Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    artık kimse için bir sokakta bayılmak

    1 ziyaretçi

    artık kimse için bir sokakta bayılmak bilgi90'dan bulabilirsiniz

    bayılmak

    ölmek istememek ama yaşamaktan da zevk almamak

    Beklenen   Ne hasta bekler sabahı

    Beklenen

    Ne hasta bekler sabahı,
    Ne taze �l�y� mezar,
    Ne de şeytan bir g�nahı,
    Seni beklediğim kadar.

    Ge�ti, istemem gelmeni,
    Yokluğunda buldum seni;
    Bırak vehmimde g�lgeni,
    Gelme, artık neye yarar?..

     

    Bu Yağmur

    Bu yağmur... bu yağmur... bu kıldan ince
    �p�şten yumuşak yağan bu yağmur.
    Bu yağmur... bu yağmur... bir g�n dinince
    Aynalar y�z�m� tanımaz olur.
    Bu yağmur kanımı boğan bir iplik,
    Karnımda acısız yatan bir bı�ak.
    Bu yağmur, yerde taş ve bende kemik
    Dayandık�a �isil �isil yağacak.
    Bu yağmur... Bu yağmur... cinnetten �st�n;
    Karanlık kovulmaz d�ş�ncelerden.
    Cinlerin beynimde yaptığı d�ğ�n
    Sulardan, seslerden ve gecelerden.
     

    Canım İstanbul

    Ruhumu eritip de kalipta dondurmuslar;
    Onu Istanbul diye topraga kondurmuslar.
    Icimde tuten birsey; hava, renk, eda, iklim;
    O benim, zaman, mekan asip gecmis sevgilim.
    �icegi altin yaldiz, suyu telli pulludur;
    Ay ve gunes ezelden iki Istanbulludur.
    Denizle toprak, yalniz onda ermis visale,
    Ve kavusmus ruyalar, onda, onda misale.

    Istanbul benim canim;
    Vatanim da vatanim...
    Istanbul,
    Istanbul...

    Tarihin gozleri var, surlarda delik delik;
    Servi, endamli servi, ahirete perdelik...
    Bulutta saha kalkmis Fatih'ten kalma kir at;
    Pirlantadan kubbeler, belki bir milyar kirat...
    Sahadet parmagidir goge dogru minare;
    Her nakista o mana: Olecegiz ne care?..
    Hayattan canli olum, gunahtan baskin rahmet;
    Beyoglu tepinirken aglar Karacaahmet...

    O manayi bul da bul!
    Ille Istanbul'da bul!
    Istanbul,
    Istanbul...

    Bogaz gumus bir mangal, kaynatir serinligi;
    Camlica'da, yerdedir goklerin derinligi.
    Oynak sular yalinin alt katina misafir;
    Yeni dunyadan mahzun, resimde eski sefir.
    Her aksam camlarinda yangin cikan Uskudar,
    Perili ahsap konak, koca bir sehir kadar...
    Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
    Cumbali odalarda inletir <>i...

    Kadini keskin bicak,
    Taze kan gibi sicak.
    Istanbul,
    Istanbul...

    Yedi tepe ustunde zaman bir gergef isler!
    Yedi renk, yedi sesten sayisiz belirisler...
    Eyup oksuz, Kadikoy suslu, Moda kurumlu,
    Adada ruzgar, ucan eteklerden sorumlu.
    Her safak Hisarlarda oklar cikar yayindan
    Hala cigliklar gelir Topkapi sarayindan.
    Ana gibi yar olmaz, Istanbul gibi diyar;
    Guleni soyle dursun, aglayani bahtiyar...

    Gecesi sunbul kokan
    Turkcesi bulbul kokan,
    Istanbul,
    Istanbul...
     

    Hayal

    Bu akşam bir ateş duyup etimde
    Kadın, kadın diye i�imi oydum.
    Ruhuma serin bir yer istedimde
    Alnımı mermerin �st�ne koydum.
    Birden karanlıklar s�k�l�verdi,
    Odama bir hayal d�k�l�verdi,
    Karşımda gerindi, b�k�l�verdi,
    Onu g�zlerimle �ırıl�ıplak soydum.
    Artık ben ne g�nah olsa işlerim,
    Yumuşak yastığa ge�ti dişlerim,
    Bir an kadar s�rd� can verişlerim,
    Ey kadın bu akşam sana da doydum.
     

    Hırs


    Sen ka�an bir  yavru ceylansın dağda,
    Ben peşine d�şm�ş bir canavarım,
    İstersen d�nyayı �ağır imdada
    Yery�z�nde bir sen bir de ben varım!

    Seni korkutucak ge�tiğin yollar,
    Arkandan gelecek hep ayak sesim,
    Sarıp v�cudunu hayali kollar,
    Enseni yakacak ateş nefesim.

    Kimsesiz odanda kış geceleri
    İ�in �rperdiği demler beni an!
    De ki: "Odur sarsan pencereleri!.."
    De ki: "R�zgar değil odur haykıran!"

    G�ğs�mden havaya kattığım zehir
    Solduracak bir g�l gibi �mr�n�,
    Ka�ıp dolaşsan da sen şehir şehir
    Bana kalacaksın yine son g�n�.

    Hırsım gibi sonsuz yaşarsan sen de,
    Ben �l�mle sırdaş olur beklerim.
    Hırsıma toprağı rakib etsen de,
    Mezarında bir taş olur beklerim.

    Kaldırımlar

    Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında,
    Y�r�yorum, arkama bakmadan y�r�yorum.
    Yolumun karanlığa karışan noktasında,
    Sanki beni bekleyen bir hayal g�r�yorum.

    Kara g�kler k�lrengi bulutlarla kapanık;
    Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
    Bu geceyarısında iki kişi uyanık:
    Biri benim, biri de uzayan kaldırımlar.

    �imde damla damla bir korku birikiyor;
    Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler.
    Simsiyah camlarını �zerime dikiyor,
    G�zleri �ıkarılmış bir �m� gibi evler.

    Kaldırımlar, ıstırap �ekenlerin annesi,
    Kaldırımlar, i�imde uzayan bir lisandır,
    Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,
    Kaldırımlar, i�imde uzayan bir lisandır.

    Bana d�şmez can vermek yumuşak bir kucakta,
    Ben bu kaldırımların emzirdiği �ocuğum.
    Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta,
    Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.

    Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin;
    İki yanımda aksın bir sel gibi fenerler.
    Tak, tak, ayak sesimi a� k�pekler işitsin;
    Yolumda bir t�k olsun zulmetten taş kemerler.

    Ne ışıkta gezeyim, ne g�ze g�r�neyim;
    G�nd�zler size kalsın, verin karanlıkları.
    Islak bir yorgan gibi iyice b�r�neyim,
    �rt�n, �st�me �rt�n serin karanlıkları.

    Uzanıverse g�vdem taşlara boydan boya,
    Alsa bu soğuk taşlar alnımdaki ate�i.
    Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
    �lse kaldırımların kara sevdalı eşi...
     

    Olmaz Mı ?

    Y�n y�n sarılmışım ne yana baksam;

    Sarılan olur da saran olmaz mı?

    Kim bu y�z� �izen sanatkar ressam;

    Ge�ip de aynaya,soran olmaz mı?

    Bir par�acığım ben,b�t�ne hasret;

    Zaman d�ne dursun,o g�ne hasret;

    Ruhumsa zamanın �st�ne hasret;

    Ebediyet boyu bir an... Olmaz mı?

    �l�ler

    �l�ler bağırıyor mezarlarından;
    Yolcular, oturun taşlarımızda!
    Onları deviren biziz toprağa,
    Biz attık onları b�yle ayağa;
    Sakın atlamayın kenarlarından!
    �l�ler bağırıyor mezarlarından...
    Yolcular, uzanın yere upuzun;
    Dayayın taşlara başlarınızı!
    T�y yastıklar gibi rahat taşımız,
    Birleşsin bir lahza ora başımız!
    Bizdedir cevabı kuruntunuzun;
    Yolcular, uzanın yere upuzun!
    Ben de bir g�n b�yle haykıracağım:
    Yolcular, oturun mezar taşımda!
    Yolcular �n�mde fısıldaşacak,
    Yolcular aşılmaz yollar aşacak.
    Taşımı yerlere yatıracağım;
    Ben de bir g�n b�yle haykıracağım!
     

    Otel Odaları

    Bir merhamettir yanan, daracık odaların
    İsli lambalarında, isli lambalarında.

    Gelip ge�en her y�zden gizli bir akis kalmış,
    K�fl� aylarında, k�fl� aynalarında.

    Atılan elbiseler, boğazlanmış bir adam,
    Kırık masalarında, kırık masalarında.

    Bir sırrı s�r�kl�yor terlikler tıpır tıpır,
    İzbe sofralarında, izbe sofralarında.

    Atıyor sızıların �ıplak duvarda nabzı,
    �ivi yaralarında, �ivi yaralarında.

    Duyuluyor zamanın tahtayı kemirdiği
    Tavan aralarında, tavan aralarında.

    Ağlayın, aşinasız, sessiz can verenlere,
    Otel odalarında, otel odalarında.
     

    SA�LARIN

    Sa�ların �ırıl�ıplak omuzlarından aksın
    Mermer �zerinden ge�en su gibi.
    İ�inde engin bir his duyacaksın
    Yaz vaktinin g�nd�z uykusu gibi.

    Sa� tel tel, �rt�ler hep t�l t�l d�şer
    G�z�m�n değdiği yerlere g�l d�şer
    Sonunda sana da bir g�n�l d�şer
    G�l�m�n şimdiki duygusu gibi.

    Dillerde d�k�l�p sayılır sa�ın
    Sıcak nefeslerle bayılır sa�ın
    Bir t�ts�d�r, kalbe yayılır sa�ın
    Kararan g�zlerin buğusu gibi.
     

    Serseri

    Yery�z�nde yalnız benim serseri,

    Yery�z�nde yalnız ben derbederim.

    Herkesin d�nyada varsa bir yeri,

    Ben de b�t�n d�nya benimdir derim.

    Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı;

    Aradım bir �m�r, arkadaşımı.

    �lsem dikecek yok mezar taşımı;

    Halime ben bile hayret ederim.

    G�nl�m ne dertlidir, ne de bahtiyar;

    Ne kendisine y�r, ne kimseye y�r,

    Bir r�ya uğrunda ben diy�r diy�r,

    G�lgemin peşinde y�r�r giderim...

    T�ten Ruh

    Sana ey kanımda eriyen kadın
    Can nasıl dayansın, nasıl dayansın?
    Mezara �ekmekse beni maksadın
    �n�mde o siyah g�zlerin yansın.
    Bir s�tun alevsin, bir s�tun duman,
    Yalnız seni g�r�r g�z�n� yuman.
    Senden ateşine bir deva uman
    Bari gitsin kara toprağa kansın.
    Bir �ukur solumda, bir taş sağımda
    Kabre girdiğim g�n bu gen� yaşımda
    �yle bir y�ksel ki sen toprağımda
    G�renler ruhumu t�t�yor sansın.
     

    Utansın!

    Tohum sa�, bitmezse toprak utansın!

    Hedefe varmayan mızrak utansın!

    Hey gidi k�heyl�n, koşmana bak sen!

    �atlarsan, doğuran kısrak utansın!

    Eski �ınar şimdi Noel ağacı;

    Dallarıda iğreti yaprak utansın!

    Ustada kalırsa bu �ks�z yapı,

    Onu s�rd�rmeyen �ırak utansın!

    �l�mden ilerde varış dediğin,

    Geride ne varsa, bırak utansın

    Yazı kaynağı : yunus.hacettepe.edu.tr

    Sokağa dökülen nefret, büyük mutsuzluk dayatması

    Sokağa dökülen nefret, büyük mutsuzluk dayatması

    Çocukluğumuzdan beri toplumumuz bize “hoşgörülüdür, doğayı sever, insanı sever, mazlumu incitmez, yardımseverdir” biçiminde anlatıldı. Hoşgörü kavramının, kendinden olmayana “yazık, o da insan sonuçta” dedirten bir tür büyüklenme hali olduğunu öğrendik, büyüdükçe. Üstü örtülmüş katliamlar tarihinden, o kendi halinde, iyi insanın bir günde komşusunu katledebilecek birine nasıl dönüşebileceğini de. Son yirmi yılın giderek kararttığı atmosferde daha büyük kesimler üzerinde baskı arttıkça, kötücüllük de zeytinyağı gibi su yüzüne çıktı. Kadınları öldürenlerin, evleri çarpıyla işaretleyenlerin, hayvanları katledenlerin hep o “kendi halinde, iyi insan” olabildiğini gayet net gördük.

    Bugün zaten kimsenin kimseye güvendiği yok, o Yeşilçam filmlerinin sıcak, tatlış ailesi, mahallesi hepten yalan oldu, kabul edelim. Kimse yazmaya, yapmaya yeltenmediğinden değil. Mikrofon doğrultulduğunda “çok özledik” diyen seyirci de bu dizileri izlemediği için yapılmıyor artık sıcak mahalle dizileri. Öyle bir mahalle yok, hayat da çok sert. Büyük şehirlerde artık biri pat diye bayılıp yere düşse önünden yürüyüp gidecek insan sayısı durup yardım etmeye çalışanın on misli. Sokağın ve mahallenin şefkate, yardımlaşmaya dair kodları değişti. Ama gözetleme, başkalarının hayatına burnunu sokma, özel alan ihlali hiç değişmedi. Aşure getiren komşu pek yok ama camdan gözetleyen kötücül teyze ve amcalar yerli yerinde. Kötücüllüğe doğru sadeleşme becerimiz etkileyici.

    Galiba daima zalimdi toplum, hayat sertleştikçe iyiler elendi, kötüler daha görünür oldu. Bir de insanlar haklarını aradıkça, kendilerini oldukları gibi ortaya koymaya başladıkça. Toplum kadınların kazanımlarının bedelini kadınlara ödetmek için elinden geleni ardına koymuyor. Kadınların, kız çocuklarının bedeninden, hayatından pis eller asla çekilmiyor. Yıllarca bir büyük şaka ya da sır olarak “idare edilen” LGBTİ+ artı bireyler de daha görünür olup haklarını talep ettikçe çok büyük bir düşmanlık ve baskıdan nasibini alıyor.

     “İyi toplum” diye bir şey var mıdır yok mudur, bu cevabı çok uzun bir soru. Ama mutsuz bir toplumun mümkün olduğunu ve bizim artık mutsuz değil çok mutsuz bir toplum olduğumuzu söyleyebiliriz rahatlıkla. Çok mutsuzken iyi kalabilen, mutsuzluğu ve çaresizliği idare edebilen insan da toplum da yok denecek kadar azdır.

    Yaygın yoksulluk, yoksunluk ve mutsuzluk hayat enerjisini düşürmekle kalmıyor, toplumu sahte düşmanlıklara, öfkesini en diş geçirebilir bulduğuna yöneltmeye çok hazır hale getiriyor. Sağ ideolojiler bunu çok iyi biliyor. Düşmanlığı da kutsallığı da köpürterek habire manipüle ediyorlar bu mutsuzluk halini. Korkuları, kaygıları, insanın en bencil, en kötücül yanlarını olabildiğince su yüzüne çıkararak. Her kötülüğe kutsal bir kılıf uydurarak. Adı aile oluyor, Türk aile yapısı oluyor, geleneksel değerler oluyor. Kötülüğe tutkal çok. Geleceğinden kaygılı, hayatın herkes için iyi bir yer olmasına dair bir vizyonu, amacı olmayan, öfkeli bir kalabalığı en uyduruk nedenlerle bir miting alanına toplayabilirsiniz. Yeter ki eline elverişli bir düşman verin.

    İyi toplum diye bir şey var mı bilmiyorum, ama mutsuz, çaresiz toplum diye bir şey var.  Hoşgörüsü bir şeylerin kapalı kapılar ardında dönmesiyle, riyayla tanımlı, kendini üstün konumda görmedikçe ötekini aslında hiç umursamayan, ötekinin en temel haklarına saygı duymayan bir toplum bu. Şunları kabul edersek rahatlar ve çözüme yönelebiliriz belki: Toplumumuz ayrımcıdır. Irkçı, kadın düşmanı, homofobik ve manasını bilmese de transfobiktir. Açın ortalama bir mizah videosunu, TikTok videosunu izleyin, baştan sona toksik cinsel şaka görürsünüz. En ofansif mizahın bile evrensel düzeyde kapsam dışı bırakmakta sözleştiği şeyler, kadınların, eşcinsellerin tecavüze uğraması, bu toplumda mizah konusu hâlâ. Kahvehanelerce, birahanelerce gülünüyor. Kendine solcuyum, ilericiyim diyen de gülüyor. Çünkü mizahın en temel korkuları afişe etmek, bilinç dışını kahkaha formunda patlatmak gibi bir işlevi var.

    Hayır, sıkça ifade edildiği gibi toplumun yarısı gizli eşcinsel olduğu için homofobik değil. Kendi ayrıcalıklarını, bildiği, alıştığı dünyayı yitirme korkusuyla öyle. Kadın düşmanlığı da buradan geliyor, ırkçılık da. Bütün ayrımcılıkların kökeni aynı ve bir.

    Mitinge yönelik sosyal medya paylaşımları içinde şu dümdüz anlatıyordu söylemek istediğimi. Bir erkek, “LGBTİ yi başımıza saran sizin cumhuriyet içinde Avrupa kanunlarını alıp çağdaşlaşma çabanız! Bir Baba olarak karıma iki tokat vuramıyorum, çocuğa baban kızar demiyen anne iki söz ile babayı evden atıyor. İtibarsızlaştırılan baba sokağa atılıyor, evine kadın el koyuyor,” diye yazdı. (Yazım ve dil yanlışları tweet sahibine ait) Tam da bu işte, büyük harfle yazılmış Babaların İsyanı. Babanın artık iki tokatla karısını, çocukları, ülkeyi idare edememe endişesi. Bunun neresinde durduğunuz, büyük mesele.

    Yıllarca insanlara kadına yönelik şiddet, istismar, “senin anana bacına yapılsa” diye anlatılmaya çalışıldı bu toplumda. Empati kaynağı bu kadar dar ve namus temelli. Buradan hiçbir yere varılamıyor elbette. Küçük bir grubun kurallarına uyan, o klanda kimsenin “karısına, kızına sulanmayan” adam, çember dışında başka kadınlara her şeyi yapabiliyor, en iyi senaryoda. Namus temelli bir bizlik halinden gelen empati asla kadın düşmanlığının çözümü değil. Aynı biçimde “senin çocuğun LGBTİ+ olsa” demenin de bir faydası olmuyor. Bunun bir hastalık değil, bir yönelim olduğunu anlatamazken hele, daha da zor. Yoksa azıcık vicdanı ve empatisi olan insan bile sırf Can Candan’ın “Benim Çocuğum” belgeselini izlese bu konudaki fikirlerinin birkaç santim oynaması gerekir yerinden. Ya da bu pazar yapılan nefret yürüyüşüne karşı LGBTİ+ ailelerinin kaleme aldığı şu metni okusa. Yine de izlenmeli ve okunmalı, kesinlikle. Daha iyi anlama, daha iyi anlatma ihtimali için. Zihinlerde ufacık bir kapı aralamak için.

    18 Eylül’de, muktedirin desteği ve muhalefetin suskunluğuyla büyük bir nefret suçu işlendi. Saraçhane’de “Büyük Aile Buluşması” adı altında bir miting yapıldı. 8 Mart yürüyüşlerini, onur yürüyüşünü akla gelebilecek her yolla baltalayan kolluk kuvvetlerinin hiçbir müdahalesi olmadı haliyle. “LGBTİ dayatması” dendi, “amaç çocuklarımızı korumak” dendi, kutsal aile yine iş başına koşuldu. Yıllardır türlü yoldan köpürtülen homofobik, transfobik söylemler de yola taş döşedi.   

    Bu miting pek çok açıdan tarihe geçecek bir miting. Toplumca nefret söylemi antolojisi gibiyiz, bu değil mesele. Ama yürüyüşün tanıtım spotunun yayınlanması RTÜK tarafından kanallara önerildi, bu nefret spotu yayınlandı. Ve bu miting bir fikre, bir söze, bir eyleme değil, doğrudan bir varoluşa yönelik olarak yapıldı. LGBTİ+lar toptan hedef gösterildi. Yarın bir LGBTİ+ birey katledildiğinde, tecavüze uğradığında bu mitingin, buna ön ayak olanların ve tamamen sessiz kalanların elinde bir miktar kan olacağını söylemek hiç de abartılı olmaz.

    Bütün bu gaza rağmen miting cüppeli, sarıklıların “biz ibneleri protestoya geldik, müzik nereden çıktı” diye çalınan gitarla kavga etmeleri, Tuğçe Kazaz’ın kanaat önderliği yapması gibi pek çok anla, kendinin parodisine dönüştü. İddia edildiği kadar kalabalık da olmayan dağınık bir meczuplar topluluğu görünümü çizdi. Yine de asla küçümsenecek bir hadise değil bu. Nefret sokağa döküldü, nefrete oluk oluk, tepeden destekli yol açıldı.

    Bu miting vesilesiyle türlü kesimdeki gizli eşcinsellik değil ama gizli homofobi, transfobi de bir güzel açığa çıktı. O nedenle ve bu yazının çoğu okurunun zaten bu bilince sahip olduğunu bildiğim/umduğum halde, yazıyorum: LGBTİ+ bir fikir değil. Bir dayatma, ideoloji değil. Bununla savaşmanın, bundan nefret etmenin, Ahmetlerden, Ayşelerden, kadınlardan, erkeklerden ya da kedilerden toptan nefret etmekten bir farkı yok. Bu bir hastalık değil, dolayısıyla tedavisi yok. Bir yönelim, bir varoluş. Çocuklar çevrede LGBTİ+ bireyler gördükleri için öyle olmazlar. Belki bu sadece yüreklendirir, hayat boyu bastırmak zorunda kalacağı şeyi bir nebze daha rahat ifade etmesine yol açabilir, o da belki. Böyle olsa bile, kendini, varoluşunu gizleyen, mutsuz çocuklar mı istiyor aileler? Amaç bu mu?

    Üstelik de toplumsal cinsiyet kodlarının her kesimde, gümbür gümbür ekildiği bir toplumuz biz. O lülüş, tatlı oğlan çocuğunun birden sağa sola (komik bulunduğu için) cinsiyetçi küfürler saçan, ergenlikte birden kızları küçümseyip birer et parçası gibi gören bir yaratığa dönüşmesine yol açan şey bu. Oyuncak arabalara, kitaplara falan fazlaca düşkün, ev işlerine çok ilgi duymayan kız çocuklarının “koca bulamaz bu” endişesiyle fırfırlara, Barbielere boğulduğu bir pembeler ve maviler diyarıyız biz. Bu kadar toksik yüklemeye, tedbire, bunca fobiye rağmen ne dayatması? Bunlara rağmen bir çocuk LGBTİ+ olduğunu keşfediyorsa öyledir. Bu reddedilecek, inkâr edilecek, tedavi edilecek bir durum değil.

    Toplumun en küçük birimi olan aile, doğallıkla en küçük suç birimi de olabiliyor. “Kutsal aile” söylemleri de aile içi şiddetin, istismarın, türlü dehşetin üstünü örtebilen kullanışlı bir kapak. Bu yönüyle her tür baskıcı, muhafazakâr söylemin vazgeçilmezi. Ailenin kutsallaştırılmasının nedeni, her kutsal gibi sorgulanamaz kılınmak istenmesi.

    Aileyle kastedilen, her aile değil elbette. Yoksa birkaç bireyin bir sevgi ve dayanışma sözleşmesi içinde ortak yaşam kurdukları çok farklı formlar aile olarak adlandırılabilirdi. Kan bağıyla bir araya gelmiş, babanın reisliğinin sorgulanmaksızın kabul gördüğü, annenin türlü fedakarlıkla kendini hep bir kilometre geride tanımladığı, sorunların kendi içinde çözümlendiği değil çoğunlukla örtbas edildiği, “kol kırılır yen içinde” bir aile, kastedilen. Bu aile yapısından muktedire biat edebilen toplum yapısına olabildiğince sıkıntısız bir geçiş, arzu edilen. Evde babanın ve erkin rolünü sorgulamayan, yöneticileri de sorgulamıyor.

    Böyle bir aileden mutluluk çıkar mı peki? Böyle ailelerden oluşma bir toplumdan, iyi ve mutlu bir toplum olmasını bekleyebilir miyiz?

    Bu dünyada insanın zehrini alabilecek, onu daha iyi, daha mutlu ve dolayısıyla başkalarının acılarına daha duyarlı bir insan haline getirebilecek tek şey, kendini gerçekleştirebilmek. Aile “kol çürür yen içinde” türü bir cehennem değil, insanın en kendi gibi, güvende hissettiği yer olmalı. Çocuklara verilebilecek en iyi armağan da, ne iseler, kendileri gibi olma imkânı.

    Nefreti dalga dalga büyütmek için her türlü fitil ateşleniyor. Hayatın, umudun, “iyi”nin yanında kalmak ya da bu çamur deryasına kapılıp gitmek. Herkes için temel seçim bugün, bu. Nefrete ve ayrımcılığa dur de.

    Yazı kaynağı : www.gazeteduvar.com.tr

    Facebook

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Gece ve Köpek Şikayetleri - 4/6 - Şikayetvar

    Ankara ve Sokak Hayvanları Şikayetleri - Şikayetvar

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap