Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    belli bir zaman diliminde meydana gelen çok boyutlu değişimler

    1 ziyaretçi

    belli bir zaman diliminde meydana gelen çok boyutlu değişimler bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Toplum ve Değişim

    1. Giriş

    İnsan, doğanın bir parçasıdır. İnsan, ailenin, çevrenin, toplumun kurucu ve devam ettirici unsurudur. Tarihi varlık alanı, insanın tutum, davranış ve eylemlerinden oluşur. İnsandan kaynaklanır ve bu alanda her şey insan içindir. Maddi ve manevi varlığı, çevresel ve toplumsal ilişkileri, sürekli etkileşim ve iletişimleriyle insan bir bütündür. Bu yaklaşımla insan, dört boyutludur. Onun maddi ve manevi bir varlığı vardır. Çevresel ve toplumsal etkinliğe sahiptir. Her şeyin kaynağı, insanın manevi varlığı ve zekâsıdır.

    İnsanın manevi varlığı, iman ve ilimle; zekâsı, bilgi ve deneyimle gelişir. İnsanın maddi, çevresel, toplumsal ilişkileri, etkileşimleri ise, genellikle yaşadığı ortamın, tarihi ve kültürel değerlerin, geleneklerin, örf ve adetlerin, iktisadi hayatın, hukuk düzeninin etkisi altındadır.

    2. Toplum

    İnsanlar toplum halinde yaşarlar. Bu doğal ve zorunlu hayat biçimidir. Toplumlar varlıklarını koruyabilmek için siyasi, sosyal, iktisadi, kültürel, teknolojik hayatlarını örgütlendirmek ihtiyaçlarındadırlar. Örgütlenme, toplum içinde çeşitli kuruluşları meydana getirir. İnsan da bu kuruluşlar içinde doğal olarak yer alır veya bu kuruluşlara katılır. İnsanların toplum halinde yaşaması bir anlamda bu kuruluşlarda doğal veya zorunlu olarak bulunmasıdır. Örgütlenmiş toplumun kuruluşları belirli kurallara uyarak devam edebilirler. Bu kurallar zamanın şartlarına, ihtiyaçlara göre değişebilir. İnsanın bu kuruluşlarda yer alması veya katılması da kuruluş kurallarına bağlılığını gerektirir. (1)

    Düşünce ve hayat tarzının tarihi gelişmesinde toplum canlı, sürekli ve ebedi bir varlık olarak kabul edilir. Bu yaklaşımla, toplum yaşayan ve kendisini oluşturan insanları yaşatan bir canlı varlıktır, insanlar bu varlığın organlarıdır. Organlar (insanlar) fanidir. Doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Toplum ise, süreklidir, ebedidir. Çünkü toplum, kendisi içinde doğanlar ve kendisine katılanlarla bütünleşerek devam eder. Organlarını yeniler, çoğaltır, üretir ve geliştirir.

    Bir toplumda kıymet ve kuvvet, onu kuran fertlerin kendilerini kıymet ve kuvvet saymalarındandır. Ancak bu gibi fertlerden kurulmuş olan toplumlardır ki, yekpare kıymet ve kudret manzarası gösterirler. (2)

    Toplumların sağlıklı yaşaması için birçok görevleri vardır. Bunlar:

    a.    Toplumun Amacı

    Düşünce sistemine göre toplumun gerçekleştirmeye çalıştığı amaç, toplumun varoluş nedenlerinin, gelişmesinin, bekasının sağlanmasının esaslarını, ilkelerini, hedeflerini ve beklentilerini ortaya koyarak ilme, bilgiye, akla ağırlık vererek gerçekleştirir. Bu düşünce sisteminde toplum koruyucu, huzurun, refahın sağlayıcısı ve gelişmenin kaynağıdır. Toplum hakkında belirlenen özellikler ve nitelikler, yaşadığı çevreye ve kendisinden sonra gelecek nesillere aktarmaya çalışır. Bu sebeple topluma önem vermek, onu kuvvetlendirmek ve yaşatmak gerekir. Her türlü gelişmenin, huzur ve güvenin kaynağı toplumdur.

    Binlerce yıllık tarihi süreç içerisinde düşünce ve hayat tarzında meydana gelen değerlerin, deneyimlerin, değişimlerin sonucu yeni bir aşama, fikirler, görüşler, eylemler, politikalar şeklinde tarihi varlık alanına çıkarılmasıdır.

    b.    Toplumsal Düşünce

    Toplumsal düşünce, bir toplumun ya da toplumsal kesimin gereksinimlerinden doğar. Bu toplumsal düşünceler, toplumsal yaşamda etkin olarak işlev görür ve kültürün sürekliliğini sağlar. Toplumun düşüncedeki egemen sınıfı düşünceleriyle sanata yakınlık sağlar, toplumu bu yöne çeker ve toplumun geliştirici gücü kullanılır.

    Toplumsal ve üretici eylemler sonucunda düşünce oluşur. Bu oluşum sürecinde tarihsel ve toplumsal birikimler rol oynar. Çünkü düşüncenin kökeni insanın ve toplumun varlığına dayanır. İnsan topluluğunun dışında düşünce olamaz, düşüncenin üreticisi de kullanıcısı da insan topluluğudur.

    c.    Toplumsal Bilim

    Bilimin toplumsal yapı ile ilişkilerine ait kavramsal bir çerçeveyi ortaya koymak gerekir. Toplumlar, insanların gereksinimlerini sağlamak için doğanın güçlerini, kaynaklarını, insanların yararlanabileceği hale çevirerek üretim yaparlar. İnsanlar üretim yapmak için doğayı etkilerken araçlardan, doğa hakkındaki bilgilerden, üretim araçlarını kullanış yollarına ilişkin birikmiş hünerlerinden, doğaya karşı oluşmuş tutumlarından yararlanırlar. İnsanlar, üretimde yararlandıkları tüm öğeler toplumdaki “üretim güçlerini” oluşturur ve toplumdaki üretici potansiyelin ne olduğunu belirlerler. (3)

    Bu tanınılama içinde tüm doğa bilimleri, üretim güçlerinin bir parçası haline gelir. Bilimin gelişmesi ile toplumdaki üretim güçlerinin ve üretiminin gelişmesi arasında sıkı bir ilinti söz konusu olur. Bu ilintiden, bugün dünyanın ulaştığı “bilimsel ve teknolojik devrim” meydana gelmiştir.

    Bugün teknik gelişme ile bilimsel gelişmede, teknik adam ile bilim adamı kaynaşmış ve ayrılamaz hale gelmiştir. Teknik adam ve bilim adamı arasında toplumsal sınıf farklılıkları kalmamıştır. Bilim ve teknolojinin bütünleşmesi, doğa biliminin ayrılmaz biçimde üretim güçlerinin bir parçası haline getirmiştir. (4)

    Bilimin üretim gücü haline gelmesi, onun kontrolü ve örgütlenmesi toplumun en önemli konuları arasında ön plana çıkmıştır. Bu bilim bulgularının mülkiyetinin de “üretim ilişkisi” konusu toplum açısından önem taşımaktadır. Bilimsel gelişmeyi kontrol edemeyen bir toplum, varlığını devam ettiremez veya sürdüremez haline gelir. Toplumlarda, bilimi geliştirmek için örgütlenmek ve kaynak ayırmak bir zorunluluk olmuştur.

    İlim toplumların büyüklüklerinin sırrını insanlara açmıştır; bu sır insanların birbirleriyle olan bağlarıdır. Bütün insanlar bir toplumsal varlığın organlarıdır ve birbirlerine bu sebeple bağlıdırlar. İnsanlar, kendisinden önceki atalarının, büyüklerinin kültürel varisleri olduklarından aralarındaki bağlar zamana ve mekâna şamildir. Bu bağlar doğaldır, toplumsaldır ve iktisadidir.

    d.    Toplumsal Gelişme

    Bir toplumda üretim gücünün gerektirdiği doğa biliminin yanında, var olan toplumsal sistemin devamını sağlayacak bilime, felsefe ve ideolojiye gerek vardır. Toplumdaki bu sosyal düşünceler, o toplumda yaşayanların toplumsal olayları ve üretim ilişkilerini yorumlama biçimini etkiler ve toplumsal düzenin sürdürülmesinin temel mekanizmalarından biri haline gelir.

    Doğa bilimi, insanın doğayı etkilemesinde bir araçsal rol oynuyorsa “toplumsal bilimler” de toplumdaki insan ilişkilerini etkilemek ve kontrol etmekte aynı araçsal rolü oynar. Böyle bir kavramsal çerçevede doğa biliminin gelişmesi, üretim ilişkilerinin biçimine ve değişmesine bağlı olarak toplumsal bilimlerin gelişmesini de belirler hale gelir. Doğa biliminin gelişmesi ile toplumsal bilimin gelişmesi arasında sıkı bir ilinti vardır.

    Toplumun gelişme ve başarısında hepimiz şerefleniriz, hepimiz bu şerefi kendimize bağlayabiliriz. Gerçekte şeref, haysiyet ve kahramanlık hiçbir ferdin değildir, bütün bu fertlerden meydana gelen toplumundur.

    e.    Bilginin Toplumsallığı

    Her bireyin kendi yaşam deneyimi içinde bilgiyi nasıl elde ettiği üzerinde durulması gerekir. Birey bu bilgisini tek başına değil bir toplum içinde yaşayarak edinir. Epistemolojik mekânını bireysel olarak değil toplumsal olarak oluşturur. O zaman bilginin toplumsal olarak oluşması ve yayılması söz konusu olur. İşte bu durumda kültür olarak bilgi karşımıza çıkar. (5)


    Bilginin öznesi birey olmaktan çıkarak toplum haline gelir. Bu bilginin oluşabilmesi için temsilinin toplum düzeyinde olanaklı hale gelmesi gerekir. Toplumsal temsil sistemi olarak ise karşımıza dil çıkar. Dilin bilgiyi aktarmakta kullanılmasında değişik yollar bulunur. Bunlardan biri sözel diğeri ise yazı yoluyla aktarımdır. Bu yolların her birinin bilginin birikim ve nesiller arası aktarımı bakımından farklı sonuçları oluşur. Bu nedenle sözlü ya da yazılı kültürlerde bilgiye giden yollar farklılaşır. Dil kendi kendini düzene sokan bir sistemdir ve kültürün temel öğesini oluşturur. Dilbilim ise tek tek işaretler değil onun bütününün ilişkileri ve kendi kendini düzene sokma özellikleri üzerinde durur. (6)


    Bir düşünür,(7) kültürün onu anlamlaştırıcı sistemlerle çözümlendiğini söyler. Bu sistemlerin dil ya da başka iletişim biçimleri olabileceği üzerinde durur. Böylece kültürün dille ifade edilen kodlanmış kısmı olduğu gibi, dille ifade edilemeyen örtük kısımlarının da bulunduğunu belirtmiş olur.

    f.     Toplumda Bağlılık ve Güç

    Gerçekte toplumun sürekliliğini ve ebediliğini içinde doğanların ve kendisine katılanların birlikte yaşama kararlılıkları ve paylaşma niyetlerini ve uygulamalarını sağlar. İnsanların bir arada yaşamaları doğaldır, sosyaldir ve iktisadi ihtiyaçlarının sonucudur. Ancak sağlıklı toplumlar kendilerini oluşturan insanlar arasında tarihi ve kültürel şartların meydana getirdiği bağlar ve bağlılıklar sonucu ortaya çıkarlar. Bu bağların en önemlisi, yaşayanların atalarının kültürlerine, eserlerine ve koydukları kurallara sahip çıkmaları, onları özenle koruyup geliştirmeleri ve gelecek nesillere aktarmalarıdır Toplumları güçlendiren kendisine özgü nitelikler veren de bu bağlardır.

    g.    Toplumun Beklentisi

    Toplumların binlerce yıllık tarihi; dilleri, inançları kuralları, gelenekleri, düşünce ve hayat tarzları vardır. Bu da toplumun eylemlerin, olaylarının, oluşumlarının bütününü kapsar. Toplumla, toplumsal araştırmaya ve dolayısıyla bilimsel bilgiye büyük bir güven duyar. Bilimsel bilgiden yararlanılmasının, oluşturulan politikaların başarılarının artırılmasını bekler. Toplumların kendi kendini düzenleme özelliğine sahip bulunduklarını kabul eden çalışmalar, toplum üyeleri tarafından ilgiyle izlenir.

    Toplumların binlerce yıllık tarihi; dilleri, inançları kuralları, gelenekleri, düşünce ve hayat tarzları vardır. Bu da toplumun eylemlerin, olaylarının, oluşumlarının bütününü kapsar. Toplumla, toplumsal araştırmaya ve dolayısıyla bilimsel bilgiye büyük bir güven duyar. Bilimsel bilgiden yararlanılmasının, oluşturulan politikaların başarılarının artırılmasını bekler. Toplumların kendi kendini düzenleme özelliğine sahip bulunduklarını kabul eden çalışmalar, toplum üyeleri tarafından ilgiyle izlenir.

    3. Toplumda Değişim

    Toplumlar canlı birer organizma gibi sürekli değişirler. Ancak yaşadıkları değişme hızı toplumdan topluma değişiklik gösterir. Geleneksel toplumlar daha yavaş, endüstriyel toplumlar daha hızlı değişebilir. Değişmeyen hiçbir toplum yoktur. Değişme bazı toplumsal sorunlara çözüm getirirken, bazen de birtakım sorunları beraberinde getirir.

    İnsanlar ve insanlardan meydana gelen toplumlar her şeyden önce bütün fertleriyle doğru bir zihniyete sahip olmalıdırlar. Zihniyeti zayıf, çürük, hasta olan bir toplumun bütün çalışmaları boşunadır.

    Toplum içindeki değişim, belirli bir zaman diliminde somut, fiziksel ve kültürel bir çerçevede birtakım insanlar arasında geçer. Değişim bir süreçtir. Değişmenin yönü ilerleme olduğu gibi gerileme de olabilir.

    a.    Evrim Şeklinde Değişim

    Toplum yapısında meydana gelen yavaş, sürekli ve ileriye dönük değişmelerdir. Evrim, toplumdaki kurum ve ilişkilerde boşluğa yol açmaz. Bir kurum ya da ilişki değişirken alternatifi de oluşur. Evrimde aşamalı bir değişim modeli vardır. Bu toplumsal değişiklik büyük boyutlu krizlere neden olmaz.

    b.    Kültürel Yönde Değişim

    Bir toplumun kültürü, o toplumun aynası olarak kabul edilir. Kültür zamanla değişim gösterir. Toplumdaki bireylerin tutum ve davranışları, düşüncelerinde meydana gelen farklılaşmalar toplumsal değişmeye yol açar. Bu değişimler insanda, toplumda ve onun oluşturduğu kültürde yansır.

    c.    Ekonomik Yönde Değişim

    İnsanlar arasındaki ilişki biçimlerini belirleyen önemli faktörlerden birisi de ekonomidir. Gerek ülke içerisinde, gerekse de ülke dışında gelişen ekonomik değişimler, bu değişimlerin etki ettiği toplumlardaki yapı ve kurumları da değiştirir.

    Toplumsal kurumların değişmesinde kendi iç dinamikleri önemli bir rol oynar. Toplumsal Değişmeler Kültürlerarası etkileşimde, kültürlerin herhangi bir baskısı olmaksızın birbirlerini etkilemesidir. Ekonomik, kültürel vb. alanlarda toplumlararası yapılan anlaşmalar ve alışverişler buna iyi bir örnek teşkil eder.

    4. Vapur Donatanları ve Acenteleri Derneği

    Vapur Donatanları ve Acenteleri Topluluğu, 108 yıllık tarihi varlık alanında, birçok değişikliğe uğramış, organlarını değiştirmiş, bilim, bilgi ve teknolojiye önem vermiş, huzur, barış, güven ve istikrar içinde varlığını sürdürerek bugünlere gelmiştir.

    Topluluk, kendi faaliyet konularından uzmanlaşmış kişilerden idare edilen bir topluluktur. Yönetimde görev alan kişiler bilim, bilgi ve teknolojiye sahip ve gerçeklere dayanarak çözüm üreten kişilerden seçilerek görev alırlar. Göreve gelen kişiler, kendisinden önceki büyüklerinin kültürel varisi olduklarının bilinci içinde devir aldığı bu mirası, onların başarısından daha ileriye götürme azim ve kararlığını taşırlar.

    Görev alan kişiler, bu topluluğun büyümesine paralel olarak bilgi birikimi ve tecrübe açısından etkin, çözüm üreten ve uygulayan kişilerdir. Topluluğa katılanların/ üyelerinin hak ve menfaatlerini, çıkarlarını, beklentilerini tecrübe ve bilgi birikimleriyle korur ve karşılarlar.Topluluk kurulduğundan itibaren böyle olmuştur, bundan sonra da böyle olacaktır.

    Topluluk üyeleri, ulusun kültürüne sahip seçkin kişilerden oluşmaktadır. Her üye kendine özgü bilgi birikimine sahip, uluslararası alanda kendini kanıtlamış ve başarı kazanmış kişidir. Onun içindir ki, bu topluluk, ilk kurulduğu gibi genç ve dinamik olarak varlığını sürdürmektedir.

    Her toplulukta olduğu gibi, Vapur Donatanları ve Acenteleri Topluluğunda da değişime gidilmektedir. Bu değişim, doğal ve demokratik çerçeve içinde oluşan bir değişimdir. Vapur Donatanları ve Acenteleri Derneği, yönetimine katılan öncülerinin imkân ve kabiliyetleri derecesinde üyelerimizi aydınlatmaları, onların hak ve menfaatlerini korumalarından dolayı her zaman şükran duymuştur ve bundan sonra da duyacaktır.

    Açıklamalar                :

    1.E.Z.Ökte. YMHHD, Amaçları,İlkeler, Hedefleri İstanbul, 2003 s. 420

    2.A.G.E. S. 420

    3.İlhan Tekeli. Mekansal ve Toplumsal Olanın Bilgibilimi Yazıları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları 2010 s.96

    4.A.G.E. s. 97

    5.A.G.E. s. 113-114

    6.A.G.E. s. 114

    7.Levy Strauss

    Ruhi Duman

    Bostancı, 9 Mayıs 2010                                                                                                                                      


    Yazı kaynağı : www.vda.org.tr

    Modernleşme teorisi

    Modernleşme Teorisi sanayileşmiş batı toplumlarının ya da G-7 ülkelerinin sahip olduğu yapı, kurum, değer ve sistemlere sahip olmak amacı ile sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel v.b. alanlarda gelişmekte olan ülkeler (GÖÜ) ve az gelişmiş ülkeler (AGÜ) tarafından yapılan tüm düzenlemelere modernleşme denir. Modernleşme teorisi ise gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin gelişmeleri için, gelişmiş ülkelerin keşfettiği yöntemleri izleme dışında bir yolunun olmadığını savunan uluslararası politik ekonomi görüşüdür. Avrupa şartlarında ortaya çıkmış olan bu durum, modern olarak adlandırılırken, buna karşılık "modern olmayan" bir öteki yaratılarak "gelenek" adı verilmiştir. Batı Avrupa'da "Rönesans ve Reform Hareketleri" ile ortaya çıkmış ve Fransız İhtilali ile devam etmiştir. Temeline bakıldığı zaman, " eski rejime " düşünce yapısına ve inanç sistemine zıt olarak geliştirilen bir tepki olduğu görülebilir. Bu süreçte ortaya çıkan yönetim şekli, düşünce yapısı ve fikir akımları gibi bazı unsurlar eski düzenin değişme vakti geldiğinin habercisidir. Bu sayede eski rejim değişerek modern rejime geçildi. Modernleşme, sürekli olan bir değişimi, farklılaşmayı temel alan dinamik bir süreçtir. Bu sebeple modern insanlar arasında iletişim çok hızlı ve mesafeli bir duruma gelmiştir. Nüfusun artması ile birlikte artan iş bölümü, herkesin ayrı bir işlevi olması sebebi ile aralarında bir bağımlılık ilişkisi olan yapı anlamında farklılaşmış bir toplumu meydana getirmiştir.

    Modern dediğimiz kavramın hangi zaman diliminde ortaya çıkmış olduğu ve ne tür özellikleri olduğu bilinmez iken, şu anda da devam eden bir tartışma konusudur. Ancak tahminlere göre bu kavramın tarihi XV. yüzyıllara kadar uzanmakta olduğu düşünülmektedir. Sosyoloji Bilimi de, modern kavramının içinde bulunan belirsizliği analiz etmeye çalışırken ortaya çıkmış bir bilim dalıdır. Hakkında pek çok tanımlama yapılan " modern/modernlik " kavramı yeni bir dünya görüşünün doğmasına ve farklı, alışılagelmişin dışında bir yaşam tarzı ortaya çıkarmıştır. Yapılan veya yapılmaya çalışılan tanımların geneline baktığımızda aklımızda bu kavrama uyan bir düşünce belirmektedir. Modern/modernlik; sürekli bir ilerleme ve değişim halinde bulunan, rönesans ve reform hareketleri ile başlayan ve hala devam etmekte olan her türlü faaliyetler bütünü diyebiliriz. Ancak bu yorum da, diğer tüm yorumlar gibi tam olarak bu kavramı karşılayamamaktadır. Bir başka deyiş ile modernleşmeyi geçmiş ve geleceğimiz arasında bir köprü olarak görebiliriz. Geçmişimizden, bugüne kadar gelen ve daha uzun yıllarca, nesiller arası aktarımları sürmesi beklenen durum ve olaylara " gelenek " denilmektedir. Acaba modernleşme bir anlamda gelenektir diyebilir miyiz? Geleneğin sabit fikirlere dayalı, herhangi bir değişimden etkilenmeyen bir kavram olduğunu düşünmemek gerek. Bu durumda gelenek, bulunduğu zamandaki tüm şartlara göre şekil alabilen bir kavramdır.

    Sekülerleşme[değiştir | kaynağı değiştir]

    Modernleşmenin doğurduğu bir diğer kavram ise " sekülerleşme " dir. Modernlik ile din ilişkileri üzerine kurulu bir kavramdır. Sosyoloji'de dine karşı olan temel yaklaşıma baktığımızda sekülerleşme ile karşılaşmaktayız. Bu çerçevede geliştirilmiş olan yaklaşımlar, dinin modern toplumdaki yerini belirten tartışmalar bulunmaktadır. Sosyoloji literatüründe " sekülerleşme " kavramını ilk olarak Marx Weber kullanmıştır. Yinede temelleri Aydınlanma Dönemi'ne kadar dayanmaktadır. Kurucu sosyologların geliştirdiği bu yaklaşımlar, 1960' lı yıllara kadar dine karşı tutumlarında sosyologların temel belirleyicisi olmuştur. Aynı görüşleri ileri sürerek kurucu sosyologları takip eden, görüşlerini farklı yollar ile belirtme ve destekleme çabasında olan sosyologlar arasında Bryan Wilson, Karel Dobbelaere ve Steve Bruce gibi isimler öne çıkmıştır. Bu kişilerin hem fikir olduğu nokta, dinin her boyutta gerileyecek olmasını düşünmeleriydi. Ama 1960' lı yıllarda klasik " sekülerleşme " paradigması şeklinde adlandırılan yaklaşımın eleştirilmesi için ilk adımlar atılmıştır. Hatta eleştirme ile kalmayıp " sekülerleşme " yi sosyoloji literatüründen tamamen çıkarılması bile istenmiştir. 2000' li yıllarda ise din-modernlik tartışmalarını konu alan eski paradigma eleştirileri de açıkça ortaya konulmuştur. Eski paradigmayı beğenmeyerek geliştirilmiş olan yeni paradigma da tıpkı eski paradigma gibi birçok eleştiriye maruz kalmıştır. Bu yeni paradigmanın anlayışı ise din ve modernitenin sürekli bir etkileşim hâlinde olduklarını savunmaktadır. Kurucu sosyologlar tarafından temeli atılan " sekülerleşme " kavramı üç farklı paradigma çerçevesinde gündeme getirilmiştir. Bu paradigmalardan birincisi olan " Klasik Sekülerleşme Paradigması " modernite ile din karşıtlığını ele almaktadır. Genel olarak tanımlamak gerekirse Klasik Sekülerleşme tezi; modernleşmenin gelişmesi ile birlikte dinin elinde bulunan otoritesinin her açıdan gerileyeceği ve sonunda da yok olacağı öngörüsünde bulunmaktadır. Batılı bilim adamlarının pek çoğunun benimsemiş olduğu bu öngörüye sebep olan ideolojik bakış açıları olmuştur. Bununla birlikte dinin gerilemesine neden olacak sebeplerden biri de bilim olarak görülmüştür ve sekülerleşme için geri dönüşü olmayan bir yol olduğu belirtilmiştir. Bunun yanı sıra, bu sürecin sadece Hristiyanlığı değil, Yahudilik ve İslamiyet gibi diğer büyük çapta inananı bulunan dinleri de kapsayacak olması düşüncesinde olan öngörüler de bu paradigmanın iddiaları arasında yer almaktadır. Bu paradigmayı savunan sosyologlar hipotezlerini desteklemek amacıyla kiliselere olan rağbetteki düşüşü göstermişlerdir. Klasik sekülerleşme tezinin argümanlarını kabul etmediklerini belirterek 2000'li yıllarda yeni bir paradigma ortaya cıkmış ve geliştirilmiştir. Yeni paradigmaya göre, bulunan veriler insanlık için vazgeçilemez bir unsur olan dinin, moderniteye rağmen varlığını koruyacağını ve devam ettireceğini göstermektedir. Kurumsal dine göre meydana gelen gerileme (özelde kiliseye olan rağbet durumu), dinin gerilediğini düşündürmektedir. Klasik sekülerleşme paradigmasının belli bir sisteme sahip olmadığı gerekçesi ile bir 'ideoloji' olarak nitelendiren Jeffery Hadden aynı zamanda kurumsal anlamda dinin gerilemiş olduğu yerlerde yeni dini hareketlerin yükselişe geçmesini ve reformların, devrimlerin olduğu topluluklarda din ile bunlar arasında çıkan tartışmayı klasik sekülerleşme paradigmasını yalanlayan olgular olarak değerlendirmiştir. Daha önce incelediğimiz iki paradigma, din ve modernite arasındaki ilişki açısından birbirlerine zıt kutupları ifade ediyordu. Geliştirilmiş olan son paradigma ise üzerinde çalıştığı yaklaşımla bu zıtlığa son vermiş ve bir sentez formu ortaya atmıştır. Bu yaklaşıma göre modernite ve dinsellik birbirlerine zıt kavramlar değildir, her iki olgu da aynı anda bir arada bulunabilmektedir. Eklektik paradigma birlikte, din ve modernite arasındaki etkinin varlığını temel almaktadır. Modernleşme-din ilişkileri kapsamlı olarak ele alınmaya başlaması 2000'li yıllara gelmeden önce gerçekleşmiştir. Sekülerleşme paradigmalarının geldiği son noktaya bakarsak, artık dinin varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğine dair tartışmalar yerini, dinin varlığını sürdürürken siyasal, sosyal, ekonomik vb. gibi süreçlerle bulunduğu etkileşme de ortaya çıkan yeni formların niteliği üstündeki tartışmalar doldurmuştur. Sekülerleşme paradigmaları üzerine çıkan ilk tartışmalarının ilk ortaya çıktığı dönem eski paradigma kapsamında görüşlerini belirten Peter Berger de, son yaptığı işlerde yeni paradigma doğrultusunda bir yaklaşımda bulunmuş ve bunu geliştirmiştir. Aynı şekilde bir başka sosyolog olan Oswalt, dini kuruluşların da diğer seküler kuruluşlar gibi işlevleri olduğunu vurgulayarak, bundan sonra yapılacak olan şeyin din, sekülerleşme ve kültürel formların, karşılıklı iletişim kapsamında aynı düzlemde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Dinler; sosyal yapı, maddi kültür, kültürel sistemler ve bireylerle sürekli ilişki içindedirler. Bu yüzden dinin kavramları değişmeye müsait olan bir yapışı vardır ve dinin değişkenlik gösteren bir unsur olduğunu unutmayarak ele alınması zorunludur. Bu bilgiler modernleşme ile beraber dinin de hala aktif bir şekilde hayatına devam ettiğini, toplumun siyasal, ekonomik, sosyal vb. boyutları ile iletişim hâlinde olan, bu şekilde bir yandan dinin, kendisinin devamlı bir değişim sürecinde olduğunu, bir yandan ise geleneğin baştan üretim sürecinde aktif ve etkili bir unsur olduğunu göstermektedir.

    Sonuç olarak; Modernleşme Kuramı, Aydınlanma Dönemi'nin sonrasında Avrupa'nın içinde bulunmuş olduğu durumu anlamaya çalışırken ve çıkan sorunları, çözmeye çalışmaları ' geçmişten (gelenekten) kaçış ', ' geçmişi (geleneği) kötüleme ' ve ' modern (yeni) olanı yüceltme ' şekilleriyle sonuçlar vermiştir. Fakat ortaya çıkan bu sonucun sosyal gerçekliklerle uyum sağlanmadığı, hali hazırdaki sorunların çözümü için bir farklı yöntem özelliği taşımadığı, zamanla anlaşılmış ve ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla insanlar ve kültür tarihi için başlı başına hoş bir sayfadan ve bu sayfanın geçmişten tamamen temizlenerek yazılacak olmasından söz dahi etmek mümkün değildir. Bilimsel tartışmalarda 'Modern' olanın ne olduğu hakkındaki düşünceler dahi ortak değildir. Bu şekilde bir konuda 'Modern' karşısında farklılaştırılan, yokmuş gibi davranılmaya çalışılan bir 'gelenek' kavramından bahsedilemez. Bu husus ne modernliğin ileri gelenlerinden olarak kabul gören Batı Avrupa toplumları, ne de 'Modern Kimliğin ' devamı olduğu ileri sürülen Amerikan toplumlarında bu zıt kutuplu eleştiriye ilişkin sosyal olarak hiçbir gerçekliğe rastlanmamaktadır. Toplumların yaşamış olduğu ve halen içinde bulundukları sosyo-kültürel tarihi zaman, doğasında bulunan eklemlenme ve devamlılık ile devamlı karşımıza çıkmaktadır. Bu devamlılık öyle bir devamlılıktır ki, maddi-manevi kültür içinde devam eden bir akışa sahiptir. Dolayısıyla gelenek; bir toplulukta hayalî ya da gerçek geçmişi ile hareket eden, edindiği deneyimlerin bir ürünü olduğu için şahsına güvenilen, modernizme ayak uydurabilme kapasitesine sahip, bu sayede nesiller arası aktarımlar ile varlığını devam ettiren, inançlar, değerler, semboller, normlar ve ritüellerle etkileşim pratikleri bütünü gibi tanımlanabilir.

    Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

    Aysoy, Mehmet. Geleneksel Sonrası Toplum Üzerine, İstanbul: Açı Kitaplar, 2003.

    Bauman, Zygmunt. In Search of Politics, Polity Press, 2000.

    Bauman, Zygmunt. Modernlik ve Müphemlik, (çev.) İsmail Türkmen, İstanbul: Ayrıntı Yay., 2003.

    Bendix, Reinhard. "Tradition and Modernity Reconsidered", Comparative Studies in Society and History, Vol. 9, No. 3, (Apr., 1967), Cambridge Univesity Pres, pp. 292–346. http://www.jstor.org/stable/177869 (ulaşım 17/12/2008).

    Berger, Peter / Brigitte Berger. Sociology: A Biographical Approach, Penguin Books, 1981, s. 27.

    Berger, Peter L. "Sekülerizmin Gerilemesi", Sekülerizm Sorgulanıyor, (der. ve çev.) Ali Köse, İstanbul: Ufuk Kitapları, , 2002.

    Berger, Peter L. "Dinin Krizinden Sekülerizmin Krizine", Sekülerizm Sorgulanıyor, (der. ve çev.) Ali Köse, İstanbul: Ufuk Kitapları, 2002.

    Berman, Marshall. Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İstanbul: İletişim Yayınları, 1994.

    Cevizci, Ahmet. Felsefe Sözlüğü, İstanbul: Paradigma Yay., 1999.

    Çetin, Halis. "Ezelden Ebede Kadim Bilgeliğin Kutsal Yolculuğu: Gelenek", Muhafazakâr Düşünce Dergisi, Kadim Bilgeliğin Kutsal Yolculuğu Gelenek, Yıl 1, Sayı 3, Kış 2005.

    80 | The Journal of Kırıkkale Islamic Sciences Faculty

    Davie, Grace. Religion in Britain Since 1945: Believing Without Belonging, Oxford: Blackwell, 1999.

    Eisenstadt, S.N. "Multiple Modernities", Daedalus, Winter, 2000.

    Yazı kaynağı : tr.wikipedia.org

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap