Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    biz dağları zelzeleden korusun diye yarattık

    1 ziyaretçi

    biz dağları zelzeleden korusun diye yarattık bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Nahl Suresi 14-16. Ayet Tefsiri - Diyanet İşleri BaşKanlığı

    Şimdi de sıra, insanı kuşatan tabii ortamın bir bölümü olarak deniz ve kara parçasına gelmiştir. Âyette denizin insanla ilgili başlıca üç özelliği söz konusu edilmektedir:

    a) Deniz önce bir besin kaynağıdır,

    b) Denizden mücevher elde edilir,

    c) Nihayet deniz taşımacılık açısından da büyük önem taşır. Bunlar denizin maddî faydalarıdır; ama âyette denizin sadece bunlar için değil, ayrıca insanlar, onu yaratan ve nimetlerle donatan Allah’ı tanıyıp O’na şükretsinler ve böylece denizi mânevî bakımdan da bir nimet olarak değerlendirsinler diye onların hizmetine verildiğine dikkat çekilmektedir. Şu halde 10-11. âyetlerde ifade buyurulduğu üzere, tatlı yağmur suyunu türlü ürünleriyle insanlara ve genel olarak tabiata bahşeden yüce kudret, tuzlu deniz suyunu da nimetlerle donatarak yararlı kılmıştır; bu da O’nun derin hikmetinin anlamlı tecellilerinden biridir.

    Eski tefsirlerde “O (Allah), sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi” ifadesi açıklanırken, dünyanın önce dümdüz ve üzerinde ikamet edilemeyecek kadar hareketli olduğu, daha sonra Allah’ın emriyle dağların yerleştirilmesi sayesinde yerin istikrarlı bir hale getirildiği ifade edilir. Gerek bu âyette gerekse Nebe’ sûresindeki (78/7) dağların birer kazık veya destek yapıldığını ifade eden âyette yer kabuğunun sertleşme sürecine değinildiği; yani yer kabuğunun, yer altındaki mağma ve gaz tabakalarının üzerini kapatıp dışa püskürmesini büyük ölçüde önleyecek bir yapı kazanmasıyla dünyanın üzerinde yaşanabilir hale gelişine işaret bulunduğu yönünde Muhammed Esed’in ileri sürdüğü görüş (II, 531-532) bizce de mâkul görünmektedir. Özellikle yeryüzünün dağlık kısımlarında zemin sağlam olduğu için, yapıların depremlerde daha az hasar görmesine karşılık vadilerin ve ovaların nisbeten riskli olduğu da bilinmektedir. Bilinen bir diğer husus da dağların yer hareketlerinde denge ve düzeni sağlama (balans) işlevinin bulunduğudur.

    “Daha nice işaretler koydu” ifadesinden yeryüzünün, o dönem insan­larının henüz bilmedikleri, zamanla fizikî coğrafya, jeoloji, biyoloji gibi bilimlerin gelişmesiyle keşfedilecek olan daha başka sırlar taşıdığına işaret edilmektedir.

    Yazı kaynağı : kuran.diyanet.gov.tr

    Dağlar zelzele olmasın diye mi yaratıldı?

    Biz Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’in Allah Teâlâ tarafından Peygamberi Muhammed Mustafa’ya (asm) vahiy adı verilen özel bir iletişim aracı ile bildirildiğine iman ediyoruz.

    Kur’an’ı Allah bildirdiğine ve O’nun her şeyi eksiksiz ve doğru bildiğine göre Kur’an’da yanlış da olamaz.

    Baştan beri Kur’an’ın beşer sözü veya eski dinlerden aktarma olduğunu iddia edenler olmuş fakat onun meydan okumasına, “madem beşer sözü bir benzerini de siz yapın” demesine rağmen bunu yapabilen olmamış, eski din kitaplarından aktarılma iddiası da tarihi vakıaya aykırı düştüğü ve belgeye dayanmadığı için havada kalmıştır.

    Akıl ve bilim ile Kur’an ilişkisi konusuna gelince:

    Biz Müslümanlar şuna da inanıyoruz:

    Kur’an’ı gönderen de Allah’tır, insanlara akıl veren ve onu kullanın diyen de Allah’tır. Şu halde bu ikisi arasında bir çelişki olmaması gerekir. Birinin A dediğine diğeri B demez, dememiştir, ancak varlık ve hakikat alanı bilim ve aklı aşacak kadar geniştir ve her bir varlık mertebesinin kendine mahsus ilmi ve bu ilmin özel vasıtaları vardır. Bilim adamı haddini (sınırını) bilir, gözlem ve deney alanına girmeyen konularda ahkâm kesmez, “bu konular bizim alanımızın dışındadır” der ve susar. Susmayanlar, bilim adamı değil, bir ideoloji ve inanç olarak bilimciliğe sapanlar, bisikletle göklere tırmanmaya kalkışarak gülünç olanlardır.

    İşte bunlardan biri, kendisine itiraz eden ve soru soran bir genci şöyle susturmaya kalkıştı: “Kur’an’da bir tane bile bilime aykırı bir söz olsa onun ilahi filan olmadığına delil olarak bu yeter; Kur’an’da ‘dağları zelzele olmasın diye yarattık’ deniyor, hâlbuki bu bilim bakımından doğru değildir, dağlarda da zelzele olur…”

    Sayın Prof.

    Bir kere Kur’an’da “zelzele olmasın diye dağları yarattık” mealinde bir âyet yok. Böyle bir tercüme gördüyseniz yanlıştır. Nahl:16/15, Enbiya: 21/31, Lokman 31/10 âyetleri “yerkürede dengeyi sağlamak için” mealindedir.

    Bir de, “Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık?” (Nebe Suresi: 6-7) âyetlerinde olduğu gibi “dağların kazık mahiyetinde olduğunu bildiren âyetler vardır.

    Peki, bilim ne diyor?

    “Kıtalardaki dağlar ve okyanuslardaki dağlar arasındaki temel fark materyalindedir. Fakat her ikisinde de dağları destekleyen kökler vardır. Kıtalardaki dağlarda, hafif ve yoğunluğu az madde yerin içine doğru kök olarak uzanır. Okyanuslardaki dağlarda da, dağı kök gibi destekleyen hafif madde vardır. Köklerin fonksiyonu, Arşimed kanununa göre dağları desteklemek içindir. Dağların yerkabuğunun genel dengesini sağlamadaki etkisi izoztesi (isostasi) diye tanımlanır.”

    “Webster’s New Twentieth Century Dictionary’de (Webster’ın yeni 20. yüzyıl sözlüğü) bu terim şöyle açıklanır: “Jeoloji’de dağların Dünya yüzeyinin altında oluşturdukları yerçekimsel kuvvet sayesinde yerkabuğunun genel dengesinin sağlanması.” Ayrıca Amerikan Bilim Akademisi eski Başkanı Frank Press’in, dünya çapında pek çok üniversitede ders kitabı olarak okutulan Earth (Dünya) adlı kitabında, dağların kazık şeklinde oldukları ve yeryüzüne derinlemesine gömülü oldukları ifade edilmektedir.”

    Yazı kaynağı : sorularlaislamiyet.com

    celal şengör

    Muallimleri değil, fenleri dinleyiniz - YENİ ASYA

    Muallimleri değil, fenleri dinleyiniz - YENİ ASYA

    BİLİM ADAMI USÛL HATASI YAPMAMALI  

    Bilim insanlarının başka bir sahaya girip yorum yapması başta usûl hatasıdır. Bilim adamı usûl hatası yaparsa sözü dinlenmez, dinlenmemelidir. Nitekim “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür” 1

    Her bilim insanı kendi dalında konuşabilir ve konuşmalıdır. Başka dalları dalın uzmanına bırakması hem usûlce, hem de bilim ahlâkına göre gereklidir. Başka sahalarda mangalda kül bırakmamacasına konuşursanız, gafletinizi ve cehaletinizi ilân etmiş olursunuz. Bu bilim adına kabul edilemez.

    Önce Nahl Sûresi 15. Âyeti ne diyor bakalım:

    “Yeryüzü hareketiyle sizi sarsar diye, yeryüzüne muhkem baskılar koydu.” 2

    Arapça’da dağ, cibal’dır. Fakat âyetlerde cibal değil, “ravâsiye” ibaresi kullanılmıştır. Bu da şiddetli ve muhkem baskı, yeryüzünü dağılıp parçalanmaktan koruyan sağlam ağırlık gibi manalara gelir. Nitekim diğer bazı âyetlerde de dağlar için “evtâda” sıfatı kullanılmıştır 3 ki, bu da derinlemesine çakılan ağır kazık demektir.

    İLİM SAPTIRMAZ 

    Bu bilgileri jeoloji bilimiyle bağdaştırmak zor mudur? Hiç de zor olmamakla beraber, bilâkis jeoloji biliminin alanına giren teknik bir meselede Kur’ân bin dört yüz yıl öncesinden insanlara doğru bilgi veriyor ve insanları şaşırtıyor. Ve kendisinin beşer sözü değil, Allah kelâmı olduğunu bir kez daha gözlere sokuyor.

    Fakat bir meseleye üstün körü bakınca o meseleyi doğru kavramanız ve doğru aktarmanız mümkün değildir. Uzaktan bakınca yıldız böceği gibi gözüken yıldızlara yıldız böceği diyebilir miyiz? Bediüzzaman bu sebeple, “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla, mütemadiyen Allah’tan bahsedip, Hâlıkı tanıttırıyorlar, muallimleri değil, onları dinleyiniz.” 4 diyor. Muallimler saptırabilir, ama ilimler saptırmaz.

    Söz konusu ayetlerin yorumuna gelince:

    Öncelikle bu âyetlerde söz konusu edilen şey doğrudan dağ değil, “şiddetli baskı veren bir ağırlık”tır. Kast edilen dağdır, ama dağın önemli ve bilimsel sıfatı zikrediliyor.

    Bu gün jeolojik ve sismik araştırmalar neticesinde anlaşılmıştır ki dağlar, yeryüzü kabuğunu oluşturan katmanların çarpışmaları neticesinde meydana gelmiştir. İki tabaka çarpıştığı zaman daha dayanıklı olanı ötekinin altına girer. Üstte kalan tabaka kıvrılarak yükselir ve dağları meydana getirir. Altta kalan tabaka ise yer altında ilerleyerek aşağıya, magmanın derinliklerine doğru çakılır, derin bir uzantı meydana getirir.

    MUHKEM KAZIKLAR  

    Öyle ki dağlar, görünenin 9-10 katı yerin dibine doğru çakılmıştır. Meselâ Everest Dağı görünürde 9 km iken, derinlemesine yerin dibine ve mantoya gömülen kısmı 125 km.’dir.

    Kıt’aların daha kalın olduğu dağlık bölgelerde yer kabuğu mantoya derinlemesine saplıdır. Kur’ân buna “evtâda” diyor, yani “muhkem kazık”.

    Manto tabakasının yukarı doğru uyguladığı kuvvetle, yer kabuğunun aşağı doğru uyguladığı kuvvet arasında denge vardır. Bu dengeye jeolojide izostasi denmiştir.

    Dünyanın dönüş hızının çok yüksek olması dolayısıyla, magmada yüzen devasa plâkaları ancak kazık gibi çakılmış dağlar frenleyebilmektedir. Bu sebeple depremler genellikle dağlarda görülür. Dolayısıyla gerek yüzen plâkaları sabitleyen, gerekse çarpışma etkisiyle yeryüzünü sarsıntılardan koruyan dağlardır. Kendisi sarsılır, ama karaları korur. Dolayısıyla dağlar depremlerin neticesidirler, ama depremlerin sebebi değildirler.

    Âyetlerin ifade ettiği açık gerçek bu olsa gerektir.

    Dipnotlar: 

    1- Eski Said Dönemi Eserleri, s. 612.  2- Nahl Sûresi: 15; Ayrıca bakınız: Enbiya Sûresi. 31; Lokman Sûresi: 10. 3- Nebe Sûresi: 7. 4- Asa-yı Musa, s. 40.

    Yazı kaynağı : www.yeniasya.com.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap