıdaki beyte benzer bir ifade ile şöyle dile getiriyor:

    Kendi hüsnün hûblar şeklinde peyda eyledin
    Çeşm-i âşıktan dönüp sonra temaşa eyledin
    (Ey Allah’ım, Sen, kendi güzelliğini güzeller ve güzellikler şeklinde ortaya koydun, sonra dönüp âşıkın gözüyle (yine o güzelliği) seyre koyuldun.)

    Yani Allah Teala hem gösteren hem de gören; hem var olan, hem de oldurandır.

    Buna göre aşkın, muhabbetin kaynağı Allah Teala’dır ve ilk aşk ve muhabbet de Allah Teala’nın kullarına karşı olmuş; bilinmeyi istemesi yani ilk tecellisi muhabbet ile vuku bulmuş, ilk ışık da Hakikat-i Muhammediye yani Hz. Muhammed (s.a.s.)’in muhabbeti ile olmuştur. İşte şairin:

    Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl
    Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl

    demesi bundandır. Yani sevgiden, aşktan, muhabbetten dolayı Allah Teala kulu ve rasulü ki, onun sıfatı Habibullah’tır, Hz. Muhammed’i yarattı, onun yüzü suyu hürmetine de kâinatı, insanları halk etti.

    Demek ki Allah Teala kullarına sevgi ve muhabbetle nazar etmektedir. “Rahmetim, gazabımı geçti.” buyurması bunun delillerinden sadece biridir.

    Ahmet Paşa diyor ki, bezm-i ezeldeki en yüce sevgilinin aşk dolu bir nazarı ile öyle bir haldeyim ki dünyanın fani merhabalarına bir türlü cevap veremiyorum.

    Yazı kaynağı : dergi.diyanet.gov.tr

    Bir benim mest olmayan meczûbun

    Bir benim mest olmayan meczûbun

    Cânıma bir merhaba sundu ezelden çeşm-i yâr, Öyle mest oldum ki gayrın merhabasın bilmedim!

    Ahmed Paşa''ya ait bu beytin dile getirmek istediği mânâ ve mazmûnu, acaba Mehmed Akif nasıl şiirleştirir, tekrara düşmeden aynı mefhumu yeniden ve bir kez daha nasıl nazmederdi acaba?

    Şöyle:

    Senin Mecnun''unum, bir sensin ancak taptığım Leylâ;

    Ezelden sunduğun şehlâ-nigâhın mestiyim hâlâ!

    Kalabalıklara sırtını çevirip gönlünde yâriyle (mabedinde mabuduyla) başbaşa kaldığında Akif''in kendi kendine nasıl terennüm ettiğini bir nebze olsun duyabilmek için, şairin biraz yanına yaklaşacağız. Öyle ki kulübesinin dışından da olsa şiirinin içinde saklı hikmeti sînemize çekmeye, bulabildiğimizle yetinip hâlimizden aslâ şikâyet etmemeye çalışacağız.

    Önce Ahmed Paşa''nın mısrâları...

    — Cânıma...

    Düşünce geleneğimizin temelinde yer alan "can-ten" (ruh-beden) ayrımını hatırlayalım. ''Cânıma'', yani ruhuma...

    Ne zaman?

    — ezelden...

    Hemen ezele, yani en başa geri gidiyoruz. En başa, yani bezm-i elest''e, yani ruhlar âlemine, yani ruhlar âleminde yâr ile, sevgili ile, HAKK ile ilk karşılaşma ânına...

    — bir merhaba sundu...

    O ilk karşılaşma ânında sevgili "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorup hepimizden "Elbette Rabbimizsin!" cevabını aldı ya, işte o ânı, yani bir soruyla bir cevaptan oluşan o ilk karşılaşma, o ilk tanışma ânını hatırlamaya çalışıyoruz.

    Sevgilinin o kısa hitabı, şair için kısacık bir ''merhaba''dan ibaret. Sonra? Sonrası yok! Sadece merhaba. Hepsi o kadar!

    Şair bu kadarcık bir ''merhaba''dan şikayet mi ediyor? Aslâ. Bu kadarını bile bir lütuf olarak görüyor. Dikkat edilirse, ''... sundu'' diyor. Sundu, yani lutf u ihsan eyledi de bir ''merhaba'' olsun dedi.

    — çeşm-i yâr

    Dikkat ediniz, sevgilinin dili değil, sevgilinin gözleri, bir tek bakışı sunuyor bu merhabayı. Yani lisan-ı kaal ile, değil, lisan-ı hâl ile, gözleriyle, sadece bir bakışıyla biricik sevgilinin kendisi olduğuna/olacağına dair söz alıyor canlardan. (''Göz'' deyince ''gözyaşı''nı, ''çeşm'' deyince ''çeşme''yi hatırlamamak mümkün mü? Sevgili, acep, sırf acıdığı için (rahmetinden) bir merhaba sunmuş olmasın âşıklara?)

    İkinci mısrada şair, muhteşem bir surette son noktayı koyuyor:

    — Öyle mest oldum ki gayrın merhabasın bilmedim!

    Yani bezm-i elest''te bakışlarından tattığım o ezelî merhaba''dan sonra öyle sarhoş oldum ki... kendimi öyle kaybettim ki... varlığın, birliğin beni benden öylesine aldı ki... bir daha senden gayrısının farkına varmadım, senden gayrısına yönelmedim, senden gayrı kimseyi görmez, kimseyi duymaz, kimseyi bilmez oldum. Kimseyi, kendimi bile.

    Mehmed Akif''in iki mısrâa sığdırdığı mânâ ve mefhuma gelince, onun nazmı da, inşadı da Ahmed Paşa''nınkine denktir. Nasıl olmasın? Hem şairdir, hem âşıktır, üstelik Hakka âşıktır. O hâlde kim yarışabilir onunla ser-hoşlukta?!

    Akif ser-hoşlukla yetinmez; mecnun olduğunu da söyler:

    — Senin Mecnun''unum, bir sensin ancak taptığım Leylâ;

    ''Tapmak'' fiili bilhassa seçilmiş. Çünkü ibadetin bilinçsiz olanı için kullanılır ''tapmak/tapınmak''. Şair ise ''mecnun'' (deli) olduğunu söylüyor. Öyle ya, mecnunda bilinç mi aranır?

    — Ezelden sunduğun şehlâ-nigâhın mestiyim hâlâ!

    Şairimiz de hâlâ kör kütük sarhoştur; ezelden sarhoştur hem de. O şehlâ-nigâh yüzünden... o şehla bakış yüzünden... sevgilinin, âşıklarını mest eden o göz süzmesi yüzünden...

    Bezm-i elest''te "Ben sizin Rabbiniz (yâriniz) değil miyim?" diyen, âşıklarını biricikliğine şahit tutan sevgilinin hitabını, Ahmed Paşa gözlerin sunduğu bir ''merhaba'' olarak yorumlarken, Akif, onu bir göz süzmesi, bir ''şehlâ bakış'' olarak yorumluyor; yani bir kadının en yakıcı bakışı olarak... (Şehlâ''nın şerhine söz yetmez.)

    Oysa aynı günlerde ve fakat başka bir makamda şairimiz şöyle diyecektir:

    Bütün dünya serilmiş sunduğun vahdet şarabından;

    Benim mest olmayan meczûbun, Allah''ım, benim meydan!

    Hem mecnun, hem de meczub... Böyle bir şairin, ''resmiyet'' hâlesi içinde usulca ikamet etmesi mümkün mü?

    Bir "resmî şair" olmak itibariyle anacaddelerde kutlanan festivallerin Akif''i, devletin ve milletin ihtiyaç duyduğu bir Akif''tir. Hiç şüphe yok ki hayrı vardır. Alkışlıyorum.

    Hicranın şairi, Gece''nin Şairi, Secde''nin Şairi, kıtaların şairi Akif''e gelince, bu Akif, devletin ve milletin değil, bilâkis "insan"ın ihtiyaç duyduğu bir Akif''tir. Pek tabii ki onun da kahrı vardır. Geçiyorum.

    Yazı kaynağı : www.yenisafak.com

    ahmet paşa

    Canıma bir merhaba sundu ezelden çeşm-i yâr Öyle mest oldum ki gayrin merhabasını bilmedim (Ahmet Paşa) | Hayvanlar, Kuş, Şimşek

    Cânıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr | Ziynet Nesibe

    Aşk… Ezelde bir merhaba idi; hâlâ ki odur…
    Fatih’in veziri olan şair Ahmet Paşa bir beytinde, aşkındaki sadakati ve tutarlılığı anlatabilmek için,

    ? Cânıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr
    Şöyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim?

    deyiverir. Kolay bir söyleyişe göre çok güçlü bir hayal!.. Öyle ki Ahmet Paşa hakkında tezkirelerin “Türk şiirine parlaklık ve güzelliği ilk o vermiştir.” hükmünü doğru çıkartır. Günümüz diliyle şöyle demek:
    “Ezel gününde sevgilinin gözü bana bir merhaba lûtfetti.
    O gün bu gündür, o bakışın mestliğiyle başka birinin merhabasını …

    Yazı kaynağı : ziynetnesibe.com

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Ali 10 Ay önce
    0

    bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yorum yap