Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    binbaşı esat oktay yıldıran

    1 ziyaretçi

    binbaşı esat oktay yıldıran bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Esat Oktay Yıldıran

    Esat Oktay Yıldıran

    Esat Oktay Yıldıran (d. 15 Şubat 1949 - 22 Ekim 1988), Türk asker. Kıbrıs Barış Harekâtı'nda görev almış ve 12 Eylül Darbesi sonrası Diyarbakır Cezaevi'nde İç Güvenlik Komutanı olarak görev yapmıştır. Diyarbakır Cezaevi'ndeki görev süresi boyunca tutuklulara işkence yaptırdığına dair iddialar vardır. Yıldıran, 22 Ekim 1988 günü suikast sonucu öldürülmüş ve Edirnekapı Şehitliği'ne defnedilmiştir.

    Askerî görevleri[değiştir | kaynağı değiştir]

    Kıbrıs Harekâtı[değiştir | kaynağı değiştir]

    Yıldıran, 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekâtı'nda görev yaptı.[3]

    Diyarbakır Cezaevi[değiştir | kaynağı değiştir]

    Yıldıran, 12 Eylül Darbesi sonrası 24 Şubat 1981-1983 tarihleri arasında Diyarbakır E Tipi Askerî Cezaevi'nde yüzbaşı rütbesiyle güvenlik amiri olarak görev yaptı.[4][3] Diyarbakır'a Ankara'dan gönderildi.[5] Başçavuş Mevlüt Akkoyun'un yerine göreve geldi.[6] Görev süresi boyunca tutuklulara işkence yaptırdığına dair iddialar vardır.[7][8][9] 1980-84 yılları arasında, cezaevinde 30'dan fazla tutuklu öldü.[10] Cezaevinde PKK'nın kurucularından Kemal Pir ve Mehmet Hayri Durmuş, PKK Merkez Komite Üyesi Mazlum Doğan gibi isimler de öldü.

    Yıldıran'ın 1980 sonrasında Diyarbakır Cezaevi'ne atanmasıyla bu cezaevinde Foucault'cu anlamda disipliner teknikler uygulanmaya başlandığına dair iddialar vardır.[11][12][13] Türkçe bilmeyen tutuklulara 1 gecede İstiklal Marşı, Andımız, Gençliğe Hitabe ve Atatürk İlkelerini ezberlettiğine dair söylemler vardır.[13] Yıldıran'ın terör örgütü mensubu olduğu iddia edilen Kürt tutuklular için yeni hapishane kuralları geliştirdiği ifade edilmektedir.[14]

    Yıldıran hakkında şikâyetler olmasına rağmen hiçbir soruşturma veya dava isteği kabul edilmemiştir.[15]

    İstanbul 23. Piyade Tümeni[değiştir | kaynağı değiştir]

    Yıldıran, Diyarbakır Cezaevi'ndeki görevinin bitişinin ardından İstanbul'a atandı. İstanbul 23. Piyade Tümeni'nde binbaşı rütbesiyle tabur komutanı olarak görev yaptı.

    Suikast[değiştir | kaynağı değiştir]

    Yıldıran, 22 Ekim 1988 günü eşi ve bir çocuğu ile birlikte Ümraniye'nin Sarıgazi semtindeki askerî lojmanların önündeki duraktan bir halk otobüsüne bindi. Aynı duraktan otobüse binen iki kişi, Yıldıran'ın oturduğu koltuğun arkasındaki sıraya geçti. Kalabalık olmayan otobüs, saat 14.50'de Kısıklı Meydanı'ndaki durağa geldiğinde durdu ve kapıların açıldığı sırada saldırganlardan biri ateş açtı. Arkasından açılan ateş sonucu mermilerden ikisi Yıldıran'ın boynuna ve sırtına isabet etti. Bir mermi de otobüste bulunan yolculardan birine geldi. Ateş açan iki saldırgan otobüsten inip kaçtı. Yıldıran ve vurulan diğer yolcu, hastaneye götürüldü. Yıldıran kurtarılamadı ve hayatını kaybetti.[16][3][7] Suikastı, PKK üstlendi.[3] Saat 21.00'de Cumhuriyet gazetesini arayan bir kişi, "Kısıklı'da cezalandırılan Esat Oktay Yıldıran, PKK tarafından öldürülmüştür. Biji Partiya Karkaren Kürdistan." şeklinde konuştu.[3] Yıldıran, PKK tarafından "Cellat" olarak anılmış ve ölüm listesine alınmıştı.

    Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü, gazetecilere, "Binbaşı otobüs içindeyken, sivil elbiseliyken vuruluyor. İki kişi oldukları tahmin ediliyor. Bir kişi ateş ediyor. Otobüs durduğu sırada kapılar açıldığında ateş ediyorlar ve kaçıyorlar." dedi.[3]

    Hakkında yapılan açıklamalar[değiştir | kaynağı değiştir]

    Suikast sonrası Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği tarafından, "Çok kıymetli bir subay olarak isim yapmıştır ve daima da böyle anılacaktır." açıklaması yapılmıştır:[17][18]

    1970 Kara Harp Okulu Mezunları, "yeri doldurulamayacak müstesna insan" açıklamasında bulundu.[20]

    Ödülleri ve madalyaları[değiştir | kaynağı değiştir]

    Yıldıran, Türk Silahlı Kuvvetleri Hizmet Övünç Madalyası ve Cumhurbaşkanlığı Övünç Madalyası almıştır.[21][22]

    Hatırası[değiştir | kaynağı değiştir]

    Defin[değiştir | kaynağı değiştir]

    Yıldıran, Edirnekapı Şehitliği'ne defnedilmiştir.[23]

    Anıt[değiştir | kaynağı değiştir]

    1 Ekim 2010'da Fatih'te Şehitler Parkı’ndaki anıtta yer alan Yıldıran’ın ismi, Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerinin tepkileri üzerine Ergenekon davaları sırasında Fatih Belediyesi tarafından kaldırıldı. Yıldıran’ın adının yer aldığı mermer parça, belediye ekipleri tarafından söküldü.[24][25][26]

    Hakaretler[değiştir | kaynağı değiştir]

    Yıldıran'ın oğlu Timuçin Yıldıran, Nisan 2012'de Rasim Ozan Kütahyalı'ya yazdığı yazılar nedeniyle dava açtı. Mahkeme, "Yıldıran'ın kişisel hatırasına hakaret" suçundan dolayı Kütahyalı'ya 90 gün hapis cezası verdi.[27] Nagehan Alçı da aynı suçtan dolayı 105 gün hapis cezası aldı.[22][21]

    Popüler kültür[değiştir | kaynağı değiştir]

    Filmler[değiştir | kaynağı değiştir]

    Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

    Yazı kaynağı : tr.wikipedia.org

    esat oktay yıldıran

    “Esat Oktay Sadece Filmde Olsun ve Son Örneği Olsun” - Bircan Değirmenci - biamag

    “Esat Oktay Sadece Filmde Olsun ve Son Örneği Olsun” - Bircan Değirmenci - biamag

    “Ben Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran! Diyarbakır Askeri Cezaevi İç Güvenlik Amiri. Sen, beni iyi dinle: Bu cezaevinin kuralları var, bu kurallara uyacaksın. Burası bir cezaevi değil askeri bir okuldur. Kurallara uyarsan rahat edersin. Öyle sosyalizmdir, komünizmdir, marksizmdir, Kürtlüktür, böyle sapkın düşünceleri kafandan söküp atacaksın. Sen sökmezsen ben söküp almasını bilirim.”

    Sözler Diyarbakır Cezaevi direnişini anlatan 14 Temmuz filmindeki bir sahnede geçiyor. Cezaevindeki işkencelerin baş aktörü Esat Oktay Yıldıran’ı canlandıran oyuncu Bülent Keser’in ağzından dökülüyor bu kelimeler.

    Peki gündelik hayatında işkenceye ilişkin hiç konuşmuş muydu? Duyan yok. Çünkü yaşadıklarımızı kelimelere dökmek onlarla yüzleşmemizi sağlar.

    Tarihsel sürece baktığımızda; gerek dünya gerekse Türkiye tarihinde hep mağdur edilen, mezalime uğrayan taraf konuşmuştur. Onların hikayeleri anlatılmış, filmleri yapılmış, kitapları yazılmıştır. Belki nadiren olmuştur ama zulmeden tarafın anlatımlarına pek rastlanmamıştır. Misal; Dersim katliamındaki, Ermeni mezalimi sırasındaki askerlerin, Bosna’da binlerce insanı kurşuna dizenlerin, Denizlerin, Adnan Mendereslerin cellatlarının, 6-7 Eylül olaylarında dükkanları talan eden o güruhun, cenneti kazanma uğruna Ermeni komşusunu boğazlamaktan imtina etmeyenlerin konuştuğunu duyan olmuş mudur?

    Onlar da elbet hepimiz gibi etten, kemikten birer fani. Duyguları, zaafları, korkuları olan, yiyip içen, bir çocuğa baba olan, bir babanın çocuğu olan insanlar. Peki bizim duymaya bile tahammül edemediğimiz onca zulmü başka bir insana reva gördükten sonra hayata nasıl dokunmuşlar? O kana bulanmış elleriyle nasıl okşamışlar çocuklarının başlarını? Kafalarını yastığa koyduklarında rahat uyumuşlar mı, yoksa bir gölge gibi yıllarca peşlerini bırakmayan kurbanlarının silueti mi bölmüştür uykularını?

    Belki de yakalarından düşmeyen vicdan ateşi birçoğunun hayatını cehenneme çevirmiştir, bilinmez.

    Bu kişilerden bir diğeri kötü şöhretiyle dimağlarda yer edinen Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’dı. Geçtiğimiz aylarda yönetmenliğini Haşim Aydemir’in yaptığı 14 Temmuz filminde çıktı karşımıza. Oyuncu Bülent Keser güçlü bir performansla can verdi Yıldıran’a. Türkiye’de gösterime giremeyen film 10 Eylül’de Duhok Uluslararası Film Festivali’nde Kürt Filmleri kategorisinde yarışacak.

    Keser ile bu rolün sorumluluğunu, kendisinde yarattığı duyguyu ve filme ilişkin görüşlerini konuştuk.

    12 Eylül’ün ardından Diyarbakır Cezaevi’nden yolu geçen herkesin gazabına uğradığı, yıllarca travmasından kurtulamadıkları işkencelerin mimarı olan Esat Oktay karakterini canlandırdınız. Bu rol için teklif aldığınızda ne hissettiniz?

    Film için alternatif isimler arasında ben de varmışım. Yönetmen yardımcısı aradı. Senaryoyu okudum. Cezaevinde yaşanan olaylara ilişkin bilgim yüzeyseldi. Açıkçası kapsamlı olarak bilmiyordum. Bu hem bir keşif için hem de benim için iyi olacağını düşündüğümden heyecan verdi.

    Esat Oktay ön planda olan kötü bir karakterdi. Kötü karakteri oynamak riskli bir durum. Eğer başarılı olursanız akılda kalır. Başarısız olursanız silinir gider. Aslında bu işinizi nasıl yaptığınızla ilgili bir durum. Senaryoda karakterle ilgili birçok done vardı. Baskın olması, dominant bir karakter olması, herkese meydan okuması. Bu tarafları açıkçası içten içe benim hoşuma gitti.

    Rolü kabul ettikten sonra Diyarbakır Cezaevi’ne ve bu karaktere ilişkin bir araştırmanız oldu mu?

    Senaryoyu okuduktan sonra aslında sadece tanışmak için Diyarbakır’a gittim. Henüz kesinleşmediği için Esat’la ve Diyarbakır Cezaevi ile ilgili çok fazla bir araştırmaya girmemiştim. Orada yapımcı ve yönetmenle bu işin profesyonel şartlarıyla ilgili anlaştık. İstanbul’a döndüm. Bu konuda bana yardımcı olabilecek ağabeylerime danıştım. Onlar da bana okumam gereken materyalleri önerdiler. Onları okudum. İnternetten araştırmalar yapıp, bilgi edindim.

    Açıkçası bu film için sözleşmeyi imzaladığımda ‘bu film benim filmim ve bunu en iyi şekilde yapacağım’ dedim. Yani bunu orada Kürt kökenli bir arkadaşımız ya da aynı zulme maruz kalmış başka bir insan da sahiplenebilir. Ya da oradaki karakterlerden birini idol almış, hayatının sonuna kadar kalbinde yaşatacak, kitaplar okumuş, etkilenmiş, öyle hazırlanmış oyuncular yine aynı şekilde.

    Biz hep mağdur edilenlerin hikayelerini dinledik. Ama işkencecilerin ne hissettiklerini, hayata nasıl dokunduklarını bilemedik. O nedenle böyle bir karakteri oynamanın zorluğunu yaşamışsınızdır. Sonuçta binlerce insanda nefret uyandırmış bir adam. Ağır bir sorumluluk olsa gerek. Bu ruh halini yansıtmaya çalışırken kendinizi onun yerine nasıl koydunuz?

    Burada avantaj ve dezavantajlarımı ortaya koydum. Kurmaca bir karakter olmadığı için bu bir dezavantajdı. Gerçekten yaşamış biri. Sete gittiğimizde danışmanlar, Esat Oktay’ı görüp tanıyanlar başka bir şey anlatıyor. Onları dinledikçe başka bir şey yüklüyorsun karaktere.

    Onları dinlemesem belki hemen bir şey çıkartırdım ortaya, onun üzerinden giderdik. Ama ister istemez hep bir etki var. ‘Onun gibi yapsın, onun gibi yürüsün’ gibi bir talep var. Bu bir taraftan baktığınızda bazı oyunculuk eğitmenlerinin doğru bulmadığı bazılarının ise doğru bulduğu bir yöntem. Ben de burada net biçimde nasıl bir şey yapacağımı düşündüm. Sonra dezavantajlarımı toplayıp bir avantaja çevirdim.

    Bunu söylemek biraz zor ama orada olumsuz giden bir şeyden bile kendi lehime öfke çıkartmaya çalıştım. Şartlar bu filme seçilmemden itibaren hep benim lehime oldu.

    İlk gün uçak çok geç saatte indi.  Sabah saat 7’de set başlayacak. Saçlarımın boyanması gerekiyor. Hayatımda ilk defa saçlarım boyandı, bu yüzden çok gerildim. Hiç uyumadım ve ben o gün hiç yemek yemedim. Çünkü acıktığım zaman kan şekerim düştüğü için benim en sinirli halim ortaya çıkar. Bu hepimiz de olan bir şey ama ben bu gerginliği bile avantaja çevirdim.

    İlk çektiğimiz sahnede kadınlar koğuşunda Sakine Cansız karakterini oynayan arkadaşımızın tokat sahnesi var. Çok sert bir sahne ve ilk gün olduğu için ister istemez geriliyorsunuz. Aslında benim çıkarttığım öfke her şeydi.  İçinde kaldığım durum, fizyolojik olarak vücudumun bana verdiği tepkilerin hepsini o ilk sahnede çıkarttık.

    Film boyunca bu karakterle nasıl yaşadınız, onu nasıl beslediniz?

    Kötü bir karakteri iyi oynayabilmek için kendimi fazlasıyla zorlamam gerekiyordu. Süreç çok kısaydı ama bir yandan da çok uzundu. Kalabalık bir platoydu ve çekim sırasında fiziki şartlar epeyce zordu. O adamın bu tip durumlardan mazoşist bir şekilde zevk alışını düşündüm. Az uyku, az yemekle gererek, besledim karakteri. Tabiri caizse hep geriye attığımız o içimizdeki canavarı ortaya çıkartmaya çalıştım.

    O adamla yaşadım. Örneğin kostümü otele giderken yanıma aldım. Kostüm hep odamda gözümün önünde kaldı. Götürüp getirdim, taşıdım. Çünkü onunla yaşamam gerekiyordu.

    Filmin içerisinde Esat’ın ailesiyle geçirdiği kısa bir kesit var. Çocukları var. Bu da aslında normal bir insan olduğunu gösteriyor. Ailesi olan, belki bayramlarda çocuklarına yeni kıyafetler alan, eşini seven belki hiç kırmamış bir adam bilemiyorum, belki de sadist bir adam.

    Ama sadece sisteme çalışan bir insan olduğundan bu işi sevmekle de sadistliğini ortaya koyuyor. O yüzden karakter biraz da böyle yılışık bir adama da dönüyor.

    Birçok karede direkt seyirciye bakan, gözü seğiren, gergin yüzlü bir adam olarak gözüktünüz. Bunu yapmaktaki amacınız seyirciyle bağ kurmak mıydı?

    Teknik bir durumdu. Yönetmenin isteği seyirciye oynamak, seyirciyi direkt kameranın içine almaktı. Ben on yıldır bu işi yapıyorum. Çok nadir zamanlarda bu tür şeyler oldu.

    Dizilerde çok kullanılmıyor ama sinemanın dilinden ve yönetmenin de takdirinden ötürü böyle bir şeyi denedik. Seyirciyle bağlantı kurmak için. Hatta Kemal Pir’le olan sahnede ben kendimi izlerken ürperdim. Orada da kameraya bakıyordum. Oysa genelde objektifin hep sağına, soluna bakarız. Ama konuştuğum sahnelerde, mesela giriş sahnesinde daha ikinci dakikada seyirciye baktık. Bunun, filmi izleyenlerin ‘bakışlarından çok ürktük’ gibi tepkisinden de seyirciyle örtüştüğünü anladık.

    Filme o süreci bizzat yaşayan insanlar danışmanlık yaptılar. Karşılarında onlara işkence eden bir adamın yansıması duruyor. Onlarla nasıl bir ilişki kurdunuz?

    Danışmanlar 60 yaşlarında, o dönemi bire bir yaşamış, duygusal insanlar. Durumun hassasiyetinden ötürü ister istemez etkileniyorsun. Ağır şeyler yaşanmış ve bunun kurmaca filmle de olsa doğru aktarılmasını istiyorlar.

    Danışmanları da kırmadan ‘Biz bir robot yapmayacağız. Ben de bir insanım, bunu yorumlayacağım. Bu adamı anlatmaya çalışacağım, insanlar bu adamdan nefret edecekler. Belki bire bir olmaz. Bunu sadece siz biliyorsunuz ama önemli olan bilmeyen, bunu görmemiş insanlar bundan etkilenirse o zaman işimizi iyi yapmış olacağız. Bana güvenin’ dedim.

    Filmi izlerken kendinizi nasıl buldunuz?

    Ben elimden geldiğince sahnelere iyi hazırlandığımı düşünüyorum ama kendimi izlerken eleştirdiğim noktalar da oldu. En önemlisi görsel olarak çok çirkin gördüm kendimi.

    İster istemez kendinizi izlediğinizde yorumlamak biraz güç oluyor. O yüzden insanların geri dönüşleri benim için çok daha kıymetli. Beni biraz daha ileri götürmesi açısından hep eleştiri duymak istiyordum. Ama seyirciden gelen olumlu tepki elimden geldiğince iyi yaptığımı düşündürttü.

    Kitapta okuyup kafasında kuranların, o adamı yakından tanıyanların en azından benim yüzümle onların karşısına çıkacakmış gibi olması önemliydi benim için. Onlar da böyle ifade etti zaten. Bu anlamda iyi bir şey yaptığımı düşünüyorum.

    Peki, Bülent Keser kimdir, tiyatro geçmişiniz de var, oyunculuğa nasıl başladınız?

    Çocukluğumdan beri yapmak istediğim bir şeydi. Okul yıllarında başladım. Daha sonra profesyonel anlamda yapmam gerektiğine inandım. Annem çok destek oldu. İyi eğitmenlerden dersler aldım. Ayla Algan bunlardan biri. Ayla hocaya daha ilk tanıştığımızda elini öpüp, ‘hocam siz bir bakın eğer benden iyi bir oyuncu çıkacağına inanırsanız ben bu yola baş koyacağım. Ama baktınız üzerine çok yoğrulması gerekiyor o zaman ben bir daha bu kursa gelmem” dedim.

    Benden bir performans istedi. Ardından yanıma gelip, sırtımı sıvazlayarak, “Oğlum benim elim hep senin omzunda, yolun açık olsun. Çok güzel işler yapacaksın” dedi. Sürekli bir arayış içinde, farklı kurumlardan farklı metotlarda eğitimler aldım. Sonrasında dizilerde rol aldım, karakter oyunculuğunu, farklı rollere bürünmeyi seviyorum.

    Oynamak istediğiniz, hayalini kurduğunuz herhangi bir karakter var mı?

    Ben dram oynamak isterim. İnsanları ağlatacak, aşk mağduru olabilir, hayat mağduru olabilir. Daha çok duygusal karakter oynamak isterim. Belirli olarak şunu isterim diye bir şey yok, hepsini oynamak isterim. Gerçek yaptığımız sürece hepsi benim için aynı mesafede.

    Esat dediğimiz karaktere gelirsek... 82 Anayasası herkesin, her kesimin problem yaşadığı bir anayasaydı. O dönemde Diyarbakır’da cezaevinde yatan insanlar bununla ilgili acı çekmişler. Kimden dolayı, bu adamdan dolayı. Bu adam neden orada? Onu oraya getiren bir sistem var. Bu sistemin başındaki Kenan Evren öldüğünde cenazesine kimse gitmedi.

    Oysa ki kültürel olarak çok zengin bir ülkedeyiz. Yedi bölgeniz varsa kendi içinde kaç tane halk oyunu ekibi var. İlçedekiyle ildeki bile değişiyor. O kadar zengin motifleri var. Anadolu ve Mezopotamya dediğimiz inanılmaz güzellikleri olan bir yer var. Karadeniz’de, İç Anadolu’da farklı kültürler var. Niye Karadeniz’deki dağlarda oranın şivesiyle güldürerek, ağlatarak, işler yapmayalım.

    Çok zengin bir ülke ama maalesef o dönemin kalıntıları devam ettikçe insanlar üzülmüşler. Yani insanlık onuru ayaklar altına alınmış, işkenceler yapılmış. İşkencelerin zaten çoğuna değinmedik, bazı yerlerde metafor olarak gösterdik. Neden yani bu işkence? Adalet varsa yargılanır, cezasını çeker. Bu da sadece hapis cezasıdır.

    Nasıl bir deneyim oldu sizin için?

    Çekimler Diyarbakır’da kurulan bir platoda oldu. Zor, güzel ve heyecanlı bir deneyimdi benim için. Hem şehri tanımak, hem oradaki insanlarla tanışmak, sohbet etmek açısından önemli bir deneyimdi.

    Filmin galasına katıldığınızda izleyiciden nasıl bir tepki aldınız? Malum kötü karakterler zaman zaman Erol Taş örneğinde olduğu gibi izleyicinin saldırısına da uğrayabiliyor.

    Düsseldorf’taki ilk özel gösterime gittim. Filminiz bitiyor ve Türkiye’de değil yurtdışında gösterimi oluyor. İlk kez Almanya’ya gidiyordum ve benim için önemli bir sinemacı olan Fatih Akın’ın “Sinema Benim Memleketim” kitabında geçen Ufa Palast adlı sinemada gala yapılıyordu. Bu da benim için ayrı bir heyecandı.

    Tepkiler gelebilir diye bekledim. Aksine filmin ardından o dönemin bizzat tanığı olan kişiler gelip elimi sıkı sıkı tutup “bizi o günlere götürdün, biz şunları yaşadık, senden nefret ettik” gibi duygularını dile getirdi.

    Paris’teki gösterime de gittim. Boynuma sarılıp “okuduğumuz karakteri gözümüzün önüne getirdin” diyerek ağlayanlar oldu. Benim de izlerken etkilendiğim, tüylerimin ürperdiği sahneler vardı.

    Siyasetteki öfkenin dili sanata da sirayet ediyor. Sanatçılar projelerini özgürce ortaya koyamıyor. Ne yazık ki filmi Türkiye’de izleyemiyoruz. Buna ilişkin ne söylemek istersiniz?

    Türkiye yaşamsal olarak çok mevsimli bir yer. Süreç o kadar hızlı değişiyor ki. Bir de baktınız bir gün olur İstanbul’da, Diyarbakır’da galalar yapılır, hiç belli olmaz.

    Film sadece Avrupa’da gösterildi. Ben isterdim ki burada, annem de izlesin. Film bugün Türkiye’de gösterilse belki başka şeyler de konuşacaktık.

    Bizi yöneten insanlar bence kalbini sadece sevgiyle doldursa bu olaylar çözülecek. Öfkeyle hiçbir şey hallolmuyor hatta daha geriye doğru gidiyor. İnsanlara daha çok sevgiyle yaklaşmalı. Bu ülkeden Mevlana, Hacı Bektaş, Fuzuli, Neşet Ertaş, Aşık Veysel gibi sözlerinde, türkülerinde sevgi olan, bu hamurla yoğrulmuş insanlar çıkmış. Bunu hangi dilde yaparsa yapsın hep sevgiden bahsetmişler. Tamamen sevgi hakim olduğunda bu durumlar bitecek. Sadece filmlerde bu karakterler yaşasın. Günlük hayatta yaşamasın. Esat Oktay sadece filmde olsun ve son örneği olsun. (BD/YY)

    Yazı kaynağı : m.bianet.org

    Bir Canavarmışım Gibi Subaylar Beni Görmeye Geliyordu - Funda Tosun - biamag

    Bir Canavarmışım Gibi Subaylar Beni Görmeye Geliyordu - Funda Tosun - biamag

    İnsanlık tarihinin en korkunç işkencelerinin yaşandığı Diyarbakır Cezaevi'nde hapis yatmış 700 kişinin verdiği suç duyuruları üzerine geçtiğimiz günlerde Diyarbakır Başsavcılığı bir soruşturma başlattı.

    Savcılık, suç duyurusunda bulunanların ifadelerini almaya başlarken Adalet Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı'na başvurarak, dilekçelerde adı geçen işkencecilerin şu an nerede bulunduklarına dair bilgi istedi.

    Savcı'nın bu isteğin Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu düzenledikleri bir basın toplantısında işkencecilerin adını açıklayarak yanıt verdi.

    Orgeneral Kenan Evren'in başta olduğu listenin içerisinde, cezaevinde görev yapan komutanların ve subayların yanı sıra askeri savcı ve hâkimler de bulunuyor.

    1981-84 yılları arasında 34 insanın öldüğü, yüzlercesinin sakat kaldığı Diyarbakır 5 No'lu zindanında filistin askısı, elektrik verme, falaka, tecavüz, cop sokma, dışkı yedirme vaka- ı adiyeden sayılan olaylardandı.

    Devletin sistematik bir şekilde uyguladığı işkence ve "Türkleştirme" politikalarına maruz kalan tutsaklar içerisinde bir Ermeni de bulunmaktaydı.

    Garabed Demircioğlu, her zaman komando elbiseleriyle do­laşan, "Co" isimli köpeği ile ak­la hayale gelmeyecek işkence­leri tutsaklar üzerinde dene­yen Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran'ın ve diğer işkenceci­lerin özel ilgisine layık(!) oldu. Maşallahlı sünnet elbisesi giydirilerek Müslümanlaştırılan ve adı Ahmet olarak değiştiri­len Demircioğlu'nun gördüğü işkenceler o dönemi yaşamış pek çok tutsağın belleğine kazındı.

    1980-87 yılla­rında Diyarbakır'da ka­lan zindanın bu biricik! Ermenisi tahliye olduktan sonra 1990 yılının 1 Mayıs'ında tekrar tutuklanır. 1 Mayıs'a katılmak suçundan tüm arkadaş­ları üç ay yatarken Demircioğlu yi­ne özel bir muameleye tabii tutularak bir yıl hapis cezası alır. Sağmalcılar Cezaevi'nde tutsaklara düzenlenen bir askeri operasyonda ağır şekilde ya­ralanan Demircioğlu daha sonra yurtdışına çıkar. Şu anda yaşadığı ağır iş­kencelerden dolayı Avrupa'da tedavi gören Garabed Demircioğlu ile Tür­kiye'de devrimci bir Ermeni olmanın ne menem bir hal olduğunu ve Di­yarbakır Cezaevi'ni konuştuk.

    7 fılle öldürene cennet!

    Diyarbakır'da, yani Kürtler'in Amed'i, Ermenilerin Dikranagerd'inde doğdum. Altı kardeşiz, iki ablam ve üç erkek kardeşim var, ben erkeklerin en büyüğüyüm. Ne babam ne de annem okuryazardı. Pek çokları gibi kendilerini çocuk­larının okumasına vakfetmişlerdi. Emeğin ve çalışmanın değerini bi­lirlerdi ve bu yüzden onurlu insanlardı. Babam sırf biz okuyalım di­ye eve gazete alırdı, Yılmaz Güney'in filmlerine götürürdü. Bunları bilinçli olarak yaptık­larını söyleyemem.

    Tipik bir Anadolu Er­menisi olarak aile büyük­lerimizin hepsi birer "Kılıçartığı" idi, kalanı sürgün, kalanı göç­men. Yayam, Diyarbakır'da gözleri önünde kardeşinin ve neredeyse tüm sülalesinin nasıl öldürüldüğünü, ka­lanlarla o büyük felaketten Suriye Qamışlı'ya, Halep'e nasıl kaçtıklarını anlatırdı. Teyzelerim orada kalmışlar. Onlarla tıpkı şimdi Kürtlerin yaptığı gibi tel örgülerin arkasında görüşür­dük. Dayım da Fransa'da yaşardı.

    Kiliseye giderdik, Surp Giragos Kilisesi'ne, analarımız elimizi sımsıkı tutardı yol boyunca. Biz içerdeyken ayine eşlik eden hep bir ses vardı. Ka­pıya atılan taşların sesi, kapı tahtaydı. Duaların ezgisine eşlik eden tahtaya değen taş sesi vardı ayinlerimizde. Bir gün bu tahta kapı dayanamadı ve kı­rıldı atılan taşlardan. Sonra demir bir kapı takıldı kiliseye.

    Evin dışında her­hangi bir yerde Ermenice konuşmazdık, ismimizi de söylemezdik hiç. Sanır­dım ki bu iki noktayı yeterince başarılı bir şekilde gizlersem anlaşılmaz Ermeni olduğum. Her şey benim gizlilik per­formansıma bağlı sanırdım. Ama de­ğildi, anlıyorlardı daha doğrusu bili­yorlardı kimin gâvur, fille olduğunu.

    Süleyman Nazif İlkokulu'na gidi­yordum. Başka mahallenin çocukları her gün beni ve diğer Ermeni çocuk­larını bir tenhada sıkıştırıyorlardı. İki elin işaret parmağını birleştirerek yu­karı kaldırır "Müslüman mısın?" ya da iki elin işaret parmaklarıyla haç ya­parak "yoksa fille misin?" derlerdi. Çoğu zaman o meşum cevabı bile duymayı beklemeden yüzümüze tü­kürür, tekme tokat girişirlerdi. O za­manlar en çok duyduğum söz, bir cennet vaadine her an kurban gidecek varlığımla ilgiliydi. "7 fille öldürür­sem cennete giderim!" Cennete git­mek, mutluluk katına çıkmak için her gün o yedi fılleden biri olma po­tansiyelini taşıyarak yaşadım.

    Diyarbakır tren garı: Ermeni ve Kürt analar

    Diyarbakır garını hiç unut­mam. Dokuz yaşında bir çocuk­tum, pek çok Ermeni çocuk gibi okumam için İstanbul'a gönderil­dim. Annem İstanbul'a gönderil­meme razı değildi. Bugün başıma gelen bütün felaketlerin müsebbibi olarak hâlâ İstanbul'u görür, belki de öyledir, bilmi­yorum. Her yaz tatilinde doluşurduk trenlere memlekete dönmek üze­re. Kömür­lüydü o zamanlar trenler, elimiz yüzümüz kapkara varırdık evlerimize. Gönderir­ken bizi ana­larımız elimiz kolumuz ağzı­mız yolluk olsun diye verilen içli köfteler, sarmalar, dolmalar, ekmeklerle dolu olurdu. Do­luşurduk trene bir sürü çocuk. Geride her birinin elinde bir beyaz mendil ağ­layan analar, biz giderdik, onlar gözyaş­larını silerdi. Belki de anam haklıydı, o gün o gardan yüzlerce Ermeni çocuk gibi okumak üzere ayrılmasaydım Di­yarbakır'dan, belki de. Bilmiyorum...

    Cezaevinden "tahliye" edildikten sonra ellerim kelepçeli, ayaklarım zin­cirli silahlı iki asker arasında "vatani görevimi" yapmaya götürüldüğümde yine aynı tren garında bu kez Kürt analar uğurluyordu beni. Benziyorlardı bizimkilere, sadece daha sesliydiler, daha diktiler, belki daha gözü kara, belki bizimkiler gibi çok kısa bir süre­de vahşeti yaşamadıkları için azar azar öldüklerinden belki, daha dayanıklı ya da daha güçlü. Belki de sadece çoktular. Neden oradaydılar bilmiyo­rum, ama eminim bizimkilerin yaşa­dığı türden zorla göç ettirilme hadise­lerinden biriydi orada bulunmaları­nın sebebi, yoksa beni uğurlamaya mı gelmişlerdi? Ellerim ayaklarım zincir­li yürümeye çalışıyorum, falakadan parçalanmış beni taşıması icap eden, böyle zor bir görevin altında ezilen ayaklarıma basmaya çalışarak. Birden bu kadınlar bağırarak askerin üstüne hücum ettiler, neden ayaklarımın zin­cirli olduğunu soruyorlardı, biri eğil­di yapıştı zincire, diğerleri askeri tartaklıyordu, zincirin açılmasını isti­yorlardı. Fakat bir tanesinin ilgisi ne ayağımdaki zincirde ne de askerlerle olan tartışmadaydı. Ha bire ağzıma ceplerime birşeyler tıkıştırıyordu. Sar­malar, dolmalar, tandır ekmeği...

    Kıyım anılarıyla büyümüşseniz devrimci olmaktan daha doğal ne olabilir

    Yokluk içinde büyüyen, bir çift kundura, ceket ve pantolonu orta­okula giderken giyen bir çocuğun yoksul dünyası sol ve devrimci dü­şüncelere açıktır. Üstüne üstlük ulusal-inançsal baskıya maruz kalmış, acının her türlüsünü yaşamış, kılıç ve

    kıyım anılarıyla büyümüşseniz dev­rimci olmaktan daha doğal ne olabilir ki.

    Nersesyan İlkokulu'nu bitirdikten sonra Surp Haç Tıbrevank Lisesi'nde yatılı olarak okudum. Kütüphanemiz zengin ve çok çeşitliydi. Rus, İngiliz, Amerikan, Türk, Ermeni edebiyatına ait klasikleri bulmak mümkündü. Öğrencilerin büyük bir bölümü oku­maya ilgi duyardı. Yaşar Kemal, Or­han Kemal, Kemal Tahir, Sabahattin Ali, Fakir Baykurt'un kitaplarını okur, Nazım Hikmet, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin, Ahmet Arifin şiirle­rini ezbere bilirdik. Ne yazık ki o dö­nem yeterince Ermeni şair ve yazarla­rın kitaplarını okuyamadık. Örneğin çok sonraları Yeğişe Çarents adında Kars doğumlu ünlü bir şairin varlı­ğından haberim oldu.

    Misak Manuşyan, Armenak Bakır, Manuel Demir, Nubar Yalım, Hayrabet Honca gibi lise yıllarımda devrim­ci oldum. İlk devrimci sosyalist kitap­ları Armenak (Bakır) bize getirdi. Okuduk. İbrahim Kaypakkaya'nın devrimci düşüncelerine sempati duy­maya başladım. Kaypakkaya'nın Er­meni sorunu ve katliamı hakkındaki yaklaşımını bilimsel ve gerçekçi bul­dum. Düşünün, yaklaşık kırk yıl önce Ermeni katliamına ilişkin kısa, özlü, tarafsız ve bilimsel bir bakış açısı sunu­yordu. Bütün ezberleri bozuyordu, bu beni oldukça etkilemişti.

    Bir Ermeni'yi askıda görme zevki için işkence

    12 Eylül 1980 öncesi komünizm propagandası yapma suçundan dolayı gözaltına alındım. Oldukça ağır iş­kencelerden geçtim. Cezaevine gir­dim, bir yıl yattım. Darbeden hemen sonra tekrar yine yasadışı sol bir örgüt üyesi olmak, komünizm propagandası yapmak suçlarından dolayı Siverek'te gözaltına alındım. İfade vermeyi red­dettiğim için en kaba, en ilkel işkence yöntemlerini uyguladılar. Sonra Urfa Merkez Komutanlığı'na götürüldüm.

    Siverek-Halfeti-Suruç-Bilecik-Hilvan-Viranşehir-Ceylanpınar gibi çev­re ilçelerden her yaştan her kesimden toplanan tutsakları buraya getiriyor­lardı. Çoğunluğu yoksul, suçsuz, gü­nahsız köylülerdi. Yüzlerce, binlerce insanı topladılar. Korkunç işkenceler yapılıyordu.

    Bir mevsim boyu işkencede kal­dım. İşkencenin her türlüsünü uygu­ladılar bana. Filistin askısı başta ol­mak üzere ayak bileklerimden ters as­kı, falaka, elektrik, uykusuz ve aç bı­rakma, tek ayak üzerinde bekletme, su içinde çıplak cereyan verme gibi bir dizi yöntemi üzerimde denediler. Çoğu zaman da sadece zevk için "Bir Ermeni'yi askıda görme zevki" için iş­kencelere maruz kaldım. Gözlerim bağlı olduğu için yüzünü göremedi­ğim bir işkence görevlisi tarafından sadece sigara içip dumanını yüzüme üflemek için beni Filistin askısına al­dırıyorlar ve işkence yapıyorlardı. İfa­de vermediğim için her geçen gün bu işkencelerin dozu artıyordu, her gün daha da azgınlaşıyorlardı. O kadar uzun süre Urfa Merkez Komutanlığı'nda kaldım ki izne gidip dönen as­kerler beni tekrar orada gördüklerinde hayretlerini gizleyemiyorlardı

    İşkence seansında "Bir teselli ver"

    Bir köpek havlamaya başlıyordu, eğitilmiş bir köpekti, seans başlayınca o da başlardı. Bir de ezan sesi duydu­ğunda başlıyordu havlamaya. Seans­larda Orhan Gencebay'ın 'Bir Teselli Ver' parçasını sürekli çalıyorlardı. Gencebay bilseydi bu şarkısının işkencede "teselli" parçası olarak dinle­tileceğini yine besteler miydi bile­mem, ancak üzülürdü eminim.

    İşkencede en çok Kürtler vardı. Kürt devrimcileri, aydınları, köylüle­ri. Yaşlı, genç, suçsuz, günahsız yüz­lerce insanla karşılaştım. Bir defasın­da Abdullah Öcalan'ın erkek kardeşi Mehmet Öcalan'ı gözaltına alıp getir­mişlerdi. Ve tesadüfen mi, bilerek mi bilmiyorum, benim yanıma koymuş­lardı. Yerde başımız duvara yaslı bir şekilde oturuyorduk yan yana. Bir iş­kence görevlisi sırtıma bir tekme vu­rup adımı sordu. Adımı söyleyince kıyameti kopardı. Sonra yanımda yerde oturan adama sordu adını, o da söyledi. İşkencecinin öfkesi dizginlenemez bir hal aldı. "Kim bu iki Er­meni'yi yan yana koymuş" diye bağı­rıyor, küfürler savuruyor, tekmeliyor­du bizi. O mu benim yüzümden, ben mi onun yüzünden bilemiyorum an­cak ağır bir işkence faslına maruz kal­dık o gün.

    İsmin söylenirdi ve işkence başlar­dı. İşkencecilerin sesleri, konuşma bi­çimleri, yöntemleri o kadar çok birbi­rine benziyordu ki. Hepsi sanki bir kişiydi. Suratlarını göremedim, ancak suratlarının da benzer olduğuna ina­nıyorum. Hep bu insanların sevdikle­rine, çocuklarına nasıl seni seviyorum diyebildiğini düşünürdüm... İşkencecinin sevgisi, sevgiye ait duyguları olabilir mi?

    5 No'luya dair her anlatım biraz eksiktir

    Bazen haftada bir, bazen iki grup Diyarbakır'a götürülürdü. Urfa'dan Diyarbakır'a götürülenler işkencenin artık bittiğini, rahat ve işkencesiz bir soluk alacaklarını düşünerek yolculuk yapardı. Ben de böyle bir halet-i ruhi­ye içinde gittim Diyarbakır'a.

    Tanrı yukarıdan zulüm yağdırmış olsa herhalde bu kadar şiddetli ve bu kadar azgın olabileceğini düşüne­mezdi. Oraya cezaevi demek çok bü­yük bir yanlış olur. Fiziki ve psikolo­jik olarak her türlü teçhizata sahip, işinin uzmanı işkencecilerin olduğu tam teşekküllü bir işkence merkeziy­di. Bir işkence laboratuvarıydı. Dü­şünün ki Diyarbakır Kolordu Ko­mutanlığı'na götürülüp orada işken­ce görmek bizim için büyük bir ni­met oluyordu. O saatlerin bitip de zindana dönmeyi istemiyorduk. 5 No'luya dair her anlatım biraz eksik­tir çünkü böyle bir vahşeti kelimele­re dökmek mümkün değil.

    İlk adımın atıldığı andan itibaren insana geçmişe ait her şeyin zorla, zorbalıkla gasp edildiği, sökülüp koparıldığı bir yerdi.

    İlk adım: Dinin Müslüman, uyruğun Türk, adın Ahmet

    Girdim. Kimlik tespiti için sıraya girdiğimizde üzerimizdekileri çıkartıp çırılçıplak beklemeye başladık. İşken­cecilerim için ilk keşif anıydı bu. Gayrimüslim olduğum anlaşıldı ve o andan itibaren merak ve yoğun ilgiye mazhar oldum. Her askerin, her su­bayın, kısaca her işkencecinin yakın ilgisine maruz kaldım.

    Esat Oktay Yıldıran daha ilk gün­den itibaren beni sünnet edip, Müs­lüman yapacağını söyledi. Bunu o ka­dar rahat, güler yüzle yapıyordu ki, sanki normal, doğal ve yapılması ge­reken bir iş, yerine getirilmesi gere­ken bir görev gibiydi. Adımın bun­dan böyle "Ahmet", dinimin İslam, uyruğumun Türk olacağını söylüyor­du. Türkleştirme politikalarına ek olarak sünnet edilme ve namaz kılma vardı benim programımda.

    Beni merak edip görmek isteyen birçok üst düzey askeri görevli geli­yordu. Sanki bir canavar yakalamış­lar, sanki insana benzer hiçbir yanım yokmuş gibi hayretle, alayla bana ba­kıp küfürler ediyorlardı. Bir yaratık vardı karşılarında. Artık neredeyse o dönem orada bulunan herkes bir Ermeni'nin varlığından haberdardı. Ko­ca işkencehanede bir tek Ermeni ol­mak, büyük bir şans olsa gerekir! Sırf benimle ilgilenen, yüzüme tüküren, küfreden, sırtıma zorla bindirilen, üzerime işeyen birkaç kişi vardı.

    Ölüm her an başucumdaydı ama bir türlü ölemiyordum. Bir kurşunla ölmek ne büyük bir lüks ne müthiş bir lütuftu.

    Neden çıkınım yoktu ki benim!

    İlk işkence faslında, çıkınında-torbasında sabun, sana yağı, diş macu­nu, kâğıt çıkan herkese zorla çıkının­dan çıkanları temizlemesi, yani zorla onları yemeleri söylendi. Direnen, ye­meyenler toplu asker dayağına maruz kaldı. Gözaltındayken gördüğüm iş­kencelerden ellerim kollarım tutmu­yordu. Bu yüzden taşıyabileceğim bir çıkınım da yoktu. Ancak yine de iş­kenceden muaf olamadım, çünkü 5 No'lu zindanda işkence için her za­man bir gerekçe vardı. Varlığımız iş­kence nedeniydi. Misal neden çıkı­nım yoktu ki benim?

    Bir Cizreli at hırsızı vardı. Hasım­ları bunu Kürtçü diye ihbar etmişti. Adam bize benzemiyor, at hırsızı çünkü. Nasıl bir çeviklik ve atletiklik anlatamam. Bunu tezgâha koymaya çalıştıkları her seferinde askerlerin arasında fıytırıp koridor boyunca pe­şinden koştururdu. Cizreli'nin bu halleri işkenceden gözünü açamayan bizler için ilan edilmemiş bir zaferdi âdeta.

    Duvarların, tavanın her yanı Türk bayrakları şeklinde boyanmıştı. Her yer kırmızı, herkes hakiydi. Ya işken­cedeydik ya işkence gören birilerinin çığlıklarını dinliyorduk. Gece gündüz fark etmiyordu. Seçme şansım olsa tezgâhta olmayı isterdim kuşkusuz, çünkü arkadaşlarının seslerini dinle­mek işkencelerin en büyüğüydü. Bu­gün hâlâ o çığlıklar kulaklarımdan gitmiyor.

    Mahkemeye her gidiş dönüşte, karanlık-havasız, ayaktan zincirli arka­dan kelepçeli ring arabasının içinde işkencenin dozu artardı. Konuşmak, savunma yapmak büyük bir bedel ödemeyi göze almaktı. Mahkemede savunma yaptığım için ring arabasın­da başlamak üzere özel olarak, beş-on diye tabir edilen kalaslarla dövülür­dük. Bir gün kalas kırıldı sırtımda, cezası büyük oldu tabii.

    Bir ara Mehdi Zana, Mazlum Do­ğan ve şu anda ismini hatırlayamayacağım arkadaşlar ve benimle ilgili "öl­dü" iddialarını araştırmak için Ulus­lararası Af Örgütü'nden bir heyet gel­di. Ölmediğimizi, yaşadığımızı ispat­lamak için bizleri heyetin karşısında çıkardılar. Bizleri heyet temsilcilerine gösterdiler. Özellikle vücudumuzda görünen hiçbir yara ve işkence izinin kalmaması için çok çaba harcadılar ve biz de gelen heyete "işkence yapıyor­lar" diyemedik. Avukatların durumu da bizlerin durumundan farklı değil­di. Onları da bir heyet karşısında çı­kardılar. Onlar da "işkence var, bizle­re ağır işkenceler yapılıyor" diyemedi. Şerafettin Kaya, Hüseyin Yıldırım gi­bi eski milletvekilleri vardı. Ahmet Türk, Nurettin Yılmaz, Celal Paydaş gibi bizden yaşları oldukça büyük olan ağabeylerimiz, çocukları yaşın­daki askerlerden çok ağır işkenceler gördüler.

    Bütün bu süreçte ASALA militan­larının eylemleri gündemdeydi ve ben Ermeni olduğum için tüm bu ey­lemlerin müsebbibiydim! Cezam ağırdı... Tutsaklar arasındaysa saygı duyulan bir efsane kahramanına dö­nüşmüştüm. Beni tanıma şansı olan onlarca arkadaş, tanıdık dostlar tahli­ye olduklarında her yerde, bir Erme­ni devrimciden, ağır işkenceler sonu­cu mutlaka öldürüleceğinden, bahset­mişler. Artık yaşıyor olabilmemin mucize olacağını düşünmüşler.

    Madem öyle kilise papazı da getirin!

    1983 yılında zindanda toplu dire­niş başladı. O gün en mutlu günümüzdü. Köleliğe, işkencelere, onursuzluğa meydan okumaydı. İnsan ol­ma, özgürleşme günüydü. Hayatımın en güzel günüydü diyebilirim.

    Kendini feda eden Mazlum Do­ğan, bedenlerini ateşin ortasına atan dörtler unutulmaz. Ölüm orucunda yaşamlarını kaybeden Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif, Ali, Cemal Arat, Orhan Keskin arkadaşlar saygı ve sevgiye en fazla layık olanlardır. Saygıyla, minnet duygusuyla onları hep andım. Onlar ilk direniş kıvılcı­mını bedenleriyle tutuşturdular. An­cak işkence durmadı.

    1984 yılında ikinci toplu direniş başladı. Bu direnişte ölüm orucunun ilk ekibinde yer aldım. Yirmi kişiyle başladığımız 49 gün süren ölüm oru­cunun sonunda iki arkadaş yaşamını yitirdi. Ağır işkence ve tehdit koşulla­rı altındaydık.

    Ölüm orucuna girdiğim ilk günler­de "diğerlerini anladık, bir Ermeni olarak ölüm orucunda senin ne işin var" diyen subaylarla karşılaştım. Oy­sa en çok direnmeye, bu rezil ve onur­suz yaşamı kabul etmemeye en çok be­nim ihtiyacım vardı. Herkesten daha fazla nedenle benim direnmem gereki­yordu. Kaderim halkımın kaderiydi.

    Ölüm orucunda olanları caydır­mak, vazgeçirmek için cami hocası getirmişlerdi. "Allah kendi kuluna verdiği canı ancak kendisi alır, siz ken­di canınıza kıyamazsınız. Bu can Allaha aittir" türünden bir konuşma yapı­yordu. Bişar Akbaş adında bir arkadaşımız hocaya "Bizimle birlikte bir Er­meni arkadaş var. Madem öyle gidin bir kilise papazı da getirin" dedi. Tabii hoca da gitti, papaz da gelmedi...

    İşkence bir devlet politikasıydı

    Şimdi Türkiye'de olup işkencecile­rin yargılanması için suç duyurusun­da bulunanların içinde olmayı çok is­terdim. Bizlere işkence yapanlar yar­gılanmalıdır. Ancak unutmamak ge­rekir ki işkence bir devlet politikasıy­dı. Devletin resmi politikası olduğun­dan dolayı sadece fiziki anlamda iş­kence yapanlar değil, aynı zamanda bu uygulamayı resmi devlet politikası olarak gören, kabul eden, uygulatan­lar da hesap vermeli ve yargılanmalı­dır. Öte yandan, 5 No'lu mutlaka müze olmalıdır.

    Bugün, gördüğüm işkencelerden kaynaklı dayanılmaz ağrılarım olu­yor. Ciddi bir denge ve görme prob­lemi yaşıyorum. Her şeyden önemlisi yine çok ciddi hafıza problemim var. Her 5 No'lu zindan konusu olduğun­da ya da onunla ilgili anılar, haberler, isimler geçtiğinde, aklımdan farkında olmadan istemeyerek gözlerim doluyor. Bunun adı tıbben ağır depresyon benim içinse bir iç deprem. Yurt dışındayım ve ilaç tedavisi görüyorum. Bütün bunlara bir de göçmen hastalı­ğını ekleyin. Yani uzak olmayı ve memleket hasretini... (FT/EKN)

    * Bu haber Agos gazetesinin 20 Mayıs'ta yayımlanan 789. sayısından alınmıştır.

    Yazı kaynağı : m.bianet.org

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap