Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    ahmet mithat paşa nereye sürgün edildi

    1 ziyaretçi

    ahmet mithat paşa nereye sürgün edildi bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Midhat Paşa

    Midhat Paşa

    Ahmed Şefik Midhat Paşa (d. 18 Ekim 1822, İstanbul - ö. 8 Mayıs 1884, Taif), Osmanlı devlet adamı, iki kez sadrazam, Tuna, Aydın ve Suriye Valisi, ilk Osmanlı anayasası olan Kânûn-ı Esâsî'yi hazırlayan kurulun başkanı.

    Midhat Paşa, Padişah Abdülaziz (1861-1876) döneminde savunduğu reform politikalarıyla tanınmış ve iki kez sadrazamlık yapmıştır. Valilikteki başarılarını sadrazamlığında gösterememiş, ilk sadaretinde Mısır’a dış borçlanma yetkisi veren fermanı yayınlayarak Mısır’ın İngiliz hâkimiyetine girmesine sebep olmuştur. Ayrıca açığı olan bütçeyi fazla vermiş gibi göstermesi, görevden alınmasına sebep olmuştur. 1876’da Abdülaziz’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan askeri darbenin liderlerinden biri olmuş, aynı yıl padişah V. Murat’ın tahttan indirilerek II. Abdülhamid’in tahta geçirilmesi olayında da belirleyici rol oynamıştır. Abdülhamid döneminde 2. sadareti başlamıştır. Abdülhamid’in 23 Aralık 1876’da ilan ettiği Kanun-u Esasinin mimarlarından biridir. Balkanlarda Rusya’nın kışkırtmalarıyla çıkan ayaklanmalar ve Rusya’nın savaş tehditleri karşısında, padişahın karşı görüşü ve Lord Salisbury’nin uyarılarına rağmen[1] İngiltere’nin yardım edeceğine inanarak İmparatorluğu Rusya ile savaşa sürüklemiş ve bu savaş Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihindeki en büyük felaketlerden biri olan 93 Harbi olarak tarihe geçmiştir. Bu olaylardan kısa bir süre sonra Mithat Paşa Abdülhamid’in gözünden düşerek sürgüne gönderilmiş, 1881’de Abdülaziz’e suikast şuçlamasıyla Yıldız Sarayı’nda kurulan Yıldız mahkemesi tarafından idama mahkûm edilmiştir.[2] Cezası Abdülhamid tarafından Taif’te hapis cezasına çevrilmiş ancak üç yıl sonra muhafızları tarafından öldürülmüştür. Cinayetin II. Abdülhamid’in emriyle işlendiğinden şüphelenildiyse de kesinlikle kanıtlanamamıştır.

    Mithat Paşa Tanzimat reformlarını gerçekleştiren kuşağın önde gelen temsilcilerinden biridir. Ancak Tanzimat’ın asıl lider kadrosunu oluşturan Mustafa Reşit, Âli ve Keçecizade Fuat Paşalarca fazla radikal ve istikrarsız bulunarak dışlanmış ve nispeten geç yaşta ön plana çıkma olanağı bulabilmiştir. 1860’larda Tuna ve Bağdat vilayetlerindeki başarılı reform çalışmaları Mithat Paşa’nın kariyerinin zirve noktası olarak görülür. 1870’lerdeki iki kısa sadrazamlığı siyasi çatışmaların ve büyüyen mali krizin gölgesinde kalmıştır. 1876 krizinde Mithat Paşa’nın bir Cumhuriyet rejimi tasarladığı iddia edilmiştir. Bu iddia Abdülhamid yıllarında paşanın zevaline yol açmış, ancak 1908 ve 1923’ten sonraki yıllarda yeniden kazandığı itibarın temelini oluşturmuştur.

    Dolmabahçe’de 1947’de inşa edilen BJK İnönü Stadyumu 1951’de Demokrat Parti hükûmetince Mithatpaşa Stadyumu olarak adlandırılmış, ancak 1973’te İnönü Stadyumu adı iade edilmiştir.

    Hayatı[değiştir | kaynağı değiştir]

    18 Ekim 1822’de İstanbul’da dünyaya geldi. Rusçuklu Hafız Mehmed Eşref Efendi’nin oğludur. Asıl adı Ahmet Şefik idi. “Övülen” anlamındaki Mithat ismi, Dîvân-ı Hümâyûn Kaleminde görev yaparken amirleri tarafından verilmiştir.[3]

    Çocukluğu babasının naip (kadı vekili) olarak bulunduğu Vidin ve Lofça’da geçti.[4] 12 yaşında iken İstanbul’a geri döndü; Dîvân-ı Hümâyûn Kalemi’nde görev aldı. Bir yandan da Fatih camii’nde ünlü hoca efendilerin derslerini izledi; Arapça, Farsça, mantık ve İslâm hukuku öğrendi.[5]

    1840 yılında Sadaret Mektub-i Kalemi’ne atandı; iki yıl burada çalıştıktan sonra Şam, Konya, Kastamonu’da divan kâtibi olarak görev yaptı. Yolsuzluklarla mücadele hakkında hazırlayıp gönderdiği bir rapor dönemin sadrazamı Mustafa Reşit Paşa'nın beğenisini kazanınca İstanbul'a çağrıldı. Memuriyet hayatına İstanbul’da devam etti ve Reşit Paşa tarafından himaye edildi. 1848'de Antakyalı Lamia Hanım’la İstanbul’da evlendi. Bu evlilikten “Memduha” adlı bir kız çocukları oldu.

    1851'de “serhalife” tayin edildi ve Arabistan Ordusu müşiri Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa’nın durumunu teftişe gönderildi; bazı yolsuzluklarını belirleyerek görevden azline neden oldu. 1852'de halk ve hükûmet arasındaki anlaşmazlıklara bakan Meclis-i Vala'yı Ahkam-ı Adliye Dairesi 'ne atandı. 1854'te Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa'nın sadrazam olması üzerine Mithat Paşa, Rumeli'de hüküm süren isyan, karışıklık ve asayişsizlik konularını incelemek ve önlem almak üzere İstanbul'dan uzaklaştırıldı. Altı ay kadar süren çalışmalardan sonra hazırladığı detaylı raporu tekrar sadrazam olan Mustafa Reşit Paşa'ya sundu ve yıldızı yeniden parladı.

    1858’de devrin sadrazamı Emin Âli Paşa’dan izin alarak Avrupa kentlerinde altı ay geçirdi.[3] Bu arada Fransızca’yı öğrendi. Dönüşünde Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye Başkâtipliğine atandı (1859) ve Kuleli Olayı sanıklarının yargılanmasında görevlendirildi.

    Niş valiliği[değiştir | kaynağı değiştir]

    Mithat Paşa’nın başarılı çalışmaları, düşmanı olan Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa’nın bile takdirini kazanmıştı. Yeniden sadrazamlığa yükselmiş olan Kıbrıslı, onu “vezir” rütbesi ve “paşa” unvanı ile Niş valiliğine atadı. Dört yıl süren bu görev sırasında üstün yeteneğini ve yaratıcılık gücünü ortaya koydu.[3]. Yörede eşkıyalık olaylarını önledi; Müslüman ve gayri-Müslüm halkın barış içinde yaşaması için önlemler aldı; maliye, bayındırlık alanlarında başarılı çalışmalar yaptı. Sulama kanalları yaptırmak, kimsesiz çocuklar için ıslahhaneler açmak, zirai kredi kooperatifleri kurdurmak, posta şirketlerini faaliyete geçirmek gibi büyük reformlar gerçekleştirdi.[3] Aynı zamanda Ziraat Bankası’nın ve Tarım Kredi Kooperatifleri'nin[6] temeli sayılan Memleket Sandıkları’nı kuran kişiydi. Memleket Sandıkları ile çiftçiye yüksek faizli krediler veren tefecilere karşı devlet destekli kooperatif bir sisteme geçildi.[7] Çalışmalarının başarısı üzerine sınır komşusu Prizren eyaleti de Niş valiliğine bağlandı.

    Tuna Vilayeti Nizamnâmesi[değiştir | kaynağı değiştir]

    Vilayetlerde yeni bir idari düzen kurmaya çalışan hükûmet; Mithat Paşa’nın Niş’te uyguladığı düzeni benimsedi ve onu 1863’te İstanbul’a çağırarak vilayetler idaresi hakkında yeni bir kanun tasarısı hazırlamasını istedi. Mithat Paşa’nın katıldığı, Keçecizade Fuat Paşa başkanlığındaki komisyon “Tuna Vilayeti Nizamnâmesi”’ni hazırladı. Nizamname, 1864 yılında kabul edildi ve yeni sistemin uygulanacağı örnek bir vilayet olarak “Tuna vilayeti” kuruldu. Niş, Silistre, Vidin eyaletlerinin birleştirilmesinden oluşan Tuna eyaletine vali olarak Mithat Paşa atandı. Bu görevi, vilayet merkezi olan Rusçuk’ta seçimle oluşacak bir “Vilayet Meclisi” kurulması şartıyla kabul etti.[8]

    Tuna valiliği[değiştir | kaynağı değiştir]

    Mithat Paşa, üç yıldan fazla kaldığı Tuna vilayetinde önemli hizmetler gerçekleştirdi. Bir devlet büyüklüğündeki eyaletin idaresini yeni nizamnameyi uygun olarak düzenledi. Köylerde İhtiyar Meclisleri, kazalarda İdare ve Deavi Meclisleri’ni kurdu. Senede bir kez toplanacak olan Vilayet Umum Meclisleri’ni oluşturdu. Paşa, özellikle şose yollarına önem verdi. Tuna’da kaldığı üç buçuk yıl içerisinde 3.000 kilometre yol, 1.400 köprü yaptırdı.[8]Menafi Sandıkları" adı altında bir teşkilat kurdu, ziraatçiler, küçük bir faiz karşılığında sarraflar yerine bu sandıktan borç alabildiler. Zamanla Tuna Vilayeti’nden başka Osmanlı Devleti’nin tüm vilayetlerinde benzer şekilde "Memleket Sandıkları" kurulmuş ve bu sandıklar Ziraat Bankası ile Emniyet Sandığı’nın temelini oluşturmuştur. Niş, Rusçuk, Sofya’da öksüz ve yetimler için ıslahhaneler kurdu. Bu kurumlarda çocuklara terzilik, ayakkabıcılık gibi el becerileri kazandırıldı. 17 Temmuz 1866’da Tuna’da telgraf hattı döşendi. “Tuna Ticaret Vapurları”’nı işletmeye açtı. “Tuna” adında bir gazete kurdu. Verginin zamanında toplanması için “tahsildarlık” kuruldu; vilayetin yıllık gelirinde büyük artış sağlandı. Tuna Vilayeti Nizamnamesinin Tuna’da çok başarılı uygulanması sonucunda Rumeli, Anadolu ve Arabistan’da da gerçekleştirilmesine karar verildi[8].

    Mithat Paşa’nın asayiş alanındaki çalışmaları Panislavist Bulgar çetelerinin faaliyetlerine engel olunca Bulgarları isyana teşvik eden Rus siyasetine aykırı düşmekteydi. İstanbul’daki Rus sefiri İgnatiyef’in de çabaları ile Mithat Paşa’nın Tuna’da Mısır gibi imtiyazlı bir vilayet yaratmaya çalıştığı düşüncesi Bab-ı Ali’de yayıldı. Böylece Mithat Paşa Tuna valiliğinden alınarak İstanbul’a çağrıldı ve Şura-yı Devlet Başkanlığı’na atandı(1868).

    1868 Bulgar İsyanı[değiştir | kaynağı değiştir]

    Mithat Paşa’nın Tuna valiliğinden ayrılmasının hemen ardından Bulgar İsyanı meydana geldi. İyi bir idare kurmak için ayaklandıklarını söyleyen çeteler, Tuna Nehri’ni geçip Ziştovi yakınlarına ilerlediler. Sultan Abdülaziz, ayaklanmanın bastırılması görevini Mithat Paşa’ya verdi. Mithat Paşa, yirmi günde ayaklanmayı bastırdı ve İstanbul’a döndü.[3]

    Şura-yı Devlet başkanlığı[değiştir | kaynağı değiştir]

    Mithat Paşa, İstanbul’da yeni kurulan Şurayı Devlet (danıştay) adlı kuruluşu başkanlığına 5 Mart 1868’de atanmıştı. 41 üyeli kurul 10 Mayıs 1868’de fiilen göreve başladı. Mithat Paşa, bu kuruldaki başkanlığı döneminde metrik sistem, vatandaşlık, madenler, emniyet sandığı ve sanayi mektebi gibi konular üzerinde çalıştı. Sadrazam Ali Paşa ile anlaşmazlığı düşmesi üzerine bir yıl sonra bu görevden alındı; vali olarak Bağdat’a gönderildi.

    Bağdat valiliği[değiştir | kaynağı değiştir]

    Mithat Paşa, sınırları Musul ve Basra’yı da kapsayan Bağdat vilayetini üç sene boyunca geniş yetkilerle yönetti. Aynı zamanda 6 . Ordu komutanı unvanını da taşıdı. Tuna valiliğinde olduğu gibi başarılı çalışmalar yaptı. Dicle ve Fırat’ta vapur işletmeleri, Fırat’ın temizlenmesi, Irak’ta sulama tesisleri, Irak’ta ilk petrolün elde edilmesi, Bağdat’ta Sanat Okulu, Emniyet Sandığı kurulması, Basra’nın Şattülarap sahiline nakli, Kuveyt’in Osmanlı idaresine bağlanması gibi başarılar elde etti[3].

    Sadrazam Ali Paşa’nın 1871’de ölümünden sonra sadrazam olarak atanan Tanzimat karşıtı Mahmut Nedim Paşa ile anlaşamayınca 1872’de Bağdat valiliği görevinden istifa ederek İstanbul’a döndü.

    İlk sadrazamlığı[değiştir | kaynağı değiştir]

    Mithat Paşa’ya Bağdat Valiliğinden istifasından sonra bir yıl görev verilmedi. Sadrazam Mahmut Nedim Paşa onu Sivas’a vali olarak göndermek istedi ancak bunu kabul etmedi; Edirne valiliği teklifini ise kabul etmek zorunda kaldı. Ne var ki görev yerine gitmeden önce onu huzuruna kabul eden padişah kendisini sadrazam atadı. 31 Temmuz 1872’de başlayan sadrazamlığı yalnız 80 gün sürdü. Bu dönemde memleken imar işleri ve yolsuzluklar uğraştı. 80 günün sonunda görevden azledildi.

    Adliye Nazırlığı[değiştir | kaynağı değiştir]

    Mithat Paşa, sadrazamlıktan azledildikten sonra dört sene boyunca kısa süreli görevlerde bulundu. İlk defa 1873’te getirildiği Adliye Nazırlığı görevinden birkaç ay içinde azledildi; Selanik’e vali olarak görevlendirildi; bu görev üç ay sürdü. 1875’te yeniden Adliye Nazırlığına getirildi ancak devletin büyüyen problemleri karşısında Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’yı protesto için istifa etti.

    1875-1876 kışında İstanbul’da meşrûtî rejimi destekleyen kimselerle parlamento ve anayasa fikrini tartıştı.

    1876 İhtilalleri ve Kânûn-ı Esâsî[değiştir | kaynağı değiştir]

    Padişah Abdülaziz’in son yıllarındaki siyasi kaos ortamında Mithat Paşa saray karşıtı ve reform yanlısı siyasetin başlıca lideri olarak sivrildi. Serasker (ordu komutanı) Hüseyin Avni Paşa, Şirvanizade Rüştü Paşa ve (Şirvanizade’nin ölümünden sonra) Mütercim Rüştü Paşa ile birlikte, Abdülaziz’i devirmeyi planlayan "cunta"yı oluşturdu.

    30 Mayıs 1876 Darbesi’yle Abdülaziz devrilip V. Murat tahta geçirildi. Devrik padişahın dört gün sonra şüpheli bir biçimde ölümü ve ardından Hüseyin Avni Paşa’nın Çerkes Hasan adlı genç subay tarafından öldürülmesi olayları üzerine yeni padişah ruhsal bir bunalıma girince, 31 Ağustos’ta o da tahttan indirilerek kardeşi II. Abdülhamid padişah ilan edildi. Bu olayda Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa ön planda görünse de rejim değişikliğinin gerçek mimarı Mithat Paşa idi. Paşanın kendisine bağlı bir milis kuvveti oluşturduğu, İstanbul sokaklarında Paşa lehine taşkın gösteriler yapıldığı ve kısa bir süre sonra Mithat Paşa’nın Osmanlı saltanatına son vererek cumhuriyet ilan edeceği söylentileri yayıldı.

    Abdülhamid’in cülûsundan sonra Mithat Paşa ilk Osmanlı Kanun-ı Esasî’sini (anayasa) hazırlayan encümenin başına geçti. 17 Aralık 1876’da Rüştü Paşa’nın "Mithat Paşa’nın entrikalarından korkarak" istifası üzerine sadrazamlığa atandı. 23 Aralık’ta II. Abdülhamid Mithat Paşa’nın hazırladığı anayasayı (bazı değişikliklerle) ilan etti. Aynı gün toplanan Tersane Konferansı Mithat Paşa’nın önderliğinde, Avrupa devletlerinin önerdiği barış koşullarını reddederek, Rus Ordusunun İstanbul Yeşilköy’e kadar gelerek büyük bir felakete dönüşecek olan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşının (93 Harbi) yolunu açtı.

    Düşüş ve Sürgün[değiştir | kaynağı değiştir]

    Padişah II. Abdülhamid 5 Şubat 1877’de Mithat Paşa’yı sadrazamlıktan azlederek, bir gemiyle ülke dışına sürdü. Bir süre Avrupa’da kalan ve ertesi yıl Girit’e dönmesine izin verilen Mithat Paşa, Aralık 1878’de affedilerek Suriye valiliğine atandı, ancak İstanbul’a gelmesi kesinlikle yasaklandı. Iki yıl kadar süren Suriye valiliği sırasında yollar, köprüler ve okullar yaptıran; Şam, Beyrut ve Akkâ’da geniş caddeler açtıran; Trablus şehri ile Mine kasabası arasında bir tramvay hattı kuran; Dürzî isyanını bastıran Mithat Paşa’nın[3] Suriye’de bağımsız bir devlet kurma yolunda olduğuna ilişkin kuşkular üzerine 1880’de Aydın (İzmir) valiliğine gönderildi.

    9 ay süren Aydın valiliği döneminde polis ve jandarma ekipleri düzenleyerek, suçlulara karşı ciddi bir uğraş verdi; daha önceki valinin başlattığı okul inşaatlarını tamamlattı; bir sanat okulu yaptırdı; Urla, Çeşme ve Seferîhisar yollarını yaptırarak hizmete soktu.[3]

    Bu esnada II.Abdülhamid başta sadrazam Sait Paşa olmak üzere Mithat Paşa’ya karşı yine kışkırtılmış ve Saray tarafından İzmir’e seryaverlerden biri suikast düzenleme amacıyla gönderilmiştir. Kendisi ve tüm ailesinin katledilmesi planlandıysa da önceden Mithat Paşa dostlarından bunu öğrenmiştir. 5 Mayıs 1881’de konağının bir askerî birlikçe sarılması üzerine Fransız konsolosluğuna sığındı. Fransa, Tunus’u ele geçirme planları yapmaktaydı ve Osmanlı Devleti ile ilişkilerini bozmak istemediğinden sığınma talebini geri çevirdi.[9] Üç gün sonra hükûmetin güvence vermesi üzerine teslim oldu.

    İstanbul’a getirilen Midhat Paşa sarayda kurulan özel bir mahkeme (Yıldız mahkemesi) tarafından Abdülaziz’in öldürülmesiyle suçlanarak yargılandı. Osmanlı topraklarında ilk kez eski bir sadrazam yargılanmaktaydı, saray topraklarında padişah tarafından bizzat seçilen bir mahkeme kurulu tarafından yargılandı.[10] Yargılamanın sonunda idama mahkûm edildi.

    II. Abdülhamid bu cezayı ömür boyu hapis cezasına çevirdi. Arabistan’da Taif Kalesi’ne sürülen paşa, 3 yıl burada sıkı denetim altında yaşadıktan sonra 8 Mayıs 1884 gecesi muhafızları tarafından boğularak öldürüldü. Bu cinayetin padişahın emri ile gerçekleştiği ileri sürüldü ise de bu konuda 1909 ihtilalinden sonra araştırılan Yıldız Sarayı evrakı arasında dahî kanıt bulunamamıştır.

    Mithat Paşa’nın cenazesi 1951’de Taif’ten getirildi ve 26 Haziran 1951’de cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın katıldığı bir törenle Âbide-i Hürriyet Tepesi’ne defnedildi.[11]

    Ayrıca bakınız[değiştir | kaynağı değiştir]

    Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

    Dış bağlantılar[değiştir | kaynağı değiştir]


    Yazı kaynağı : tr.wikipedia.org

    Mithat Paşa kimdir?

    Mithat Paşa kimdir?

    Mithat Paşa, 18 Ekim 1822 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Rumeli Ulema sınıfından Rusçuklu Mehmed Eşref Efendi kadılık yapmaktaydı. Gerçek adı Ahmet Şefik olmasına karşın Mithat ismiyle tanındı. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim dersleri almaya başladı. 13 yaşındayken Divan-ı Humayün Kalemi'nde çalıştı. Başarısı dolayısıyla "Mithat" mahlasını buradaki görevi sırasında aldı.

    1835-1836 yılları arasında ailesiyle birlikte Lofça'ya gitti. Sonraki yıllarda rakibi olacak Ahmet Cevat Paşa ile burada tanıştı. 1837'de İstanbul'a döndüğünde Fatih Cami'nde geleneksel medrese dersleri alarak Arapça ve Farsça öğrendi. Eğitimine devam ederken Divan-ı Humayün'un görevlerini yürüten Meclis-i Vükela'nın katipleri arasında çalıştı.

    Daha sonra Sadaret Mektubi Kalemi‘nde çalışmaya başladı. Mali işlerde hazineye para kazandırmak için ileri sürdüğü çözümlerin başarılı olmasıyla tanındı. 1844 yılında Tahrirat Katibi yardımcısı olarak Şam ve Sayda‘da, 1846‘dan sonra Divan Katibi olarak Konya ve Kastamonu‘da görev yaptı. 22 yaşındayken Naibe Hanım‘la evlendi. Bu evlilikten bir çocukları oldu.

    1849‘da İstanbul’a dönerek Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye‘de Mazbata Kalemi katibi oldu. Bu atamalar yüzünden İstanbul’dan uzak kalması nedeniyle Babıali çevresine alışması ve yüksek mevkidekilerle zayıf ilişkileri Mithat Paşa'nın siyasi gücünü azalttı. Mazbata Odası Başhalifesi olarak görevi sırasında ters düştüğü Arabistan Ordusu Müşiri olan Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa'nın 1853'de sadrazam olmasıyla, isyanların baş gösterdiği Rumeli'ye sürüldü.

    1856 yılında Kırım Savaşı'nın ardından yolsuzluk suçlamalarının bulunduğu Silistre ve Vidin valilerinin teftişleri için gönderildi. Teftişleri sırasında bölgede bulunan Bulgarların yabancı etkisinde kalarak Osmanlı Devleti'ne karşı isyan ettiklerini gördü. Bu isyanları bastırmaya çalışsa da başarılı olamadı. Mithat Paşa daha sonra yabancı dil eğitimi almak için Fransa'ya gitti. Paris, Londra, Belçika ve Viyana'yı ziyaret etti. 1859 yılında İstanbul'a dönerek Meclis-i Vala'daki görevine devam etti. I. Abdülmecit'i devirmeyi amaçlayan bir suikast girişimi olan Kuleli Olayı'nı, Serasker Rıza Paşa ile birlikte araştırması için görevlendirildi.

    1859 yılı Ekim ayında Fransa, İngiltere, Avusturya ve Rus elçilerinin 1856 Islahat Fermanı'nın Balkanlar'da uygulanmadığına dair verdikleri bir nota gereğince, bölgeyi tanıdığı için Niş'e vali tayin edildi. Bölgede halkın da yardımıyla huzur sağlandı. Daha sonra Sultan Abdülaziz tarafından yeni bir genel reform hazırlaması için vazifelendirildi. Mithat Paşa'nın Babıali'ye tutumunda değişiklikler bu dönem başladı.

    1864 yılında Silistre, Vidin ve Niş'in birleştirilmesiyle oluşturulan Tuna Vilayeti'nin başına getirildi. Bu dönemde kendi kadrosunu oluşturarak bölgenin sorunlarını gözden geçirdi ve yapılacakları belirledi. O dönem Slavları etkisi altına alan Panslavizm hareketine karşı önlemler aldı. Bulgar ve Türk gençlerini eğitmek amacıyla okullar kurdu.

    "Islathane" adı altında sivil teknik okullar açılmasını sağladı. Güvenliği sağlamak amacıyla karakollar inşa ettirdi. Ardından Halkın isyan etmesinde birinci sebep olan vergi konusuna eğildi. Vergi türlerini hafifleten ve toplanmasını kolaylaştıran düzenlemeler getirdi. Bunun yanında yol ve köprü yapımını teşvik etti. Bir İngiliz şirketine Ruscuk-Varna Demiryolu'nu döşetti. Tarımın gelişmesi ve daha çok ürün sağlanabilmesi için boş arazileri tarıma açtı.

    Ziraat Bankası'nın çekirdeğini oluşturan Memleket Sandığı'nı kurdu. Islahatları yaparken yerel kaynaklardan yararlanmayı tercih ediyordu. 1864 yılında yapılan Vilayetler Nizamnamesi'nin hazırlanmasında görev aldı. Devlet adamlarının etkin bir nizamname hazırlamalarının önemini ve ıslahatların halka inmesi gerekliliğini savunuyordu.

    1868 yılında Meclis-i Vala'nın Şura-yı Devlet ve Ahkam-ı Adliye olarak ikiye bölünmesinden sonra Mithat Paşa, Şura-yı Devlet başkanlığına getirildi. Buradaki görevleri sırasında madenlerin işletilmesi, İstanbul'da Sanayi Mektebi'nin açılması, Emniyet Sandığı'nın açılması, ölçü ve tartının standartlara bağlanması gibi konularda reformlar yaptı.

    Slav çetelerini bastırmak için gönderildiği Filibe'de asayişi sağlaması üzerine Bağdat Valiliği'ne atandı. Bu dönemde de ıslahatlarına devam ettti. Bölgedeki kabileler arasında süren kan davalarıyla ilgilendi. İhtisab ve bac vergilerini kaldırdı. Basra'da bulunan tersanenin yenilenmesini sağladı. İstanbul'da Babıali ile çıkan anlaşmazlıklar yüzünden istifa ederek İstanbul'da döndü ancak kısa bir süre sonra Edirne Valiliği'ne tayin edildi.

    Sultan Abdülaziz'i tahttan indirme planları kurulurken Mithat Bey kendini bu planların ortasında buldu. Devletin geleceğinin meşrutiyet ile daha parlak olduğunu düşünen Mithat Paşa, fikirlerini öngören bir Kanun-i Esasi taslağı bile hazırlamıştı. Sultan Abdülaziz'in yerine getirilen V. Murat'ın akli dengesinin yerinde olmadığının fark edilmesi üzerine yerine II. Abdülhamit getirildi.

    Sultan Abdülhamit meşrutiyetin ilanını kabul etmiş ancak kendi haklarını korumak için 113. maddenin konulmasında diretmişti. Mithat Paşa'nın hazırladığı 57 madde ve 9 bölümden oluşan projesinin kabul edilmemesi üzerine 28 kişilik bir komite kuruldu. Ziya Paşa ve Namık Kemal'in de yer aldığı heyet Kanun-i Esasi'yi oluşturdu. 23 Aralık 1876 tarihinde Kanun-i Esasi'nin kabulüyle Meşrutiyet ilan edildi ve Mithat Paşa sadrazamlığa getirildi.

    Fakat daha sonra Osmanlı-Rus Savaşı'nın başlaması üzerine Sultan II. Abdulhamit, 113. maddeyi kullanarak meclisleri kapattı. Bunun üzerine 5 Şubat 1877'de sadaretten uzaklaştırılan Mithat Paşa, Brindizi'ye kaçtı. İspanya, Paris ve Londra'da bir süre kaldıktan sonra 1878'de Suriye Valiliği'ne, ardından 1880'de Aydın Valiliği'ne tayin edildi.

    Abdülaziz'in şüpheli ölümü sonrası soruşturma için çağrılınca İzmir'deki Fransız Konsolosluğu'na sığındı. Daha sonra valilikten alındı. İstanbul'a getirilen Mithat Paşa, Sultan Abdülaziz'in öldürülmesiyle suçlanarak Yıldız Sarayı'nda yargılandı.

    Mahkemede kendini "Yayınlanan raporu okudum. Merhumun (Sultan Abdülaziz’in) intihar ettiğine pek ihtimal vermedim. Ama diğer vekiller (bakanlar) ses çıkarmadığı için ben de sustum" sözleriyle savunan Mithat Paşa yargılamanın sonunda idama mahkum edildi.

    Sultan II. Abdülhamit bu cezayı ömür boyu hapse çevirdi. Arabistan'da Taif Kalesine sürgün edilen Mithat Paşa 8 Mayıs 1884 gecesi muhafızları tarafından boğularak öldürüldü. Ölümünün padişahın emri ile gerçekleştiği ileri sürüldüyse de bu konuda herhangi bir kanıt bulunamamıştır.

    Cenazesi 1951 yılında Taif'ten getirildi. 26 Haziran 1951 tarihinde dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın katıldığı bir törenle Abide-i Hürriyet Tepesi'ne defnedildi.

    Yazı kaynağı : www.yeniakit.com.tr

    MİDHAT PAŞA

    MİDHAT PAŞA

    Safer 1238’de (Ekim-Kasım 1822) İstanbul’da doğdu. Asıl adı Ahmed Şefik’tir. Babası, Evkaf Nezâreti’nde küçük bir memur olan Rusçuklu Hacı Hâfız Mehmed Eşref Efendi’dir. On yaşında iken Kur’an’ı ezberledi. On bir yaşında babasının nâib tayin edildiği Vidin’e gitti ve ertesi yıl ebeveyniyle birlikte İstanbul’a döndü. 1834’te Reîsülküttâb Âkif Paşa’nın aracılığı ile Dîvân-ı Hümâyun Kalemi’ne girdi. “Midhat” mahlasını aldığı bu büroda divanî yazısını altı ayda iyi derecede öğrenmekle kalmayıp aynı zamanda Arapça ve Farsça dersleri almaya başladı. 1835’te babasının Lofça kazası nâibliğine tayin edilmesi üzerine İstanbul’dan ayrıldı. Ertesi yıl ailesiyle beraber İstanbul’a geldiğinde Dîvân-ı Hümâyun Kalemi’ndeki görevine döndü. Ayrıca Fâtih Camii’nde Doyranlı Mehmed Efendi ve Zağralı Şerif Efendi gibi hocaların nahiv, mantık, meânî, fıkıh ve hikmet derslerine devam etti. 1840’ta Sadâret Mektûbî Kalemi’ne nakledildi. İlk taşra görevi olarak 1842’de Şam tahrirat kâtibi muavinliğine gönderildi. İki yıl Şam ve Sayda’da görev yaptıktan sonra Bekir Sâmi Paşa’nın divan kâtibi oldu ve onunla birlikte 1845’te Konya’ya, 1847’de Kastamonu’ya gitti, ertesi yıl İstanbul’a döndü.

    1849’da dönemin en nüfuzlu kuruluşu olan Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye’ye bağlı mazbata odasında görevlendirildi. Buradaki başarılarından dolayı ikinci yılında mütemâyiz rütbesiyle serhalifeliğe yükseltildi. Ardından geçici görevle, Şam ve Halep gümrükleri iltizamı yüzünden doğan anlaşmazlığı gidererek hazine alacaklarını tahsil etmek ve Arabistan ordusu müşiri Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa hakkındaki suçlamaları araştırmak üzere Şam’a gönderildi. Altı ay süren bu görevindeki başarısıyla Mustafa Reşid, Âlî ve Fuad paşaların dikkatini çekti. 1853-1856 Kırım Harbi ile sonuçlanacak olan milletlerarası ihtilâflar sebebiyle İstanbul’da sık sık toplanan, yabancı diplomatların da katıldığı üst düzey meclislerde müzakere zabıtlarını tutmakla görevlendirildi. Bu dönemde Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye’nin yazı işleri Rumeli ve Anadolu diye iki kısma ayrılınca Midhat Efendi Anadolu ikinci kâtibi oldu. Eyalet idaresinde reform konusundaki fikirleri bu sırada şekillenmeye başladı. Mustafa Reşid, Âlî ve Fuad paşalarla ilişkileri geliştikçe Bâbıâli’de yaşanan iktidar mücadelesi içinde dostlar ve düşmanlar kazandı. Haziran 1854’te Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa’nın sadrazam olması üzerine mahallî yönetim hakkında şikâyetlerin arttığı İslimye, Cuma ve Şumnu’ya yollanarak İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Burada suçluların yakalanması ve muhakemelerinin sağlanması konusunda başarılı oldu; altı ay sonra Reşid Paşa’nın sadrazamlığa tekrar getirilmesinin ardından İstanbul’a döndü.

    1855’te kendisine, Bursa’da meydana gelen büyük depremin ardından bölgeye gönderilen yardımları dağıtma ve düzeni sağlama görevi verildi. Şubat 1856’da Sadâret Kaymakamı Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa tarafından azledildi ve devlet nizamına karşı hareket etmek suçuyla mahkemeye sevkedildi. Meclis-i Vâlâ huzurunda yapılan muhakemesinde beraat edip vazifesine döndü. 1857’de Silistre Valisi Mirza Said Paşa ve Vidin Valisi Muammer Paşa hakkında soruşturma yapmak ve Tırnova olaylarını yatıştırmakla görevlendirildi. Reşid Paşa’nın ölümünden sonra Âlî ve Fuad paşaların himayesine girdi. 1858’de Avrupa’ya giderek Paris, Londra, Brüksel ve Viyana’da altı ay kaldı. Yakın zamanda öğrenmeye başladığı Fransızca’sını ilerletti. İstanbul’a dönünce Meclis-i Vâlâ başkâtipliğine tayin edildi (1859).

    Bürokratik kariyerinin ikinci aşaması, Ocak 1861’de Balkanlar’da en sorunlu vilâyetlerden biri olan Niş’e vezâret rütbesiyle vali tayin edilmesi üzerine başladı. İki yıl içerisinde Niş’te yollar, köprüler inşa ettirdi, vilâyet genelinde güvenliği sağladı. Her kesimle yakın iş birliği içinde başarılı bir yönetim ortaya koydu. Bu icraatı sebebiyle iç karışıklıkların giderek arttığı Prizren de onun yönetimine verildi. Üç yıl görev yaptığı bu eyaletteki başarısı onu önce Balkanlar, ardından bütün ülke için düşünülen mahallî idarî reformun mimarlarından biri haline getirdi.

    Balkanlar’daki iç karışıklıkların dış müdahalelere daha fazla zemin hazırlamasını önleme gayretinde olan Sadrazam Fuad ve Hariciye Nâzırı Âlî paşalar, Midhat Paşa’yı 1864’te İstanbul’a çağırarak yeni oluşturulması düşünülen vilâyet usulünün hazırlık çalışmalarına katılmasını sağladılar. Altı aylık bir çalışma sonucunda Kasım 1864’te ilân edilecek olan yeni vilâyet nizamnâmesinin örnek uygulaması için seçilen, merkezinin Rusçuk olarak belirlendiği, Silistre, Vidin ve Niş eyaletlerinin birleştirilmesiyle oluşturulan Tuna vilâyeti valiliği Ekim 1864’te Midhat Paşa’ya verildi. Bugünkü Bulgaristan’ın büyük bir bölümünü teşkil eden Tuna vilâyetinde üç buçuk yıl boyunca nehir ve kara ulaşımında önemli ilerlemeler sağlaması, ziraatçılığı geliştirmesi, Ziraat Bankası’nın kuruluşu ile sonuçlanacak olan menâfi-i umûmiyye sandıkları kurması, Mart 1865’te Osmanlı Devleti’nde yayımlanan ilk vilâyet gazetesi olma özelliğini taşıyan Türkçe ve Bulgarca Tuna gazetesini çıkarması ve güvenlik arttırıcı tedbirlerdeki başarısı gibi hususlar sebebiyle yeni vilâyet nizamnâmesinin uygulanabilirliğine kanaat getirilerek vilâyet sistemi birkaç yıl içinde Bosna, Suriye ve Halep başta olmak üzere ülkenin diğer bölgelerine de yayıldı.

    Midhat Paşa, Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye’nin ilga edilip yerine Şûrâ-yı Devlet ve Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye’nin kurulmasının ardından Mart 1868’de Şûrâ-yı Devlet’in başkanlığına getirilmesiyle bürokratik kariyerinin üçüncü aşaması başladı. Vazifesi kanun lâyihaları hazırlayıp tartışmak olan kurumdaki kısa süreli başkanlığı döneminde metrik sistem, vatandaşlık, madenler, emniyet sandığı ve sanayi mektebi gibi konular üzerinde çalıştı. Merkezde ilk defa bu kadar yüksek bir görevde bulunan Midhat Paşa, kısa zamanda Sadrazam Âlî Paşa ile hem şahsî olarak hem de Şûrâ-yı Devlet’le ilgili meseleler yüzünden anlaşmazlığa düştü. On bir ay sonra Bağdat valiliğine gönderilip İstanbul’dan uzaklaştırıldı.

    Musul ve Basra’nın da dahil olduğu bugünkü Irak’a tekabül eden Bağdat vilâyetini üç yıl boyunca (1869-1872) Altıncı Ordu kumandanlığı da uhdesinde olmak üzere geniş yetkilerle yönetti. Balkanlar’da kazandığı valilik tecrübesiyle Arazi Kanunnâmesi’ni ve yeni vilâyet kanununu burada da uygulamaya koydu. İmar ve inşa faaliyetlerinin yanı sıra Irak topraklarının tapu ile dağıtılmasını sağlayarak ziraatı geliştirmeye çalıştı. Aşiretleri devlet otoritesine bağladı. Dicle ve Fırat nehirlerinde vapur işletmeciliğini düzenledi. Basra tersanesini ıslah edip ticareti arttırmaya gayret etti. Küveyt’in kaza statüsüyle, Lahsâ (Ahsâ, Hasâ), Katîf, Katar ve Necid’in birleştirilip Necid mutasarrıflığı adı altında Basra’ya bağlanarak Osmanlı hâkimiyetine girmesi de onun başarılarından sayıldı. Vilâyetin ilk resmî gazetesi olan ez-Zevrâ’nın Türkçe ve Arapça neşredilmesi, yeni sivil ve askerî okulların, hastahanelerin açılması da diğer bazı hizmetleridir.

    Âlî Paşa’nın Eylül 1871’de ölümünün ardından iktidar Tanzimat karşıtlarının lideri olan Mahmud Nedim Paşa’ya geçince kendisine yönelik baskılar arttı. Mayıs 1872’de Bağdat valiliğinden istifa ederek İstanbul’a döndü ve muhalif grupların ilgi odağı oldu. İstanbul’da kalmasını tehlikeli bulan Mahmud Nedim Paşa tarafından önce Sivas’a, bu gerçekleşmeyince Edirne’ye vali tayin edildi. Fakat görev yerine gitmeden önce padişah tarafından huzura kabul edilerek kendisine rakibi hakkındaki şikâyetlerin yoğunlaşmasının da etkisiyle sadrazamlık verildi (31 Temmuz 1872). Ancak sadrazamlığı uzun sürmedi; onu Niş valiliğinden beri istenmeyen adam ilân eden Rusya elçiliğinin de etkisiyle ve kısa sürede sarayla arasında baş gösteren siyasî, idarî uyuşmazlıklar ve usule aykırı davranışları yüzünden azledildi (19 Ekim 1872).

    Bundan sonraki dört yıl boyunca kısa süreli idarî görevler üstlendi. Birkaç ay açıkta kaldı, ardından Mart 1873’te Adliye nâzırı oldu. İdarî ve malî sıkıntıların giderilmesi, Meclis-i Meb‘ûsan’ın açılması konularında bir lâyiha hazırladığının öğrenilmesi üzerine eylülde padişah tarafından görevden alındı ve Ekim 1873’te Selânik valiliğine gönderildi. Şubat 1874’te bu görevinden de azledildi ve İstanbul’a dönerek kendi arazisinde bahçe işleriyle meşgul oldu. Ardından yeni kurulan Mahmud Nedim Paşa kabinesinde Adliye nâzırlığına getirildi (Ağustos 1875). Kasım 1875’te idarî buhran, malî iflâs ve Balkanlar’da sürmekte olan isyana çare bulunamaması gibi sebeplerden dolayı sadrazamı protesto etmek için görevinden istifa etti.

    Mayıs 1876’ya kadar sürecek olan mâzuliyet döneminde mevcut rejimden hoşnut olmayan ve kurtuluşu ancak meşrutî rejimde gören ulemâ, sivil ve askerî bürokrasiye mensup çevrelerle temas içinde oldu, anayasa ve parlamento fikrini tartıştı. 1876 ilkbaharında İstanbul kamuoyunda hoşnutsuzluk tırmandıkça Midhat Paşa alternatif iktidar odağı haline geldi. Tertibinde kendisinin de parmağı olduğu söylenen 10-11 Mayıs medrese öğrencilerinin gösterileri sonucu Mahmud Nedim Paşa’nın azledilmesiyle kurulan Mütercim Mehmed Rüşdü Paşa kabinesinde önce Mecâlis-i Âliye memuriyetine, ardından ikinci defa Şûrâ-yı Devlet reisliğine getirildi. Ancak devam etmekte olan sıkıntıların giderilmesi için sadâretteki değişikliklerin yeterli olmadığı ve devletin kurtarılması amacıyla yapılması gereken reformların önündeki en önemli engeli bizzat padişahın teşkil ettiği düşünülmeye başlandı. Kısa bir süre içerisinde veliaht Murad Efendi ile temas kurulduktan ve meşrutî bir idare teşkiline engel olmayacağına dair söz alındıktan sonra Sadrazam Mütercim Rüşdü Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Şeyhülislâm Hayrullah Efendi ve Midhat Paşa’nın başını çektiği “erkân-ı hal‘” Sultan Abdülaziz’i tahttan indirdi (30 Mayıs 1876).

    Ancak bu saray darbesi karışıklıkları önlemek yerine durumu daha da karmaşık hale getirdi. Öncelikle darbeyi gerçekleştirenler arasında Kānûn-ı Esâsî ve meclisin gerekliliği konusunda ihtilâf çıktı. Ardından Sultan Abdülaziz tahttan indirilişinin ilk haftası dolmadan arkasında şüpheler bırakarak öldü (4 Haziran). Serasker Hüseyin Avni Paşa, Abdülaziz’in intikamını almak isteyen bir subay olan Çerkez Hasan tarafından öldürüldü (15 Haziran). Balkanlar’da devam etmekte olan isyanlar bastırılamadığı gibi yayılması da önlenemedi. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Midhat Paşa Kānûn-ı Esâsî hazırlık çalışmalarını sürdürdü. Psikolojik dengesi bozulan V. Murad’ın sağlığının düzelmeyeceği anlaşılınca gayri resmî olarak Kānûn-ı Esâsî’yi ilân edeceğine söz veren veliaht Abdülhamid 31 Ağustos 1876’da tahta çıkarıldı.

    Sultan Abdülhamid ve desteklerini aldığı Cevdet Paşa gibi muhafazakâr Tanzimatçılar ile Midhat Paşa ve taraftarları arasında Kānûn-ı Esâsî metni hakkında uzun süreli yoğun tartışmalar oldu. Kânûn-ı Esâsî’ye muhalefetiyle bilinen Mütercim Rüşdü Paşa’nın istifası üzerine 19 Aralık 1876’da Midhat Paşa’nın sadrazamlığa tayini meşrutiyet taraftarlarınca çok olumlu karşılandı. Midhat Paşa çalışmaların, güçlü devletlerin büyükelçilerinin Balkan krizini görüşmek amacıyla yakında İstanbul’da yapacakları toplantıdan önce tamamlanması için büyük gayret sarfediyordu. Tıkanma noktalarının en önemlisi, hükümetin emniyetini ihlâl eden kişileri sürgüne gönderme yetkisini yalnız padişaha veren bir fıkranın 113. maddeye ilâvesi konusuydu. Sonunda Midhat Paşa bu hususta tâviz verince Kānûn-ı Esâsî metni Tersane Konferansı’nın yapıldığı gün olan 23 Aralık 1876’da ilân edildi. Midhat Paşa’nın beklentisi, etnik ve dinî ayırım gözetmeksizin bütün Osmanlı tebaasını aynı haklara sahip kılarak iç karışıklıkları sona erdirmek, böylece dış müdahalelere mazeret oluşturan sebepleri ortadan kaldırmaktı. Buna göre konferansta alınacak kararlara da artık lüzum kalmamıştı. Osmanlı temsilcileri Hariciye Nâzırı Saffet Paşa ve Berlin büyükelçisi Edhem Paşa toplantıyı terketti. Rus elçisi Ignatiev’in öncülüğünde Avrupa elçileri bu görüşe itibar etmeyerek toplantılarını sürdürdüler. İngiltere’nin desteğini alan Rusya, konferansta ağırlığını koyup altı kalıcı ve iki geçici maddeden oluşan reform teklifinin Osmanlı Devleti’ne sunulmasını sağladı. Midhat Paşa, İngiliz başdelegesi Lord Salisbury ile birkaç defa görüşüp şartları yumuşatmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Bunun üzerine teklifleri bir defa daha değerlendirmek için gayri müslim üyelerin de katıldığı bir meclis-i umûmî topladı. Meclis 18 Ocak 1877’de konferansta alınan kararları oy çokluğu ile reddetti. Ardından konferansın son toplantısı 20 Ocak’ta yapıldı ve delegeler İstanbul’dan ayrıldı. Neticede Midhat Paşa’nın anayasanın ilânından beklediği çözüm, kendisinin de katkıda bulunduğu savaşı isteyen bir kamuoyu ve sürekli Rusya tarafını tutan Avrupalı güçler karşısında başarısız kaldı. Bütün merkezî yüksek görevlerinde olduğu gibi Osmanlı seçkinlerinin geleneksel tarzına ters düşen bağımsız şahsî üslûbu, uzlaşmaz tavrı, özellikle “milis askeri” (asâkir-i mülkî = garde civique) adıyla gönüllü asker toplaması, saltanatı lağvedip cumhuriyeti ya da kendi diktatörlüğünü ilân edeceği şâyiası ve padişaha karşı sorumlu bir sadrazamdan çok millete karşı sorumlu bir başbakan gibi davranmasının yanı sıra kısa sürede sarayla siyasî ve idarî anlaşmazlıklara düşmesi durumun iyice gerginleşmesine yol açtı. 30 Ocak 1877 tarihinde, konumuna uygun olmayan tarzda sert ve ağır bir dille kaleme alınmış ve muhtevası basına sızdırılmış olan tezkiresini saraya sunduktan sonra konağına çekilen ve padişahın davetlerini cevapsız bırakan Midhat Paşa, sadâretinin kırk dokuzuncu günü olan 5 Şubat 1877’de azledilerek yurt dışına sürgüne gönderildi.

    Ağustos 1878’e kadar devam eden sürgün dönemini İtalya, İspanya, Fransa, Avusturya ve İngiltere’de geçirdi. Abdülhamid aleyhinde faaliyette bulunmaktan kaçındığı gibi Nisan 1877’de başlayan Osmanlı-Rus Savaşı’nın etkisiyle Avrupa kamuoyunda Rusya karşısında Osmanlı Devleti’ni savunan bir çaba içerisinde oldu, bu istikamette yazılar yazdı. Ağır bir yenilginin ardından tekrar iç meselelere yönelen padişah, dışarıda kalmasını sakıncalı bulduğu Midhat Paşa’nın yurda dönüp ailesiyle birlikte Girit’te ikamet etmesine izin verdi. Eylül 1878’den itibaren Girit’te oturmakta iken Kasım 1878’de Suriye valiliğine tayin edildi.

    Aralık 1878 başında yeni görevine başlayan Midhat Paşa yönetiminin ilk yılında idarî, adlî konularda, maarif ve güvenlik alanlarında önemli gelişmeler sağladı. Cebelinusayriye kazasının kurulması, zaptiye teşkilâtının yenilenmesi, mahkemelerin sayısının arttırılması ve hac organizasyonuyla ilgili düzenlemeler ilk yılda gerçekleştirdiği hizmetlerden dikkat çekenleridir. Ancak 1879 sonbaharından itibaren özellikle mahkemelerin mülkî idareden bağımsızlığına dair kararın uygulamaya konulması, Midhat Paşa’nın ise karara karşı tavrında ısrar etmesi üzerine merkezî hükümetle ilişkileri giderek bozuldu. Bu tarihten itibaren vilâyet yönetimine gereken dikkat ve önemi vermedi. Merkezle ilişkiler 1880 yaz döneminde kriz noktasına vardı. Ayrıca geçmişte muhalefetini kazandığı kişiler padişahı kendi aleyhine yönlendirmekteydi. Haziran-Temmuz 1880’de Beyrut ve Şam sokaklarında ihtilâlci mahiyette ilânların ortaya çıkması onun hakkında esasen mevcut olan güvensizliği iyice arttırdı. Daha önce istifası iki defa reddedilmesine rağmen Ağustos 1880’de Aydın Valisi Ahmed Hamdi Paşa ile yeri değiştirildi.

    Bir yıldan az süren bu son valiliğinde (Ağustos 1880 - Mayıs 1881) İzmir ve çevresini sarsan Temmuz 1880 depremiyle Nisan 1881 Sakız adası depreminin doğurduğu olumsuzlukların giderilmesine, güvenliğin arttırılması amacıyla yeni bir jandarma ve polis gücünün oluşturulmasına ve bayındırlık hizmetlerinin geliştirilmesine gayret etti. Suriye vilâyetinde olduğu gibi Aydın’da da mahkemelerin bağımsızlığı kararına karşı çıktı. Bu arada İstanbul’da rakipleri faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardı. Dostlarının yurt dışına kaçması gerektiği tarzındaki uyarılarına rağmen sadece suçsuz olduğu yolunda padişaha arîzalar sunmakla yetindi. Mayıs 1881’de konağında tutuklanacağı sırada Fransa Konsolosluğu’na sığındı. Fransa hükümeti nezdinde yapılan girişimler ve İzmir’de bulunan tutuklama heyetinin başkanı Adliye Nâzırı Ahmed Cevdet Paşa’nın verdiği güvence üzerine teslim oldu.

    İstanbul’a getirildikten sonra saray darbesine karışan asker ve sivillerle birlikte Abdülaziz’in katline iştirak suçlamasıyla Haziran 1881’de Yıldız Sarayı içinde kurulan özel bir mahkemede yargılandı. Başta heyet reisi Ali Sürûrî Efendi olmak üzere hâkimler Midhat Paşa muhaliflerinden seçilmişti. Aksi yöndeki savunmasına rağmen suçlu bulunarak idama mahkûm edildi. Eski sadrazamlar, nâzırlar heyeti, müşirler ve feriklerden oluşturulan fevkalâde meclis Yıldız Sarayı’nda toplanıp konuyu müzakere etti ve çoğunluk kararın icrasına hükmetti. Buna rağmen iç ve dış çevrelerden yükselen itirazları dikkate alan II. Abdülhamid idam cezasını ömür boyu hapse çevirdi. Midhat Paşa Temmuz 1881’de diğer hükümlülerle birlikte Tâif’e gönderildi.

    Tâif’teki sürgün hayatı yaklaşık üç yıl devam etti. Bu sürede sıkı kontrol altında tutulmaya çalışıldı ve mümkün olduğu kadar dış dünya ile irtibatı kesildi. Giderek ağırlaşan ve kötüleşen bir muameleye mâruz kaldığı hapis hayatı sırasında Meşrutiyet’ten sonra oğlu Ali Haydar Midhat tarafından neşredilecek olan hâtıralarını yazabildi. Ailesinin aktardığı bilgilere göre bu dönemde kendisini ibadete veren, dinî ilimlere ve tasavvufa yönelen Midhat Paşa 7-8 Mayıs 1884 gecesi hücresinde boğularak öldürüldü. Resmî ölüm sebebi şîrpençe diye açıklanan Midhat Paşa’nın cesedi bile şüphe konusu olmuş, gerçekte ölüp ölmediğinden emin olabilmek için Yıldız Sarayı tarafından defalarca soruşturma yapılmıştır. Ölüm haberi İzmir’de bulunan oğlu Ali Haydar’a, iki kızı ve iki eşine bildirildi. Midhat Paşa’nın kemikleri 1951’de Tâif’ten İstanbul’a getirilip Âbideihürriyet Meydanı’nda yaptırılan mezara konuldu.

    Midhat Paşa, Tanzimat devlet adamları arasında farklı bir kuşağı temsil eder. Hariciye’den veya Tercüme Odası’ndan gelmez. Çok kısa bir yurt dışı tecrübesi vardır. Fransızca’yı geç yaşta ve belli bir düzeyde öğrenebilmiştir. Fikrî kaynakları doğrudan Batı etkisi taşımaz. Elli yaşına gelinceye kadar Bâbıâli’de yüksek siyasî görevlerde bulunmamış, hizmet yıllarının büyük bir kısmı merkezde veya taşradaki idarî görevlerle geçmiştir. Diplomasi en zayıf tarafını oluşturur. “Pek az söylemek, söylediğini tartmak, her söze inanmamak, her şeyde lüzumundan fazla teenni ve ihtiyat etmek, nefsine pek o kadar itimat etmemek, sadedilâne hareketlerden sakınmak ...” şartlarının hiçbirine riayet etmediği belirtilir (İbnülemin, s. 406). Valilik görevleri sırasında görüşlerinde ısrarcı ve uzlaşmaz tavırlarıyla dikkat çeken paşanın ülkenin genel siyasî meseleleri karşısında bir vali bakış açısına sahip olduğu söylenebilir. Bu husus, onun yüksek siyasî görevlerinde başarısız kalmasının en önemli sebeplerinden birini teşkil eder.

    Yazdıkları ve uyguladığı politikalar birlikte değerlendirildiğinde Midhat Paşa’nın siyasî düşüncesinin üçlü bir temel üzerine oturduğunu söylemek mümkündür: Osmanlıcılık, meşveret/meşrutiyet ve genişletilmiş bir adem-i merkeziyet. Âlî ve Fuad paşaların çizgisinden farkı bir siyasî rejim olarak meşrutiyetin gerekliliğine olan kuvvetli inancıdır. Ona göre Türk devlet idaresinin temel ilkesi tamamıyla seçime dayanır ve bu aslında İslâmî bir gelenektir. Yine onlardan ayrıldığı bir başka nokta, Tanzimat’ın öngördüğü kısmî adem-i merkeziyet ve tevsî-i me’zûniyyet uygulamasının gerekirse kısmî bir federalizme kadar götürülebileceği konusundaki görüşüdür. Bununla beraber mahallî muhtariyetin ayrılıkçılığa kadar gitmesine izin vermez. Devletin hâkimiyet hakları ve toprak bütünlüğü konusunda hassastır. Bu tür eğilimleri gerektiğinde kuvvet kullanarak bastırmaktan çekinmemiştir.

    Başarılı geçen valiliklerinde Osmanlıcılık siyasetinin ve meşveret ilkesinin samimi bir uygulayıcısı olmuştur. Şüphesiz ki bu, idaresini üstlendiği bölgelerin çeşitli din ve milletlerden oluşan beşerî coğrafyasının bir sonucudur. Gayri müslim ahalinin güvenliğinin sağlanması, sosyoekonomik bakımdan durumlarının iyileştirilmesi ve yönetimde söz sahibi olmaları halinde karma bir genel eğitim sisteminin de yardımıyla Osmanlı vatan severliği fikrinin hâkim kılınabileceği ve milliyetçilik akımlarının böylece önlenebileceği kanaatini taşır. Bu sebeple valiliklerinde bir yandan müslüman ya da hıristiyan bütün tebaanın eşraf vasıtasıyla yönetime katılacağı, böylece sahip çıkacağı bir idare tarzının benimsenmesinin teminine çalışırken öte yandan faaliyetlerini asayiş, bayındırlık ve maarif olmak üzere üç alan üzerinde yoğunlaştırmıştır.

    Midhat Paşa’nın en tartışmalı yönlerinden birini Osmanlıcılık, meşrutiyet ve adem-i merkeziyete dayalı olarak geliştirdiği politikaları oluşturur. Özellikle Tuna ve Suriye vilâyetlerindeki uygulamaları Bulgar ve Arap ayrılıkçı düşüncesine/hareketine hizmet ettiği yönünde eleştirilere mâruz kalmıştır. Aynı şekilde Osmanlı Devleti’nin bütün meselelerinin halli konusunda büyük ümitlerle ve ısrarla ilânını sağladığı meşrutiyetin, 1870’lerin kriz ortamını yatıştırmak yerine Balkanlar’daki ayrılıkçı hareketlerin ve bunların önemli destekçisi konumundaki Rusya’nın işine yaradığı da paşaya yöneltilen ciddi eleştirilerdendir. Bu görüşlerin kuvvet kazanmasında, hazırlık safhasında Midhat Paşa’nın da önemli sorumluluğunun bulunduğu Doksanüç Harbi’nin Osmanlı Devleti’nin ağır yenilgisiyle sonuçlanması ve ardından II. Abdülhamid politikalarının katı Osmanlıcılık ve adem-i merkeziyet yerine müslümanların önceliğine dayalı bir çizgide seyretmesi de etkili olmuştur.

    Midhat Paşa’nın “fikrince olmaz yoktu, her şey olurdu. Giriştiği bütün işlerde ileriyi geriyi düşünmez, bâhusus zamanın hükmünü, muhitin muktezâsını nazarı dikkate almaz, her istediğini yapmak ve yaptırmak isterdi” (a.g.e., s. 395). Bu yönü hem sarayla hem mesai arkadaşları ile uyumlu çalışmasını zorlaştırmış ve onun genel olarak kendi tavrında ısrarcı, gururlu ve kibirli bir idareci ve devlet adamı olarak nitelendirilmesine yol açmıştır. Paşanın bu özelliği, taşradaki görevlerinde gösterdiği başarıyı nezâretlerde ve sadârette gösteremeyişinin sebeplerinden sayılabilir. Bununla beraber Midhat Paşa, Türk siyasî hayatında anayasal ve parlamenter rejimin tarihî bir simgesi sayılır.

    Yazı kaynağı : islamansiklopedisi.org.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap