Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    allah korkusu ile ilgili hadisler

    1 ziyaretçi

    allah korkusu ile ilgili hadisler bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Allah Korkusu, Havf ve Reca İle İlgili Örnekler

    Allah Korkusu, Havf ve Reca İle İlgili Örnekler

    İmanda kemale eren mü’minlerin farik vasfı nedir? Allah korkusu ile ilgili ayet ve hadisler nelerdir? Allah korkusu, havf ve reca ile ilgili örnekler.

    Îmanda kemâle eren mü’minlerin fârik vasıflarından biri de onlardaki tâzîm ve muhabbetten neş’et eden Allâh korkusudur. Esâsen Allâh korkusu; Rabbimiz’in biz kullarına olan nihâyetsiz muhabbetini, rızâ ve hoşnutluğunu kaybetme korku ve endişesidir. Bu yüzden, îmanda kemâle eren mü’minlerin büyük bir teyakkuz içindeki kalpleri, Allâh zikredildiği zaman büyük bir haşyetle ürperip titrer. Bu hâl, mü’minlerin Allâh’a karşı sâhip olmaları gereken edep, ihlâs ve takvâ gibi yüksek hâlleri de beraberinde getirir.

    ALLAH KORKUSU İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER

    Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Mü’minler ancak, Allâh zikredildiği zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allâh’ın âyetleri okunduğunda îmanlarını artıran ve yalnız Rab’lerine dayanıp güvenen kimselerdir.” (el-Enfâl, 2)

    “...(Ey Nebî!) O mütevâzı, itaatkâr ve samîmî insanları müjdele! Onlar ki Allâh anıldığı zaman kalpleri titrer…” (el-Hac, 34-35)

    Bir kimsenin Allâh hakkındaki bilgi, mârifet ve muhabbeti ziyâdeleştikçe, Allâh korkusu da o nisbette artar. Nitekim Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Ben Allâh’ı en iyi bileniniz ve O’ndan en çok korkanınızım.” buyurmuştur. (Buhârî, Edeb, 72; Müslim, Fedâil, 127)

    Yine bir gün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:

    “–Kur’ân tilâveti için hangi ses ve kıraat daha güzeldir?” diye sorulmuştu. Allah Rasûlü şu cevâbı verdi:

    “–Kur’ân okuyuşunu duyduğunda Allah’tan korktuğunu hissettiğin kimsenin sesi ve kıraatidir.” (Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 34)

    Allah’tan hakkıyla korkanlar, başka hiçbir şey karşısında korku duymazlar. Allâh korkusu, kalplerin saâdet ışığıdır.

    Rab’lerinden korkan mü’minler, Allâh’ın kendilerinden, kendilerinin de Allah’tan râzı olduğu kimselerdir.[1] Cenâb-ı Hak böyle kullarına, iki cennet vaad etmektedir.[2]

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

    “Sinek başı kadar bile olsa, gözünden Allâh korkusuyla yaş çıkan ve bu yaşı yanaklarına değecek kadar akan hiçbir mü’min yoktur ki, Allâh onu (ebedî) ateşe harâm etmesin!” (İbn-i Mâce, Zühd, 19)

    “Allâh korkusu sebebiyle ağlayan kişi, (sağılan) süt memeye dönmedikçe cehenneme girmeyecektir. Allâh yolunda kaldırılan toz ile cehennem dumanı aslâ bir araya gelmez.” (Tirmizî, Zühd, 8/2311)

    “Allâh katında iki damla ve iki izden daha sevimli bir şey yoktur: İki damla; haşyetullâh sebebiyle akan gözyaşı ile Allâh yolunda akıtılan kan damlasıdır. İki iz de; Allâh yolunda (cihâd ederken) bırakılan iz ile Allâh’ın farzlarından birini edâ esnâsında bırakılan izdir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 26/1669)

    Mü’minlerin Allâh korkusuyla döktükleri gözyaşları, fânî gecelerin ziyneti, kabir karanlıklarının kandilleri, cennet bahçelerinin şebnemleridir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’in hikmet ve esrârı karşısında duygulanmayan yürekten ve Allâh korkusuyla yaşarmayan gözden cümlemizi muhâfaza buyursun.

    Zîrâ Allah Teâlâ, haşyetullâhtan mahrûm olan katı kalpli kimseleri zemmederek şöyle buyurmaktadır:

    “...(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, yarılır da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allâh korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlanır. Allâh yapmakta olduklarınızdan gâfil değildir.” (el-Bakara, 74)

    Habîb-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    “Allâh’ım, faydasız ilimden, korkmayan kalpten, doymayan nefisten ve icâbet edilmeyen duâdan Sana sığınırım.” niyâzıyla bu hâlden Rabbine ilticâ etmiştir. (Müslim, Zikir, 73)

    Allah’tan korkmayan kimse, hayvanâttan ve cemâdâttan daha aşağı seviyededir. Nitekim atalarımız, “Kork, Allah’tan korkmayandan!” demişlerdir. Hakîkaten onların âkıbeti korkulacak bir âkıbettir. Zîrâ onlardaki kalp katılığı, gaflet karanlığı ve hissizlik, cansız varlıklarda bile yoktur.

    Nitekim pek çok ilâhî beyâna göre cansız zannedilen varlıklar bile Allâh korkusu ile hâlden hâle girmektedir. Bu gerçeği ifâde eden bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik Allâh korkusundan onu baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (el-Haşr, 21)[3]

    Mü’minlerin kalbinde, Allâh’ın rızâ ve muhabbetinden mahrum kalıp gazabına dûçâr olma korkusuyla; O’nun sonsuz rahmet ve merhametine nâil olabilme ümîdi dâimâ bir arada bulunmalıdır. Yâni mü’minin kalbi, korku ile ümit kutupları arasında kulluk heyecânı içinde titremelidir. Korku ile ümit duyguları arasındaki bu muvâzene; “beyne’l-havfi ve’r-recâ” şeklinde tâbir olunmuştur. Mü’min, dâimî bir duâ, hiçlik ve ilticâ hâlinde bulunup, yakîn (ölüm) gelinceye kadar bu kalbî âhengi muhâfaza etmelidir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

    “...Allâh’a, korkarak ve (rahmetini) ümîd ederek duâ edin. Muhakkak ki ihsan sâhiplerine Allâh’ın rahmeti çok yakındır.” (el-A’râf, 56)

    “...O’nun rahmetini umarlar ve azâbından korkarlar. Çünkü Rabbinin azâbı, sakınılacak bir azaptır.” (el-İsrâ, 57)

    Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurmuştur:

    “Eğer mü’min, Allâh’ın azâbının şiddet ve keyfiyetini bilseydi, cennet ümîdine kapılmazdı. Kâfir de Allâh’ın rahmetini tam olarak idrâk edebilseydi, O’nun cennetinden aslâ ümîdini kesmezdi.” (Müslim, Tevbe, 23)

    “Cennet, her birinize ayakkabısının bağından daha yakındır. Cehennem de aynen öyledir.” (Buhârî, Rikàk, 29)

    Bu bakımdan, ebedî saâdet ve selâmetin yolu, Allâh’a duyulan korku ve ümit duygularını kalpte âhenk içinde muhâfaza etmekten geçer. Zîrâ seven, dâimâ sevdiğini incitme korkusuyla ve onun muhabbetini kaybetme endişesi ile yaşar. Mü’min de Allâh’ın muhabbetini kaybetmekten korkmalı, fakat O’nun rahmetinden de ümitvâr olmalıdır.

    ALLAH KORKUSU, HAVF VE RECA HAKKINDA ÖRNEKLER

    Hazret-i Enes -radıyallâhu anh- anlatıyor:

    “Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu duâyı çok yapardı:

    «Ey kalpleri çekip çeviren Allâh’ım! Kalbimi dinin üzerine sâbit kıl!»

    Ben (bir gün kendisine):

    «–Ey Allâh’ın Rasûlü! Biz Sana ve Sen’in getirdiklerine inandık. Sen bizim hakkımızda korkuyor musun?” dedim. Bunun üzerine bana şöyle cevap verdi:

    “–Evet! Kalpler, Rahmân’ın iki parmağı arasındadır. Onları istediği gibi çevirir.” (Tirmizî, Kader, 7/2140)

    Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- diyor ki:

    “Rab’lerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri ürpererek yapanlar var ya, işte hayır işlerine koşan ve hattâ bunun için yarışanlar onlardır.” (el-Mü’minûn, 60-61) âyetleri nâzil olunca Allah Rasûlü’ne:

    “–Âyette zikredilenler, zinâ, hırsızlık ve içki gibi haramları işleyenler midir?” diye sormuştum. O da:

    “–Hayır ey Sıddîk’ın kızı! Âyette anlatılmak istenenler, namaz kıldığı, oruç tuttuğu ve sadaka verdiği hâlde, bu ibâdetlerinin kabûl olup olmama endişesiyle korkanlardır.” buyurdu. (Tirmizî, Tefsîr, 23/3175; İbn-i Mâce, Zühd, 20)

    Müslüman, amellerine ve yaptığı iyiliklere güvenmemelidir. Allâh’ın rahmetine sığınmaktan başka bir çıkar yol yoktur.

    Süheyl bin Amr, Kureyşlilerin hatîbi idi. Sözün ziyâdesiyle tesirli olduğu bir devirde, devamlı İslâm aleyhine konuşurdu. Bu zât Bedir Gazvesi’nde esir alındı. Hazret-i Ömer:

    “–Yâ Rasûlâllah! Müsâade buyur, Süheyl’in ön dişlerini sökeyim de dili dışarı sarksın! Bundan sonra hiçbir zaman ve hiçbir yerde Sen’in aleyhinde hutbe îrâd edemesin.” dedi.

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–Bırak onu ey Ömer! Ben, onun uzuvlarına böyle bir zarar veremem. Şâyet bunu yapacak olursam, peygamber olmama rağmen, Allâh da aynısını bana yapar. Acele etme, gün gelir o, senin medhedip hoşlanacağın bir makamda konuşma yapar ve seni sevindirir.” buyurdu. (İbn-i Hişâm, II, 293)

    Peygamber Efendimiz bu davranışıyla, dâimâ Allah’tan korkup, O’nun gazabını celbedecek bir davranışta bulunmaktan son derece sakınmak gerektiğini tâlîm etmiş oldu.

    Nitekim Allah Rasûlü’nün vefâtından sonra, insanlar arasında irtidat hareketlerinin başgösterdiği bir hengâmede, Süheyl bin Amr -radıyallâhu anh-, Allah Rasûlü’nün haber verdiği o medhe şâyan konuşmasını yapmıştır. Ezcümle şöyle diyordu:

    “…Vallâhi, ben iyi biliyorum ki bu dîn, güneşle ayın doğuşu ve batışı devâm ettikçe, dipdiri ayakta kalacaktır…”

    Süheyl bin Amr -radıyallâhu anh-, hutbesini bitirdiğinde halk teskin oldu. Ömer -radıyallâhu anh-, Hazret-i Süheyl’in bu konuşmasını işittiğinde, Allah Rasûlü’nün sözünü hatırladı ve:

    “–Sen’in, Allâh’ın Rasûlü olduğuna bir kez daha şehâdet ederim (yâ Rasûlâllah)!” demekten kendini alamadı. (İbn-i Hişâm, IV, 346; Vâkıdî, I, 107; Belâzurî, I, 303-304; İbn-i Abdilberr, II, 669-671; Hâkim, III, 318/5228)

    Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın naklettiğine göre, havanın aşırı rüzgarlı olduğu anlarda veya gökyüzünde siyah bir bulut görüldüğünde, Peygamber Efendimiz’in yüzünün rengi değişir, bâzen o buluta karşı durur bakar, bâzen geri döner, eve girer çıkardı. Yağmur yağdığında ise sevinirdi. Bu tavırlarının sebebi sorulduğunda, Âd Kavmi’ne gelen azâbın kendi ümmetinin başına gelmesinden endişe ettiğini söylerdi. (Müslim, İstiskâ, 14-16)

    Efendimiz’in ümmetine olan merhameti, bir anne-babanın evlâdına duyduğu merhametten daha ziyâdedir. Cenâb-ı Hak bunu şöyle haber verir:

    “Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (et-Tevbe, 128)

    Allah Rasûlü, hiçbir beşerin kendisi kadar korkutulmadığını, ezâ ve meşakkat görmediğini, açlığa mâruz kalmadığını beyân etmiştir.[4] Bu meşakkatler, Allâh’ın kullarını Allâh’ın yoluna döndürme uğruna çekilmişti. Peygamber Efendimiz bundan aslâ şikâyetçi değildi. O’na göre bir tek insanın kurtarılması bile, üzerine Güneş’in doğup battığı her şeyden daha üstündü. Tâif’te taşlanmış, ayakları kan revân içinde kalmıştı, lâkin bir kölenin hidâyete ermesi, Allah Rasûlü’nün gönlünü ferahlatmıştı.

    Ebûbekir Sıddîk -radıyallâhu anh- şöyle buyurur:

    “Ben Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında iken O’na şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

    «Kim bir kötülük yaparsa cezâsını görür ve Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilir.» (en-Nisâ, 123)

    Peygamber Efendimiz:

    «–Ey Ebûbekir! Bana indirilen bir âyeti sana okutayım mı?» buyurdu. Ben:

    «–Tabiî ki yâ Rasûlâllah!» dedim.

    Bana bu âyeti okuttu. Sanki belimin kırılıp ayrıldığını hissettim ve öylece kasılıp kaldım. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-:

    «–Neyin var, ne oldu ey Ebûbekir?» diye sordu.

    «–Anam babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah! Hangimiz kötülük işlemez ki? Şimdi biz işlediklerimiz yüzünden muhakkak cezâlandırılacak mıyız?» diye üzüntümü ifâde ettim.

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu îzahta bulundu:

    «–Ebûbekir! Sen ve mü’minler, hatâlarınız sebebiyle dünyâda (bâzı sıkıntı ve meşakkatlere uğratılarak) cezâlandırılırsınız. Öyle ki sonunda Allâh’a günahsız olarak kavuşursunuz. Diğerlerine gelince onların yaptıkları biriktirilir ve cezâları kıyâmet günü verilir.»” (Tirmizî, Tefsîr, 4/3039)

    Ebûbekir -radıyallâhu anh-’ın Allâh korkusunu aksettiren şu misal ne kadar ibretlidir:

    Ebûbekir -radıyallâhu anh- berrak bir havada dışarı çıkmıştı. Semâya bakıyor, Allah Teâlâ’nın kullarına ibret için sergilediği bin bir türlü kudret akışlarını seyrediyordu. Gözü bir kuşa takıldı. Ağacın dalına konmuş, güzel sesiyle tatlı tatlı ötüyordu. Hazret-i Ebûbekir içini çekti. Gıpta ve hasretle kuşa şöyle seslendi:

    “–Ne mutlu sana ey kuş! Vallâhi ben de senin gibi olmak isterdim. Ağacın üzerine konuyorsun, meyvelerinden yiyorsun, sonra da uçup gidiyorsun. Ne hesap var ne de azap!

    Vallâhi Rabbimin huzûrunda hesâba çekilecek bir insan olmaktansa, yolun kenarında bir ağaç olmayı, bir devenin gelip beni ağzına alarak ezmesini ve yiyip yutmasını ne kadar isterdim!” (İbn-i Ebî Şeybe, VIII, 144)

    Yine Ebûbekir -radıyallâhu anh- bir gün kıyâmeti, mîzânı, Cennet’i, Cehennem’i, meleklerin saf saf dizilmesini, göklerin dürülmesini, dağların savrulmasını, güneşin dürülmesini, yıldızların saçılmasını hatırladı, bunlar üzerinde tefekküre daldı. Sonra da Allâh korkusuyla:

    “–İsterdim ki, şu yeşillikler gibi bir yeşillik olaydım ve bir hayvan gelip beni yeseydi de yok olup gitseydim.” dedi. Bunun üzerine:

    “Rabbinin mâkamında durup hesap vermekten korkan kimseye iki Cennet vardır.” (er-Rahmân, 46) âyet-i kerîmesi nâzil oldu. (Süyûtî, Lübâbu’n-Nukûl, II, 146; Âlûsî, XXVII, 117)

    Ashâb-ı kirâm, Cenâb-ı Hakk’ın:

    “Ey îmân edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) îkâzını hiçbir zaman akıllarından çıkarmıyor ve hep bu duygular içinde yaşıyorlardı.

    Ebûbekir -radıyallâhu anh- bir cuma günü çıkıp insanlara:

    “–Yarın toplanın da zekât develerini taksîm edelim; ancak hiç kimse izin almaksızın huzûrumuza girmesin!” dedi.

    Ertesi gün, bir kadın kocasının eline bir yular vererek:

    “–Şunu al git; kim bilir, belki Allah Teâlâ bize bir deve nasîb eder.” dedi. Adam elinde yularla develerin dağıtıldığı yere varınca Hazret-i Ebûbekir ile Hazret-i Ömer’i zekât develerinin bulunduğu ağılda buldu ve izin almaksızın yanlarına vardı. Onu gören Ebûbekir -radıyallâhu anh-:

    “–Buraya nasıl girdin?” diyerek elindeki yuları aldı ve ona îkaz sadedinde hafifçe vurdu. Lâkin yaptığı bu harekete de çok üzüldü. Develerin taksîmini bitirdiğinde, o kişiyi çağırarak yuları kendisine verdi ve:

    “–Al, sen de bana vur, kısas yap!” dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer:

    “–Allâh’a yemin ederim ki böyle bir şey olmayacaktır. Sen bunu kendinden sonrakiler için bir âdet olarak bırakma!” dedi. Ebûbekir -radıyallâhu anh-:

    “–Peki o hâlde kıyâmet gününde beni Allâh’ın gazabından kim kurtaracak?” dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer:

    “–Öyleyse onun gönlünü al!” tavsiyesinde bulundu. Hazret-i Ebûbekir, hizmetçisine, adam için çuluyla birlikte bir deve getirmesini ve ayrıca beş dinar vermesini emretti. O zât da Ebûbekir -radıyallâhu anh-’ı affetti. (Ali el-Müttakî, V, 595-596/14058)

    Kâsım bin Muhammed -rahimehullâh- şöyle anlatır:

    “Sabahleyin evimden çıktığımda önce halam Hazret-i Âişe’nin evine uğrar ve kendisine selâm verirdim. Bir gün yine evine gittiğimde, nâfile namaz kılıyor ve:

    «(Müttakîler şöyle derler: Şükürler olsun ki) Allâh bize lûtfetti de bizi, o kavuran ateşten korudu.» (et-Tûr, 27) âyetini okuyordu. Kıyâmda duâ ediyor, ağlıyor ve bu âyeti tekrar edip duruyordu. Yoruluncaya kadar bekledim, daha sonra da bâzı ihtiyaçlarımı karşılamak üzere çarşıya gittim. İşlerimi bitirip döndüğümde Âişe -radıyallâhu anhâ- aynı vaziyette ayakta duruyor, namaz kılıyor ve ağlıyordu.” (İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, II, 31)

    İbn-i Ebî Müleyke -rahimehullâh- şöyle demektedir:

    “Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından otuz kişiye ulaştım. Onların hepsi kendi nefsi için nifaktan korkuyorlardı. Onların hiçbirisi Cibrîl ve Mîkâîl’in îmânı gibi bir îmâna sâhip olduğunu söyleyemiyordu.” (Buhârî, Îmân, 36)

    Ebûbekir -radıyallâhu anh-, bir gün Hanzala -radıyallâhu anh-’a rastladı. Hâl ve hatırını sordu. Hanzala -radıyallâhu anh- büyük bir teessür ve endişe içinde:

    “–Hanzala münâfık oldu, ey Sıddîk!” dedi. Hazret-i Ebûbekir:

    “–Sübhânallâh! Bu nasıl söz böyle?” deyince, Hanzala -radıyallâhu anh- şöyle devâm etti:

    “–Biz, Hazret-i Peygamber’in sohbetinde iken, O bize Cennet ve Cehennemi hatırlatıyor, hattâ onları gözümüzle görüyormuş gibi bir hâle bürünüyoruz. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrundan çıkıp çoluk-çocuğumuz ve dünyevî maîşetimizle meşgul olmaya dalınca da, duyduklarımızın pek çoğunu unutuveriyoruz. (O’nun sohbetindeki feyz ve rûhâniyetimizi kaybediyoruz.)” dedi. Hazret-i Ebûbekir:

    “–Vallâhi, buna benzer hâller bizde de oluyor.” dedi.

    Bunun üzerine ikimiz kalkıp doğru Rasûlullâh Efendimiz’in huzûruna vardık ve durumu kendisine arz ettik. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

    “–Canım kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, benim yanımdaki hâlinizi devamlı muhâfaza edip, zikr-i dâimî üzere olabilseydiniz, yatakta yatarken de, yollarda yürürken de melekler sizinle musâfaha ederlerdi. (Üç defa tekrarlayarak):

    «–Yâ Hanzala! Bâzen öyle, bâzen de böyle olur!»” buyurdu. (Müslim, Tevbe, 12)

    Görüldüğü üzere ashâb-ı kirâm, devamlı bir nefs muhâsebesi hâlinde yaşamışlardır. Hayâtın bütün meşakkatlerine rağmen asıl endişeleri, kalbî hayatlarında bir zaafa mahal vermemek olmuştur.

    Bir gün Hazret-i Ömer, bir evin önünden geçerken, hâne sâhibinin, evin dışına taşacak kadar yüksek bir sesle Tûr sûresini okuduğunu işitti. Adam:

    “Rabbinin azâbı hiç şüphesiz vukû bulacaktır, onu defedecek hiçbir şey de yoktur.” (et-Tûr, 7-8) âyet-i kerîmesine gelince, Hazret-i Ömer bineğinden indi, bir müddet duvara yaslanarak dinledi. Sonra bu âyetin îkâzındaki şiddetin tesiriyle evinde bir müddet hasta yattı.[5]

    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

    “Gökten gelen bir ses; «–Ey insanlar! Sadece bir kişi Cehennem’e girecek.» dese, acabâ o kimse ben miyim diye korkarım. «–Ey insanlar! Sadece bir kişi Cennet’e girecek.» dese, o zaman da acabâ o kişi ben miyim diye ümîd ederim.” (Ali el-Müttakî, XII, 620/35916. Ayrıca bkz. İbn-i Receb el-Hanbelî, et-Tahvîf, s. 15)

    İşte mü’minlerin bu hâlet-i rûhiye içinde, yâni havf ve recâ arasında olması, âyet-i kerîmede de şöyle emredilir:

    (O müttakîler, geceleri namaz kılmak ve istiğfâr etmek için) yanlarını (tatlı) yataklarından ayırırlar. Rab’lerinin azâbından korkarak ve rahmetini umarak duâ ederler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına infâk ederler.” (es-Secde, 16)

    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir defâsında Allah Teâlâ’nın huzûrunda hesap vermenin zorluğunu düşünerek yerden bir saman çöpü almış ve:

    “Âh! Şöyle bir saman çöpü olsaydım, dünyâya hiç gelmeseydim, anam beni doğurmasaydı, büsbütün unutulup gitseydim.” diye hayıflanmıştır. (İbn-i Sa’d, III, 360-361)

    Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’a:

    “–Ey mü’minlerin emîri! Namaz vakti gelince niçin yüzünüzün rengi değişiyor ve titremeye başlıyorsunuz?” diye sordular. Şöyle cevap verdi:

    “–Yerin ve göğün kaldıramadığı, dağların taşımaktan âciz kaldığı bir emâneti edâ etme zamanı gelmiştir. Onu kusursuz olarak yapabilecek miyim, yapamayacak mıyım, bilemiyorum.”

    Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-, abdest aldıktan sonra âdeta rengi değişirdi. Bunun sebebi sorulduğunda ise şöyle buyururdu:

    “–Yüce Arş’ın sahibi olan Allâh’ın huzûruna çıkmak isteyen kişinin hakkı, renkten renge girmektir.” (İbn-i Hallikân, Vefeyâtü’l-A‘yân, II, 69)

    Mezîd bin Havşeb şöyle der:

    “Hasan bin Ali ve Ömer bin Abdülaziz -radıyallâhu anhümâ-’dan daha fazla (Allah’tan) korkan iki insan görmedim. Sanki Cehennem o ikisinden başkası için yaratılmamıştı!” (İbn-i Sa‘d, V, 398)

    Ebûbekir Verrâk Hazretleri’nin küçük bir oğlu vardı. Kur’ân-ı Kerîm öğrenmek için bir hocadan ders okumaktaydı. Bir gün mektepten benzi sararmış bir vaziyette, titreyerek ve erkenden döndü. Ebûbekir Verrâk Hazretleri, bu duruma şaşırarak sordu:

    “–Hayırdır evlâdım, bu hâlin ne, niçin mektepten erken döndün?”

    Oğlu, o küçücük yüreğine yerleşmiş bulunan Allâh korkusu netîcesinde sonbahar yaprağına dönen bir çehre ile:

    “–Ey babacığım! Bugün hocamız bana Kur’ân’dan bir âyet öğretti, onun mânâsını idrâk edince korkumdan bu hâle geldim!” dedi. Bu defâ babası:

    “–Evlâdım, o hangi âyet-i kerîmedir?” dedi. Küçük çocuk okumaya başladı:

    “Eğer inkâr ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız?” (el-Müzzemmil, 17)

    Daha sonra küçük yavru, bu âyetin dehşet ve heybetinden hasta olup ölüm döşeğine düştü, çok geçmeden de rûhunu teslîm etti.

    Babası bu hâdise karşısında çok duygulandı. Öyle ki, sık sık oğlunun kabrine gider ve ağlayarak kendi kendine şöyle derdi:

    “–Ey Ebû Bekir! Senin oğlun, Kur’ân’dan bir âyet öğrendi de Allâh korkusundan rûhunu teslîm etti. Sen ise bunca zamandır Kur’ân-ı Kerîm okursun, hâlâ hukûk-ı ilâhîden bir çocuk kadar dahî korkmazsın!”

    Şüphesiz ki bu hâdise, Cenâb-ı Hakk’ın, kalbine rikkat ihsân ettiği küçük bir yavrunun îman hassâsiyetini sergilemektedir. Fakat Allâh’ın kelâmını nasıl bir tefekkür ve kalbî rikkat ile okumamız gerektiğiyle birlikte azamet-i ilâhiye karşısında bürünmemiz gereken kalbî tavıra, yâni haşyetullâh’a da işâret etmektedir. Bu hâle ulaşmanın yolunu Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyan buyurur:

    “Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibâdet eden, âhiret azâbından sakınan ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkârcı gibi) midir? (Rasûlüm!) De ki: «HİÇ BİLENLERLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU?» Ancak akl-ı selîm sahipleri ibret ve öğüt alır.” (ez-Zümer, 9)

    Buna göre Hak katında gerçek ilim, kulu Allâh karşısında takvâ ve haşyet duygularına sevk eden bir ilimdir, yâni mârifetullâhtır. Bu ilme vâsıl olabilmek içinse, âyet-i kerîmede bildirildiği üzere şu hususlara riâyet etmek îcâb eder:

    Mansûr bin Ammâr şöyle anlatır:

    Bir gece sabah oldu zannıyla dışarı çıktım. Ancak henüz sabah olmadığını gördüm. Bir evin önünden geçerken içeride birisinin dertli dertli ağlayarak şu duâyı yaptığını işittim:

    “İlâhî, çok günah işledim. Kendime yazık ettim. Maksadım Sen’in sözünü imtihan etmek değildi. Ben kendi nefsime yenik düştüm. Hem gördüm ki ne kusur işlesem Sen bir şey yapmıyorsun, Sen’in Settâr sıfatına aldandım. İşlediğim günahları câhilliğimden işledim. Hatâ ettiğimi şimdi anladım. Bana azâb etsen hâlim nice olur! Vay bana, vay bana! Yâ Rabbi! Kullarına Sırât’ı geçmelerini emrettiğin gün kimisi Cehennem’e düşecek, kimisi cennete geçecek. Acabâ bu miskin kulun hangi gruptan olur?!”

    Bu arada Cehennem’den bahseden bir âyet işitildi. İçerde münâcâtta bulunan genç, bir kez “Âh!” etti ve iniltisi kesildi.

    “Acabâ ne oldu ki sesi kesildi?” diye merak ettim. Evin yerini iyice tespit ettikten sonra evime döndüm. Sabah geldiğimde o kapı önünde bir cenâze vardı. Ne olduğunu sorduğumda annesi bana şunları anlattı:

    “–Bu ölen oğlumdur. Peygamber Efendimiz’in soyundandır. Gece olunca namazgâhında sabaha kadar ağlardı. Gündüz kazandıklarını fakirlere infâk ederdi. Cehennem âyetlerinden birini işitince dayanamadı, ağlaya ağlaya düştü ve rûhunu Hakk’a teslîm eyledi.”

    Ben de kendisine:

    “–Ey hanım, oğlun cennete girdi. Çünkü Allâh korkusundan ağlayan, cehenneme girmez. Bu hâlde canını teslîm eden hiç cehenneme girer mi? Allâh’a şükret!” dedim.[6]

    Yavuz Sultan Selîm Han, yapılan hatâ ve gâfilâne hareketlere karşı son derece celâlli bir pâdişahtı. Ancak bu celâli de, cemâli gibi Allâh’ın emirleri dâiresinde âdeta eriyip yok olmuştu. Ondaki Allâh korkusu her şeyin üzerindeydi. Bir seferinde, hazinedeki ihmallerinden dolayı vâkî olan hırsızlık sebebiyle yaklaşık kırk kişinin öldürülmelerini emretmişti. Durumu öğrenen Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi, karar icrâ edilmeden buna mânî olabilmek için alelacele ve destur bile almadan Yavuz’un yanına vardı. Hâdisenin aslını bir de Sultan’dan dinledi. Yavuz:

    “–Efendi Hazretleri! Duyduklarınız doğrudur, ancak sizin devlet işlerine karışmaya hakkınız yoktur...” şeklinde sert bir cevap verdi.

    Bunun üzerine Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi, aynı sertlikle şu mukâbelede bulundu:

    “–Sultanım! Ben size şer’î hükümleri bildirmeye geldim. Zîrâ bizim vazîfemiz sizin âhiretinizi korumaktır...”

    Yüce İslâm’ın kıldan ince, kılıçtan keskin ölçüsü karşısında sâkinleşen Yavuz Sultan Selîm Han:

    “–Umûmî ahvâlin düzelmesi için bir fırkanın öldürülmesine cevaz yok mudur?” diye sordu.

    Zenbilli Ali Efendi:

    “–Bunların öldürülmesi ile âlemin düzelmesi arasında bir alâka yoktur. Suçlarına göre cezâ gerekir...” dedi.

    Koca orduları dize getiren pâdişah, başını önüne eğdi ve kararını geri aldı. Bundan son derece memnûn olan Zenbilli, tam huzûrdan ayrılıyordu ki, tekrar geri döndü. Kendisine merakla bakan Yavuz’a:

    “–Sultanım! Birinci talebim, dînimizin hükmünü teblîğden ibâretti. İkinci bir talebim daha var ki, bu da sâdece bir ricâdır...” dedi ve ilâve etti:

    “–Sultanım! Bu mücrimlerin suçları kendilerine âittir. Ancak onlar, hapisteyken mâsum âilelerine kim bakacak? Dolayısıyla sizden ricam, verilecek cezâ bitene kadar bu mücrimlerin âilelerine nafaka bağlamanızdır.”

    Bu ikinci talebi de yerine getiren Yavuz, hiç şüphesiz ki farkında olduğu ilâhî mes’ûliyetin îcâbını îfâ ediyordu.[7]

    Yine buna benzer bir mes’elede Zenbilli Ali Efendi, Sultân’ı îkâz etmişti. Fakat Sultan, verdiği kararda kendisini haklı gördüğünden Şeyhülislâm’a evvelki gibi:

    “–Sizin vazîfeniz devlet işlerine karışmak değildir!..” demişti.

    Bu tehditkâr hitâba karşı Zenbilli Ali Efendi de pervâsız bir şekilde:

    “–Sultanım! Bunlar âhiret işlerindendir ve bizim müdâhale etmeye hakkımız vardır. Şâyet verdiğiniz yanlış karardan vazgeçmezseniz, rûz-i mahşerdeki şiddetli azâba hazır olunuz!..” dedi.

    Şeyhülislâm, bu sözlerinden sonra Sultân’a selâm bile vermeden dönüp gitti. O sıra sefer üzre olan Yavuz Sultan Selîm Han, hiç kimseden görmediği bu tavır karşısında biraz hiddetlendi ise de, hakîkati anladı ve Şeyhülislâm’ın îkâzını kabûl edip ona göre kararını değiştirdi. Zenbilli Ali Efendi’ye de özür dileyen bir mektup bıraktı.

    Cihan pâdişâhı da olsa, kalbindeki Allâh korkusu, Yavuz’u kendi arzusuna göre hareket etmekten alıkoymuştur. Şeyhülislâm’ın Allâh korkusu ise ona büyük bir cesâret vermiş, her şeyi göze alarak Yavuz gibi sert bir pâdişâhı bile hiç korkmadan ikâza sevk etmiştir.

    Zamanın vezirlerinden biri, büyük mutasavvıf Zünnûn-ı Mısrî Hazretleri’yle görüştü ve:

    “–Bana himmet buyur, gece-gündüz pâdişâhın hizmetiyle meşgulüm, iyiliğini umuyorum, fakat darılıp azarlamasından korkuyorum.” dedi.

    Zünnûn Hazretleri ağladı ve:

    “–Eğer ben, senin pâdişahtan korktuğun kadar Allah’tan korksaydım sıddîklar zümresinden olurdum.” dedi.

    HER HAYRIN VE HİKMETİN BAŞI

    Velhâsıl, “Her hayrın başı Allâh sevgisi, hikmetin başı da Allâh korkusudur.”

    Allâh’ı seven ve tanıyan bir kimse O’nun muhabbetine lâyık olamama ve azâbına dûçâr olma korkusuyla dâimâ dikkatli davranır, hayâtını ihsan kıvâmında yaşar.

    Kul, Allah’tan hakkıyla korkarsa hayâtına İslâm muhtevâsında bir istikâmet verir ve bütün dünyâ ve âhiret korkularından emîn olur. Nitekim Âlemlerin Efendisi şöyle buyurur:

    “Üç şey vardır ki münciyâttandır, insanı kurtarır: Gizli ve açıkta Allah’tan haşyet duymak, yâni korkmak, rızâ ve gazap hâlinde adâleti sağlamak, fakirlik ve zenginlik ânında iktisatlı olmak. Şu üç şey de mühlikâttan, helâk edici şeylerdendir: Kendisine tâbî olunan hevâ, cimrilik ve kişinin kendisini beğenmesi.” (Münâvî, III, 404/3471)

    Dünyâ ve âhirette huzur ve saâdete kavuşabilmek için, bu fânî âlemde Allah’tan lâyıkıyla korkarak, rükû ve secdelerimizi, duâ ve niyazlarımızı, gözyaşlarımızla yoğurmalı, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiretine nâiliyet ümîdiyle O’na ilticâ etmeliyiz.

    Dipnotlar:

    [1] el-Beyyine, 8.

    [2] er-Rahmân, 46.

    [3] Bu âyette verilen temsilden maksat, Kur’ân’ın muhtevâsının ehemmiyetini ve ona muhâtap olan insanın ne büyük mes’ûliyet altında bulunduğunu tebârüz ettirmektir. Burada şu mânâyı anlamak da mümkündür: Şâyet bir dağa insandaki gibi şuur verilmiş olsaydı, o heybet timsali eğilmez dağ bile Allâh’ın sıfatlarını bilmenin ve mes’ûliyet hissinin netîcesinde; O’nun azameti, kudreti ve kâinâttaki mutlak hâkimiyeti karşısında sonsuz bir haşyet ve tâzîmle eğilirdi. Bununla da kalmaz, Allâh’a kulluk etmek için kendini parçalardı. İnsanlar ise umûmiyetle omuzlarındaki yükü hissetmemek için direnmekte ve gaflet içinde ömürlerini tüketmektedirler. İnsanın, Allâh korkusundan ve muhabbetinden nasip alabilmesi için de iç âlemini fücurdan uzaklaştırıp takvâ hayâtı ile tezyîn etmesi zarûrîdir.

    [4] Tirmizî, Kıyâmet, 34/2472.

    [5] İbn-i Receb el-Hanbelî, et-Tahvîf mine’n-Nâr, Dımaşk 1979, s. 30.

    [6] Bkz. Darir Mustafa Efendi, Yüz Hadis Yüz Hikâye, haz. Selahaddin Yıldırım - Necdet Yılmaz, İst. 2001, s. 74-75.

    [7] Bkz. Mustafa Nûri Paşa, Netâicü’l-Vukûât, Ankara 1987, c. I-II, s. 90-91.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları

    İslam ve İhsan

    Havf ve Recâ Ne Demektir?

    Peygamberimizin Allah Korkusu

    Yazı kaynağı : www.islamveihsan.com

    Allah korkusunun alameti - Dinimiz İslam

    Allah'tan korkmak nasıl olmalıdır?

    Allah'tan korkmak nasıl olmalıdır?

    Değerli kardeşimiz,

    Allah rızası ve Allah korkusu soyut bir kavram olduğu için, bizim için ölçü olarak Hz. Peygamberin hayatı bir temel referanstır. Allah Resûlü (s.a.s.), hayatın her alanında olduğu gibi bizler için, "ibadet ve kulluk hayatı"nda da en güzel örnektir. Onun Allah'a kul oluşunu en kâmil mânâda anlayabilmek için hayatının bazı kesitlerine bakmamız gerekir. Zira kulluk, her yönüyle hayatı kuşatan, kapsamlı bir mânâ dokusunu barındırmaktadır.

    Binaenaleyh onun kulluk ve ibadet konusundaki örnek yaşantısını, 1) "Zikir ve ibadet hayatı", 2) "Zühd hayatı (Dünya hayatına bakışı)", 3) "Allah korkusu" gibi hususları tahlil etmek suretiyle ortaya koymak mümkündür.

    1) Zikir ve İbadet Hayatı

    Allah'a kul olmanın en önemli tezahürlerinden biri, hiç şüphesiz onu (c.c.) anmak ve zikretmektir. Efendimiz de kulluğunu ve gönlündeki Allah sevgisini, O'nu sürekli zikretmek suretiyle göstermiştir. Allah Resûlü her hâlinde, her nefes alış-verişinde, ayakta iken, otururken, yatarken, kalkarken, uyurken, uyanıkken dâima Allah'la beraber olduğunun şuurundadır ve onu zikirle meşguldür. Emrettiği ve yasakladığı şeyler, koyduğu kaideler, verdiği hükümler, yaptığı işler, Allah'ın isim ve sıfatlarıyla alâkalı söz ve duaları, onun Allah'ı zikri olarak kabul edilir.

    Efendimiz'in zikir ve ibadet hayatı, bu konuda ifrat ve tefritten uzak, Allah'ın rızasına uygun bir hayat sürmek isteyen mü'minler için güzel bir örnektir. O (s.a.s.) bu konuda özellikle bazı hususlara riayet edilmesine itina gösterirdi:

    Resûlullah (s.a.s.), toplu hâlde Allah'ın anılıp zikredildiği meclisleri "cennet bahçeleri" diye tavsif etmiş ve onlardan azamî ölçüde istifade edilmesini istemiştir. (Tirmizi, Daavât 82) Ashab'ın önde gelenlerinden Ebû Saîd el-Hudrî'nin (r.a.) naklettiği bir hadîs-i şerîfte Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır:

    Gece İbadetlerine İtina Göstermek

    Allah Resûlü, her gece uyanarak Allah'ı zikretmiş, dua ve istiğfarda bulunmuş ve namaz kılmıştır. Yüce Allah, Resûlü'ne hitapla geceyi en güzel şekilde ihyâ etmesini ifade buyurmuştur:

    Efendimiz (s.a.s.), Ashab'ını ve mü'minleri de gece ibadetine teşvik etmiş; gece boyunca hiç uyanmaksızın uyumayı hoş karşılamamıştır. En çok hadîs rivayetiyle tanınan sahabîlerden Hz. Ebû Hüreyre'nin naklettiği bir hadîs-i şerîfte, Efendimiz; "İnsan uyuyunca Şeytan'ın, onun ense köküne üç düğüm attığını, uyanıp Allah'ı zikrettiği zaman bu düğümlerden birinin çözüldüğünü, abdest alıp namaz kıldığında da düğümlerin kalan ikisinin çözüleceğini" (bk. Buharî, Teheccüd 13.) ifade buyurmuştur.

    Sahabeden İbn Abbas'ın (r.a.) anlattığına göre, o bir gece Resûlüllah'ın (s.a.s.) yanında kalmıştı. Geceleyin Allah Resûlü (s.a.s.) uyanarak önce misvakla ağzını temizleyip abdest almış; akabinde Âl-i İmrân sûresinden bazı âyetleri okumuş; sonra on üç rekat namaz kılmış; Hz. Bilâl'in sabah ezanını okuması üzerine kalkıp iki rekat namaz kılmış ve sonunda da şu duayı yapmıştı:

    Allah Resûlü, bazı geceler ayakları şişinceye kadar namaz kılar, Allah'ı (c.c.) zikrederdi. Ashab'dan Muğîre b. Şu'be (r.a.): "Ey Allah'ın Elçisi! Allah senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışladığı hâlde, neden hâlâ kendini bu kadar zorluyorsun?" diye sual edince: "Şükreden bir kul olmayayım mı?" buyurmuştu. (Buhârî, Rikâk 20)

    Efendimiz (s.a.s.) nafile ibadetler için çoğunlukla gece saatlerini seçerdi. Bu durum, gündüz saatlerinde daha çok devlet işleri ve insanlarla meşguliyetin, O'nun bütün zamanını almasından kaynaklanmış olabilir. Ayrıca gece ibadetinin sâir zamanlarda yapılan ibadetlerden daha faziletli olduğunu da Peygamberimiz haber vermişlerdir. (Nevevî, Ezkâr, s. 83–84) Allah Resûlü, Vitir namazını da gecenin başında, ortasında veya sonunda kıldığı olmuştur. (Ebû Dâvûd, Tefrîu ebvâbi'l-vitr 7,8)

    Efendimiz (s.a.s.), gündüzleri de nafile ibadet yapardı. Farz namazların önce veya sonrasındaki sünnet namazları, duhâ namazı, yağmur duası ve namazı, kusûf ve husûf namazları (güneş ve ay tutulmasına binaen kılınan namazlar), sefer namazı, mescide girildiğinde kılınan tahiyyetü'l-mescid namazı gibi nafile namazları da îfâ etmiştir. Nitekim Hz. Âişe Vâlidemiz'e O'nun nafile ibadetleri sorulduğunda, o şöyle cevap vermiştir:

    İbadet, zikir ve dua ile meşguliyet, kalbin susuzluğunu giderip dünyayı hor ve hakir göstermektedir. Dolayısıyla insan, dünyayı kaybetmekle üzülmemeli, kazanmak ve bulmakla da sevinmemelidir. Mü'min bir kul şunu iyi bilmelidir ki, ibadet şuuruyla yapılan amellerden elde edilecek mânevî/uhrevî kazanımlar, Allah katında daha hayırlı ve daha makbuldür. (Şûrâ sûresi, 42/20)

    İbadet Hayatında Devamlılık ve İtidal

    Allah Resûlü (aleyhisselâm) bütün geceyi veya zamanı ibadetle geçirmeyi tavsiye etmemiştir. (Nesaî, Sıyâm 35) Hattâ Ashab'ın gece nafile namaz kılmak için mescide devamını da hoş karşılamamıştır.

    Resûl-i Ekrem'in vahiy kâtiplerinden Zeyd ibn Sâbit'ten (r.a.) rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) Ramazan'da birkaç gün teravih namazlarını Ashab'ıyla birlikte cemaatle kılmıştı. İlerleyen günlerde cemaatin çoğaldığını görünce, mescide çıkmamış ve sonra onlara şöyle hitap etmişti:

    Efendimiz'in (s.a.s.) bazı gecelerde yaptığı uzun ibadetlerin yanı sıra, Hz. Âişe Vâlidemiz'in anlattığına göre, O'nun bütün gece sabaha kadar namaz kıldığı veya ibadet ettiği, Ramazan orucu dışında aralıksız bir ay boyunca oruç tuttuğu görülmemiştir. (Müslim, Müsâfirîn 141) Ayrıca ibadetler konusunda ifrat ve tefritten kaçınmak gerektiği mesajını vermiştir:

    Dolayısıyla Allah Resûlü, insanların amellerine güvenmeleri yerine, güçleri nispetinde yaptıkları amelleriyle Allah'a yakınlaşmanın, onun rahmetine sığınmanın yollarını aramalarını istemiştir. Mü'min bir kul, az da olsa süreklilik arz eden ve samimiyetle îfâ edilen ibadet ve taatın makbul olduğunun şuurunda olmalıdır. O hâlde Allah'a ibadet ve zikir, sadece O'na kulluğun, onu sevmenin, onun karşısında kendini aciz hissetmenin, ona karşı sonsuz saygı duymanın ve itaatın en son neticesidir.

    2) Zühd Hayatı (Dünya Hayatına Bakışı)

    Zühd, dünyaya ve dünyalık şeylere karşı hırs ve rağbeti terk etmek mânâsına gelir. Zühd olarak isimlendirilen hâl, bir şeye olan arzu ve isteği ondan daha iyisine çevirmekten ibarettir. Zühdde, daha iyiye yönelme söz konusudur.

    Allah'tan başka hiçbir şeye değer vermeyen insan, kâmil mânâda zühd sahibi kabul edilir. Bununla birlikte kişinin kendisine ve bakmakla yükümlü olduğu kimselere yetecek kadar kazanması ve elinde mal bulundurması zühde aykırı değildir. Ancak fazlasını ihtiyaç sahiplerine vermek zühdün bir gereğidir.

    Zühd hayatının temelini Kur'ân-ı Kerîm'de aramak gerekir. Yüce Allah dünyaya bakışın nasıl olması gerektiğini birçok âyette açıklamaktadır:

    Kur'ân'da, dünya nimetlerinin bir imtihan vesilesi olduğu, dünyanın faydasının pek az, Allah'ın vereceği karşılığın (sevabın) ise daha hayırlı olduğu anlatılarak hakikatte insanın yaşadığı hayatı nasıl okuması gerektiğine işaret edilmektedir. (bk. Mü'minûn, 23/56; Nisa, 4/77; Kasas, 28/80)

    Allah Resûlü (s.a.s.) insanların en zâhid olanıydı. Kendisine pek çok fetihler nasip olduğu ve önemli miktarda dünya malı elinden geçtiği hâlde, O, ailesinin nafakasını temin için ‘zırhı bir Yahudi'de rehin' olarak hayata gözlerini yummuştu. (Buharî, Buyû' 15)

    Bir adam, Efendimiz'den, yaptığı takdirde Allah'ın ve insanların sevgisine mazhar olacağı bir amel tavsiye etmesini istemişti. Allah Resûlü ona:

    Hz. Âişe Validemiz, Peygamberimiz'le aile efradının Medine'ye gelişlerinden Allah Resûlü'nün vefatına kadar, üç gece üst üste buğday ekmeğinden doyasıya yemediklerini anlatır. (Buharî, Rikâk 17) Peygamberimiz'in evinde bazen bir ay müddetle ateş yanmaz ve bu müddet içinde nafakaları sadece kuru hurma ile sudan ibaret olurdu. (Müslim, Zühd 26)

    Efendimiz'in dünya malına karşı zâhidane bir hayat sürdüğü ve mal zenginliğine değil gönül zenginliğine talip olduğu açıktır. (Buharî, Rikâk 15) Nitekim Allah, Mekke vadisini altın yapıp emrine vermeyi teklif ettiği hâlde O (s.a.s.) bunu talep etmeyip Rabbi'nden şunu istemiştir:

    Kur'ân-ı Kerîm de:

    mealindeki âyetle bu hususa işaret etmiştir.

    Ancak bu âyet ve hadîsler, başkasına el-avuç açmayı gerektiren yoksulluğa bir teşvik olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Zira İslâm, zilleti gerektiren fakirliği hoş karşılamamıştır. Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) da fakirlik fitnesinin şerrinden, her şeyi unutturan fakirliğe sürüklenmekten Allah'a (c.c.) sığınırken (İbn Hanbel, Müsned, 6/57); fakirliğin neredeyse küfürle eşdeğer olacağına işaret etmiştir. (Beyhakî, Şuabu'l-İmân, 5/267)

    Hâsılı, zühd, Allah sevgisinin, kalb ve gönül huzurunun, hayrı elde etmenin, hikmetin ve mutluluğun, dünyayı hakir görüp âhirete yönelmenin, insanlara karşı şefkat ve merhamet sahibi olmanın, dolayısıyla insanları sevmenin kaynağıdır.

    3) Allah Korkusu

    Korku, ilk bakışta Allah sevgisine zıt gibi görünse de, gerçekte Allah sevgisiyle iç içedir. Sevgi, Allah'ı hakkıyla bilip tanımak demek olan marifetin bir meyvesi, korku da Allah'ı gereği gibi bilmenin bir neticesidir. Allah'ı (c.c.) tanıma ufku (marifet) arttıkça, Allah korkusu da onunla birlikte artmaktadır. Hz. Peygamber'in (aleyhisselam)

    sözleri buna işaret etmektedir.

    Allah'ı hakkıyla bilip, sadece O'ndan korkanlar, yaşamanın sevincine ve hayatın zevkine ulaşmış olurlar. Allah'tan korkan kişi, bütün korkuları aşmış ve O'nunla ünsiyet kazanmış olur. Marifet ve korku, Allah'tan utanmayı, O'nu yüce bilmeyi, murakabe, sevgi ve tevekkülü, sadece O'na ibadet etmeyi, O'nun rızasını kazanmayı ve O'nun emrine boyun eğmeyi gerektirir.

    Allah korkusu, O'na karşı saygı ve sevginin bir neticesi olan takvaya ulaşmanın da yoludur. Takva ise, bütün amellerimizi içine alan bir mahiyet arz eder. Yüce kitabımız Kur'ân, Allah sevgisi kadar Allah korkusu üzerinde de durmaktadır. Bu meyanda Yüce Allah buyuruyor ki:

    Zira bilenler ve düşünüp anlayanlar âlimlerdir. (Ankebût sûresi, 29/43) Efendimiz'in ifadesine göre de, kişiye ilim olarak Allah'tan korkması kâfidir. (Darimî, Mukaddime, 30)

    Peygamberimiz'in amcasının oğlu İbn Abbas (r.a.) der ki:

    Kur'ân-ı Hakîm, hidayet ve rahmetin, Allah'tan korkanların vasfı olduğunu bildirmiştir. (bk. A'râf, 7/154) Yine,

    Allah katında en üstün olanlar da Allah'tan en çok korkanlardır. (Hucurât, 49/13)

    Peygamber Efendimiz'de müşahede ettiğimiz Allah korkusu, Kur'ân'ın bu konudaki tavsiyelerinin en mükemmel şekilde O'nun hayatına aksetmesinden ibarettir: Seven, sevdiğinin hoşnut olmadığı bir işi yapmaktan korkup çekinir. Böyle bir korku, tamamen sevgi ile alâkalıdır. Efendimiz'in hayatında gördüğümüz korku hâli de, O'ndaki Allah sevgisiyle orantılıdır. Sevgisi, korkusu ve itaati, marifetinin, yani Allah'ı tanıyıp bilmesinin neticesidir. Allah Resûlü'nün

    ifadesi, böyle bir gayeye mâtûftur.

    Resûl-i Ekrem (s.a.s.) Allah korkusundan dolayı gözyaşı dökmüş, ağlamayı tavsiye etmiş ve bu hâlin günahların affına ve Cennet'e girmeye vesile olacağını ifade buyurmuştur. Ebû Ümâme (r.a.), Efendimiz'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

    Allah Resûlü'nün devamlı hüzünlü, düşünceli ve rahat olmayan bir hâli vardı. Nitekim O buyuruyor ki:

    Tabiatta cereyan eden bazı hâdiseler, her defasında Allah Resûlü'nü endişeye sevk etmiştir. Bu endişeler, tamamen Allah korkusuyla alâkalıdır. Efendimiz (s.a.s.), gökyüzünde siyah bir bulut görse, yüzünün rengi değişir, bazen ona doğru bakar, sonra evine girer tekrar çıkardı. Bunlar endişe alâmetiydi. Allah Resûlü bu hâliyle ilgili şu açıklamayı yapmıştır:

    Bu hâdise, Resûl-i Ekrem'in her ân teyakkuzda olduğunu ve bunu başkalarına da öğretmek istediğini göstermektedir.

    Allah Resûlü (s.a.s.) günlük hayatta karşılaştığı hâdiseler karşısında asla korkuya kapılmazdı. Başkasında misâline rastlanmayacak derecede cesur ve korkusuzdu. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) bu tür korkulardan Allah'a sığınmıştır. Sahabe, Efendimiz'in cesaretine savaş meydanlarında şahit olmuştu. Huneyn Savaşı'nda ordunun dağılıp korkuyla kaçıştığı anlarda, büyük bir cesaret örneği göstermiş ve Allah'ın inâyetiyle ordunun yeniden toparlanmasını sağlamıştı. (Buharî, Cihâd 52)

    Makalemizi Hz. Ali'nin (r.a.), Efendimiz'den naklettiği bir hadîs-i şerîf ile bitirelim: Allah Resûlü'ne yolunun (sünnetinin) ne olduğu sorulunca, O (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir:

    İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz'e sonsuz salât ve selâm olsun!..

    Dipnotlar:

    1. İsmail b.Muhammed el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ ve Muzîlu'l-İlbâs, 1/421.
    2. Kadî İyâz, eş-Şifâ bi Ta'rîfi Hukûki'l-Mustafâ, 1/289.

    (Prof. Dr. Osman GÜNER)

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet

    Yazı kaynağı : sorularlaislamiyet.com

    Allah Korkusu ile İlgili Ayetler - Kuran Meali

    Allah Korkusu ile ilgili ayetler, Allah Korkusu ayetleri

    Korkuların İlacı: Allah Korkusu

    Korkuların İlacı: Allah Korkusu

    Korku tabii bir duygudur ve her insanda değişik biçimlerde ortaya çıkar. Bizleri yaratarak hayat bahşeden ve hayatımızı sürdürmemiz için her türlü nimeti ve imkânı var eden Yüce Rabbimiz, korkulması gereken gerçek makamın kendisi olduğunu bildirerek; "Sadece benden korkun." (Bakara 40) buyurmuştur. Bu ilahî buyruğun yer aldığı ayet-i kerimenin tamamının anlamı şöyledir:

    “Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü tutun ki ben de size verdiğim sözü tutayım ve sadece benden korkun.”

    İlahî gazabı celbedenler

    İsrâil, Yakub a.s.'ın lakabıdır. Allah Tealâ, Hz. Yakub gibi seçkin bir kuluna nisbet ederek andığı Tevrat ehli yahudilere hitap ederek, kendilerine vermiş olduğu büyük nimeti hatırlamalarını emretmektedir. Bu büyük nimet, 'kitap' ve 'peygamberlik'tir. Medine’ye hicret eden Rasul-i Ekrem Efendimiz s.a.v. onlara İslâm’ı, Kur’an’ı ve kendisini arz etmiş ve beklenilen peygamberin kendisi olduğunu belirtmişti. Yahudiler bir peygamberin geleceğini biliyor ve onu bekliyorlardı. Allah Tealâ onlara sözlerinde durmalarını hatırlattı ve ahitlerini bozmaktan kaçınmalarını, sadece Allah’tan korkmalarını emretti. Onlar yine bu emri de yerine getirmediler. Allah’tan korkmayarak sapıklıklarını sürdürdüler.

    Allah Tealâ ahitlerini bozanları, zalimleri, zorbaları, topluma eziyet ve işkence edenleri, büyüklük taslayanları elbette hesaba çekecek ve cezalandıracaktır. “Şüphesiz Rabbinin yakalayıp tutuşu pek şiddetlidir.” (Büruc 12) mealindeki ayet-i kerimede, O'nun hesaba çekmesinin ve cezalandırmasının çok şiddetli olacağı hatırlatılmakta ve onların feci sonları haber verilmektedir. Kur'an-ı Kerim’de buna benzer tehditleri ihtiva eden “vaîd ayetleri” dediğimiz ayetler epeyce bir yer tutar. Allah Tealâ, Kur'an-ı Kerim’de zalimlikleri ve taşkınlıkları sebebiyle helâk edilen kavimlerden ve onların perişan yurtlarından bahseder. Nuh ve Lût peygamberlerin kavimlerinin akıbeti, Âd, Semûd ve Medyen halkının acıklı sonu, Firavun’un ibret dolu hayatı ve korkunç ölümü bu misaller arasındadır. Şu ayetler bunun çok sayıdaki misallerinden birini teşkil eder:

    “İşte Rabbin, kasabaların zalim halkını yakaladığı zaman böyle yakalar. Çünkü O’nun yakalaması, çok acı ve çok çetindir. Şüphesiz ahiret azabından  korkanlar için  bunda elbette ibret vardır. O gün bütün insanların bir araya toplandığı bir gündür ve o gün bütün mahlukatın hazır bulunduğu bir gündür. Biz onu sadece sayılı bir süre için erteliyoruz. O gün geldiği zaman hiç kimse O’nun izni olmadan konuşamaz. Oraya toplananlardan kimi bahtsız, kimi bahtiyardır. Bahtsızlar ateştedirler. Onların orada bir soluk alıp verişleri vardır ki!..” (Hûd 102-106)

    Bu ve benzeri daha pek çok ayet-i kerimede, Allah Tealâ’nın emir ve yasaklarına karşı gelen; küfür ve şirkte, zulüm ve azgınlıkta ısrar eden toplumların sonunun, önceki milletlerin akıbetinden farklı olmayacağına dikkat çekilir. Bunlardan ibret almamız istenir. Efendimiz s.a.v.: “Allah Tealâ, zalime, zulmünden vazgeçmesi için bir süre  tanır. Neticede onu yakaladı mı, artık bırakmaz.” buyurmuş, sonra da: “Rabbin kasabaların zalim halkını yakaladığı zaman böyle yakalar!” (Hûd 102) ayetini okumuştur. (Tirmizî, Tefsîr, 12)

    İçeri o girince

    Allah korkusu insana her türlü hayrın kapısını açar ve onu bütün kötülüklerden korur. Allah Tealâ'ya karşı duyulan saygı ve korkunun mümin kişiye neler kazandırdığını güzel bir biçimde anlatan bir hadis-i şerifi, Muhammed b. Sa‘d babası Sa‘d b. Ebu Vakkas r.a.'dan şöyle nakleder:

    "Ömer r.a. Rasulullah s.a.v.'in yanına girmek için izin istedi. Bu sırada Allah Rasulü'nün yanında Kureyşli kadınlar bulunuyordu. Kadınlar Rasulullah'tan bazı isteklerde bulunuyorlar ve kendilerine daha çok vermesini istiyorlardı. Bu konuşma sırasında kadınların sesi Rasulullah'ın sesinden yüksek tonda idi. O, Ömer'e izin verince bu kadınlar hemen perdeye doğru koşuştular. Ömer huzura girdiğinde Rasulullah s.a.v. (kadınların haline) gülüyordu. Ömer r.a.:

    – Allah senin yüzünü hep güldürsün ey Allah'ın Rasulü! Babam anam sana feda olsun, sizi güldüren nedir, diye sordu. Hz. Peygamber s.a.v.:

    – Yanımda bulunan şu kadınların haline hayret ettim. Senin sesini işitince hemen perdeye doğru koştular, buyurdu. Ömer r.a.:

    – Babam anam sana feda olsun, sen onların saygı ve hürmetine benden daha layıksın, dedi. Sonra kadınlara dönerek şöyle seslendi:

    – Ey kendi kendilerinin düşmanı kadınlar! Rasulullah'tan çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?!

    Kadınlar ona şöyle dediler:

    – Evet, sen Rasulullah'tan daha şiddetli ve katısın!

    Bunun üzerine Rasulullah s.a.v. şöyle buyurdu:

    – Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki ey Hattab'ın oğlu, şeytan sana hiç yaklaşamaz. Sen bir yola girsen, şeytan mutlaka senin bulunduğun yoldan başka bir yola girer!" (Buhârî, Bed’ü'l-Halk 11, Ashâbi'n-Nebî 6, Edeb 68; Müslim, Fezâilü's-Sahâbe 22; Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ 7/304, 9/88; Ahmed, el-Müsned, 3/71-72, 144-145, 169)

    İblisin çekindiği kimseler

    Allah korkusu gönlüne yerleşmiş, kalbine kök salmış kimseler, bunun kendilerine sağladığı faydayı hem bu dünyada hem de ahirette görürler. Dünyada iken Allah Tealâ'nın yasakladığı kötülüklerden bu sayede uzak kaldıkları gibi, diğer korkulardan da kurtulmanın yolunu bulmuş olurlar. İlahî korkudan uzak yaşayanlar ise kendilerince diledikleri gibi yaşarken, ilahî gazap ve cezalandırmanın kendilerine hemen erişmemesine, belli bir süre mühlet verilmiş olmasına aldansalar da, nihayetinde Rablerinin huzuruna çıkarak hesap verecek ve hak ettikleri cezaya çarptırılacaklardır.

    Şeyh Kelâbâzî rh.a. yukarıda nakletmiş olduğumuz hadis-i şerifi açıklarken şöyle der:

    Bu hadisin zâhirine bakan birinin aklına şu soru gelebilir: Acaba şeytan Hz. Ömer r.a.'dan çekiniyor da Hz. Peygamber s.a.v.'den çekinmiyor mu? Şeytan kadınların orada bulunması sebebiyle orada hazır olmuştu. Hz. Ömer r.a.'ın gelmesiyle kaçıp gidince kadınlar da hemen perdenin arkasına koştular. Nebî s.a.v. ise bunları müşahede etmekteydi. Elbette Rasul-i Ekrem s.a.v. Hz. Ömer r.a.'dan derece olarak daha yüksek, mertebe olarak daha üstündü. Ömer r.a. bile Rasulullah'tan çekinirken, şeytanın ondan çekinmemesi mümkün mü?

    Bu soruya şöyle cevap verilebilir: Bu hadis-i şerifte, Rasul-i Ekrem s.a.v.'in huzurunda şeytanın hazır bulunduğuna delalet eden bir mana yoktur. Burada Hz. Peygamber, kadınların Hz. Ömer'den çekinmelerinin sebebini haber vermekte ve şöyle demektedir: "Şeytan bile senden çekinirken, bu kadınlar nasıl çekinmesin!" Eğer mevcut durum şeytanın hazır bulunmasını gerektiren bir halde olsaydı, bu durumda o hal masiyet içeren bir hal olurdu. O zaman da Rasulullah s.a.v. bu kötülüğe engel olur, kadınları bundan menederdi. Allah Rasulü'nün böyle bir şey yapmadığı bilindiğine göre, o kadınların halinin şeytanın hazır bulunduğu Allah'a isyan hali üzere olmadığı kesin biçimde anlaşılmış olur.

    "Kadınların sesi Rasulullah'ın sesinden yüksek tonda idi" sözü şu anlama gelebilir: Bu sözlerle kadınların seslerinin daha yüksek çıkması değil, sayılarının daha çok olması sebebiyle daha ziyade onların seslerinin duyulmakta olduğu kastedilir. Eğer gerçekten kadınların seslerinin yüksek çıkması kastediliyorsa, bu durumda söz konusu hadisenin, müminlerin seslerini Rasulullah s.av.'in sesinin üzerine çıkarmalarını yasaklayan Hucurat suresinin ilgili ayetinin inmesinden önce yaşanmış olabilir.

    Diğer taraftan, şeytanın Hz. Ömer r.a.'dan korkarken Hz. Peygamber s.a.v.'den korkmaması mümkündür. Bunun açıklaması şudur: Şeytan eğer Hz. Peygamber'den korksa ve çekinse, bu durum şu iki sebepten birine dayanırdı. Ya yüceliğinden ve tazim duygusundan dolayı korkması gerekirdi. Böyle bir korku ve çekinme fazilettir, fakat bilindiği gibi şeytan faziletten en uzakta olan varlıktır. Yahut başına gelebilecek cezalandırma korkusundan dolayı Hz. Peygamber s.a.v.'den korkması gerekirdi. Halbuki Peygamber s.a.v. onu hafife aldığından ve kendisine değer vermediğinden şeytanı cezalandırmada aceleci değildi. Çünkü şeytanın kendisini fitneye düşürmesinden ve vesvese vermesinden korkmuyordu. Gerçekten de şeytan bundan ümidini kesmişti, ona vesvese vermiyor ve kendisine yaklaşmıyordu. Cezalandırmayacağından emindi, Rasulullah'ın haline aldanarak ondan çekinmiyordu. Allah'ın mekrinden de kendini güvende görüyordu. Bu iki hal, yani Allah'ın rahmetine güvenerek aldanmak ve tuzağından kendini güvende görmek, şeytanın belirgin iki sıfatıdır.

    Hz. Ömer r.a. ise şeytanın fitnesinden ve vesvesesinden korkmaktaydı. Bu yüzden şeytana karşı hazırlıklı ve tetikte durmakta, onunla mücadele etmekteydi. Onun bu hazırlıklı ve tetikte olma hali şeytanı korkutmaktaydı. Bu yüzden ondan sakınmak maksadıyla Hz. Ömer'in girdiği yolu ve sokağı terk etmekteydi. Rasul-i Ekrem s.a.v. ise şeytana aldırış etmiyor, hafife aldığı ve küçümsediği için onu hiç düşünmüyordu. O'na göre şeytan bir hiçti. (Kelâbâzî, Bahrü'l-Fevâid, 1/366)

    Ebu Hanîfe, Hammâd'dan o Mücâhid'den ve Saîd b. Cübeyr'den şöyle dediklerini rivayet eder: "Şeytan herhangi birinizden, sizin ondan kaçmanızdan daha şiddetli kaçar. Sizden birine musallat olursa sakın ondan kaçmasın; kaçarsa üzerinize biner. Bunun yerine siz ona saldırın ki o sizden kaçsın!" (Ebu Yûsuf, el-Âsâr, s. 128)

    Büyüklerden biri şöyle der: "Eğer Allah Tealâ şeytandan kendisine sığınılmasını emretmeseydi, ben ondan istiâzede bulunmazdım!"

    Eğer düşman bilinip ona karşı hazırlık yapılırsa şeytan, yaklaşamayacak kadar yorgun ve bitkin düşürülmüş olur. Şu hadis-i şerifte ifade edilenlere dikkat buyurunuz:

    "Müezzin ezan okuduğunda, şeytan arkasını döner ve yellenerek (düşmanlık göstererek) kaçar!" (Buhârî, Amel fi's-Salât 18, Bed’ü'l-Halk 11; Müslim, Salât 16, 17, 18, 19, 83; Ahmed, el-Müsned 13/486, 25/89, 194; Mâlik, el-Muvatta’, Salât 1; Dârimî, Salât 11)

    Kendisine kastı olmayana karşı şeytanın durumu böyle olunca, kendisine karşı hazırlıklı olan, Allah'ı zikrederek O'na sığınanlara karşı durumu nasıl olur? Bununla birlikte peygamberler ve büyük velîler diğerlerinden farklı olarak ona aldırmaz ve onu hiç düşünmezler. Şeytan onları da kandıracağını zanneder, fakat kendisi aldanır. Başkalarına kurduğu tuzakların onlara da geçerli olacağını umarak onlara yaklaşır; fakat zarar veremediği gibi, ateşe karşı kendini güvende gören ve yaklaşarak yanan kelebek gibi kendisine zarar verir.

    Korkuları korkutanlar

    Allah Tealâ'ya olan güveni, korkusu ve tevekkülü sebebiyle kendisini güvende gören, bu sebeple hiçbir korkuya iltifat etmeyen ve onunla meşgul olmayan kimseyi Allah Tealâ korku ve kaygılardan emin kılar.

    Bu emniyette kılınma hali, bazen yırtıcı ve saldırgan hayvanlara karşı bile olabilir. İbn Ömer r.a.'dan gelen şu hadis-i şerif böyle bir olayı anlatır:

    Abdullah b. Ömer r.a. bir yolculuğa çıkmıştı. Bir de baktı ki insanlar yolun ortasında toplanmış vaziyetteler. İbn Ömer "Neden buradasınız?" diye sordu. Dediler ki "Şu aslan insanların geçeceği yolu kesmiş!" Bunun üzerine İbn Ömer indi, yürüyerek gitti, aslanı kulağından tuttu ve yoldan uzaklaştırdırdıktan sonra şöyle dedi: "Senin hakkında Rasulullah s.a.v. doğruyu söylemiş! Ben O'nun şöyle buyurduğunu işittim:

    "Eğer âdemoğlu Allah'tan başkasından korkmazsa, Allah ona başkasını musallat etmez (korkulacak durumda bırakmaz). Âdemoğlu umudunu bağladığı şeye bağlı kılınmıştır. Eğer âdemoğlu Allah'tan başkasına umut bağlamış olmasaydı, Allah da onu başkasına muhtaç bırakmazdı!" (Hakîm et-Tirmizî, Nevâdirü'l-Usûl 1/176, 3/80, 4/147; Kelâbâzî, Bahrü'l-Fevâid 1/369; İbn Asâkir, Târîhu Dımeşk 31/171; Hatlî, et-Dîbâc, s. 112)

    Ebu Abdullah b. Cellâ rh.a.'e "Allah'tan korkan kişi kimdir?" diye sorulunca; "Korkulardan kendisini kurtaran kişidir!" karşılığını vermiştir.

    Büyüklerden birine sormuşlar: "Allah'tan korkan kişi kimdir?" Şöyle demiş: "Korkuların kendisinden korktuğu kişi!"

    Böyle kişi, Allah Tealâ'nın korkusunun kendisine tamamen hâkim olmasıyla adeta büsbütün korkuya dönüşmüş ve her şeyin kendisinden korktuğu kişidir. Tıpkı "Cehennem kıyamet günü 'Çabuk geç ey mümin, nurun alevimi söndürecek!' der." hadis-i şerifinde ifade buyrulduğu gibi. (Hakîm et-Tirmizî, Nevâdirü'l-Usûl 1/128, 2/306; İbn Adî, el-Kâmil 8/130; Temmâm, el-Fevâid I, 375; Ebû Nuaym, el-Hilye 9/329; Beyhakî, Şu‘abü‘l-Îmân 1/578)

    İşte Hz. Ömer r.a. da, Allah korkusunu bütün varlığına tamamen yerleştirdiği için korkuların kendisinden korktuğu vasıftaydı. Nebî s.a.v. de Rabbini müşahedesi sayesinde bütün korkulardan emniyette bulunanların vasfını taşımaktaydı.

    Müminlerin sahip olması gereken en önemli niteliklerden biri, Allah korkusunu her şeyin üstünde tutmalarıdır. Bunun göstergesi de, O'nun emirlerine karşı gelmekten sakınmalarıdır. Şu ayet bizi bu konuda uyarır. “Allah sizi kendisinin emirlerine karşı gelmekden sakındırır.” (Âl-i İmrân 28).

    Allah Tealâ’nın bizi sakındırdığı, yapmamızı istemediği her şey, hem dünyada hem de ahirette bizim yararımızadır. Müminin hayatı Rabbinin çizdiği sınırlar içinde olmalıdır. Bu sınırları aşan, tehlikeye düşmüş olur. Mümin bir kişi, din kardeşlerine ve İslâm’a zararı dokunacak, dine aykırı düşecek tarzda kâfirlerle dostluk ve işbirliğine de girmez. Diğer taraftan müminler, bütün insanlara karşı olumlu yaklaşmaktan, âdil davranıştan, iyilik yapmaktan men edilmemiştir. 

    Allah’a ve ahiret gününe inanmayarak sadece gününü gün etmeye bakan bazı kişiler, fertlerin ve toplumların başına gelen büyük felaketleri günah ve isyan ile alakalı görmeyip, tesadüflere bağlı tabiat olayları diye değerlendirirler. Allah’a inanan akıl ve izan sahipleri ise bu olaylarda Allah’ın güç ve kudretini, zalimlere ve azgınlara verdiği ibret derslerini görürler. Nitekim daha önceki kavim ve ümmetlerin helâkinden önce onlara gönderilen peygamberler, uğrayacakları kötü akıbeti haber vermişlerdi. Bu haberler aynen gerçekleşti. Rasul-i Ekrem s.a.v.'den sonra bir peygamber gelmeyeceğine göre, Kur’an ve Sünnet’in bu yöndeki uyarılarına iyice kulak vermek gerekir.

    Allah Tealâ'nın ve Rasulü s.a.v.'in bizi sakındırdığı, yapmamızı istemediği her şey, hem dünyada hem de ahirette bizim lehimizedir. Müminlerin sahip olması gereken en önemli niteliklerden biri, Allah korkusunu her şeyin üstünde tutmalarıdır. Bunu elde eden kimse, bütün hayırları elde etmiş sayılır.

    Yazı kaynağı : semerkanddergisi.com

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap