Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    bağdat okulu olarak bilinen araştırma merkezi

    1 ziyaretçi

    bağdat okulu olarak bilinen araştırma merkezi bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Beyt'ül Hikmet

    Beyt'ül Hikmet

    Bilgelik Evi (Arapçaبیت الحکمة, Bayt al-Hikmah, anlamı: Hikmetler evi), aynı zamanda Büyük Bağdat Kütüphanesi olarak da bilinen, ya büyük bir Abbasi devlet akademisini ve Bağdat'taki entelektüel merkezini ya da İslam'ın Altın Çağı sırasında Abbasi halifelerine ait büyük bir özel kitaplığı belirtir.[1][2] Bilgelik Evi, Abbasi Halifeliğinin çöküşünün ardından fiziksel kanıt eksikliği ve bir anlatı oluşturmak için edebi kaynakların doğrulanmasına güvenerek, resmi bir akademi olarak işlevlerine ve varlığına ilişkin aktif bir tartışmanın konusudur. Bilgelik Evi, 8. yüzyılın sonlarında Halife Harun Reşid'in koleksiyonları için bir kütüphane olarak (daha sonra el-Memun döneminde bir devlet akademisine dönüştü) veya el-Mansur (754-775) tarafından hem Arapça hem de Farsça nadir kitaplara ve şiir koleksiyonlarına ev sahipliği yapmak üzere oluşturulan özel bir koleksiyon olarak kuruldu.[1][3]

    Bilgelik Evi ve içeriği 1258'de Bağdat Kuşatması'nda tahrip edildi ve Bilgelik Evi için arkeolojik kanıtların çok azını bıraktı, öyle ki onun hakkındaki bilgilerin çoğu el-Taberi ve İbnü'n Nedim gibi dönemin çağdaş bilim adamlarının eserlerinden gelmektedir.[3]

    Evveliyat[değiştir | kaynağı değiştir]

    Bilgelik Evi, Abbasi Döneminde, eserleri Yunanca ve Süryanice'den Arapçaya çeviren büyük Tercüme Hareketi'nin bir parçası olarak var oldu, ancak Bilgelik Evi'nin bu tür çalışmaların tek merkezi olarak var olması muhtemel değildir. Kahire ve Şam'daki benzer çabalar, Bilgelik Evi'nin önerilen kuruluşundan bile önce ortaya çıkmıştır.[4] Bu çeviri hareketi, Yunanca, Farsça ve Hintçe kaynaklardan metinlere erişimi olan İslam dünyasında meydana gelen çok sayıda orijinal araştırmaya ivme kazandırmıştır.[nb 1][4]

    Bilgelik Evi, kentin Abbasi Halifeliğinin başkenti olması nedeniyle Arap, Fars ve İslam dünyasının diğer alimlerinin Bağdat'a tutarlı göçü ile mümkün olmuştur.[5] Bu durum, diğerleri arasında el-Cahiz, el-Kindi ve el-Gazzali gibi 8. ve 13. yüzyıllar arasında Bağdat'ta çalıştığı bilinen çok sayıda bilim insanı tarafından kanıtlanmıştır ve Bağdat'ta resmi bir akademinin varlığına bakılmaksızın çok sayıda önemli eser üreten bu alimlerin hepsi, canlı bir akademik topluluğa katkıda bulunmuş olacaktır.[4][5] Bilgelik Evi ile ilişkili akademisyenlerin katkıda bulunduğu alanlar arasında, bunlarla sınırlı olmamakla birlikte, felsefe, matematik, tıp, astronomi ve optik yer alır.[5][6] Kütüphanenin ilk adı Khizanat al-Hikma (kelimenin tam anlamıyla "Bilgelik Deposu"), yıkılıncaya kadar Bilgelik Evi'nin birincil işlevi olan nadir kitapların ve şiirlerin korunması işlevinden türemiştir.[1]

    Tarihçe[değiştir | kaynağı değiştir]

    Kuruluş ve kökenleri[değiştir | kaynağı değiştir]

    4. ila 7. yüzyıllar boyunca, Arap dillerinde bilimsel çalışma ya yeni başlatılmış ya da Helenistik dönemden itibaren devam etmiştir. Öğrenme ve klasik bilgeliğin aktarım merkezleri arasında Nusaybin (Nisibis) Okulu ve daha sonra Edessa Okulu gibi kolejler ile Cündişapur'un ünlü hastanesi ve tıp akademisi; kütüphaneler arasında İskenderiye Kütüphanesi ve Konstantinopolis İmparatorluk Kütüphanesi ile daha sonra Bağdat olacak olan yerin hemen güneyinde yer alan Merv, Selanik, Nişabur ve Tizpon'da faaliyet gösteren diğer çeviri ve öğrenim merkezleri yer alır.[7][8]

    Emevî döneminde I. Muavi bir kitap koleksiyonu toplamaya başladı. Daha sonra "Beytül-Hikme" olarak anılan bir kütüphane kurdu.[9] Tıp, simya, fizik, matematik, astroloji ve diğer disiplin alanlarında Yunanca, Latince ve Farsça yazılmış kitaplar da o dönemde Müslüman alimler tarafından toplanmış ve tercüme edilmiştir.[10] Emeviler aynı zamanda Çinlilerin kağıt yapım tekniklerini de benimsemişler, yönetimleri altındaki birçok eski entelektüel merkeze katılmışlar ve hem eserleri Arapçaya çevirmek hem de yeni bilgiler geliştirmek için Hristiyan ve Farsça alimleri istihdam etmişlerdir.[11] Bunlar, Arap dünyasında bilginin gelişmesine doğrudan katkıda bulunan temel unsurlardı.[10]

    750'de Abbasi hanedanı, İslam İmparatorluğu'nun yönetici hanedanı olarak Emevi'lerin yerini aldı. 762'de halife el-Mansur (h. 754-775) Bağdat'ı inşa etti ve Şam yerine devletin başkenti yaptı. Bağdat'ın konumu ve kozmopolit nüfusu, istikrarlı bir ticaret ve entelektüel merkez için Bağdat'ı mükemmel bir yer yaptı.[10] Abbasi hanedanı Farsça için güçlü bir eğilime sahipti[12] ve Sasani İmparatorluğu'ndan pek çok uygulamayı benimsedi. Bu amaçla, el-Mansur, Sasani İmparatorluk Kütüphanesini örnek alarak bir saray kütüphanesi kurmuş ve burada çalışan aydınlara ekonomik ve siyasi destek sağlamıştır. Ayrıca Hindistan'dan ve diğer yerlerden bilim adamlarını, matematik ve astronomi bilgilerini yeni Abbasi hükümdarlığıyla paylaşmaya davet etti.[10]

    Abbasi İmparatorluğu'nda pek çok yabancı eser Yunanca, Çince, Sanskritçe, Farsça ve Süryanice'den Arapçaya çevrildi. Tercüme Hareketi, selefi gibi kişisel olarak ilim ve şiirle ilgilenen halife el-Reşid döneminde büyük bir ivme kazandı. Başlangıçta metinler çoğunlukla tıp, matematik ve astronomi ile ilgiliydi; ancak kısa süre sonra diğer disiplinler, özellikle felsefe izledi. Bilgelik Evi'nin doğrudan selefi olan Harun Reşid'in kütüphanesi, Beyt'ül-Hikme veya tarihçi İbnü’l-Kıftî'nin dediği gibi, Khizanat Kutub al-Hikma (Arapça "Bilgelik Kitapları Deposu") olarak da biliniyordu.[13]

    El-Memun[değiştir | kaynağı değiştir]

    Halife el-Memun'un (h. 813-833) himayesinde, Hikmet Evi'nin ekonomik desteği ve genel olarak ilim büyük ölçüde arttı. Dahası, Abbasi toplumu bilginin değerini anladı, takdir etti ve destek tüccarlardan ve ordudan da geldi.[10] Akademisyenler ve çevirmenler için geçimini sağlamak kolaydı ve akademik hayat bir statü simgesiydi; Bilimsel bilgi o kadar değerli görülüyordu ki kitaplar ve eski metinler bazen zenginlik yerine savaş ganimeti olarak tercih ediliyordu.[9] Nitekim, Batlamyus'un Almagest'i, Abbasiler ile Doğu Roma İmparatorluğu arasındaki bir savaştan sonra el-Memun tarafından barış için bir şart olarak iddia edildi.[14]

    Bilgelik Evi, toplumun genelinden uzaklaştırılmış bir akademik merkezden çok daha fazlasıydı. Uzmanları Bağdat'ta çeşitli fonksiyonlara hizmetlerde bulundu. Beyt'ül-Hikme'den bilim adamları genellikle büyük inşaat projelerinde mühendis ve mimar olarak iki misli görev aldılar, doğru resmi takvimler tuttular ve devlet memurlarıydılar. Ayrıca sık sık sağlık görevlisi ve danışman olarak çalıştılar.[10]

    El-Memun, Bilgelik Evi'nin günlük yaşamına kişisel olarak katılıyor, düzenli olarak alimlerini ziyaret ediyor ve faaliyetleri hakkında bilgi alıyordu. Ayrıca akademik tartışmalara katılır ve hakemlik yapardı.[10] Aristoteles'ten esinlenen el-Memun, kelam uzmanları arasında düzenli olarak düzenli tartışma oturumları ve seminerler başlattı. Kelam, el-Memun'un Farsça hocası Cafer'den sürdürdüğü felsefi tartışma sanatıdır. Tartışma sırasında, bilim adamları temel İslami inançlarını ve doktrinlerini açık bir entelektüel atmosferde tartışacaklardı.[2] Dahası, kendi entelektüel ihtiyaçlarını karşılamak için sık sık Beyt'ül-Hikme'den bilge gruplarını büyük araştırma projelerine dönüştürürdü. Örneğin, dünyanın haritalanması, Almagest'ten gelen verilerin onaylanması ve Dünya'nın gerçek boyutunun çıkarılması için komisyonlar görevlendirdi (Bilgelik Evi'nin ana faaliyetleriyle ilgili bölüme bakın). Ayrıca Mısırbilimi destekledi ve Giza piramitlerinin kazılarına katıldı.[15] El-Memun, Bağdat'ta ilk astronomik gözlemevlerini inşa etti. Aynı zamanda bir akademisyen ve bilim adamı takımından oluşan büyük araştırma projelerinin ilerlemesini finanse eden ve izleyen ilk yöneticiydi. Bilime olan en büyük mirası, "büyük bilime" fon sağlayan ilk yönetici olmasıdır.[16]

    Seleflerinin ardından el-Memun, yabancı topraklardan metinler toplamak için Bilgelik Evi'nden bilim adamları seferleri gönderecekti. Hatta Meclisin yöneticilerinden biri de bu amaçla Konstantinopolis'e gönderildi. Bu süre zarfında, İranlı bir şair ve astrolog olan Sehl bin Harun, Beyt'ül-Hikme'nin baş kütüphanecisiydi. Arap Nestüri Hristiyan hekim ve bilim adamı Hunayn ibn Ishak (809–873), Araplar için 116 eser üreten en üretken tercümandı. Bu vakfın korunması Halife el-Memun himayesindeydi. El-Memun, Bilgelik Evi'ni kurdu ve daha sonra Yunanca metinlerin en ünlü tercümanı olan Hunayn ibn İshak'ı sorumlu atadı. "Tercümanların Şeyhi" olarak halife tarafından tercüme işinden sorumlu tutuldu. Hunayn ibn İshak, Galen ve Hipokrat'ın ünlü eserleri de dahil olmak üzere Yunan tıp kitaplarının tüm koleksiyonunu tercüme etti.[17] Sabalı Sabit bin Kurra (826–901) ayrıca Apollonius, Arşimet, Öklid ve Batlamyus'un büyük eserlerini tercüme etti. Yeni Abbasi bilimsel geleneği sürekli daha iyi çeviriler gerektirdiğinden ve çoğu kez çevrilen eski eserlere yeni fikirlerin dahil edilmesine vurgu yapıldığından, bu dönemin çevirileri öncekilerden üstündü.[10][18] Dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, El-Memun'un Beytül-Hikme'si, dünyadaki en büyük kitap deposuydu ve en parlak Arap ve Fars zihinlerini cezbeden Orta Çağ'ın en büyük entelektüel faaliyet merkezlerinden biri haline geldi.[13] Bilgelik Evi, nihayetinde bir öğrenme merkezi olarak ün kazandı, ancak bildiğimiz haliyle üniversiteler şu anda henüz mevcut değildi - bilgi, herhangi bir kurumsal çevre olmaksızın öğretmenden öğrenciye doğrudan aktarılıyordu. Mektepler çok geçmeden 9. yüzyıldan itibaren şehirde gelişmeye başlamış ve 11. yüzyılda Nizam ül-Mülk, Irak'taki ilk yüksek öğrenim kurumlarından biri olan Bağdat'ın El-Nizamiyye'sini kurmuştur.

    El-Mütevekkil[değiştir | kaynağı değiştir]

    Bilgelik Evi, Memun'un halefleri el-Mu'tasım (h. 833-842) ve oğlu Vasik (h. 842-847) altında gelişti, fakat el-Mütevekkil (h. 847–861) hükümdarlığı altında oldukça geriledi. El-Memun, el-Mutasim ve el-Vasik, açık fikirliliği ve bilimsel araştırmayı destekleyen Mu'tezili mezhebini takip etse de, el-Mutavakkil, Kuran ve Hadislerin daha gerçek bir yorumunu onayladı. Halife bilimle ilgilenmedi ve Yunan felsefesinin yayılmasını İslam karşıtı olarak görerek akılcılıktan uzaklaştı.[19]

    Moğollar tarafından yıkılması[değiştir | kaynağı değiştir]

    13 Şubat 1258'de Moğollar, halifelerin şehrine girerek tam bir yağma ve yıkım haftasına başladı.

    Ana faaliyetler[değiştir | kaynağı değiştir]

    Bilgelik Evi, bir bilim adamları ve akademisyenler topluluğunu, bir çeviri bölümünü ve Abbasilerin yüzyıllar boyunca edindiği bilgileri koruyan bir kütüphaneyi içeriyordu.[10] Ayrıca daha sonra modern kimyanın yapısını oluşturmak için kullanılan simyayı araştırdılar ve incelediler. Dahası, onunla bağlantılı olarak astronomik gözlemevleri ve diğer büyük deneysel çabalar da vardı. El-Memun tarafından kurumsallaştırılan akademi, Yunan felsefi ve bilimsel çabalarının transkripsiyonunu teşvik etti. Ayrıca İslam ülkelerinin erişemediği önemli metinlerin el yazmalarını Bizans'tan kütüphaneye ithal etti. Bilgelik Evi, bir kütüphaneden çok daha fazlasıydı ve onunla ilgili akademisyenler ve entelektüeller tarafından önemli miktarda orijinal bilimsel ve felsefi çalışma da üretildi. Bu, Müslüman alimlerin geçmişteki alimlerden aktarılan astronomik bilgileri doğrulamasına izin verdi.[2]

    Tercüme[değiştir | kaynağı değiştir]

    Tercüme Hareketi, Bilgelik Evi'nde başladı ve iki yüzyıldan fazla sürdü. Bir buçuk yüzyıldan fazla bir süredir, başta Orta Doğu Oryantal Süryani Hristiyan bilim adamları, tüm bilimsel ve felsefi Yunanca metinleri Bilgelik Evi'nde Arapçaya çevirdi.[23][24] Bilgelik Evi'ndeki çeviri hareketi, Aristoteles'in Topics adlı eserinin çevirisiyle başladı. El-Memun zamanında, çevirmenler Yunan astrolojik metinlerinin ötesine geçmişti ve Yunanca eserler zaten üçüncü çevirilerindeydi.[1] Çevrilen yazarlar şunlardır: Pisagor, Platon, Aristoteles, Hipokrat, Öklid, Plotinus, Galen, Sushruta, Charaka, Aryabhata ve Brahmagupta. Bu hareket sırasında tıbbi ilaçların bileşimi hakkında bir kitap, bu karışım ve basit ilaçların özellikleri üzerine bir kitap ve Pedanius Dioscorides'in tıbbi konular üzerine bir kitap dahil olmak üzere birçok önemli metinler çevrildi. Bunlar ve daha birçok çeviri tıp, tarım, finans ve mühendislik alanlarındaki ilerlemelere yardımcı oldu.

    Dahası, yeni keşifler, revize edilmiş çevirileri ve yorumları düzeltmeyi veya eski yazarların çalışmalarına katkıda bulunmayı motive etti.[10] Çoğu durumda isimler ve terminoloji değiştirildi; Bunun en iyi örneği, eserin orijinal adının Arapça bir uyarlaması olan Batlamyus'un Almagest’inin başlığıdır: Megale Syntaxis.[10]

    Orijinal katkılar[değiştir | kaynağı değiştir]

    Daha önceki eserlerin tercümeleri ve onlar hakkındaki yorumlarının yanı sıra, Beyt'ül-Hikme alimleri önemli orijinal araştırmalar yaptılar. Örneğin, ünlü matematikçi el-Harizmi, Memun'un Bilgelik Evi'nde çalışmıştır ve cebrin gelişimine yaptığı katkılarla ünlüdür. Muhammed bin Musa el-Harizmi 780 civarında doğdu ve 850 civarında öldü. Bilgelik Evi'nde bir matematikçi ve astronom olarak biliniyordu[2] ve aynı zamanda bir dizi algoritma geliştirdiği Kitab el-Cebr adlı kitabıyla da tanınır.[2] "Cebir" kelimesinin matematiğe uygulanması ve "algoritma" kelimesinin etimolojisi Harizmi'ye kadar gitmektedir -bir algoritmanın gerçek kavramı Öklid zamanından öncesine dayanır. "Algoritma" terimi, Harizmi'nin Latince versiyonu olan "Algorithmus" dan türetilmiştir. Arapları, Hindu rakamları ve cebri ile tanıştırmada etkili oldu, bu yüzden "Cebirin Babası" olarak bilinir.[25] Ek olarak, Harizmi usturlap, güneş saati hakkında yazdı ve Batlamyus'un geometrik modelini detaylandırdı. El-Harizmi, ünlü Dünya'nın Resmi (Picture of the Earth) eseri ile İslam'ın ilk coğrafyacısı olarak da bilinir. Dünya'nın Resmi adlı eserinde, o dönemde dünyadaki yüzlerce şehrin koordinatlarını düzenlenmiş ve dünyanın yeni bir harita çizmek için talimatlar verdi. En ünlü bilim tarihçilerinden ve Bilim Tarihine Giriş (Introduction to the History of Science) adlı kitabıyla tanınan George Sarton, 800 ile 850 arasındaki dönemi "Harizmi'nin Zamanı (The Time of al-Khwarizmi)" olarak adlandırdı.[26] Bunun yanı sıra, bu matematikçi Hindu ondalık sisteminin Arap dünyasına ve onun aracılığıyla Avrupa'ya tanıtılmasından sorumludur. Harizmi'nin ilk kariyerinde, Sindhind olarak bilinen Hindu astronomik tablolarına yönelik fikirler önerdi. Sonuç olarak Halife El-Memun, Harizmi'yi denklem bilimi üzerinde çalışmak için kazanmaya çalıştı.[27]

    Ebu Yusuf Yakub bin İshak el-Kindi[28] de Bilgelik Evi'nde çalışan bir başka önemli tarihi şahsiyetti. Kriptanaliz okudu ama aynı zamanda harika bir matematikçiydi. Al-Kindi, Aristoteles'in felsefesini Arap halkına tanıtan ilk kişi olmasıyla ünlüdür. Aristoteles'in felsefesini İslam ilahiyatıyla birleştirerek filozofların ve ilahiyatçıların 400 yıldan fazla tartışmaları için entelektüel bir platform yarattı. Aristoteles konusunda uzman bir arkadaşı, 776 civarında Basra'da doğan ama hayatının çoğunu Bağdat'ta geçiren Doğu Afrika kökenli Ebu Osman el Cahit'ti. El-Memun, el-Cahit'i çocukları için kişisel öğretmen olarak istihdam etti, ancak el-Cehit "patlak gözlü/şaşı" olduğu için onu kovmak zorunda kaldı. El-Cahit, biyolojiyle derinden ilgilenen birkaç Müslüman alimden biriydi. Aristoteles'in Hayvan Tarihi (History of Animals) adlı eserine benzer şekilde, hayvanların çevrelerine nasıl uyum sağladıklarını tartışan Hayvanlar Kitabı'nı (Book of Animals) yazdı.[29] El-Cahit kitabında, köpekler, tilkiler ve kurtlar gibi hayvanların ortak bir atadan gelmiş olması gerektiğini, çünkü dört bacak, kürk, kuyruk vb. benzer özellikleri paylaştıklarını tartıştı.

    Mūsā ibn Shākir, bir astrolog ve Halife Harun el-Reşid'in oğlu el-Memun'un bir arkadaşıydı. Toplu olarak Beni Musa (Musa'nın Oğulları) olarak bilinen oğulları da kapsamlı matematik ve astroloji bilgileriyle katkıda bulundular. Babaları öldüğünde, El-Memun onların koruyucusu oldu. 813 ile 833 yılları arasında üç kardeş, bilim, mühendislik ve himaye alanlarındaki çalışmalarında başarılı oldular.[30] Ebu Cafer, Muhammed bin Musa bin Şakir (803 - Şubat 873'ten önce), Ebu el‐Kasım, Aḥmed bin Musa bin Şakir (d. 9. yüzyıl) ve El-Hasan bin Musa bin Şakir (d. 9. yüzyıl), yaklaşık yüz cihazı ve bunların nasıl kullanılacağını anlatan Dahiyane Cihazlar Kitabı (Book of Ingenious Devices) adlı eserleriyle geniş olarak tanındılar. Bunlar arasında, programlanabilir bir makinenin en eski örneği olan "Kendi Başına Çalan Enstrüman (The Instrument that Plays by Itself)" da vardı [31] ve ayrıca Düzlem ve Küresel Şekillerin Ölçümü Kitabı (Book on Measurement of Plane and Spherical Figures) vardı. Muhammed Musa ve kardeşleri Ahmed ve Hasan, Bilgelik Evi araştırmasına ek olarak, Bağdat'ın Abbasi Halifesi El-Memun yönetimindeki astronomik gözlemevlerine de katkıda bulundular.[32] Büyük potansiyel gösteren kardeşler, Bağdat'taki Bilgelik Evi'nin kütüphane ve çeviri merkezine kaydoldu. Dile çabucak hakim olduktan sonra eski Yunancayı Arapçaya çevirmeye başladılar ve çeviri için Bizans İmparatorluğu'ndan el yazmaları elde etmek için büyük meblağlar ödediler.[33] Ayrıca astronomi ve fiziğe birçok orijinal katkı yaptılar. Muhammed Musa, tarihte fizik kanunlarının evrenselliğine işaret eden ilk kişi olabilir.[2] 10. yüzyılda, İbn-i Heysem (Alhazen), bugün hala takdir edilen başarıları başta olmak üzere optikte birkaç fiziksel deney yaptı.[34]

    Tıpta Huneyn, oftalmoloji üzerine önemli bir makale yazdı. Diğer bilim adamları da çiçek hastalığı, enfeksiyonlar ve ameliyat hakkında yazdı. Bu eserlerin daha sonra Avrupa Rönesansı sırasında standart tıp ders kitapları olacağını da akılda tutmak gerekir.[35]

    El-Memun'un liderliği altında bilim, ilk kez geniş akademisyen gruplarını içeren geniş kapsamlı araştırma projelerini gördü. Batlamyus'un gözlemlerini kontrol etmek ve doğrulamak için halife, Bağdat'taki ilk astronomik gözlemevinin inşa edilmesini emretti (aşağıdaki Gözlemevleri bölümüne bakınız). Batlamyus tarafından sağlanan veriler, son derece yetenekli bir coğrafyacı, matematikçi ve gökbilimci grubu tarafından titizlikle kontrol edildi ve revize edildi.[10] El-Memun ayrıca Dünya'nın çevresi ile ilgili araştırmalar düzenledi ve zamanın en ayrıntılı dünya haritalarından biri ile sonuçlanacak bir coğrafi proje başlattı. Bazıları bu çabaları devlet tarafından finanse edilen büyük araştırma projelerinin ilk örnekleri olarak görmektedir.[36]

    Gözlemevleri[değiştir | kaynağı değiştir]

    İslam dünyasında ilk astronomik gözlemevinin kurulması, 828'de Bağdat'ta halife el-Memun tarafından emredildi. İnşaat, Bilgelik Evi'nden bilim adamları tarafından yönetildi: kıdemli astronom Yahya bin Ebu Mansur El-Müneccim ve genç Sind bin Ali.[37] Rasathane, Şemmasiye'de bulunuyordu ve adı Maumtahan Gözlemevi idi. Güneş, Ay ve gezegenlerin ilk gözlem turunun ardından, Şam yakınlarındaki Kasiyun Dağı'nda ikinci bir gözlemevi inşa edildi. Bu çabanın sonuçları, "Doğrulanmış Tablolar (The Verified Tables)" olarak tercüme edilen ez-Zîcü'l-Mümtehan (al-Zij al-Mümtahan) adlı bir çalışmada derlendi.[36][38]

    Anlaşmazlık[değiştir | kaynağı değiştir]

    Yale Üniversitesi Arap kültürü uzmanı Dimitri Gutas, Bilgelik Evi'nin varlığını, biçimini ve işlevini olduğu gibi tartışıyor. 1998 tarihli kitabında "Bilgelik Evi"nin Khizanat al-Hikma'dan bir çeviri hatası olduğunu ve bunun sadece bir depo anlamına geldiğini ileri sürdüğünü ve Abbasi Dönemi'nde Bilgelik Evi'nden Beytü'l-Hikme adıyla söz eden çok az kaynak bulunduğunu belirtmektedir.[1] Gutas, tutarlı adlandırma kuralları, fiziksel bir yıkım ya da doğrulayıcı metinler olmadan, "Bilgelik Evi" ifadesinin, çeviri işinde uzmanlaşan fiziksel bir akademiden çok Bağdat'taki daha büyük Akademik topluluk için bir metafor olabileceğini iddia ediyor.[1] Bu teori, Bağdat'ın Yuvarlak şehrinin yıkılması ve hem akademik metinler hem de şiirdeki çelişkili kaynaklar nedeniyle tartışmalıdır.[3][39] Abbasi Halifelerinin sanat ve bilimler üzerindeki himayesine bakıldığında, Bağdat'ta geniş bir kütüphane olduğu ve Bağdat merkezli akademisyenler tarafından üretilen eserlerin hacmine bakılırsa, bilginlerin bu tür metinlere erişebilecekleri muhtemeldir.[3]

    Önemli kişiler[değiştir | kaynağı değiştir]

    Bilgelik Evi ile ilgili önemli kişilerin bir listesi aşağıda yer almaktadır.[5]

    Diğer Bilgelik Evleri[değiştir | kaynağı değiştir]

    Bağdat'ın Beytül-Hikmeti ile karıştırılmaması gereken diğer bazı yerlere Bilgelik Evi de denmiştir:

    Özet[değiştir | kaynağı değiştir]

    Beyt'ül Hikmet (Arapçaبیت الحکمة, anlamı: Hikmetler evi), Abbasiler tarafından, 800'lü yılların başında, Bağdat şehrinde kurulan kütüphane ve çeviri merkezinden oluşan bir bilim merkezidir.

    Abbasi halifesi Harun Reşid ve yerine geçen oğlu Memun tarafından kurulan bu merkezde, özellikle Yunanca, Hintçe, Farsça ve Latince eserlerin çevirileri yapılmıştır ki bu, zamanın İslam dünyasında aydınlanmanın ilk adımı olarak görülmektedir. Sasani devleti zamanında kurulan Gundişapur Akademisi örnek alınarak kurulan bu merkezde çevirisi yapılan yazarlar arasında Pisagor, Platon, Aristo, Hipokrat, Öklid, Galen, Sokrat, Sushruta, Charaka, Aryabhata ve Brahmagupta gibi ünlü düşünür ve bilim insanları vardır. Fakat bu yazarların eserleri sadece çeviri safhasında kalmamış, bu eserlere ve yazarlarının düşünceleri de bu merkezde derinlemesine incelenmiştir. Zamanla büyüyen ve gelişen merkez, Bağdat'ın da büyümesine ve sadece İslam diyarlarında değil eski dünyanın tamamında tanınan bir merkez olmasını sağlamıştır.

    Beyt'ül Hikmet'in büyümesinde ve popüler olmasında Abbasi halifelerinin etkisi tartışılmazdır. Zamanın halifeleri burada çalışan bilim insanlarına yüksek maaşlar bağlamışlar, hatta anlatılan o ki çevirdikleri her kitabın ağırlığınca altınla ödüllendirmişlerdir.

    Burada yetişen ünlü bilim insanlarından bazıları Hârizmî, Beni Musa Kardeşler ve Kindî'dir. Ayrıca Hristiyan kökenli Müslüman bilimciler Huneyn İbn İshak ve Sabit Bin Kurra da çeviri alanında adlarını duyurmuşlardır. Gundişapur Okulu'ndaki Süryaniler, Hintler, daha sonra Harranlılar ve Nebatiler de çeviride rol oynayan bilim insanlarındandı. Bu merkezi ziyaret eden tarihçi İbn Nedim burada çalışan 47 çevirmen-yazar olduğunu tarihinde yazmıştır.

    Zaman içinde gelen bazı halifeler özellikle felsefi eserlerin çevirilerinin İslami düşünce üzerinde zararlı etkileri olduğu zannıyla bu türdeki eserlerin çevrilmesini kısıtlasa da merkez uzun yıllar verimli bir şekilde çalıştı. Öyle ki çeviri hareketinin son zamanlarında Arapça dünyada bilim dili haline gelmiş, buradaki kütüphane de dünyanın en büyük kütüphanesi unvanına sahip olmuştur.

    Merkez, Moğolların 1258'de Bağdat'a girmesi ve buradaki tüm birikimi talan etmesiyle ihtişamını kaybetmiştir. Ancak etkileri ve kazanımları uzun yıllar devam etmiştir.

    Ayrıca bakınız[değiştir | kaynağı değiştir]

    Notlar ve kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

    Notlar[değiştir | kaynağı değiştir]

    Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

    Bibliyografya[değiştir | kaynağı değiştir]

    Galeri[değiştir | kaynağı değiştir]

    İlave okumalar[değiştir | kaynağı değiştir]

    Yazı kaynağı : tr.wikipedia.org

    A�a��dakilerden hangisi bilim tarihinde ? Ba�dat Okulu? olarak an�lan Abbasilerin bilisel ara�t�rma merkezidir? >> 6.S�n�f Sosyal BilgilerEski Anadolu Medeniyetleri temas� sorusu | Soru Bankas� S�n�f ��retmeniyiz Biz | S�n�f ��retmenlerinin Kaynak Sitesi | http://www.sinifogretmeniyiz.biz

    Bağdat okulu olarak bilinen hangi okul bir araştırma merkezidir.... Idea question from @ÇınarÖzal

    Bağdat

    Bağdat

    Bağdat (Arapçaبغداد), Irak'ın başkenti ve en büyük kentidir.

    Yüzyıllar boyunca İslam dünyasının bilim, kültür ve ticaret merkezi olan şehir, Abbasiler'e birkaç asır başkentlik etmiştir. 2001 yılında nüfusu 4.950.000 iken, Irak Savaşı sonrası nüfusu 2011'de 7.216.000'e çıkmıştır. Bağdat aynı zamanda Orta Doğu'nun Kahire ve Tahran'dan sonra en büyük üçüncü şehridir.[2]

    Etimoloji[değiştir | kaynağı değiştir]

    Bağdat isminin Farsça kökenli olduğu düşünülmektedir. Arap yazarlar tarafından Farsça kaynaklardan edinilen yaygın görüşe göre; isim Farsça 'Bag' (Tanrı) ve 'dād' (verilen) kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuş olup 'Tanrı'nın verdiği' veya 'Tanrı hediyesi' manasına gelmektedir. Ancak Hammurabi kanunlarında 'Bagdadu', Talmud'da ve Milat öncesi kaynaklarda 'Bagdasa' ismiyle anılan bir şehir olması şehrin isminin Farsça kökeni hakkındaki tezleri çürütür.[3]

    Abbasi halifesi Mansur tarafından başkent yapılan ve imar edilen şehre 'medinetüsselâm' (cennet şehri, barış şehri) adı verilmiştir. Bağdat yerine Buğdân, Medinetü Ebu Cafer, Medinetü'l-Mansur, Medinetü'l hulefa ve Zevra gibi adlar da kullanılmıştır.

    Tarihçe[değiştir | kaynağı değiştir]

    İslam öncesi dönem[değiştir | kaynağı değiştir]

    Yüzyıllar boyunca İslam dünyasının önemli tarih, ilim, kültür, siyaset ve ticaret merkezi olan Bağdat, dünyaca ünlü eski medeniyet merkezleri olan Babil, Seleukia, Medain gibi şehirlerin kalıntılarının yakınında kurulmuştur.

    Bağdat, İslam öncesi dönemde Sasani devletine bağlı küçük bir şehirdi. İranlı tacirler her sene burada bir panayır kurarlardı.[4] Öyle ki bu panayıra Çinli tüccarların dahi geldiği tarihî kaynaklarda yer almaktadır.[5]

    İslam dönemi[değiştir | kaynağı değiştir]

    Bağdat, 634 (hicri 13) yılında, halife Ömer'in komutanlarından Müsennâ bin Hârise tarafından fethedildi.[4] Dört halife döneminde daha çok ticaret şehri olarak gelişmesini sürdürdü. Emeviler döneminde ise önemli bir askerî üs haline getirildi.

    İkinci Abbasi halifesi Mansur, 759 yılında Bağdat'ın ticari ve stratejik önemini fark etti ve şehri Abbasi devletinin başkenti yaptı. Çünkü Bağdat'ın Dicle kıyısındaki sıcak bir iklime sahip coğrafi yapısı askeri ve ticari anlamda büyük öneme sahipti.

    Halife Mansur ilk olarak 762 yılında şehrin imarına başladı.[6] Adını ise Kur'an'daki 'barış yurdu veya cennet' anlamına gelen 'dar'us selam' isminden esinlenerek 'Medinetu's Selam' koydu. Dicle nehrinin batı yakasında kurulan şehre, İslam dünyasının dört bir yanından getirttiği mimar ve işçilere sağlam surlar ve çarşılar inşa ettirdi. Şehrin imarı konusunda devrin bilginlerinden yararlandı.

    Dairevi bir şehir planına sahip olan Bağdat, kanallarla Dicle nehrine bağlandı. Ayrıca şehir çevresi 30 m yüksekliğinde surlarla çevrilmişti. Şehrin dört ana kapısı vardı ve bu kapılardan çıkan yollar sıkı bir şekilde korunuyordu. Sarayını şehrin merkezine inşa ettiren Mansur, 774'te askerî bölge için Dicle'nin doğu yakasına 'rusafe kerh' adı verilen bir semt de kurdurttu.[7]

    Halife Harun Reşid döneminde Bağdat gelişmesini sürdürdü ve bilim alanında devrinin merkezi konumuna yükseldi. 809 yılında Harun Reşid'in ölümünden sonra oğulları arasındaki taht kavgalarında şehir büyük tahribat yaşadı. Halife Mutasım zamanında ise hilafet merkezi Samarra'ya taşınınca şehir gözden düştü.

    Selçuklu dönemi[değiştir | kaynağı değiştir]

    945 yılında Abbasi devletinin zayıflamasıyla şehir Büveyhoğulları'nın eline geçti. Bir ara Türk askerler ayaklanarak şehri ele geçirdiyse de Büveyhoğulları tekrar kontrolü sağladılar. el-Kaim döneminde ise halifenin çağrısıyla Büyük Selçuklu sultanı Tuğrul Bey 15 Aralık 1055'te şehri alarak Bağdat'ta Türk egemenliğini başlatmıştır. Bu dönemde de gelişen şehirde 1227 yılında Muntasır tarafından ilk İslam üniversitesi kuruldu.

    1059'dan 1142'ye dek Büyük Selçuklular, Bağdat'ta Şahne adında Türk asıllı komutanlar bulundurdular. Bu komutanlar, Bağdat askerî valisi ve zaptiye nazırı olarak görev yaparlarken, ayrıca Halife'nin şerefini ve hayatını da koruyorlardı.

    Moğol ve Timur istilaları[değiştir | kaynağı değiştir]

    Bağdat'ın tarihindeki ilk felaket, 1258'de Moğol İlhanlı hükümdarı Hülagû Han'ın şehri kuşatmasıyla geldi. Abbasi yöneticilerinin barış teklifine Hülagü olumsuz yanıt verdi. Moğollar, Halife Mutasım'ın teslim olmasının ardından şehri yakıp yıktı, Halife'yi de öldürdü. Şehirdeki 5 asırlık bilimsel ve kültürel birikimi talan etti. Bunların arasında büyük bir bilim merkezi olan Beyt'ül Hikmet de vardır.

    İslam dünyasında siyasi ve kültürel büyük yıkıma neden olan bu felaketten sonra, 1393 yılında şehri bu defa Timur kuşatmıştır. Timur da Hülagü Han gibi şehirdeki bilim merkezlerini tahrip etmiştir.

    Safevi dönemi[değiştir | kaynağı değiştir]

    Bu yıkımlardan sonra şehre 1410-1467 yıllarında Karakoyunlular, ardından da Akkoyunlular hâkim olmuştur. Bu dönemde şehir imar edilmemiş, halkı şehri terk etmeye başlamıştır. 1508 yılında Şah İsmail tarafından alınan şehirde Safevi devri başlamıştır. Şii olan Şah İsmail şehirdeki pek çok Sünni büyük zatın türbelerini ve mimari yapıyı yıktırtmıştır.

    Bağdat'ın Safevilerin eline geçmesi Osmanlı devletini rahatsız etmiş ve buraya sahip olmak için askerî harekâtlara girişmelerine neden olmuştur.

    Osmanlı dönemi[değiştir | kaynağı değiştir]

    Askerî ve ticari öneminden dolayı Kanuni Sultan Süleyman 1534'te Irakeyn Seferi sonucunda Bağdat'ı Safevilerden aldı. 1624'te Safeviler'in geçici işgaline uğrayan şehir padişah IV. Murat'ın Bağdat Seferi sonucunda tekrar Osmanlı ordusunca fethedildi.

    Ayrıca Bağdat Eyaleti ve Bağdat Vilayeti

    Osmanlı sonrası[değiştir | kaynağı değiştir]

    I. Dünya Savaşı'na kadar Osmanlıların elinde olan Bağdat, 1917'de İngiliz kuvvetlerince işgal edildi ve 1921'de kurulan bağımsız Irak Krallığının başşehri oldu. Bu durum Türkiye tarafından da Lozan Antlaşması ile (1923) resmen kabul edildi.

    II. Dünya Savaşı sonrasında petrol gelirlerindeki büyük artış, Bağdat'ın gelişmesinde büyük rol oynadı. Irak sanayisinin çoğu buradadır. Deri eşya, ipek ve pamuklu dokuma, tuğla, çimento, hurma, tütün mamullerinin yanı sıra petrol rafinerileri, demiryolu atölyeleri ve bir de demir çelik fabrikası vardır.

    Bağdat'ta eski şark pazarlarından, cam ve selih binalara kadar her çeşit mimari yapı görülebilir. Şehrin eski manzarası değişmekle beraber, pek çok eski bina, kaldırım kahveleri, eski tarz minare ve camiler bugün de durmaktadır. Kazımeyn'deki 19. yüzyıl yapısı altın kubbeli görkemli cami ile yüzü aşkın başka cami ve minare, şehrin mimari güzelliğine ayrı bir hava vermektedir.

    Irak'ın başlıca devlet kurumlarının merkezi yine Bağdat'tadır. 1958'de kurulmuş olan Bağdat Üniversitesinden başka El-Mustansır Üniversitesi, Teknoloji Üniversitesi ve birkaç yüksek okul vardır. Saddam Hüseyin yönetiminin 1990'da Kuveyt'i işgal etmesi üzerine başlayan Körfez Savaşı'nın ardından kurulan ve Amerika Birleşik Devletleri önderliğindeki BM Gücü, 1991 Ocak ayından itibaren Bağdat'ı bombaladı. İki ay süren bombardıman neticesinde şehir harap oldu. 2003 yılındaki Irak savaşı sırasında 9 Nisan tarihinde Amerika Birleşik Devletleri tarafından işgal edildi

    Coğrafi yapısı[değiştir | kaynağı değiştir]

    Mezopotamya çanağının ortasında, Dicle Irmağı'nın iki yakası üzerinde ve Dicle'nin Fırat'a en çok (40 km) yaklaştığı noktada, geniş bir alüvyon ovası üzerinde yer alır. Bağdat, konum olarak Irak'ın tam ortasında yer alır ve kalbi durumundadır. Bağdat'ta yazlar kuru ve çok sıcak, kışlar yumuşak ve serin geçer. Ortalama yağış yılda 130 mm dolayındadır.

    İklim[değiştir | kaynağı değiştir]

    Bağdat'ta yazlar kuru ve çok sıcak, kışlar yumuşak ve serin geçer. Ortalama yağış yılda 130 mm dolayındadır.



    Bitki örtüsü[değiştir | kaynağı değiştir]

    Bağdat'ın iklim şartları, düzlük ve çöl yapısı nedeniyle ilde bitki örtüsü olarak çöl ağaçları olan Palmiye ve hurma ağaçları bulunur.

    Ekonomi[değiştir | kaynağı değiştir]

    Bağdat'ın ekonomisini tarım, turizm, alışveriş ve petrol ihracatı oluşturmaktadır.

    Kültür[değiştir | kaynağı değiştir]

    Bağdat, Irak ve Mezopotamya kültürü İslam dini ve geleneksel Arap kültürü etrafında biçimlenmiştir. Buna karşın, Bağdat şehri çeşitlilikler içinde yüksek bir kozmopolit toplum ve canlı bir kültüre sahiptir. İslam etkisi Arap kültürünün mimari, müzik, giyim, mutfak ve yaşam tarzında görülebilmektedir.

    Bağdat mutfağı[değiştir | kaynağı değiştir]

    Arap mutfağı oldukça tutulmakta olup kentin her yerinde döner lokantalarından Bağdat otellerinin lüks lokantalarına kadar her yerde bulunabilmektedir. Hızlı yiyecekler, Arap, Kürt ve Batı mutfakları da oldukça popüler olup geniş miktarda bulunabilmektedir. Bağdat mutfağı Kürt ve Araplarla binlerce yıllık etkileşimle günümüze gelmiş gayet zengin ve farklı bir mutfaktır. Mutfağın temel malzemeleri kuzu eti, yöresel baharatlar, pirinç ve bulgurdur. Bu nedenle Bağdat mutfağı ağır yemeklerden oluşur. Mutfağın temel bileşenleri Kebap, lahmacun, etli yemekler ve hamurlu tatlılar olup dünyanın her yerinde tanınmakta ve tercih edilmektedir. Fast-Food tarzı Batı kültürünün de arttığı bu devirlerde, fast-foodla yarışabilir hızlı hazırlanabilen bir mutfaktır.

    Giyim ve kurallar[değiştir | kaynağı değiştir]

    Bağdat'ta insanların birçoğu yöresel Arap elbisesi olan kandura giyerler.

    Galeri[değiştir | kaynağı değiştir]

    Kardeş şehirler[değiştir | kaynağı değiştir]

    Ayrıca bakınız[değiştir | kaynağı değiştir]

    Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

    Yazı kaynağı : tr.wikipedia.org

    BAĞDAT

    BAĞDAT

    I. GENEL BAKIŞ
    Dicle nehrinin her iki yakasında 33° 26' 18" kuzey enlemi ile 44° 23' 9" doğu boylamı üzerinde yer alan şehir, VIII. yüzyılda Abbâsî Halifesi Ebû Ca‘fer el-Mansûr tarafından kurulmuştur. Kuruluşundan Abbâsî Devleti’nin yıkılışına (1258) kadar hilâfet merkezi olarak kalan Bağdat Osmanlılar devrinde Bağdat vilâyetinin merkezi ve 1921’de de Irak’ın başşehri oldu.

    Bağdat ismi İslâm öncesi döneme ait yöredeki eski yerleşim alanlarıyla ilgilidir. Arap yazarlar kelimenin Farsça kökenli olduğunu düşünerek Farsça kaynakları araştırmışlar ve teorik bazı açıklamalarda bulunmuşlardır. Yaygın kanaate göre kelime “Tanrı’nın ihsanı veya armağanı” anlamına gelmektedir. Modern araştırmacıların çoğu tarafından da kabul edilen bu görüş yanında kelimenin Ârâmîce kökenli olduğunu ve “koyun ağılı” anlamına geldiğini iddia edenler de vardır. Ancak Hammurabi (m.ö. 1792-1750) kanunlarında Bagdadu şehrinden bahsedilir ki bu da kelimenin Farsça’nın muhtemel tesirinden önce de mevcut olduğunu göstermektedir. Kral Nazimaruttaş (m.ö. 1341-1316) zamanından kalma bir sınır taşında da Bagdadi bölgesinden bahsedilir; ayrıca Talmut’un birkaç yerinde Bağdasa kelimesi geçmektedir. Aynı şekilde Bâbil Kralı Mardukapaliddin (m.ö. 1208-1195) dönemine ait bir sınır taşında Bağdat’tan söz edilir. II. Adadnirari’nin (m.ö. 911-891) yağmaladığı yerler arasında Bagdadu da bulunmaktadır. III. Tiglat-pileser ise (m.ö. 745-727) Bağdadu’dan, oraya yerleşmiş olan bir Ârâmî kabile ile birlikte söz eder (bk. EI2 [İng.], I, 894).

    Halife Mansûr kurduğu bu şehre, Kur’ân-ı Kerîm’de (el-En‘âm 6/127; Yûnus 10/25) “cennet” mânasında kullanılan dârüsselâm kelimesinden ilham alarak Medînetüsselâm adını verdi. Bu isim resmî belgeler, sikkeler ve ağırlık ölçü birimlerinde kullanılmaktaydı. Bağdat yerine Buğdân, Medînetü Ebû Ca‘fer, Medînetü’l-Mansûr, Medînetü’l-hulefâ ve ez-Zevrâ gibi adlar da kullanılmıştır. Arap yazarlar Halife Mansûr’un bu şehri İslâm öncesi devirde pek çok yerleşim alanının bulunduğu bir yerde kurduğunu söylerler. Bunların en önemlisi, Sarât’ın kuzeyinde Dicle’nin batı yakasında bulunan Bağdat köyüdür. Bazıları buranın yıllık panayırların kurulduğu Bâdûreyâ olduğunu belirtirler ki bu, Kerh’in daha sonra neden önemli bir ticaret merkezi haline geldiğini açıklamakta yardımcı olur. Eski yerleşim merkezlerinden bazıları Dicle’nin batı yakasında ve Kerh yakınında idi ve büyük bir kısmı Ârâmîler’e aitti. Bunlar arasında Hattâbiyye, Şerefâniyye, Verdâniyye, Sünâye, Katuftâ ve Berâsa zikredilebilir. Kerhâye ile Sarât arasında Sâl, Versâlâ ve Benâvrâ adlı üç küçük yerleşim merkezi vardı. Ârâmîce “müstahkem şehir” mânasına gelen Kerh ise adını İran geleneğinde II. Şâpûr’a (309-379) atfedilen eski bir köyden alır. Xenophon’a göre Ahamenidler Bağdat yöresinde geniş bahçelere sahiptiler. Îsâ Kanalı’nın ağzına yakın bir yerde bir Sâsânî sarayı (Kasru Sâbûr) vardı. Halife Mansûr buraya daha sonra bir köprü yaptırdı. Sarât Kanalı’nın üzerindeki eski köprü (el-Kantaratü’l-atîka) Sâsânîler’e aitti. Şehrin doğu tarafındaki Sûkusselâsâ ile Hayzurân Mezarlığı İslâm öncesi devirden kalmadır. Burada İslâm öncesi döneme ait bazı manastırlar da vardı. Bunlar arasında, yerinde Huld Sarayı’nın inşa edildiği Deyrülatîk (Deyr Mârfathion) ile Deyrü Bustâni’l-Kus ve Deyrülcâselik zikredilebilir.

    Bu eski yerleşim merkezlerinin hiçbiri ne siyasî ne de ekonomik bir öneme sahipti. Bu bakımdan Halife Mansûr’un kurduğu şehir yepyeni bir şehir olarak kabul edilebilir. Bağdat Ortaçağ’da Avrupalı seyyahlar tarafından çok defa Bâbil ve Seleucia ile karıştırılır. 1616-1617 yıllarında Bağdat’ta bulunan Pietro della Valle, o dönemde çok yaygın olan bu yanlış iddiayı ilk defa delillerle çürütmüştür. XVII. yüzyıla kadar Bağdat, Batı’da muhtemelen ismin Çince biçiminden türemiş olan bozuk şekliyle Baldach (Baldacco) adıyla biliniyordu.

    Abbâsîler gözlerini Doğu’ya çevirince devletlerini sembolize edecek yeni bir başşehir aramaya başladılar. İlk halife Seffâh bu maksatla Kûfe’den Enbâr’a, Mansûr ise Kûfe yakınlarındaki Hâşimiye’ye gitti. Ancak Mansûr çok geçmeden Hz. Ali taraftarı olan Kûfe şehrine yakın olmanın ordusu üzerinde menfi bir tesir icra edeceğini anladı ve daha uygun bir yer aramaya başladı. Ciddi bir araştırmadan sonra iklimi, ekonomik imkânları ve askerî açıdan elverişli konumu bakımından uygun bulduğu Bağdat mevkiini seçti ve şehir nehrin her iki tarafında da verimli topraklara sahip bir ova üzerinde kuruldu. Horasan yolu buradan geçiyordu ve kervan yollarının kesiştiği bu yörede her ay panayırlar kuruluyordu. Böyle bir yerde askerler ve halk erzak sıkıntısı çekmeyecekti. Ya‘kūbî ve İbnü’l-Fakīh gibi IX. yüzyıl müelliflerinin verdikleri bilgilere göre Bağdat’ın sahip olduğu kanallar ağı hem tarımda bol ürün alınmasını, hem de şehrin su baskınlarından korunmasını sağlıyordu; bölge sağlıklı ve ılıman bir iklime sahipti. Şehir sağlamlığı ve yerleşim planı ile büyük bir kaleyi andırıyordu ve etrafı geniş, derin bir hendekle çevriliydi. Daha sonra tuğladan yapılmış bir iskele ve savunma amaçlarıyla boş bırakılmış 57 m. genişliğindeki bir alandan sonra temelden itibaren 9 m. yüksekliğinde bir duvar yer alıyor ve bundan sonra da tuğladan yapılmış asıl sur geliyordu. Kapıların üzerinde şehri yukarıdan gözetlemeleri için, alt kısmında nöbetçilere ayrılmış bölümleri olan gözetleme kuleleri vardı. Evler yapılması için bu surdan sonra 170 m. genişliğinde bir saha ayrılmıştı. Burada sadece askerler ve halifenin yakın adamlarının ev yapmalarına izin verildi. Şehre giren yollarda sağlam kapılar vardı. Bunun ardından halifenin sarayı (Bâbüzzeheb), câmi-i kebîr, divanlar, halifenin çocuklarına ayrılan evler ve biri muhafız birliği kumandanına, diğeri de sâhibü’ş-şurtaya ait iki sakifenin (revak) yer aldığı geniş iç alan bulunuyordu ve etrafına üçüncü bir duvar inşa edilmişti. Şehrin kontrolünü sağlamak, hem içteki haberleşmeyi hem de kervan yollarıyla irtibatı temin etmek için şehir, ortada kesişen iki yol ile dört eşit parçaya bölünmüştür. Horasan kapısı kuzeydoğuya, Basra kapısı güneybatıya, Suriye kapısı kuzeybatıya, Kûfe kapısı ise güneydoğuya açılıyordu. Halifenin sarayına ulaşmak için hendeği aştıktan sonra iç ve dış surlardaki beş kapıyı geçmek gerekiyordu. Şehrin planında eski doğu imparatorluk geleneklerinin etkili olduğu söylenebilir. Nitekim halifenin halk arasına karışmayıp ayrı yaşaması, yeni devletin büyüklüğünü göstermek için yapılan görkemli cami ve saraylar da bunu ispatlar.

    Sarayın 48 m. yüksekliğindeki yeşil kubbesi 941’de fırtınalı bir gecede yıldırım düşmesi üzerine yıkıldı; ancak duvarlar 1255’e kadar ayakta kaldı. Bâbüzzeheb’in yapımında mermer ve taş kullanıldı ve kapısı altınla süslendi. Hârûnürreşîd’in önem vermemesine rağmen Bâbüzzeheb yarım yüzyıla yakın bir zaman resmî ikametgâh olarak kullanıldı. Halife Emîn buraya yeni bir yan bina ilâve edip etrafında bir meydan yaptırdı. Emîn’in tahttan uzaklaştırılmasıyla sonuçlanan 813’teki kuşatma sırasında burası çok zarar gördü. Daha sonra ise resmî ikametgâh olmaktan çıktı ve tamamen ihmal edildi. Mansûr Camii saraydan sonra inşa edildi; bu yüzden kıblesinde hafif hata vardır. 807’de Hârûnürreşîd bu camiyi yıktırıp tuğlalarla yeniden inşa ettirdi. Cami 875’te ve 893’te genişletildi. Halife Mu‘tazıd-Billâh camiye yeni bir bölüm ilâve ettirdi ve camiyi onarttı. Caminin minaresi 915’te yanmış, ancak tekrar yapılmıştır. Mansûr Camii Abbâsîler döneminde Bağdat’ın en büyük camii olma özelliğini korudu. 1255’te sel baskınına uğrayan cami Moğol saldırısından sonra da ayakta kalmaya devam etti.

    Bağdat’ın planı sosyal gayeler gözetilerek çizilmiştir. Her bölge belirli bir etnik veya meslekî grubun sorumluluğundaydı. Askerler genel olarak surların dışında şehrin kuzey ve batısında, tüccar ve zanaatkârlar ise Kerh’te Sarât’ın güneyinde oturuyorlardı. Pazarlar Bağdat’ın planında önemli bir rol oynar. Başlangıçta en dıştaki büyük surdan iç sura doğru uzanan dört yol boyunca yüksek kemerli dükkânlardan oluşan dört pazar, ayrıca surların dışında da dört pazar yeri vardı. Halife Mansûr 773’te pazarların emniyet düşüncesiyle şehirden Kerh’e nakledilmesini emretti. Her zanaat ve ticaret erbabının müstakil pazar yerleri, çarşıları vardı. Meselâ Kerh’te manav, bakkal, sarraf ve kitapçılara tahsis edilmiş çarşılar mevcuttu. Şehrin büyümesiyle buraya Horasan, Semerkant, Merv, Belh, Buhara ve Hârizm’den tüccarlar geliyordu; bunların kendilerine ait mahalleleri ve her grubun bir reisi vardı.

    Ya‘kūbî Bağdat’ın planının 755’te çizildiğini nakleder. Ancak yapım çalışmaları 762’de başlamıştır. Şehrin planı üzerinde dört mimar çalıştı. Caminin mimarı ise Haccâc b. Ertât idi. Ya‘kūbî ve Taberî’nin kaydettiğine göre Halife Mansûr yapım işinde çalıştırılmak üzere 100.000’e yakın işçi ve ustayı bir araya getirdi. Kerhâye Kanalı’ndan içme suyu olarak ve ayrıca inşaat işlerinde kullanılmak üzere su sağlayan bir kanal açıldı. 763’te en azından saray, cami ve divanların tamamlandığı, Mansûr’un Bağdat’ta oturmaya başladığı ve hilâfet merkezini oraya naklettiği anlaşılıyor. Daire şeklindeki şehir 766’da tamamlandı. Bağdat şehir plancılığı için önemli bir örnektir. Şehir, merkezinin her taraftan eşit uzaklıkta olması ve kolayca kontrol edilip korunması için daire şeklinde planlanmıştır. Arap kaynakları bu planın eşsiz olduğunu söylerler. Ancak dairevî plan Yakındoğu’da bilinmeyen bir şey değildi. Uruk şehrinin planı da hemen hemen daire şeklindedir. Asurlular’ın ordugâhları da daire şeklindeydi. Creswell, aralarında Harran, Agbatana, Hatra ve Dârâbcird’in de bulunduğu, oval veya daire şeklinde on bir şehrin adını sayar. Bağdat, plan itibariyle Dârâbcird’e daha çok benzer. Bağdat’ın mimarlarının muhtemelen böyle planlardan haberleri vardı. İbnü’l-Fakīh şehir için kare veya daire şeklinde iki plan çizildiğini ve sonuncusunun daha mükemmel olduğu için tercih edildiğini anlatır.

    Bağdat’ın boyutları üzerinde çeşitli rivayetler vardır. Bir rivayete göre Horasan Kapısı’ndan Kûfe Kapısı’na kadar olan uzunluk 405 m., Suriye Kapısı’yla Basra Kapısı arasındaki uzaklık ise 303 metredir. Başka bir rivayete göre her iki kapı arasındaki mesafe 608 metredir. Her iki rivayet de şehrin gerçek ölçülerini yansıtmaz. Şehrin inşasında görev alanlardan biri olan Rebâh’ın vermiş olduğu bilgiye göre her iki kapı arası 1848 m. kadardır. Bu, Mu‘tazıd’ın emriyle yapılan ölçümde elde edilen ve Bedr el-Mu‘tazıdî tarafından rivayet edilen ölçülerle de teyit edilmiştir. Bu rivayet daire şeklindeki şehrin çapının 2352 m. olduğunu gösterir. Ya‘kūbî belki de bu bilgilerin ışığında hendek dışında bulunan her iki kapı arasındaki mesafenin 2534,5 m. olduğunu söyler. Mansûr’un şehre yaptığı harcamalar hakkında da çeşitli rivayetler vardır. Bir rivayete göre masraf 18 milyon dinarı bulmuştur. İkinci rivayette ise masrafın 100 milyon dirhem olduğu söylenmektedir. Ancak halifeliğin arşivlerine dayanan resmî raporlar, Mansûr’un Bağdat için 4 milyon 883 dirhem harcadığını göstermektedir. İş gücü ve malzeme fiyatlarının düşüklüğü ve Mansûr’un yapılan harcamaları sıkı bir denetime tâbi tuttuğu göz önünde bulundurulursa bu rakamın doğru olduğu kabul edilebilir.

    Halife Mansûr 773’te Dicle nehri kıyısında Horasan Kapısı’nın aşağı tarafındaki geniş bahçeler içinde Huld adını verdiği bir saray yaptırdı. Ayrıca stratejik gayeler, Mansûr’un ordunun bölünmesiyle ilgili politikası ve arazinin ihtiyacı karşılamaması halifeyi, Dicle’nin doğu yakasında veliahdı Mehdî için bir karargâh kurmaya sevketti. Bu karargâhın tesis edildiği yerde bir saray ve cami yapılmış, etrafı da kumandanlar ve maiyetlerinin evleriyle çevrilmişti. Buraya Hârûnürreşîd’in yaptırdığı saray münasebetiyle Rusâfe adı verildi. Askerî bölge bir duvar ve Mehdî’nin kışlasının etrafını saran bir hendekle ayrılmıştı. Mehdî’nin kışlasının yapımına 768’de başlanmış ve 773’te tamamlanmıştır. Rusâfe Mansûr’un kurduğu şehrin karşısında yer alır.

    Bağdat’ta inşaat ve ticarî faaliyetler, zenginlik ve nüfus hızlı bir gelişme gösterdi. Halk daha çok Mehdî’nin ve ardından Bermekîler’in teşvikiyle cazip hale gelen Bağdat’ın doğusuna yerleşti ve buradaki nüfus yoğunluğu arttı. Yahyâ b. Hâlid el-Bermekî burada Kasrü’t-tîn adlı görkemli bir saray, oğlu Ca‘fer de Bağdat’ın doğu tarafının aşağısında daha sonraları Me’mûn’a verilen büyük bir saray yaptırdı. Hârûnürreşîd zamanında şehrin doğu tarafı Şemmâsiye Kapısı’ndan Muharrim’e kadar genişledi. Diğer taraftan Emîn, Hârûnürreşîd’in ikamet ettiği Huld Sarayı’ndan Bâbüzzeheb’e döndü ve burayı yenileyerek ona yeni bir bölüm ekledi; etrafını da kare şeklinde duvarlarla çevirdi. Zübeyde Hatun, biri Dicle kenarında hilâfet saraylarına yakın bir yerde, diğeri şehrin kuzeyindeki Katîa’da olmak üzere iki muhteşem cami yaptırdığı gibi Huld Sarayı yakınlarında da Karâr adlı bir köşk inşa ettirdi. Bağdat’ın batı tarafı ise kuzeyde Katrabül Kapısı ile Kerh arasında genişleyerek hemen hemen Muhavvel’e kadar yayıldı.

    Şairler Bağdat’ın güzelliklerini övmüşler ve ona yeryüzünün cenneti adını vermişlerdir. Bağdat’ın güzel bahçeleri, yeşil çayırları, kapılarının üzerinde ve salonlarındaki muhteşem dekorasyonlarıyla şahane sarayları, mükemmel ve zengin eşyaları meşhurdu.

    Bağdat, Halife Emîn ile Me’mûn arasındaki iktidar mücadelesinden ve on dört ay süren kuşatmadan büyük zarar gördü. Halkının şehri müdafaa etmesine kızan Tâhir b. Hüseyin karşı koyanların evlerinin yıkılmasını emretti ve Dicle nehri ile Dârürrakīk, Suriye Kapısı, Kûfe Kapısı, Kerhâye Kanalı ve Künâse harap oldu. Bu yağma ve yıkım hareketine ayak takımı ve ayyârlar da katıldı. Huld Sarayı ve diğer saraylar, Kerh ve doğu tarafındaki bazı mahalleler ağır hasar gördü. Taberî ve Mes‘ûdî’nin naklettiği gibi bu tahribat neticesinde Bağdat’ın o görkemli hali kayboldu. Bağdat’taki karışıklık ve dehşet Me’mûn’un Merv’den dönüşüne (819) kadar devam etti. Me’mûn sarayına yerleşti ve bir yarış alanı, bir hayvanat bahçesi ve yakın maiyetine hediye ettiği mahallerle birlikte şehri oldukça genişletti. Daha sonra bu sarayı Vali Hasan b. Sehl’e verdi. O da kızı Bûrân’a bıraktı. Bağdat Me’mûn’un idaresinde tekrar eski canlılığını kazandı. Mu‘tasım şehrin doğu tarafında bir saray yaptırdı. Daha sonra Türk ordusu için yeni bir başşehir aramaya karar verdi. Çünkü Bağdat kendi birlikleriyle de çok kalabalık hale gelmişti. Ayrıca hem halk hem de ordunun eski birliklerinin Türk birliklerine karşı husumet taşımalarından ve karışıklık çıkmasından endişe ediyordu. Halifelerin Sâmerrâ’da oturdukları dönemde (836-892) Bağdat onların fazla ilgisini çekmedi. Ancak büyük bir ticaret ve kültür merkezi olmaya devam etti.

    Bağdat, Müstaîn-Billâh’ın Sâmerrâ’dan buraya geldiği ve Mu‘tezz’e bağlı kuvvetler tarafından kuşatıldığı 865’te çıkan olaylar sırasında da zarar görmüştür. Bu dönemde Rusâfe, Sûkusselâsâ’ya kadar genişledi. Müstaîn, Bağdat’ın müstahkem hale getirilmesini emredince doğu tarafındaki sur Şemmâsiye Kapısı’ndan Sûkusselâsâ’ya kadar, batı tarafındaki ise Katîatü Ümmü Ca‘fer’den Sarât’ın yukarısına kadar genişletildi ve etrafında meşhur Tâhir Hendeği kazıldı. Kuşatma sırasında doğudaki surların dışında kalan evler ve dükkânlar tahrip edilmiş, Şemmâsiye’nin doğu kesimleri, Rusâfe ile Muharrim de çok büyük zarar görmüştür. Mu‘temid nihayet 892’de Bağdat’a döndü ve Hasan b. Sehl’in kızı Bûrân’dan köşkünü istedi. Bûrân yenileyip bir halifeye lâyık şekilde döşediği bu sarayı ona teslim etti. Ondan sonra Mu‘tazıd 893’te sarayı yeniden inşa etti. Alanını genişletip yeni binalar ekledi. Genişlettiği alanda hapishaneler yaptırdı. Ayrıca yarış sahaları ilâve etti ve daha sonra bu alanı bir duvarla çevirdi. Bu yer “dârülhilâfe” olmaya daha lâyıktı ve ek binalarıyla resmî ikametgâh olarak kabul edildi. Mu‘tazıd daha sonra Dicle nehri kıyısında Tac Kasrı’nın temellerini attı. Fakat şehirden çok duman geldiğini görünce 2 mil kuzeydoğuda başka bir saray yapmaya karar verdi. Bir yer altı geçidiyle Kasrü’l-Hasanî’ye bağlanan, etrafı bahçelerle çevrili ve Mûsâ Kanalı ile su getirilen muhteşem Süreyyâ Sarayı’nı inşa ettirdi. Mu‘temid, havanın temiz olarak kalması için Bağdat çevresinde pirinç ve hurma yetiştirilmesini yasakladı. Süreyyâ, bir sel felâketine mâruz kalıp harap oluncaya (469/1076-77) kadar güzel bir görünüm arzediyordu. Bundan sonra şehrin daire şeklindeki merkezi yıkılmaya başladı. Mu‘tazıd şehrin duvarlarının yıkılmasını emretti. Ancak Hâşimîler, duvarların Abbâsîler’in şeref ve azametini simgelediğini söyleyerek tepki gösterdiler. Bunun üzerine Mu‘tazıd yıkımı durdurdu. Bununla beraber halk duvarların yıkılması pahasına evlerini gittikçe genişlettiler. Bu da duvarların yıkılmasına ve daire şeklindeki şehrin harap olmasına yol açtı.

    Müktefî-Billâh (901-907) Tac Kasrı ile Dicle kenarında bir rıhtım inşa ettirdi. Ayrıca 902’de saray hapishanelerini yıktırdı ve bir cuma camii (Câmiu’l-Kasr) yaptırdı.

    Muktedir-Billâh (908-932) hilâfet sarayına yeni binalar ekledi ve onları mükemmel bir şekilde süsledi. Hayvanat bahçesine özel bir önem verdi. Hatîb el-Bağdâdî’nin 305 (917-18) yılı hakkında vermiş olduğu ayrıntılı bilgiler dikkat çekicidir. Sarayların etrafını çeviren sağlam duvarlar ve Muktedir’in toplantı salonunun kapılarından birine açılan gizli geçit savunma tedbirleri açısından gerekli idi. Onun sahip olduğu güzellikler arasında, çok katlı bir büyük havuzun içinde üzerinde serçeler ve çeşitli kuşlar bulunan gümüş bir ağaç da (dârü’ş-şecere) vardı. Havuzun her iki tarafında, sanki birbirlerini kovalıyormuş gibi aynı yöne hareket eden ata binmiş on beş süvari heykeli mevcuttu. Ayrıca 30 × 20 arşın ebadında, içinde dört kayık bulunan bir gölcük etrafında şahane bir bahçe vardı. Hayvanat bahçesinde her çeşit hayvan yaşıyordu. Kaynaklarda bunun dışında önemli silâhların bulunduğu Firdevs adlı bir saray ile hilâfet sarayı civarında yirmi üç köşk ve sarayın yer aldığı kayıtlıdır.

    Bağdat bu dönemde en parlak zamanını yaşadı. X. yüzyılda doğu tarafı Şemmâsiye’den Dârülhilâfe’ye kadar 9240 m. uzunlukta bir sahaya yayılmıştı. İbn Tayfûr’un rivayetine göre Halife Mu‘temid’in kardeşi ve nâibi olan Muvaffak’ın emriyle Bağdat 892’den önce ölçülmüştür. Buna göre şehrin alanı, 26.250 ceribi (cerib = 1,366 km2) doğu yakasında, 17.500 ceribi batı yakasında olmak üzere 43.750 ceribdi. İstahrî ve İbn Ebû Tayfûr’un ifade ettiği gibi Bağdat 892’de 7,250 km. uzunluğunda, 6,5 km. genişliğinde, Muktedir zamanında ise 8,5 km. uzunluğunda 7,250 km. genişliğinde idi.

    Coğrafî konumu, halkının çalışkanlığı, devletin ticareti teşviki ve halifelerin itibarı Bağdat’ı büyük ticaret merkezi haline getirdi. Rusâfe ve özellikle Kerh’teki pazarlar günlük hayatın önemli bir unsuru oldu. Her çeşit ticaretin yapıldığı ayrı ayrı pazarlar vardı. Meyve pazarı, pamuk pazarı, yün pazarı, 100’den fazla dükkânın bulunduğu kitapçılar çarşısı, sarraflar çarşısı ve Kerh’teki attar dükkânları bunlardan bir kısmını teşkil eder. Yabancı tüccarlara ait pazar Bâbüşşâm çarşısında kurulmuştu. Doğu tarafında ise çiçeklerin satıldığı sûkuttîb, gıda satış yerleri, kuyumcular çarşısı ve koyun pazarı vardı. Ayrıca Çin malları için özel bir yer ayrılmıştı. Muhtesib Mansûr zamanından beri hileleri önlemek, ölçü ve tartıyı kontrol etmek için pazarları denetlemekle görevliydi; ayrıca hamamları, camileri de teftiş ederdi. Her çarşı ve meslek erbabının hükümet tarafından tayin edilen bir reisi vardı. Ayrıca her meslekte bir “sâni‘” ve bir “üstat” bulunurdu. Bağdat pamuklu mâmüller, baş örtüsü, örtü, mendil gibi ipekli dokumalar, cam eşya, çeşitli yağlar, ilâçlar ve macunlar ihraç ederdi. Şehirde çeşitli renkte gömlekler, ince dokuma türbanlar, meşhur havlular üretilirdi. Bâbüttâk’ta mükemmel kılıçlar yapılırdı. Bağdat ipek ve pamuk üretiminde olduğu gibi deri ve kâğıt üretiminde de ün salmıştı. Sarraf ve cehbezlerin faaliyetlerinden anlaşılacağı üzere Bağdat’ta devrine göre gelişmiş bir çeşit bankacılık mevcuttu. Bu da endüstri ve ticaretin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Sarrafların özellikle Kerh’te kendilerine ait dükkânları vardı. Bunlar daha çok halka hizmet ederlerdi. Cehbezler ise esas olarak hükümet ve hükümet memurlarına hizmet götürürlerdi.

    Bağdat nüfusu itibariyle milletlerarası düzeyde büyük bir şehir olmuştu. Halk çeşitli unsurlardan oluşuyordu; farklı ırk, renk ve mezheplere mensup insanlar mevcuttu. Bunlar arasında orduya katılmak için gelen köle ve çeşitli meslek erbabı olduğu gibi alışveriş yapmak ve çalışmak amacında olanlar da vardı. Bu dönemde halk şehir hayatında önemli rol almaya başladı. Halife Emîn’in öldürülmesinden sonra ortaya çıkan karışıklıkları bastırarak (816) düzeni sağlamak için harcadıkları çabalar ve 919’da fiyatların yükselmesi karşısında ayaklanmaları bu faaliyetler arasında sayılabilir. Ayyârların faaliyetleri de bu dönemde başladı.

    Bağdat’ın nüfusu hakkında bir tahminde bulunmak zordur. Cami ve hamamların sayısıyla ilgili rakamlar çok mübalağalıdır (Halife Mu‘temid’in idareye hâkim olan kardeşi Muvaffak döneminde 300.000 cami, 60.000 hamam; Büveyhîler’den Muizzüddevle zamanında 17.000, Halife Muktedir zamanında 27.000, Büveyhîler’den Adudüddevle zamanında 5000, aynı hânedandan Bahâüddevle zamanında 3000 hamam). Hamamlar 933’te sayılmış ve 1500 olduğu tesbit edilmiştir. Rivayetler her hamamın yaklaşık 200 eve hizmet verdiğini vurgular. Eğer bir evin ortalama beş nüfusa sahip olduğu düşünülürse nüfusun yaklaşık 1,5 milyon olduğu kabul edilebilir. Muktedir, hekimlerin imtihan edilmesini ve sadece hekimlik vasıflarına sahip olanlara belge verilmesini emretti. Sonuçta 860 kişiye hekimlik belgesi verildi. Devlet hastahanelerinde hekimlik belgesi olmadan çalışanlar da buna ilâve edilirse sayı 1000’i bulabilir. Mansûr Camii’nde ve Rusâfe’de ayın son cumasında namaz kılanların sayısı yaklaşık 64.000 idi. III. (IX.) yüzyıl sonlarında kayıkların sayısı 30.000 olarak hesap edilmiştir. Bu rakamlar ve Bağdat’ın alanı dikkate alınırsa IV. (X.) yüzyılda Bağdat’ın nüfusunun yine 1,5 milyon olduğu tahmin edilebilir. Şehir eşrafı Zâhir, Şemmâsiye, Me’mûniye ve Derbü Avn gibi mahallelerde otururdu. Katîatülkilâb, Nehrüddecâc ise fakirlerin yaşadığı mahallelerdi. İki katlı evler de olmakla beraber genel olarak halkın oturduğu evler tek katlı idi. Zenginlerin evlerinde banyolar vardı. Genellikle evler haremlik, kabul odaları ve hizmetçi odaları olmak üzere üç bölümden ibaretti. Halılar, divanlar, perdeler ve yastıklar başlıca mobilya çeşitleriydi. Serinleticiler, serin evler ve serdablar yazın kullanılırdı. Evlerin girişleri yazılar, hayvan, bitki resimleri ve insan figürleriyle süslenirdi. Bahçelere çok önem verilirdi.

    Bağdat büyük bir kültür, tercüme ve bilim merkezi idi. Hanefî ve Hanbelî mezhepleri burada doğmuştur. Ayrıca Beytülhikme gibi tercüme yapılan diğer kuruluşlar da burada bulunuyordu. Camiler, özellikle Mansûr Camii büyük bir öğretim merkezi idi. Bir kitap sergi sahası olarak da kullanılan çok sayıda kitapçı dükkânının bulunması kültür faaliyetlerinin ulaştığı seviyeyi gösterir. Şairler, tarihçiler ve âlimler burada sayılamayacak kadar çoktu. Bu hususta Hatîb el-Bağdâdî’nin Târîḫu Baġdâd adlı eserinde geniş bilgiler vardır. Sadece halifeler değil vezirler ve üst düzeydeki diğer görevliler de eğitim ve öğretime gereken ilgiyi göstermiş ve daima destek olmuşlardır. İslâm kültürünün yaratıcı devri Bağdat damgasını taşır. Daha sonra bir eğitim ve öğretim merkezi olarak halk kütüphaneleri kuruldu. Bunların en meşhuru, Ebû Nasr Sâbûr b. Erdeşîr’in kurduğu Dârülilim’dir. Medreseler kurulmaya başlayınca Bağdat, Nizâmiye ve Müstansıriyye medreseleriyle buna öncülük etti ve medrese sistemini hem programda hem mimaride etkiledi. Özellikle IX ve X. yüzyıllarda hastahanelere çok önem verildi. Bunlardan Bîmâristânü’s-Seyyide (918), Bîmâristânü’l-Muktedirî (918) ve Bîmâristân-ı Adudî (982) çok meşhurdu. Vezir ve diğer devlet yetkilileri de çeşitli hastahaneler yaptırmışlardır. Hârûnürreşîd devrinde Bağdat’ta üç tane köprü vardı. Meşhur olan iki tanesi Bâbü Horasan ve Kerh’te idi. Hârûnürreşîd Şemmâsiye’de iki köprü inşa ettirdi, ancak bunlar ilk kuşatma sırasında yıkıldılar. Üç köprü IX. yüzyılın sonuna kadar kaldı. Öyle anlaşılıyor ki kuzeydeki köprü yıkılmıştı, çünkü İstahrî sadece iki tanesinden bahsetmektedir. 997’de Bahâüddevle Sûkusselâsâ’da üçüncü bir köprü inşa etti. Bu da Sûkusselâsâ’nın Kuzey Bağdat’tan daha önemli hale geldiğini gösterir.

    Halife Emîn zamanına kadar Bağdat’ta istikrarlı bir hayat vardı. Ancak ilk kuşatma sırasında halk arasında bazı fesatçılar ortaya çıktı. IX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren sel ve yangınlar da hayatı etkilemeye başladı. 883’teki sel Kerh’te 7000 evin yıkılmasına sebep oldu. 904 ve 929’da Bağdat selden önemli ölçüde zarar gördü. 983’teki sel Kûfe Kapısı’na dayandı ve şehre girdi. Özellikle emîrü’l-ümerâlar devrinde (936-945) kanalların ihmal edilmesi sel felâketine ve Bâdûrayâ bölgesinin tahribine sebep oldu. 919’da ve 934-948 yılları arasında vuku bulan kıtlıklarla hayat çekilmez hale geldi. 920 ve 921’de Kerh yangından önemli ölçüde zarar gördü. 934’teki Kerh yangını attarlar ve kuyumcular çarşısına kadar yayıldı. Büveyhîler dönemi Bağdat için oldukça zor bir devirdi. Muizzüddevle 945’te Bâdûrayâ’da bazı kanalları tamir ettirdi ve hayat şartlarında yeniden düzelme görüldü. Bu dönemi ihmalkârlıkların ağır bastığı bir dönem takip etti ve Batı Bağdat’ı sulayan birçok kanal harap oldu. Adudüddevle (977-982) bu kanalları temizletti. Köprüleri ve rıhtımları yeniden inşa ettirdi. Daha sonraları bu gibi faaliyetlere rastlanmamaktadır.

    Bağdat’taki inşaat faaliyetleri bu dönemde sınırlıdır. 961’de Muizzüddevle Şemmâsiye Kapısı’nda büyük bir meydan ve güzel bahçeleriyle birlikte büyük bir saray inşa etti ve yaklaşık 1 milyon dinar harcadı. Bununla beraber saray 1027’de yıkıldı. Adudüddevle Yukarı Muharrim’de Muizzüddevle’nin hâcibi Sebük Tegin’in sarayını yeniden inşa ettirdi. Ona geniş bahçeler ilâve etti, büyük masraflar yaparak Nehrülhâlis’ten kanallarla su getirtti. Burası Büveyhîler’in resmî ikametgâhı yani dârülimâre olarak kullanıldı. Adudüddevle Bağdat’ı çok kötü durumda bulmuştu. Evlerin ve çarşıların yeniden yapılmasını emretti ve cuma camilerinin yeniden inşa edilmesi için çok para harcadı. Dicle kenarındaki rıhtımları tamir ettirdi. Zenginlere de Dicle kenarındaki evlerini tamir etmeleri ve sahipsiz, harabe halindeki yerlerin bahçelerini düzenlemelerini emretti. Merkez köprüyü dar ve yıkılmaya meyyal gördü ve onu yenileyip genişletti. 982’de Bîmâristân-ı Adudî’yi yaptırdı; hekimler, müfettişler, memurlar tayin etti. Pek çok ilâç, merhem, araç gereç ve eşya sağladı; bakımı için de vakıflar tahsis etti. Bununla beraber Bağdat Büveyhîler zamanında gerilemeye başladı. Mansûr’un yaptırdığı şehir tamamen ihmal edildi. Şehrin batısındaki mahalleler çok kötü durumdaydı. Batı Bağdat’ın en gelişmiş bölgesi, tüccarların iş yerlerinin bulunduğu Kerh’ti. Şehrin doğu kesimi daha çok gelişmişti ve halkın ileri gelenleri genellikle burada otururlardı. Buranın muhteşem yerleri arasında büyük pazarın bulunduğu Bâbüttâk, Muharrim’deki Dârülimâre, şehrin güney tarafında ise halifenin sarayları vardı. İbn Havkal, Mansûr, Rusâfe, Berâsâ ve Dârüssultan camileri olmak üzere dört cuma camii gördüğünü söyler. Daha sonra 989 ve 993’te Katîa ve Harbiyye camileri cuma camii oldular. İbn Havkal, biri kullanılmayan iki köprü gördüğünü ifade eder. Öyle anlaşılıyor ki Muizzüddevle zamanında biri Şemmâsiye Kapısı’nda, biri Bâbüttâk’ta, diğeri de Sûkusselâsâ’da olmak üzere üç köprü vardı.

    Bağdat halk arasında çıkan karışıklıklar, Büveyhîler’in desteklediği mezhep ihtilâfları ve ayyârların çapulculuklarından çok zarar gördü. 892’de Mu‘tazıd kassâs ve falcıların sokaklarda ve camilerde oturmalarını, halkın da onların etrafında toplanıp tartışmalara katılmasını yasakladı. Büveyhîler’den önce karışıklıklara, ahlâkı çok defa kuvvet kullanarak düzeltmeye çalışan Hanbelîler sebep olurdu. Bu dönemde mezhep ihtilâfları birçok insanın ölümüne ve servetin kaybolmasına sebep oldu. 949’da Kerh’in yağmalanmasından başlayarak Sünnîler’le Şiîler arasındaki çatışmalar o devrede olağan olaylar arasında yer alıyordu. 959’da iki grup arasındaki çatışma Bâbüttâk’ın yakılıp yıkılmasına sebep oldu. 971’de çıkan olaylar sırasında 17.000 kişi öldü; 300 dükkân, birçok ev ve otuz üç cami yandı. 1016’da Nehrü Tâbık, Bâbülkutn ve Bâbülbasra mahallelerinin çoğu yandı. 1030’da birçok dükkân ve çarşı tahrip edildi. Karışıklıklar ve zarar ziyanın çoğuna, özellikle X. yüzyılın son çeyreğinden itibaren faaliyetlerini yoğunlaştıran ayyârlar sebep oluyordu. Ayyârlar devamlı şekilde halkın mal ve canına karşı terörü devam ettirdiler, pazarlar ve yollardan zorla haraç topladılar. Yolcuları soydular, geceleri evlere girdiler. Kılıç zoruyla ve yangın çıkararak devamlı şekilde tahribat yaptılar. Özellikle Bâbüttâk, Sûku Yahyâ ve Kerh gibi zenginlere ait mahalle ve pazarları yaktılar. Halk evlerinin kapılarını kilitlemek zorunda kaldı ve tüccarlar geceleyin nöbet tuttular. Bu karışıklıklar fiyatların yükselmesine sebep oldu. Meşhur bir ayyâr lideri olan Bürcümî, Bağdat’ı dört yıl boyunca fiilen yönetti ve bir terör havası estirdi (1030-1033). Bu olaylar karşısında hükümet âciz kalıyor ve ayyârlar karışıklık çıkarmasın diye zorla vergi ve haraç toplamalarına göz yumuluyordu. Bu hadiseler Selçuklular’ın gelişine kadar devam etti.

    1055’te Tuğrul Bey Bağdat’a girdi ve Büveyhîler’in Şiî politikasına son verip Sünnîler’i destekledi. Besâsîrî 1058’de Fâtımîler adına Bağdat’ı işgal etti. Fakat 1059’da Selçuklular tarafından mağlûp edilerek öldürüldü. Bağdat’ın bu dönemde kazandığı görünüm daha sonra fazla bir değişikliğe uğramadı.

    Tuğrul Bey 1056’da birçok ev ve dükkânı yıkarak Dârülimâre’yi genişletti ve etrafını duvarlarla çevirdi. Dârülimâre 1058’de yandı ve tekrar inşa edildi, daha sonra da Dârülmemleke adıyla meşhur oldu. 1115’te yeniden inşa edildi, ancak 1121’de bir kaza sonucu yandı ve yeni bir saray yaptırıldı. Melikşah, sarayın yakınında olan Muharrim Camii’ni genişletip yeniden inşa ettirdi (1091) ve cami bundan dolayı Sultan Camii olarak adlandırıldı.

    Doğu Bağdat’ta halk hilâfet sarayları etrafında kümelendi. Muktedî-Biemrillâh (1074-1094) inşaat faaliyetlerini teşvik etti. Besâliye, Katîa, Halebe, Aceme vb. saray etrafındaki yerleşim yerleri gelişti. Muktedî, eski Tac Sarayı yakınında Dârüşşâtiyye’yi de inşa ettirdi. 1129’da Tac Sarayı yıkıldı ve yeniden yapıldı. Gelişen mahallenin etrafı duvarlarla çevrili olmadığından 1070’teki sel felâketinden çok zarar gördü. 1095’te Müstazhir, Harîm mahallesinin etrafını bir duvarla çevirdi. 1123’te Müsterşid burayı 22 arşın genişliğinde dört kapılı olarak tekrar inşa ettirdi. Bu duvar Osmanlı hâkimiyetinin sonuna kadar Doğu Bağdat’ın sınırlarını tayin ediyordu.

    Bağdat XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerilemeye başladı ve görünümünde değişiklikler meydana geldi. Batı Bağdat’ta birçok yer harap oldu ve önceki ev ve bahçelerin yerlerini viraneler aldı. Şemmâsiye’nin eski mahallelerine, Rusâfe ve Muharrim’e önem verilmedi.

    1171’de Bağdat’ı ziyaret etmiş olan Tutîleli (Tudela) Benjamin halife sarayının, altmış doktoru ve deliler için bir senatoryumu olan Bîmâristân-ı Adudî’nin büyüklüğünden bahseder ve Bağdat’ta kendilerine ait on okula sahip 40.000 yahudi olduğunu söyler. İbn Cübeyr 1185’teki Bağdat’ı anlatırken genel bir gerilemeye dikkat çeker, halkının gurur ve kibrini tenkit eder. Halifenin ikametgâhı, muhteşem saray ve bahçeleriyle yaklaşık bir veya daha fazla mahalleyi içine alırdı. Bu taraf çok iyi iskân ve imar edilmişti ve mükemmel çarşılara sahipti. Bunlardan en genişi Kurayye idi. Sultan Camii, Rusâfe Camii ve Halife Camii olmak üzere üç cuma camii vardı. Burada hepsi mükemmel binalarda eğitim yapan, bol miktarda bağış ve vakıflara sahip otuz medrese bulunuyordu. Bunların masrafları vakıflardan karşılanırdı. Bu medreselerin en meşhuru 1110’da yeniden inşa edilen Nizâmiye Medresesi idi.

    İbn Cübeyr, Müsterşid tarafından yaptırılan dört kapılı duvarın yarım daire şeklinde olduğunu, her iki ucunun Dicle’ye vardığını ve Rusâfe, Şemmâsiye ve Muharrim mahallelerinin birçok yeri harabeye dönerken Ebû Hanîfe bölgesinin meskûn bir yer olduğunu ve Batı Bağdat’ın her tarafının tahrip edildiğini söyler. Surla çevrilmiş olan Kerh şehrinden ve Halife Mansûr’un yaptırdığı caminin bulunduğu Bâbülbasra’dan bahseder. İbn Cübeyr’in dikkat çektiği diğer bölgeler arasında, en kuzeyde Harbiyye ve ipek kumaşlarıyla meşhur Attâbiyye vardır. Ayrıca Bağdat’ta 2000 hamam ve on bir cuma camiinin bulunduğunu söyler. Müsterşid zamanında (1118-1135) Îsâ Kanalı civarında bir köprü vardı. Bu köprü daha sonra Bâbülkurayye’ye nakledildi. Müstazî-Biemrillâh zamanında (1170-1180) Bâbülkurayye’de yeni bir köprü yapıldı ve ilki Îsâ Kanalı’nın yakınındaki eski yerine getirildi. Bundan yarım yüzyıl sonra Yâkūt el-Hamevî (ö. 623/1226) bazı faydalı bilgiler verir ve Batı Bağdat’ı, birbirlerinden bir duvarla ayrılmış harabeler yığını mahalleler olarak gösterir. Harbiyye kuzeyde Harîmü’t-Tâhirî, güneybatıda Attâbiyyîn ve Dârülkaz, batıya doğru Muhavvel, doğuya doğru Kasr-ı Îsâ, güneyde Kerh ve Kureyye dikkati çeken mahallelerdir.

    Bu dönemde bölgelerin yarı bağımsız statülerini gösteren cuma camilerinin sayısı Batı Bağdat’ta (Garbiyye) arttı. İbnü’l-Cevzî, 1135-1176 yılları arasında Mansûr Camii’ne ilâveten altı camiden bahseder. Kerh camileri Müstansır tarafından tamir edildi. Câmiu’l-Kasr da 1082 ve 1235’te olmak üzere iki defa tamir edildi. Bugün hâlâ ayakta kalan Kameriye Camii de 1228’de yapıldı. Abbâsî hilâfetinin son yüzyılında halife veya yakınları tarafından inşa ettirilen çok sayıda ribât tasavvufun ne derece etkili olduğunu gösterir.

    Bağdat’ta medreselerin kurulmasına çok önem verildi. Bu hareket başlangıçta Şâfiîler arasındaki dinî uyanış yanında siyasî ve idarî ihtiyaçlarla açıklanabilir. Fakat bu bir kültür faaliyeti olarak daha sonra da devam ettirildi. İbn Cübeyr Doğu Bağdat’ta otuz medrese olduğunu söyler. Diğer medreseler İbn Cübeyr’in ziyaretinden sonra kurulmuştur. En meşhurları 1066’da kurulan Nizâmiye, aynı yıl kurulan ve bugün Külliyetü’ş-şerîa olarak kullanılan Ebû Hanîfe, 1233’te kurulan ve XVII. yüzyıla kadar varlığını koruyan Müstansıriyye medreseleridir. Bu medreselerden her biri, dört fıkıh mezhebinden biri üzerinde ihtisaslaşmıştı. Sadece Müstansıriyye ile 1255’te kurulan Beşîriyye medreseleri dört mezhebe göre öğretim yapıyordu. Şemsülmülk b. Nizâmülmülk tarafından yetimler için kurulan bir mektep vardı. 1209’da Bağdat’ın her yerinde, ramazan ayında fakirlere hizmet etmek için misafirhaneler (dârüzziyâfe) kuruldu. Bağdat bu dönemde yangın, sel ve karışıklıklardan çok zarar gördü. 1057’de Kerh, Bâbülmuhavvel mahalleleri ve Kerh çarşısının büyük bir kısmı yandı. 1059’da da Kerh ve Eski Bağdat’ın çoğu yandı.

    Halk grupları ve mezhep mensupları (Hanbelîler’le Şâfiîler, Sünnîler’le Şiîler) arasında çıkan olaylar kan dökülmesine ve tahribata sebep olmaya devam etti. İbnü’l-Esîr 1108’de geçici bir uzlaşmadan bahseder. Ancak bu uzlaşma kısa ömürlü oldu. Kavga ve çatışmalar devam etti ve Müsta‘sım zamanında korkunç boyutlara ulaştı. 1242’de Me’mûniyye ile Bâbülezec, Muhtâre ile Sûku’s-sultân, Katuftâ ve Kureyye mahalleleri arasında olaylar çıktı, pek çok kişi öldürüldü ve dükkânlar yağmalandı. 1255 yıllarında durum çok daha kötüleşti. Sünnîler’in oturduğu Rusâfe ve Şiî mahallesi Hudayriyyîn arasında çatışmalar meydana geldi. Daha sonra Bâbülbasra ve Kerh de olaylara karıştı. Bu olaylar hem hükümet kontrolünün azaldığını, hem de mahalleler arasında rekabet olduğunu gösterir. Kerh ile Bâbülbasra arasında yeniden çatışma çıkınca bunu önlemek için gönderilen askerler Kerh’i yağmaladılar. 1256’da Kerh halkından birinin öldürülmesiyle olaylar doruğa ulaştı ve kontrolü sağlamak için gönderilen askerler halkla beraber Kerh’i yağmalayıp birçok yeri yakıp yıktılar; pek çok kişi öldürüldü ve kadınlar kaçırıldı. Bu dönemde ayyârlar her yerde faaliyet gösteriyordu. Dükkânları yağmalıyorlar ve geceleyin evleri soyuyorlardı. Hatta Müstansıriyye’yi bile iki kere talan etmişlerdi. Hükümet olayları bastırmaktan âciz kaldı. Kanallar temizlenmediği için seller meydana geldi. 1243’teki seller ve taşkınlar Nizâmiye ve civarındaki bazı mahalleleri tahrip etti. 1248’de seller Doğu Bağdat’ın etrafını sardı ve duvarların bir kısmını yıkarak Harîm’e ulaştı. Sel Rusâfe’de de birçok evi yıktı. Batı Bağdat sular altında kaldı ve Bâbülbasra ve Kerh bölgesi hariç birçok ev yıkıldı. Ekinler zarara uğradı. En büyük sel felâketi ise 1256’da meydana gelmiş ve Batı Bağdat’taki Dârülhilâfe ve Nizâmiye çarşıları sular altında kalmıştı.

    İki yıl sonra 10 Şubat 1258’de Moğollar Bağdat’a saldırdılar; Halife Müsta‘sım kayıtsız şartsız teslim oldu ve halk kılıçtan geçirildi. Kuşatmadan önce Bağdat’a akın eden çok sayıdaki köylü de bu acı âkıbetten kurtulamadı. Öldürülenlerin sayısı ile ilgili olarak kaynaklarda zikredilen tahminler, daha sonraki kaynaklarda daha yüksek olmak üzere 800.000 ile 2 milyon arasında değişmektedir. Çinli seyyah Cha’ng Te (1259) on binlerce kişinin öldürüldüğünü ifade eder. Onun verdiği bilginin Moğol kaynaklarına dayandığı açıktır. Rakam vermek oldukça güçtür, ancak öldürülenlerin sayısı 100.000’i aşmıştır. Şehrin her tarafındaki gömülmemiş cesetlerden yayılan tahammülü imkânsız kokular Hülâgû’yu bile birkaç gün için çekilip gitmeye mecbur etti. Şehir yağmalandı, camiler ahır haline getirildi. Kütüphaneler tahrip edildi. Kitapların bir kısmı yakıldı, bir bölümü de Dicle nehrine atıldı, nehir günlerce mürekkep renginde aktı. İslâm medeniyetinin duraklamasına sebep olan Moğol istilâsı sadece Bağdat için değil bütün İslâm dünyası için korkunç bir felâket olmuştur. Bununla beraber Bağdat tamamen yıkılmaktan kurtuldu. Belki de ulemânın, “Adaletli bir kâfir, zalim bir imamdan daha iyidir” şeklindeki fetvası bu hususta önemli rol oynadı. Hülâgû Bağdat’tan ayrılmadan önce halka ait bazı binaların onarılmasını emretti. Vakıf müfettişi Câmiü’l-hulefâ’yı yeniden inşa etti, medrese ve ribâtların tekrar açılmasını sağladı. Kültür çok zarar görmesine rağmen tamamen yok edilmedi. Bağdat her yönüyle bir eyalet merkezi oldu. Şehir 1339-1340 yılına kadar İlhanlılar’ın hâkimiyetinde kaldı; bir vali ve bir şahne ile bir askerî garnizon tarafından idare edildi.

    Moğollar vergi tahakkuk ettirmek için Bağdat’ın nüfusunu onar, yüzer ve biner kişilik gruplar halinde kaydettiler. Yaşlılar ve çocuklar hariç herkesten vergi alındı. Bu durum yaklaşık iki yıl devam etti. Bağdat’ta yönetim İranlılar’a tevdi edildiği için şehir giderek eski önemini kazanmaya başladı. Şehirde 1258-1282 yılları arasında valilik yapan Atâ Melik Cüveynî’nin bunda önemli rolü oldu. Onun idaresinde Câmiü’l-hulefâ’nın minaresi ve Nizâmiye çarşısı yeniden inşa edildi. Müstansıriyye tamir edildi ve yeni bir sulama sistemi yapıldı. Şeyh Ma‘rûf ve Kameriyye camileri yeniden yaptırıldı. Eski okulların bazıları özellikle Nizâmiye, Müstansıriyye, Beşîriyye, Teteşiyye ve Medresetü’l-ashâb yeniden öğretime başladılar. Cüveynî’nin karısı, dört mezhebin de esaslarının öğretilmesi için İsmetiyye Medresesi’ni ve onun yanında bir ribât yaptırdı. İlhanlı Hükümdarı Ahmed Teküder 1282’de, Abbâsîler devrindeki gibi dinî bir duyguyla, camilere ve okullara bağışta bulunulması için bir mesaj yolladı. Bunun yanında İlhanlı idaresi, müslüman olmayanlara karşı bir isyanın meydana gelmesine yol açtı. İlhanlılar hıristiyanları korudular ve onlardan cizyeyi kaldırdılar. Kiliseleri yeniden inşa ettiler ve okulları öğretime açtılar. Argun’un (1284-1291) yahudi asıllı maliye nâzırı Sa‘düddevle kardeşini Bağdat’a vali tayin edince yahudilerin itibarı arttı. Gāzân Han zamanında Bağdat’taki gayri müslimler bazı sıkıntılarla karşılaştılar ve bir kısmı müslüman oldu. İlhanlılar Bağdat’ta kâğıt parayı (çao) kabul ettirmeye çalıştılarsa da başarılı olamadılar ve Gāzân Han 1297’de bu uygulamaya son verdi.

    Üç coğrafyacı İbn Abdülhak (ö. 1300 dolayları), İbn Battûta (ö. 1327) ve Hamdullah Müstevfî (ö. 1339), Bağdat’ın XIII ve XIV. yüzyıllardaki durumu hakkında bilgi verirler. İbn Abdülhak Merâsid adlı eserinde, Batı Bağdat’ta en kalabalığı Kerh olan metruk mahalleler hariç hiçbir şeyin kalmadığını söyler ve Kureyye ve Remliyye mahalleleriyle Dârürrakīk çarşısından, kâğıt üretimiyle meşhur Dârülkaz ve metruk bir köy gibi duran Bâbülmuhavvel’den bahseder. Ayrıca Bîmâristân-ı Adudî’ye temas eder ve Harîmü’t-Tâhirî, Nehrü Tâbik ve Katîa mahallelerinden hiçbir eser kalmadığını, Tûsâ mahallesinin de metruk bir köy gibi göründüğünü, Moğollar geldiği zaman Doğu Bağdat’ın büyük bir bölümünün harabe halinde olduğunu, onların da halkın çoğunu öldürdüklerini, daha sonra taşradan gelenlerin Bağdat’a yerleştiğini söyler. Halebe, Kureyye ve Katîatülacem’in meskûn mahaller olduğunu ifade eder. İbn Battûta Bağdat’taki iki köprüden bahseder ve şehirdeki mükemmel hamamlar hakkında ayrıntılı bilgi verir. Çok sayıda cami ve medresenin olduğunu, ancak bunların harabe halinde bulunduğunu nakleder. Hamdullah Müstevfî de Bağdat hakkında önemli bilgiler verir. Onun Doğu Bağdat’ın surları hakkında verdiği bilgiler İbn Cübeyr’in söylediklerini doğrular mahiyettedir. Müstevfî Bağdat’ta halkın hayatından memnun olduğunu, bozuk bir Arapça konuştuklarını, Şâfiî ve Hanbelîler’in şehre hâkim bulunduklarını, ancak diğer mezhep mensuplarının da bir hayli kalabalık olduğunu söyler. Çok sayıda medrese ve ribâtın bulunduğunu, bunların en büyüğünün Nizâmiye, mimari açıdan en güzelinin de Müstansıriyye Medresesi olduğunu kaydeder. Sitti Zübeyde Türbesi’nin bu devreye ait olması mümkündür. Bu hanım Müsta‘sım’ın büyük oğlunun torunu Zübeyde olabilir.

    Hasan-ı Büzürg 1339’da Bağdat’a yerleşti ve 1410’a kadar süren Celâyirliler sülâlesini kurdu. Mercan Camii bu dönemde yapılmıştır. Kitâbesinden anlaşıldığına göre Üveys’in kumandanı olan Mercan, cami ile birlikte medreseyi Hasan-ı Büzürg’ün zamanında inşa etmeye başlamış ve 1357’de Üveys’in zamanında bitirmiştir. Bu medresede Şâfiî ve Hanefî fıkhı okutulurdu. Günümüzde medreseye veya camiye ait olan sadece bir kapı kalmıştır.

    Bağdat Timur tarafından 795’te (1392-93) ve 803’te (1401) olmak üzere iki defa işgal edildi. Birincisinde şehir fazla zarar görmedi, fakat ikincisinde halk suçsuz olarak öldürüldü ve Abbâsîler’e ait mahalle ve binaların çoğu tahrip edildi. Bu Bağdat’ın kültür hayatına indirilen ikinci ağır darbe idi. Ahmed Celâyir 1405’te Bağdat’a dönerek Timur’un yıktığı duvarları, bazı binaları ve çarşıları tamir ettirmeye çalıştıysa da zamanı çok kısa sürdü.

    1410-1467 yılları arasında Karakoyunlu Türkmenleri’nin hâkimiyetinde kalan Bağdat daha sonra Akkoyunlular’ın eline geçti. Bağdat bu Türkmen hânedanları zamanında daha geriye gitti ve bunların kötü yönetimleri yüzünden önemli ölçüde zarar gördü. Halkın çoğu şehri terketti. Sulama sisteminin harap olması sebebiyle seller yine pek çok zarara yol açtı. Makrîzî Bağdat’ın 1437’de harabe halinde olduğunu, ne bir cami ne cemaat ne de bir çarşı kaldığını, kanalların tamamen kuruduğunu ve Bağdat’ın şehir olmaktan çıktığını söyler. Buna ilâve olarak kabileciliğin yaygınlığından ve kabile birliklerinin ülkenin hayatında karıştırıcı rol oynamaya başladıklarından bahseder.

    Bağdat 1508’de Safevî Hükümdarı Şah İsmâil’in yönetimine geçti ve buraya sahip olmak isteyen Osmanlılar’la İranlılar arasında bir mücadele başladı. Şah İsmâil’in emri üzerine, Ebû Hanîfe ve Abdülkādir-i Geylânî türbeleri başta olmak üzere Sünnîler’e ait pek çok türbe tahrip edildi ve birçok Sünnî lider öldürüldü. Bununla beraber Şah İsmâil Mûsâ el-Kâzım için bir türbe yaptırdı ve Bağdat’a “halîfetü’l-hulefâ” unvanıyla bir vali tayin etti. Birçok İranlı tüccar Bağdat’a geldi ve ticarî faaliyetler arttı. Kürt lideri Zülfikar’ın Bağdat’ı zaptedip Kanûnî Sultan Süleyman’a tâbi olduğunu ilân ettiği kısa bir devreden sonra Şah Tahmasb 1530’da ikinci defa Bağdat’ı ele geçirdi. Ancak Kanûnî Sultan Süleyman 1534’te Bağdat’a girdi.

    Yazı kaynağı : islamansiklopedisi.org.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap