Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    altay dilleri teorisini kabul edenler

    1 ziyaretçi

    altay dilleri teorisini kabul edenler bilgi90'dan bulabilirsiniz

    TUR149 Türk Dili Tarihine Giriş: Türk Dili ve İçinde Yer Aldığı Dil Ailesi

    Türk Dili ve İçinde Yer Aldığı Dil Ailesi

     Kaynaklar bugün yeryüzünde 2500-5000 arasında dilin varlığından söz etmektedir. Günümüzde hâlen dil-lehçe ayrımının yapılamamasından ve yeryüzünün çeşitli yerlerinde yazıya geçirilmemiş, işlenmemiş dillerin bulunmasından dolayı dil sayısı netlik kazanmamıştır. Bu diller, yapı (biçim) ve köken (kaynak) bilgisi bakımından değişik gruplandırmalarda incelenmektedir. Yapı bakımından dünya dilleri yalınlayan diller (Çince, Vietnam dili vb.), bağlantılı ve kaynaştıran diller (bağlantılı diller: Türk dili ve köken bakımından içinde yer aldığı Ural-Altay dilleri ile bazı Asya ve Afrika dilleri; kaynaştıran diller: Eskimo, Gürcü dilleri vb.) ile bükümlü diller (Arapça ve içinde yer aldığı Hami-Sami dilleri ve Hint-Avrupa dilleri vb.) olmak üzere üç gruba ayrılır.

    Yapı bakımından ortak özellikler taşıyan dillerin köken bakımından da aynı kaynaktan, aynı aileden çıktığı kabul edilmiş ve bu diller bir grup altında toplanmıştır. Aynı aile içinde yer alan dillerin, çeşitli tarihsel olaylar nedeniyle ayrılıp, farklı gelişme yolları izlediklerine ve birbirleriyle akraba olduklarına inanılır. Böyle diller, dil aileleri oluşturur. Dünya dilleri bu şekilde çeşitli dil ailelerine ayrılmıştır. Dillerin, bir dil ailesi içinde yer alması, o dilleri konuşanların hiçbir şekilde ırk birliğini göstermez.

    Yeryüzündeki dillerde olduğu gibi dil aileleri konusunda da kesin bir sayı vermek mümkün değildir. Günümüze kadar üzerinde en çok araştırma yapılan ve akrabalığı kesin olarak ortaya konulan dil ailesi, Hint-Avrupa dil ailesidir. Ondan sora Ural-Altay, Hami-Sami ve Çin-Tibet dil aileleri gelir.

    Bir dil ailesine giren diller arasında ses (fonetik), yapı (morfoloji), sözlük (leksikoloji) ve cümle bilgisi (sentaks) bakımlarından ortak özelliklerin olması beklenir.


    Ural-Altay Dil Ailesi

    Asya’nın Büyük Okyanus kıyılarından, Orta Avrupa’ya ve Akdeniz kıyılarına kadar uzanan alanda konuşulan Ural-Altay dil ailesi, Ural ve Altay dilleri olmak üzere iki gruba ayrılır. Türk dili, Altay grubundadır.

    Ural-Altay Dil Ailesi

               Ural                                   Altay             

    1. Fin-Ugor Dilleri                   1. Türkçe

             Fince                              2. Moğolca

             Ugorca                           3. Mançu-Tunguz

             Macarca                         4. Korece (?)

    2. Samoyed Dilleri                  5. Japonca (?)

    1938 yılında Estonyalı bilgin F. Wiedemann, Ural-Altay dil ailesinin ortak özellikleri üzerinde çalışmış ve bu dil ailesinin Hint-Avrupa dillerinden farklı özelliklerini aşağıda verilen 14 maddede toplamıştır.

             1. Ural-Altay dillerinin en başta gelen özelliği ses uyumudur.

             2. Bu dillerin sözcüklerinde gramatikal cinsiyet yoktur, yani eril, dişil ve nötr diye ayrılmaz: müdir (eril) - müdire (dişil), he (eril) - she (dişil) gibi.

             3. Sözcük belirleyici işleviyle sözcüğün başına yazılan Arapçada “el-”, İngilizcede “the” gibi ulamalar (artikeller) yoktur.

            4. Sözcük yapımı eklerledir, Ural-Altay dil ailesine giren dillerin hepsi bağlantılı (eklemeli) dillerdendir. Türetme ve çekim eklerle yapılırken köklerde değişme olmaz.

            5. İsimlerin çekiminde iyelik ekleri kullanılır.

            6. Fiil şekilleri zengindir.

            7. Hint-Avrupa dillerindeki önek (preposition) yerine sonek (postposition) kullanılır.

            8. Sıfatlar isimlerden önce gelir: güzel çocuk gibi.

            9. Sayı sözlerinden sonra çokluk eki kullanılmaz. Türkçede kırk haramiler, yedi cüceler gibi istisnaî durumlar söz konusudur.

            10. Karşılaştırma, -den çıkma durumu (ablative) eki ile yapılır: Ayşe’den çalışkan gibi.

            11. Yardımcı fiil olarak i- kullanılır. çalışkandı gibi.

            12. Ural-Altay dillerinin çoğunda olumsuz hareket için ayrı bir fiil vardır.

            13. Soru eki bulunmaktadır.

            14. Bağlar yerine fiil şekilleri kullanılır.

     Bu özelliklerden, Türk dilini dünya dillerinden ayırt eden bir özellik olan ses uyumunun sadece Türkçe için değil, Türkçenin içinde yer aldığı dil ailesine bağlı diğer diller için de geçerli olduğu anlaşılıyor.

    Ural-Altay Dil Ailesi Hakkında Yapılan İlk Çalışmalar


    Ural-Altay dil ailesinin varlığı, bugün için hâlâ kesinleşmediğinden bir teori konumundadır. Bu alanda ilk çalışan kişi olarak İsveçli subay Philipp Johann von Strahlenberg (1676-1747) gösterilir. 1709 Poltava savaşında İsveç’in Rusya karşısında yenilgiye uğraması üzerine tutsak edilen İsveçli askerler arasında Strahlenberg de vardır ve Batı Sibirya’ya sürgün edilmiştir. Sürgünde bulunduğu on yıldan fazla süre boyunca Strahlenberg, Sibirya hakkındaki türlü çalışmalar ve özellikle de hazırladığı Sibirya ve Orta Asya haritasıyla dikkatleri çekmiştir. Bu arada Rusya tarafından Sibirya’ya araştırma yapmak üzere gönderilen D. G. Messerschmidt’in yanına yardımcı olarak verilmiştir. Sibirya’da toplamış olduğu bilgi ve gözlemlerle ülkesine dönünce adı Türkiye Türkçesine Asya ve Avrupa’nın Kuzey ve Doğu Kısımları olarak çevrilen bir kitap yayımlar (Das Nord und Ostliche Theil von Europa und Asia, Stockholm 1730.). 

    Bu kitapta, Rusya tarihi ve kültürü konusunda verilen bilgilerin yanı sıra özellikle söz konusu coğrafyada yerleşmiş halklar ve onların dilleri de konu edilmiştir. Strahlenberg’in eserinin 13. bölümünde, Türklerden kalan mezar taşları ve yazıtlardan söz edilmekle birlikte bunların çizim ve gravürlerine de yer vermiş olması eseri, Türkoloji açısından önemli kılan bir özelliktir. Bu yazıtlar, bugün bilim çevresinde Yenisey yazıtları olarak geçer. Yenisey yazıtları hakkında ilk bilgileri vermesi bakımından Strahlenberg ve eseri önemlidir.

    Eserin önemi kadarla sınırlı değil. Eserde, Türk dilleri arasında Yakutça ve Çuvaşçadan da bahsedilerek bu dillerden sözcük listeleri verilmiştir. Bu durum, Strahlenberg’in ne derece iyi gözlem yapabildiğinin kanıtıdır. Çünkü Türkolojinin kurucularından olan Wilhelm Radloff, 1888 yılında yayımladığı Türk Diyalektlerinin Karşılaştırmalı Sözlüğü’nde (Versuch eines Wörterbuches der Türk-Dialecte) ne Yakutça ne de Çuvaşçaya yer vermişti.

    Strahlenberg, eserinde Kuzey Avrupa ve Sibirya arasında konuşulan Ural-Altay dillerini “Tatar” adı altında toplamış ve bu diller ile dilleri konuşan halkları altı gruba ayırmıştır:

            1. Fin-Ugor

            2. Türk-Tatar

            3. Samoyed

            4. Moğol-Mançu

            5. Tunguz

            6. Karadeniz ve Hazar Denizi arasındaki halklar.

    Strahlenberg’in Ural-Altay dilleri için yapmış olduğu bu tasnif, 19. yy’ın ortalarına kadar kullanılmış.

    Yukarıda söylediğimiz üzere Strahlenberg, Sibirya’da Messerschmidt’e araştırmalarında yardım eder. Strahlenberg eserinde, konu edilen ülkelerde daha fazla kalıp bu işlere daha çok vakıf olan Messerschmidt’le beraber bu malzemeyi topladıklarını, fakat döndüğünden beri ondan haber alamadığından bu yayıma karar verdiğini ve aslında bu malzemeyi onun yayımlaması gerektiğini söyler. Kısacası, Messerschmidt ile kurduğu ilişki, onun çalışmasının bilimsel özellik kazanmasını sağlar.

    D. G. Messerschmidt (1685-1735), 1720-27 yılları arasında Rus Çarı I. Petro’nun emriyle, yeni kurulmak üzere bulunan Bilimler Akademisinin teşebbüsüyle, Sibirya’da araştırmalar yapmak üzere görevlendirilmiş. Titiz bir bilim adamı olarak çalışan Messerschmidt, araştırma gezisi sırasında günlük notlar tutar. Bu notlarda, Sibirya’nın 18. yüzyıldaki durumunu inceler. Ancak onun tutmuş olduğu notlar, Strahlenberg’in notları gibi hemen yayımlanmaz. Yayımlanması için 240 yıl beklemesi gerekmektedir. Bu notlar, üç cilt olarak 1962 yılında Berlin’de yayımlanmıştır. Messerschmidt’in topladığı malzeme botanik, zooloji, mineraloji, tıp, dilbilgisi, tarih, arkeoloji ve etnografyayı içine almaktadır. Onun notlarının Türkoloji açısından önemi, Yenisey yazıtları hakkında ilk bilgilerin bu notlarda verilmiş olmasıdır. Yukarıda Yenisey yazıtları hakkında bilgi veren kişi olarak Strahlenberg’in adı geçmişti. Strahlenberg’in notlarını gezi sonrası hemen yayımlaması, ona bu sıfatı kazandırmıştı. Aslında bilimsel olarak yazıtların planlarını çizen, onlar hakkında bilgi veren Messerschmidt’tir (S. Çağatay, “D. G. Messerschmidt: Forschungsreise durch Sibirien 1720-1727 I. Cilt: 379 sayfa 9 resim 1 harita, 1962; II. Cilt: 270 sayfa, 10-31. resim ve levhalar, 1964; III. Cilt: 274 S. 8 resim ve levha, 1966, Akademie-Verlag, Berlin”, Türkoloji Dergisi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Enstitüsü, C. III, S. 1, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1968, s. 133-139.).

    Yenisey yazıtlarının varlığı, Messerschmidt ve Strahlenberg zamanından beri biliniyordu ise de, 170 yıl sonra yani 19. yüzyılın sonlarında Yadrintsev ve arkadaşlarının yardımı sayesinde ve bir heyetin araştırmaları sonucu çıkarılmıştır.

    Ural ve Altay Dilleri

    Ural-Altay dilleri, dil bilginlerinin yapmış olduğu çalışmalarla Ural ve Altay dilleri olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Bu ayrımı başlatan W. Schott’tur. O, ilk olarak Ural-Altay dilleri arasındaki benzerlikler üzerinde durmamış, bu dilleri öğrenmeye çalışmıştır. Leksik (sözlük bilgisi) malzemenin uygunluğuna ve morfolojik (yapı bilgisi) özelliklere dayanarak dil ailesine giren dillerin karakteristik özelliklerini tespit eder. Schott, bu sahanın alanını daraltır ve Ural-Altay dillerini iki grupta toplar:

             1. Çud Dilleri: Fin-Ugor Dilleri

             2. Tatar Dilleri: Türk, Moğol, Tunguz Dili

    Schott, Ural-Altay dillerini bu şekilde iki gruba ayırır ve bunlara Altay veya Çud-Tatar Dilleri adını verir.

    Schott, çalışmaları ile daha çok bir Altayist yani Altay dil grubuna –Schott’un yapmış olduğu gruplamada “Tatar dilleri” olarak- giren diller arasındaki yakınlık ve benzerlikleri tespit etmeye çalışan biri olarak tanınmıştır. Schott, bu konudaki eserini 1836’da vermiştir (Versuch über tatarischen Sprachen -Tatar Dilleri Üzerine Tecrübe-, Berlin 1836.).

    Bu eserde Tatar adını verdiği grubun (Türk, Moğol, Tunguz) akrabalık derecesini tespit etmeye çalışmış, ancak gerektiğinde Fin-Ugor dilleri ile de karşılaştırmaya ver vermiştir. Sonuçta, Altay dilleri için en karakteristik özellik olan Türkçe /z/ = Çuvaşça /r/

             “        /ş/ =           “  /l/          fonetik kuralını ortaya koymuştur. Schott, bu tespiti ile Çuvaşçanın Türk dillerinden biri olduğunu ispatlamıştır.

                (Ortak Türkçe tuz : Çuvaşça tıvar                         Ortak Türkçe tiş : Çuvaşça şil

                           "          kız :       "       hır                                      "         eşik :     "      alik

                           "          buz:       "       pır                                      "         yetmiş :   "    sıtmil )

    Çuvaşça bu özelliği ile diğer bütün Türkçelerden ayrılıp Moğolca ve Tunguzca ile birleşiyor. Schott’un tespit ettiği bu denkliği G. J. Ramstedt geliştirmiştir.

    Finlandiyalı bir dil bilgini olan ve Grekçe ile bazı doğu dillerini öğrenen M. A. Castrén (1813-1852), kısa süren hayatının neredeyse tümünü bu dilleri incelemeye adamış. Daha önce adlarını andığımız Strahlenberg ve Messerschmidt dil bilgini (filolog) olmayıp, birisi subay ve diğeri doktordur. Castrén, yaptığı ilmî gezilerle bu dilleri konuşuldukları yerlerde incelemiş, bazılarını öğrenmiş, çalışmalarını derleyerek ortaya koymuş. 

    (Derleme yapmak, Derleme Sözlüğü bunun  yanısıra Tarama Sözlüğü ne demek? Derleme ve Tarama çalışmaları hakkında bilgi veriniz.)

    Halk ağzına ait birçok malzeme toplamış. Sibirya’ya yapmış olduğu gezide Türk dilleri üzerinde de durmuştur. Kızıl, Sagay, Beltir, Kaça, Koybal, Soyot ve Karagaslar hakkında birtakım bilgiler toplamış. Onun 1888’de yayımladığı gramer kitabı, Karagas ve Koybal diyalektleri üzerine yapılmış ilk gramer kitabıdır.

    Castrén’in 1850 yılında yayımladığı, Türkçeye çevirisiyle Altay Dillerinde Zamir Ekleri adlı çalışması (Über die Personalsuffixe in den altaischen Sprachen, Helsingfors 1850.), konumuz açısından önemlidir. Aynı zamanda doktora tezi olan bu çalışmada, Ural-Altay dillerinin hepsine birden Altay adını verir ve 5 gruba ayırır:

            1. Fin-Ugor

            2. Samoyed

            3. Türk-Tatar

            4. Moğol

            5. Tunguz dili.

    Eserde asıl amaç, bu dil ailesine giren dillerde zamir ekleri bakımından belli bir benzerliğin olduğunu ortaya koymaktır. Castrén bu amacına ulaşmış, ancak Ural-Altay dillerinin akrabalığı konusunda kesin bir hüküm vermemiştir. Hatta bu dillere akraba gözüyle bakılamayacağını ileri sürmüştür.

    Ural-Altay dillerinde zamir ekleri üzerindeki çalışmasıyla ünlenen Castrén, bu diller arasında benzerlikler bulsa da akrabalığa inanmıyordu. Schott da bu iki grup arasında genel bir benzerlik göremiyor. Castrén ve Schott’un düşüncesine göre, her gruptaki diller arasındaki gerçek yakınlık ve benzerlik, birbirinden ayrı olmak üzere bir taraftan Fin-Ugor ve Samoyed diğer taraftan da Türk, Moğol ve Tunguz dil grupları arasında vardır. Yani bu iki bilim adamının çalışmaları sayesinde Ural-Altay dil ailesi Ural ve Altay dilleri olarak gruplandırılmıştır.

    Altay Dil Teorisi

    Ural-Altay dillerinin Altay dil grubunu oluşturan, Türk, Moğol, Tunguz-Mançu (belki Kore ve Japon) dillerinin akrabalığına inanan yani bu dillerin ortak bir kaynaktan geldiği görüşünü savunan ve bunu tespit etmeye çalışan teoriye, Altay dilleri teorisi denir. Buna göre, bu dilleri konuşan halkların tarih, dil, edebiyat, folklor yani kültür malzemelerini araştıran bilim koluna Altayistik, bunlarla uğraşan bilim adamına ise Altayist denir.

    İlk Altayistler

    G. J. Ramstedt (1873-1950), karşılaştırmalı Altay dilinin kurucusu Finli bir bilim adamıdır. Ramstedt, klâsik dillerin yanında Korece ve Japonca dahil olmak üzere bütün Altay dillerine hâkimdir. Helsinki Üniversitesinden aldığı “Altay dilleri profesörü” unvanıyla birlikte Tokyo elçiliğinde 10 yıl süre ile görevlendirilmiş, bu süre içerisinde Japonca ve Korece öğrenmiştir. 

    Ramstedt, ilk çalışmasını Fin-Ugor dilleri üzerine yapar, daha sonra Moğol ve Türk dilleri üzerinde durur. Aynı zamanda Mongolistik biliminin kurucusudur. Özellikle Moğol diyalektolojisi üzerine pek çok çalışması vardır. Fakat bu alanda vermiş olduğu en önemli eseri, Kalmukça sözlüktür (Kalmückisches Wörterbuch, Helsinki 1935). Daha sonra ise karşılaştırmalı çalışmalara yönelmiştir. Bu çalışmalarında, Moğol ve Türk dili fonetiğinde pek çok problemi konu edinir. Özellikle Moğolca ve Türk dilindeki paralellikler üzerinde durur. Altay dillerini Japonca ile karşılaştırdığı bir makalesi ve Korece etimoloji çalışmaları (1949) konusundaki yazısı, bu alanda çığır açıcı olmuştur.

    (Etimoloji ne demek? Türkçenin etimolojik sözlük çalışmaları hakkında bilgi veriniz.)

    Ramstedt, Türk diyalektlerinden Kumuk ve Nogay Türkçeleri üzerinde de çalıştı. Onun derlediği notları, Emine Gürsoy Naskali ve Harry Halén değerlendirerek 1991 yılında yayımladı (Cumucica Nogaica, G. J. Ramstedt’s Kumyk and Nogay materials edited and translated by Emine Gürsoy-Naskali, Harry Halén, Memoires de la Societe Finno-Ougrienne, Helsinki 1991.).

    Ramstedt, çalışmalarının başlangıcında, Altay dillerinin ortaya çıktığı Ana Altay dili diye bir dilin varlığından şüphe duymakta, aynı zamanda Moğolca ve Türkçe arasındaki benzerlikleri sözcük alış-verişine bağlamakta idi.            (Ana dil: Bir dil ailesine kaynaklık eden dile denir. 

             Ana Altayca: Türkçe, Moğolca, Tunguzca -belki Korece ve Japonca-nın dahil olduğu Altay grubuna kaynaklık eden dil. 

             Ana Türkçe: Türk dil ve diyalektlerine kaynaklık eden dil. 

             Bir de bunun yanında ana dili terimi var ki o da bireyin doğuştan itibaren anasından veya yakın çevresinden edindiği dil anlamına gelir.) 

    Ancak bu görüşünü değiştirdi ve Altay dillerini ortak bir atadan yani Ana Altaycadan getirdi. Ramstedt’in Einführung in die altaische Sprachwissenschaft (Altay Dilbilimine Giriş) adlı eseri ölümünden sonra basılmıştır. Bu eser, Türkçe, Moğolca, Mançu-Tunguzca ve Korecenin ses ile şekil yapılarını karşılaştırmalı olarak işlemektedir. Üç bölümden oluşan bu çalışmanın şekil bilgisi (II. Formenlehre) 1952’de, ses bilgisi (I. Lautlehre) 1957’de, örnek metinler (III. Register) ise 1966’da yayımlanmıştır. Ramstedt’e göre Ana Altaycanın dört diyalekti vardır: Ana Türk dili ve Ana Kore dili asıl dil grubunun güney, Ana Moğolca ve Ana Mançu-Tunguzca ise kuzey kısmını oluşturmaktadır.

    Schott’un Türkçe ve Çuvaşça için bulduğu denkliği geliştirerek, Çuvaşçanın bu özelliği ile Moğolcanın yanında yer aldığını Ramstedt tespit etmiştir. Yani Çuvaşçada olduğu gibi Moğolca /r/ ve /l/’nin Türkçe /z/ ve /ş/’ye denk geldiğini ilk kez Ramstedt fark etmiştir. Bu tespitten sonra hangi sesin aslî (eskicil) ses olduğu, yani hangi sesin hangi sesten türemiş olduğu konusuna geçmiştir. Ramstedt, başlangıçta Moğolca /r/’nin Türkçe /z/’den (rotasizm), /l/’nin de /ş/’den (lambdaizm) geldiğine inansa da daha sonra bunun tersini yani zetasizm ve sigmatizm’i savunmuştur.

            rotasizm (r’leşme): Türkçe z’nin asli olduğunu, Çuvaşça ve Moğolcadaki r’nin ise bu asli sesten türediğini savunan görüş.

            lambdaizm (l’leşme): Türkçe ş’nin asli olduğunu, Çuvaşça ve Moğolcadaki l’nin ise bu asli sesten türediğini savunan görüş.

            zetasizm (z’leşme): Çuvaşça ve Moğolcadaki r’nin asli olduğunu, Türkçe z’nin ise bu asli sesten türediğini savunan görüş.

            sigmatizm (ş’leşme): Çuvaşça ve Moğolcadaki l’nin asli olduğunu, Türkçe ş’nin ise bu asli sesten türediğini savunan görüş.

    Ayrıca Ramstedt, Altay dilleri arasında başka ses denkliklerine de yer vermiştir:

            Türkçe y- = Çuvaşça /ś/ = Moğolca /n/, /d/, /j/, /y/

            Tü. –p- ve –b- = Klâsik Moğ. /g/ ve Orta Moğ. /h/ = Man. /f/

    Ramstedt’in Altay dilleri teorisi konusunda görüşlerini devam ettirip geliştirenler arasında en önemli isim olarak, onun öğrencisi olan Pentti Aalto (1917-1998) ve Nicholas Poppe’yi sayabiliriz. Ramstedt’in ölümünden sonra onun Altay dilbilimi ile ilgili eserini yayımlayan Aalto olmuştur. Aalto’nun Altayistlikle ilgili çalışmaları, 70. doğum yılı dolayısıyla çıkarılan bir armağanda toplanmıştır (Studies İn Altaic and Comparative Philology, Studia Orientalia 59, 1987.).

    N. Poppe (1897-1991) de Ramstedt gibi Altay dilleri uzmanı, aynı zamanda Mongolist ve Türkologdur. Araştırma gezilerine çıkmış, özellikle Moğolcaya ait diyalektoloji materyallerini derlemiştir. Bu konuda pek çok önemli yazısının yanı sıra Moğolcayı öğretmek için İngilizce, Rusça ve Almanca gramer kitapları yazmıştır. Ayrıca Tunguz diyalektolojisi üzerine çalışmaları da vardır.

    Türkoloji alanında en fazla Çuvaşça ile ilgilenmiştir. Türk dillerini toplu olarak ele alan ilk kitap olan Filologiae Turcica Fundamenta (Wiesbaden 1959, s. 671-684)’da Yakutça bölümünü o yazmıştır. Poppe’nin Tatarca (1963) ve Başkurtçanın (1964) el kitapları da vardır.

    Ayrıca konumuz olan Altay dillerinin karşılaştırmalı ses bilimi üzerine çalışması, 1960 ve 1965 yıllarına aittir (Vergleichende Grammatik der altaischen Sprachen, Wiesbaden 1960. Introduction to Altaic Linguistics, Wiesbaden 1965.). Poppe’nin 1965 yılındaki çalışması, Zeki Kaymaz tarafından 1994 yılında Türkçeye tercüme edilmiştir (Altay Dillerinin Karşılaştırmalı Grameri 1. Kısım, Karşılaştırmalı Ses Bilgisi, İstanbul 1994.).

    Poppe’nin Altay dilleri konusunda, Ramstedt’ten farklı düşünceleri vardır. İlk olarak Poppe, Altay dil birliğinden aynı zamanda dört dilin ortaya çıkmış olabileceğine inanmamaktadır. Ona göre Türkçe ile Moğolca ve Mançu-Tunguzca arasında Korece ile olduğundan daha fazla yakınlık vardır. Yine Moğolca ile Mançu-Tunguzca arasındaki yakınlık diğer diller arasındaki yakınlıktan fazladır. Ayrıca Poppe’ye göre, r // z ve ş // l ses denklikleri, Ana Çuvaşça ve Ana Türkçeyi içene alan bir Çuvaş-Türk dil birliğini yani Ön Türkçe dönemini (İngilizce Pre-Turkic, Almanca Vortürkisch) gerekli kılmaktadır.

      

                                                                  Altay Dil Birliği

    1. aşama: Çuvaş-Türk-Moğol-Mançu-Tunguz Dil Birliği                                                            Ana Kore Dili

    2. aşama: Çuvaş-Türk Birliği                         Moğol-Mançu-Tunguz Dil Birliği

    3. aşama: Ana Türkçe     Ana Çuvaşça          Ana Moğolca             Ana Mançu-Tunguzca

    4. aşama: Türk Dilleri    Çuvaşça                  Moğol Dilleri             Mançu-Tunguz Dilleri              Kore Dili

    Ramstedt’in görüşünü kabul edip destekleyenler de vardır. Bunlar arasında Leh Mongolisti Wladyslaw Kotwicz ve Boris Y. Vladimirtsov ile Pritsak, Menges, Baskakov, Gombocz ve Németh’in isimlerini anmak gerek. 

    Macar Türkologu Zolton Gombocz, Altay dillerini karşılaştırmalı çalışmalarla incelemiştir. Ayrıca onun Volga Bulgarcasından Macarcaya geçen sözcükleri tespit ettiği çalışması da önemlidir. Julius Németh ise önceleri Türk ve Moğol akrabalığına şüphe ile bakarken daha sonra Altay dillerini dört devrede ele almıştır: 

             1. Soy akrabalığı, 

             2. Karşılıklı Çuvaş-Moğol tesirleri devresi, 

             3. Karşılıklı Türk-Moğol tesirleri devresi, 

             4. Yakutçanın Moğolcadan ödünçlemelerde bulunduğu devir. 

    Tarihte Çuvaş-Moğol devresi hiçbir zaman mevcut olmadığından Németh’in bu açıklamaları kabul edilemez.

      

    Altay Dil Birliğini Kabul Etmeyenler ve Bu Konuda Çekimser Kalanlar

    Altay dil birliği teorisine karşı olanlar, yani Türk, Moğol, Tunguz (belki Kore ve Japon) dillerinin ortak bir atadan geldiği görüşüne karşı olanlar da vardır. İngiliz Türkologu Sir Gerard Clauson, Alman dilcisi Gerhard Doerfer ve Sovyet bilim adamı Şçerbak bu teoriye karşı çıkanlar arasında başı çekmektedir. Clauson ve Doerfer’e göre, bu diller arasındaki ortak unsurlar bir dilden diğerine geçen eski ödünçlemeler, yani alıntı sözcüklerdir. Alıntılamalardaki istikamet Türkçeden Moğolcaya, Moğolcadan da Tunguzcaya doğru olmuştur. Clauson ve Doerfer’in kendi aralarında ayrıldıkları nokta, alıntılamaların tarihlendirilmesi konusudur. Yani Altay dilleri arasında ortak bir söz hazinesi yoktur. Buna rağmen Altay dillerinin etimolojik sözlük denemesi 2003 yılında yapılmıştır (Etymological Dictionary of the Altaic Languages, Brill 2003.). Bu sözlükte, her sözcüğün beş Altay dilinde yer alış şekilleri verilmiştir. 

    Altay dillerinin akrabalığı konusunda çekimser kalanlar ise L. Ligeti, J. Benzing, D. Sinor, K. Grønbech’tir. Bu bilim adamları ise şimdilik akrabalığı tespit için çalışmaktan çok, her dilin kendi bünyesinde araştırılmasının yerinde olacağı kanaatindedirler. Bu görüşlerinde son derece haklılar. Çünkü bu diller arasında en işlek dil olan Türkiye Türkçesinin bugün için gramerin bütün bölümlerini (ses, yapı, anlam, sözlük ve cümle bilgisi) ele alan tarzda bir grameri bile yoktur.

    Japoncanın Altay Dil Birliğine Katılması

    Japoncanın Altay dil birliğine dahil edilmesi çok sonradır. Samuel E. Martin’in 1966 ve 1996 yıllarındaki iki çalışması ile Roy Andrew Miller’in 1971’deki çalışmaları sonucunda Japonca, Altay dilleri arasında gösterilir olmuştur. Ancak bu konuda çalışmalar, bunlarla sınırlı kalmıştır.

    Türkiye’deki Altayistler

    Türkiye’de Altayistikle ilgilenen bilim adamları şunlardır: Ahmet Temir, Osman Nedim Tuna ve Talat Tekin. Bunlar içersinde en fazla yayın yapan kişi ise Talat Tekin’dir. Onun özellikle zetasizm ve sigmatizm konularında pek çok yazısı vardır. Konuyla ilgili kaynakçaya bakıldığında adı geçenlerin bu konuda yapmış oldukları çalışmaların bazıları görülecektir.

    Altay Dil Teorisinin Bugünkü Durumu

    Yukarıda işlendiği üzere; başlangıçta Ural-Altay, daha sonra Altay dil teorisi üzerine pek çok çalışma yapılmıştır. Buraya, bu çalışmaların en belli başlıları alınmıştır. Ancak bu çalışmalar, dillerin akrabalığını kanıtlayacak nitelik ve niceliğe ulaşamamıştır. Hint-Avrupa dilleri üzerine yapılan çalışmalarla karşılaştırılacak olursa bunların henüz yeterli olgunlukta olmadıkları görülecektir.

    Bu Ünitede Okunacak Kaynakça

    Clauson, Sir Gerard, “The Case against the Altaic Theory”, Central Asiatic Journal 2, Wiesbaden 1956, s. …

    _______, “The Relationship between Turkish and Mongolian”, Turkish and Mongolian Studies, London 1962.

    Çağatay, S., “D. G. Messerschmidt: Forschungsreise durch Sibirien 1720-1727 I. Cilt: 379 sayfa 9 resim 1 harita, 1962; II. Cilt: 270 sayfa, 10-31. resim ve levhalar, 1964; III. Cilt: 274 S. 8 resim ve levha, 1966, Akademie-Verlag, Berlin”, Türkoloji Dergisi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Enstitüsü, C. III, S. 1, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1968, s. 133-139.

    Dilâçar, Agop, Türk Diline Genel Bir Bakış, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1964.

    Doerfer, Gerhard, “Temel Sözcükler ve Altay Dilleri Sorunu”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten 1980-1981, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1983, s.1-16.

    Ercilasun, Ahmet Bican, Türk Dili Tarihi, Akçağ, Ankara 2004.

    Eren, Hasan, Türklük Bilimi Sözlüğü. 1. Yabancı Türkologlar, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1998.

    Tekin, Talat, “Altay Dilleri Teorisi”, Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1978, s. 118-130.

    Talat Tekin Makaleler. 1- Altayistik, (Yayıma Hazırlayanlar: Emine Yılmaz, Nurettin Demir), Ankara 2003.

    Temir, Ahmet, “Türkçe İle Moğolca Arasındaki İlgiler”, DTCF Dergisi, C. III, S. 1-2, Ankara 1955.

    _______, “Ural-Altay Dilleri Teorisi”, Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1978, s. 114-118.

    Tuna, Osman Nedim, “Altay Dilleri Teorisi”, Türk Dünyası Araştırmaları, Ankara 1983.

    Yüce, Nuri, “Türk dilinin Ural-Altay dilleri arasındaki yeri”. İA (= İslâm Ansiklopedisi), 12/2, İstanbul 1987, 445b-456b.

    Yazı kaynağı : acikders.ankara.edu.tr

    Altay dilleri

    Altay dilleri

    Altay dilleri ilk olarak 18. yüzyılda ileri sürülmüş Avrasya'da yaygınca konuşulan Türk dilleri, Moğolca, Tunguzca ve bazen Japonca, Korece ve Aynu dillerinin ortak bir ataya sahip olduklarını savunan varsayımsal bir dil ailesidir.

    Türkçe ve Moğolca gibi Altay dil ailesinde sınıflandırılmış dillerin arasındaki sondan eklemelilik, cümlede özne-nesne-yüklem sıralaması ve dillerin dilbilgisel olarak cinsiyetsiz olması gibi tipolojik benzerliklerin aynı atadan gelmelerinden değil, yoğun ödünçlemeler ve uzun temaslar sonucu oluştuğu birçok dilbilimci tarafından iddia edilmekte ve savunulmaktadır.[1][4][5][6]

    İddialar[değiştir | kaynağı değiştir]

    Altay Dilleri kuramının geçerliliğini koruduğu iddiası[değiştir | kaynağı değiştir]

    İncelenen dillerin fonetik yapısından ve yeni yapılan çalışmalardan yola çıkılarak, Altay Dilleri kuramını destekleyecek önemli deliller ortaya çıktığına yönelik iddialar ve Altay Dilleri kuramının geçerliliğini koruduğuna yönelik iddialar mevcuttur.[7][8][9][10][11][12][13][14]

    Altay Dilleri kuramının geçerliliğini kaybettiği iddiası[değiştir | kaynağı değiştir]

    Günümüzde Türk dillerinin Moğolca ve Tunguzca ile köken olarak bağı olmadığı görüşü sunulmakta ve dil bilimi çevrelerinde Altay dilleri teorisi kabul görmediği iddia edilmektedir.[1][4][5][6]

    1960'lı yıllara kadar kimi dil bilimcilerce Estonca, Fince ve Macarca gibi Ural dillerinin de bir Ural-Altay dil ailesinin parçası olarak bahsi geçen Altay dillerinin uzaktan akrabaları olduğu savunulmaktaysa da, Avrupalı dil bilimciler tarafından genellikle kabul edilmediği iddia edilmektedir.

    Teori ve tarih[değiştir | kaynağı değiştir]

    Türk, Moğol ve Tunguz dillerinin birbiriyle ilişkili olduğu düşüncesi, ilk olarak 1730 Philip Johan von Strahlenberg tarafından iddia edilmiştir. Strahlenberg'i bu görüşe sevk eden durum, İsveçli bir subay olarak Büyük Kuzey Savaşı'ndan sonra bir savaş tutsağı olarak Rus İmparatorluğu'nun doğusuna yaptığı seyahatlerdeki edindiği izlenimlerdir. Bununla birlikte, Alexis Manaster Ramer ve Paul Sidwell (1997) tarafından belirtildiği gibi Strahlenberg, daha sonra "Altay dilleri" olarak bilinen bu diller arasında bir bağlantı olduğu savına karşı çıkmıştır. Strahlenberg'in tasnifi, Altay dili olarak vasıflandırılan dillerin birçoğu için ilk sınıflama girişimiydi.[15]

    "Altay dili" ya da "Altayistik" teriminin, bir dil ailesine tatbiki 1844'te Matthias Castrén tarafından gerçekleştirilmiştir. Bir öncü olarak Fin filolog Castrén, dönemindeki Ural dilleri çalışmalarına en çok katkı sağlayan araştırmacılardandır. Başlangıçta Castrén tarafından ortaya koyulduğu gibi, Altay dilleri yalnızca Türk, Moğol, Mançu ve Tunguz dillerini kapsamaz. Fin-Ugor ve Samoyed dilleri de bu kapsam içerisine alınmalıdır.[16]

    Başlangıçta Altay dil ailesi olarak adlandırılan bu yapı Castrén'den sonra Ural-Altay dil ailesi olarak adlandırılmaya başlamıştır.[17] Ural-Altay terminolojisinde, tıpkı Türk, Moğol ve Tunguz dillerinin "Altay dilleri" olarak sınıflandırılması gibi, Fin-Ugor ve Samoyed dilleri Ural kolu olarak nitelendirildi. Korece bazen Altay dillerinden kabul edilmekle birlikte, Japonca da bazı araştırmacılar tarafından bu aileye dâhil edildi.

    20. yüzyılın ilk yarısı ve 19. yüzyılın büyük bölümünde, Ural-Altay dil ailesi bilimsel çevrelerde yaygın bir kabul görmüştür. Bu görüş, Altay dili olduğu varsayılan dillerdeki ünlü uyumu ve sözcük çekim ve yapımının eklemeliolmasına dayandırılmıştır. Dil bilimciler tarafından birçok yönden eleştirilerek, doğrulanmasının imkânsız olduğu kanısı oluşsa da, Ural-Altay dil ailesi varsayımı, bugün hâlâ birçok saygın ansiklopedi, dil atlası, ortaöğretim ders kitapları ve benzer genele hitap eden kaynaklarda varlığını devam ettirmektedir. Son dönemin önemli Altayistik araştırmacılarından Sergey Starostin, Ural-Altay dil ailesi fikrinin artık hiçbir geçerliliğinin kalmadığını savunmaktadır.[18]

    1857'de, Avusturyalı bilgin Anton Boller, Japoncanın da Ural-Altay dil ailesinin mensubu olduğunu iddia etmiştir.[19] 1920'de G.J. Ramstedt ve E.D. Polivanov, Korecenin de bu dil ailesine mensup olduğunu savunmuştur. Bununla birlikte, Ramstedt, 1952–1966 arasında kaleme aldığı Einführung in die altaische Sprachwissenschaft adlı kitabının 3. cildinde Ural-Altay varsayımını reddetmiş ve Koreceyi Altay dil ailesine dâhil etmiştir. O, eserinin 1. cildinde Lautlehre yani ses bilimi bölümünde, Altay diline mensup olduğu düşünülen diller arasındaki ses denkliklerini ilk kez ortaya koymaya çalışarak, Altayistik'teki karşılaştırmalı metodun önemli öncülerinden biri hâline gelmiştir.

    1960'ta Nicholas Poppe Ramstedt'in ses bilimi üzerine yazdığı bu cildi önemli ölçüde revize ederek yayımlamıştır.[20] Bu kitap daha sonrasında yapılan Altayistik çalışmaları için standart bir eser hâline gelmiştir. Poppe, Türk, Moğol, Tunguz dilleri ile Kore dilleri arasındaki bağlantının net çizgilerle ayrılamayacağını düşünmüştür.[21] Onun bu görüşü, üç olasılığı içermektedir. 1. olasılığa göre, Korece diğer Altay dilleri ile kalıtsal bir ilişkiye sahip değildir. 2. olasılığa göre, Korece bu dillerle, diğer dillerin birbiriyle ilişkisi nispetinde bağlantılıdır. Son olasılık ise, Korece diğer Altay dillerinden bu dillerdeki temel karakteristik özellikler belirginleşmeden kopmuştur.

    Ortak özellikleri[değiştir | kaynağı değiştir]

    Diller[değiştir | kaynağı değiştir]

    Altay dil ailesinin varsayımsal kolları şöyledir:

    Türk dilleri ve Moğol dillerinin ayrılışı tezi[değiştir | kaynağı değiştir]

    Tezlerden birisi Türkçenin Moğol dilleriyle yakından ilişkisi olduğudur. İki dildeki sözcüklerin ve gramerin birbirine yakınlığı bu iki dilin Altay Dil Ailesine birlikte alınmasını sağlamıştır. Tarihsel açıdan da Türk ve Moğolların birbirlerine yakınlığı göz önüne alındığında iki dilin birbirine benzer olması kaçınılmazdır. Fakat, Altay Dil Ailesinin tanınmasına karşı çıkan dil bilimcileri de, savunanlar kadar çoktur. Bu dil bilimciler Türkçe ve Moğolca'nın benzerliğinin tarih boyunca birlikte yaşama ve birbirini etkileme sonucu olduğunu savunmaktadılar.[22][23][24]

    Moğolcadaki n sesleri Türkçede karşılığı c'dir ve yukardaki tabloda "yazmak" örneğinde de gördüğümüz gibi r seslerinin de z'dir, örnek:

    Bu r -> z değişimi Türkçenin içinde de birçok sözcükde gerçekleşmiştir. Örneğin "göz" kelimesi "görmek"ten türemiştir.

    Tabii ki bundan ötürü Türkçe ve Moğolca arasında bin yıllardır büyük ses değişimine uğramamış kelimeler de mevcuttur.

    Moğolca ve Türkçe arası göze çarpan gramer benzerlikler yoğundur, bu sadece cümle kuruluşunun benzerliğinle bitmiyor, birçok Türkçeden tanıdık ekler de kullanılır. Örnekler:

    Türkçe ve Moğolca arası zamir benzerlikleri:

    Büküm hâlde:

    Türk Dilleri ve Japoncanın birbirinden ayrılışı tezi[değiştir | kaynağı değiştir]

    Bugün hâlen daha Japoncanın bir Altay dili olduğu Moğolca ve diğer Türk dilleri gibi kesinlik kazanmamıştır. Bâzı dil bilimcilere göre Japonca, Korecenin en eski lehçesinden türemiştir; ancak ağır basan görüş Altay kökenli olduğudur. İki dil grubu arasında ekler, takılar, eylemler, çekimleri, tümce yapısı ve söz diziminde birebir koşutluk görülür.

    [25]

    Ayrıca bakınız[değiştir | kaynağı değiştir]

    Notlar[değiştir | kaynağı değiştir]

    Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

    Yazı kaynağı : tr.wikipedia.org

    Altay Dilleri Teorisi

    altay dil birlği19. yüzyıl sonlarında dil araştırmalarında tenkidi metod kullanılmaya; akrabalıkların ispatı için ses özellikleri, şekil yapısı, cümle yapısı, kelime hazinesi göz önüne alınmaya başlanılınca Ural-Altay Dil Grubu içinde yer alan dillerin akrabalığı görüşü sarsılmış ve Ural dilleri ile Altay dilleri ayrı ayrı incelenmeye başlanmıştır. Bu sonucun ortaya çıkmasında, bu dillerle ilgili belgelerin, özellikle Türkçenin eski belgelerinin yeni yen) ortaya çıkması; böylece mukayese için canlı dil malzemesinin yanında daha eski dönemlere ait malzemenin kullanılma imkânının da doğmuş olması etkili olmuştur. Bugün Ural dilleri konusundaki araştırmaların çok daha ileri bu durumda olduğu ve bu dillerin akrabalığının kesinleştiği söylenebilir. Altay grubuna mensup diller için de yüzyılımızın başından beri araştırmalar git gide artarak devam etmiştir.

    Altay Dilleri Teorisi, Türkçe, Moğolca, Mançu-Tunguzca, Korece ve Japoncanın bir anadilden geldiği görüşünü savunan bir teoridir. Başlangıçta ya yazı dillerine ait yetersiz sayıda malzemeye dayalı olarak yapılan mukayeseler, 19. yüzyılın ortalarından itibaren Castren ve sonraki Altayistler tarafından konuşma dilinden derlenen malzemeler üzerinde de yapılmış ve Altay dillerinin araştırılması hız kazanmıştır. 19. yüzyılın sonlarında Türkoloji sahasındaki yetti buluşlar (Orhun Abidelerinin okunuşu, Uygur belgelerinin ve Divan-ü Lügatit Türk’ün ele geçirilmesi) da bu çalışmalara hız kazandırmıştır. 19. yüzyıl sonlarına doğru Türk, Moğol ve Mançu-Tunguz dillerinin gramerleri ve mukayese çalışmaları tamamlanarak bu diller arasındaki akrabalık ispatlanmıştır. Genel dilbilgisinin ilke ve yöntemleri ile yapılan değerlendirmeler sonunda çeşitli benzerlikler, ses denklikleri, ortak ekler ve kelime birlikleri tespit edilmiştir. Yüzyılımızdaki çalışmalarla Altay dil grubuna önce Korece ve daha sonra da Japoncanın dahil olduğu anlaşılmıştır.

    Altay dilleri ile ilgili çok değerli çalışmaların sahibi olan Finlandiyalı Gustaf John Ramstedt (1873-1950) Altay Dilleri Teorisinin, gerçek kurucusu sayılır. Türkçe ile Moğolca arasındaki ses denklikleri ile ilgili çalışmalar onunla başlar. 1905 yılında Macar Zoltan Gomboez “Zur Lautgeschichte der Altaİscbcn Sprachen” adlı yazısında daha önce Schott ve Anton Boller tarafından ortaya konan Moğol ve Mançu dillerinde c-, d-, n-, ñ- denkliğini sistemleştirmiştir. Daha sonra Nicholas Poppe (1897-1991) “Altaisch und Urtürkisch” (1926) adlı yazısında Ana Altayca d-, c-, y-, n-, ñ- Moğolca d-, e-, y~, n- Ana Türkçe y- denkliği şeklinde, Altay dilleri kapsamında bir sistem haline getirmiştir.

    Osman Nedim TUNA’nın “Altay Dilleri Teorisi” adlı çalışması bu konuda önemli bir çalışmadır. Altay Dilleri teorisi ile ilgili yürütülen çalışmalar sonunda tespit edilen bu diller arasındaki ses denkliklerinden dikkati en çok çekenler şunlardır:

    Altay dillerinin diğer bazı ortak özellikleri de şunlardır:

    1. Kelime yapımı ve çekimi son eklerle gerçekleşir.
    2. Kelimelerde gramatik cinsiyet yoktur.
    3. Sayı sıfatlarından sonra gelen isimlere çokluk eki eklenmez.
    4. Söz diziminde yardımcı unsur asıl unsurdan önce gelir.
    5. Cümlede özne, fiilden önce ve genellikle başta, yüklem ise sonda yer alır.
    6. İsim çekiminde yalın hal eksizdir.

    Altay dillerinin birbirine yakınlığı ve hiyerarşisi üzerinde ilgili bilginlerin farklı görüşleri bulunmaktadır. Özellikle Korece ve Japoncamn birer Altay dili kabul edilip edilmemesi konusu hâlâ tartışılmaktadır. Altay dillerini tasnif eden kimi bilim adamlan, bu iki dili ihtiyatla veya soru işareti ile zikrederler. Altay dilleri için yapılan şu anki en kabul edilebilir tasnif, Roy Andrew Miller’inkidir: Altay dilleri teorisinin asıl kurucusu sayılan G. J. Ramstedt, Altay dilerinin konuşulduğu ülkelerin çoğunu dolaşmış ve buralardan dil malzemesi derlemiş bir Mongolist, Türkolog ve Altayist’tir. Grekçe, Latince, Sanskritçe, İbranıce, Türkçe, Moğolca, Korece ve Japonca gibi dilleri bilmektedir. Mongolistiğin de kurucusudur. Kore ve Japon dillerini inceleyerek bu iki dili diğer Altay dilleriyle ilmî şekilde karşılaştıran da Ramstedt’tir.

    Nikolas Poppe (1897-1991) de Altay dilleri teorisi ile ilgili önemli çalışmalar yapmış ünlü bir Altayist, Mongolist ve Türkolog’dur. 1926-1940 yılları arasında Moğolistan, Doğu Sibirya, Özbekistan, Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya’da araştırma gezileri yapmıştır. Altayistik üzerine “Vergieichende Grammatik der Altaischen Sprachen“, “Introduction to Altaic Lingulstics” isimli iki önemli eseri bulunmaktadır. Ramstedt’in öğrencilerinden 1917 Finlandiya doğumlu Pentti Aalto da Altay dilleri teorisine çalışmalarıyla önemli katkılarda bulunmuştur. Moğolistan, Türkmenistan, Hindistan ve Kore’de ilim araştırma gezilerinde bulunmuş, “Uralisch und Altaisch (UAJB 41, 1969)” isimli yazısmda bu diller arasındaki biçim bilgisi, söz varlığı ve cümle bilgisi benzerliklerini dile getirmiştir.

    Bunların dışında Polonyalı Wladislaw Kotwicz ve Boris Yakovleviç Vladimirtsov (1884-1931) Altay dilleri teorisine önemli katkılarda bulunan bilim adamlarıdır. Japonca’nın Altay dillerine dahil edilmesinde de Samuel Martin “Lexical evidence relating Korean to Japanese” ve “Consonant lenition in Korean and the Macro-Altaic Question” adlı çalışmalarıyla; Roy Andrew Miller de “Japanese and the other Altaic languages” adlı çalışmalarıyla etkili olmuşlardır.

    Türkiyede Altayistikle ilgilenen bilim adamları Ahmet Temir, Osman Nedim Tuna, Talat Tekin ve Tuncer Gülensoy’dur. Ahmet Temir’in “Türkçe ile Moğolca Arasındaki İlgiler” adlı yazısı Türkiye’de bu konuyla ilgili ilk çalışmadır. Osman Nedim Tuna’nm Türk Dünyası El Kitabında çıkan “Altay Dilleri Teorisi” adlı çalışması ise konuyla ilgili Türkiyede yapılmış en kapsamlı çalışmadır.

    Türkçe, Altay dilleri arasında en çok ve en eski tarihî belgelere sahip olan dildir. Bilindiği gibi Türkçenin şimdilik bilinen en eski tarihlî belgeleri M.S. 7, Yüzyıla ait Çoyr yazıtıdır. Japoncanın en eski belgesi ise M.S. 712 yılında yazılmış Nihon Şoki’dir. Tonyukuk’tan biraz daha eski tarihlidir; ancak Tonyukuk’a göre çok kısadır. Korecenin en eski tarihli belgeleri 1443 yılında, Moğolcanın en eski belgesi Yesunke Taşı 1225 yılında ve Tunguz dilinin 1413 yılında  yazılmışlardır. Dili   konuşan  nüfus  ve  dilin konuşulduğu alanlar bakımından da Türkçe Altay dilleri arasında en önde yer alır; hatta Türkçe, diğer Altay dillerinin toplamından fazla bir nüfus tarafından kullanılmaktadır. Coğrafi yayılım bakımından da Türk dilinin konuşulduğu alanların yüzölçümü (yaklaşık 11 milyon kilometrekare) diğer Altay dillerinin toplamından çok fazladır.

    Bugün bilim dünyasında Altay dil ailesine bağlı dillerin benzerlikleri konusunda herhangi bir şüphe yoktur. Ancak bu benzerliğin gerçekten bir köken akrabalığından mı, yoksa uzun yüzyıllar bir arada yaşamanın getirdiği kültür ilişkilerinden ve kelime alış verişinden kaynaklanan bir kültür akrabalığından mı kaynaklandığı konusu bütün bilim alemi taralından kabul edilen kesin bir sonuca bağlanamamıştır. Bang, G. Clauson, G. Doerfer, B. A. Serebrennikov ve A. M. Şcerbak gibi Türkolog, Mongoüst ve Altayistler, bu akrabalığın bir kültür akrabalığı olduğu görüşünü kabul etmektedirler.

    Tespit edilen bu benzerliklere rağmen, bugün Altay dilleri arasındaki akrabalığı kabul etmeyen veya bu akrabalığı şüphe ile karşılayan araştırmacılar, Altay dilleri arasındaki köken birliği kuramını şüphe ile karşılanıaktadıriar. S. G. Clauson, A. M. Şcerbak ve G. Doerfer çalışmalarında Altay dilleri adıyla bir araya toplanan diller arasındaki ilişkilerin, köken birliğini söz konusu etmeden de açıklanabileceğini ortaya koymuşlardır. Bu araştırmacılara göre kök birliği için tanık olarak gösterilen ortak sözcüklerin hepsi Türkçeden Moğolcaya ve Moğolcadan Mançu-Tunguz dillerine geçmiş ödünçlemelerdir. Bir bölümü ise rastlantı sonucu benzer ses yapısında olan sözcüklerdir. Clauson ve Şcerbak Türkçeden Moğolcaya ödünçlemelerin oldukça geç bir çağda (5. – 7. yy.) girdiğini savunurlar. Doerfer ise bu ödünçlemelerin daha eski (0 – MS. 1. yy.) olması gerektiği görüşündedir.

    Altay dilleri arasındaki köken akrabalığına karşı çıkan Gerard Clauson, Altay dillerinde ortak bir söz varlığının (sayı adlarını, çeşitli kavramları, nesne ve fiilleri karşılayan sözlerde) bulunmadığım ileri sürer ve Türkçeden Moğolcaya geçmiş olan sözlerin ödünçlemeden başka bir şey olmadığı görüşünü benimser. (The Earliest Turkish loan Words in Mongolian, CAJ 4 (1959) s. 174-187; Turkish and Mongolian Studies, Royal Asiatic Society, s. 185) Gerard Clauson “Altay Teorisinin Leksikoistatistiksel Bir Değerlendirmesi” başlıklı çalışmasında, Türkçe, Moğolca ve Mançuca’ya ait temel kavramları karşılayan 200 kelimeye dayalı karşılaştırmalar yapmış, akraba diller arasında ortak olması gereken bu temel kavramların,  Altay dil  grubuna dahil  edilen  Türkçe   Moğolca  ve Mançuca’da büyük oranda farklı olduğunu belirlemiştir. Bu tespitler sonucunda;

    “Ortak temel vokabülere sahip olmadıkları için Türkçe ve Mançucanın akraba olmadığını; Türkçe ve Moğolcada ödünçlemeye dayalı ortak kelimeleri attıktan sonra, temel vokabüledeki ortaklığın sadece yüzde iki civarında olduğunu; bu oranın genetik akrabalığın değil, ödünçlemenin bir sonucu olabileceğini; Moğolca ve Mançucanın temel volabülerinde ortak kelimelerin oranının yüzde üç buçuğu geçmediğini; bunların da yoğun ilişki dikkate alındığında ödünç kelimeler olarak değerlendirilebileceğini” söylemektedir. Ayrıca, “Bütün bunlardan sonra yine de bu dillerin temel vokabülerleri arasında genetik akrabalığın asgari şartını sağlayacak benzerlikler olduğu düşünülürse, o zaman Moğolcanm her iki dile
    birden akraba olamayacağını, çünkü Türkçenin Mançucayla bağlantılı olmadığım, bu kanıtlar ışığında Altay teorisinin geçerli sayılamayacağım.” iddia etmektedir.

    Alman Türkoloğu G. Doerfer de Altay dilleri arasında köken akrabalığım kesin olarak reddetmektedir. O da Clauson gibi bu dillerdeki bütün ortak öğelerin birinden ötekine geçmiş eski ödünçlemeler olduğu görüşündedir. Doerfer’e göre Moğolca ile Türkçe arasındaki ortak sözler, Türkçeden Moğolcaya alınmış ödünç kelime ve şekillerdir. Aslında Türkçe, Moğolca, Tunguzca gibi üç Altay dilindeki ortak kelime sayısı 350 dolayındadır. Bunlardan da ancak 120 kadarı temel kavramlarla ilgili bulunmaktadır. Bu durumda söz konusu diller arasındaki temel kavram yakınlığı yüzde beşi aşmamaktadır.

    Doerfer’in karşı çıktığı noktalardan biri de kendi tasarladığı Ana Türkçe’deki şekiller ile Moğolca’daki şekillerin birçok yerde aynı olmasıdır. Nitekim Doerfer, Ana Türkçe’de (Bugünkü Türkçe’de y-, Moğolca’da d- olan) kelime başında bir *d- nin varlığını kabul etmektedir. Ana Türkçe’de dagız “yağız” > Moğ. dagır, dayir ve Eski Türkçe yagız gibi. Oysa Eski Türkçe’de böyle bir d- yoktur. Eski Türkçe’deki ve yaşayan İehçeîerdeki gelişmelere bakılarak Ana Türkçe’de olsa olsa bir *y- düşünülebilir.

    G. J. Ramstedt ile onun yolunu izleyenlerden Z. Gombocz, M. Kâşanen, N. Poppe ve P. Aalto ile K, Menges, O. Pritsak ve N. A. Baskakov gibi Türkolog ve Altayistler ise yaptıklan derinlemesine karşılaştırmalara dayanarak bu diller arasındaki köken akrabalığına ispatlanmış gözüyle bakmaktadırlar. Nitekim G. Clauson ve G. Doerfer’in itirazlarına karşı ileri sürdükleri tanıklar, sağlıklı temellere dayanır niteliktedir.

    “Türk Dilleri Ailesi“ sayfasına dön! «|

    Yazı kaynağı : www.cokbilgi.com

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap