Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    9 kişi bir miktar parayı eşit olarak paylaşırken

    1 ziyaretçi

    9 kişi bir miktar parayı eşit olarak paylaşırken bilgi90'dan bulabilirsiniz

    9 kişi bir miktar parayı eşit olarak paylasacakken 3 kişi gelmiyor, 6 kişi aynı parayı paylaşıyor ve.... Idea question from @Senadurna05

    9 kişi bir miktar parayi eşit olarak paylaşacakken 3 kişi gelmiyor 6 kişi aynı parayı paylaşıyor ve .... Idea question from @Talhabpzkurt

    Adli Para Cezası ve Uygulama

    Adli Para Cezası ve Uygulama

    Adli Para Cezası Nedir? (TCK md.52)

    TCK’ya (Türk Ceza Kanunu) göre suç karşılığında hapis ve adli para cezası olmak üzere iki tür ceza yaptırımı uygulanabilir. Adli para cezasına bir suçun cezası olarak yalnızca mahkemeler tarafından hükmedilebilir. Diğer tüm devlet kurumlarının verdiği para cezaları idari para cezasıdır. Adli para cezası, idari para cezasından farklı olarak ödenmediğinde hapis cezası ile sonuçlanabilecek bir yaptırım türüdür. İdari Para Cezası, suç karşılığında verilen bir ceza olmadığı için ödenmediği zaman hapis cezasına çevrilemez.

    Kaç Çeşit Adli Para Cezası Vardır?

    TCK’daki düzenlemeye göre yargılanan bir şahsa dört farklı yöntemle adli para cezası verilebilir:

    Hapis Cezasının Adli Para Cezasına Çevrilmesi Şartları

    Hapis cezasının para cezasına çevrilmesi kararı, mahkeme tarafından bazı olgular gözlenerek verilir. Suçlunun kişiliği, sosyal ve ekonomik durumu, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlık ve suçun işlenmesindeki özellikler mahkeme tarafından tek tek değerlendirilir. Örneğin, suçu işlediği için pişmanlık göstermeyen, saldırgan, hakkında suçta tekerrür hükümleri uygulanan bir failin, mahkum olduğu hapis cezası mahkeme tarafından para cezasına çevrilmez.

    Özellikle belirtelim ki, hapis cezası ile adli para cezasının birlikte yaptırım olarak öngörüldüğü suçlarda, sanık hakkında hükmedilen hapis cezası da adli para cezasına çevrilebilir. Örneğin, 6136 sayılı Kanun’un 13/1 maddesi, sanığın, “bir yıldan üç yıla kadar hapis ve otuz günden yüz güne kadar adli para cezası” ile cezalandırılmasını öngörmektedir. Mahkeme, hem birlikte yaptırım olan adli para cezasına hükmedebilir, hem de sanık hakkında 1 yıl hapis cezası verdiğinde, bu hapis cezasını adli para cezasına çevirebilir.

    Adli Para Cezası Nasıl Hesaplanır? Miktarı En Fazla Ne Kadardır?

    Adli para cezası hesaplama yöntemi, ilgili suç düzenlenirken belirlenen ceza alt ve üst sınırları dikkate alınarak belirlenir. Suça ilişkin yaptırımda adli para cezasının alt veya üst sınırı belli değilse, sanık hakkında hükmedilecek adli para cezasının alt sınırı en az 5 gün, en fazla 730 gün kabul edilerek hesaplama yapılacaktır (TCK md. 52/1).

    Adli para cezası hesaplanırken hakim önce sanığa verilecek cezanın gün sayısını belirler, belirlenen gün sayısı sanığın sosyal ve ekonomik durumu gözönüne alınarak en 20 TL, en fazla 100 TL’den adli para cezasına çevirir. Örneğin, hakaret suçu nedeniyle sanığın seçimlik ceza olan adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiğinde alt sınır en az 90 gün olarak belirlenir, çünkü suçun hapis cezasının alt sınırı 3 aydır, belirlenen 90 gün en alt miktardan günlüğü 20 TL’den para cezasına çevrildiğinde sanık aleyhine toplam 1800 TL adli para cezasına hükmedilecektir.

    Hapis cezası adli para cezasına çevrilirken veya doğrudan adli para cezasına hükmedilirken şu noktalara dikkat edilmelidir:

    Adli Para Cezası Ertelenir mi?

    Cezanın Ertelenmesi kurumu, sadece hapis cezaları için uygulanabilir. Adli para cezasının ertelenmesi, kanuni engel nedeniyle mümkün değildir. TCK’ da ancak hapis cezalarının ertelenebileceği düzenlendiğinden adli para cezaları hakkında erteleme kararı verilemez (TCK md.51). Kişinin mahkum olduğu hapis cezası, seçenek yaptırım olarak adli para cezasına çevrilse bile ertelenemez.

    Adli Para Cezası ve Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararı

    Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması, yargılanan kişi hakkında verilen mahkumiyet hükmünün hiçbir sonuç doğurmaması olarak tarif edilebilir. Kişi 5 yıl gibi bir süreyle denetime tabi tutulur, denetim süresinde suç işlenmezse hakkındaki mahkumiyet kararı ortadan kalkar. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, sanık için adli para cezasından çok daha avantajlı bir hukuki statü meydana getirir.

    TCK, bazı suçlara yukarıda açıkladığımız üzere doğrudan adli para cezası verilmesini öngörmüştür. Doğrudan adli para cezasına mahkumiyet halinde, adli para cezası verilmesi hakkındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir.

    TCK, hapis veya adli para cezalarından herhangi birinin sanığa ceza olarak verilmesini seçenek yaptırım olarak düzenleyebilmektedir. Adli para cezasının seçenek yaptırım olarak düzenlendiği bu tarz suçlarda, adli para cezasına mahkumiyet halinde bu ceza hakkında da hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir.

    Hapis cezasından çevrilen adli para cezaları hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilemez.

    Adli Para Cezasının Ödenmemesi Halinde Ne olur?

    Tüm adli para cezaları için, ne şekilde verilmiş olursa olsun (yukarıda açıkladığımız tüm şekillerde verilen adli para cezaları) hükümlüye bir adli para cezası ödeme emri tebliğ edilir. Tebliğ olunan ödeme emriyle hükümlü, belli süre içinde adli para cezasını ödemeye veya kamuya yararlı işte çalışma tedbirini kabul ediyorsa, kabul ettiğini beyan etmeye davet edilir.

    Adli para cezasının ödenmemesi, hükümlünün tüm haklarını kaybetmesine yol açmaz. Hükümlü, ister cezaevindeyken isterse dışardayken mahkum olduğu para cezasını ödeyerek her zaman hapis cezasından kurtulabilir.

    18 Yaşından Küçük Çocuklar Hakkında Hükmedilen Adli Para Cezası Ödenmezse Ne Olur?

    18 yaşından küçük çocuklara verilen adli para cezası ödenmese bile hapse çevrilemez. Adli para cezasının ödenmemesi, hiçbir geliri olmayan küçük çocukların cezaevine girmesine neden olursa hukuk sisteminin kendi içinde çelişkiye düşmesine neden olurdu. Fakat, çocuklara verilen adli para cezasının tahsili amacıyla diğer kamu alacakları için izlenen usul ile icra işlemleri yapılabilir.

    5275 Sayılı Kanun’un l06/4. maddesi gereğince “çocuklar hakkında hükmedilen adli para cezasının ödenmemesi halinde bu ceza hapse çevrilemez” hükmü gözetilmeden, suça sürüklenen çocuk hakkında adli para cezasını ödemediği takdirde ödenmeyen para cezasının hapse çevrileceği şeklinde hüküm kurulması hukuka aykırıdır (Yargıtay 2CD - Karar: 2017/68).

    Adli Para Cezasını Taksitle Ödeme Mümkün mü?

    Hapis cezasının paraya çevrilmesi, hükümlünün cezaevinden kurtulmasını sağlasa da ödeme güçlüğü çeken kişilerin adli para cezasının ödenmemesi nedeniyle tekrar cezaevine girmesiyle de sonuçlanabilir. Adli para cezasını taksitlendirme, ödeme güçlüğü çeken kişilerin bu yükümlülüklerini yerine getirmesine yardımcı olan bir imkandır. Adli para cezasını taksitlendirme, kanunun öngördüğü infaz yöntemlerinden biridir. Hakim, yargılanan kişinin ekonomik durumunu göz önüne alarak hükmettiği adli para cezasının 24 aya kadar taksitlendirme yaparak ödenmesine karar verebilir (TCK madde 52). Taksit ödemeleri hükmün kesinleşmesinden itibaren başlar.

    Hakim, adli para cezasının bir kerede ödenmesine de karar verebilir. Hakim, yargılanan kişiye 1 yıldan fazla olmamak üzere bir süre belirleyip belirlediği sürede adli para cezasının bir kerede ödenmesine karar verebilir. Bu süre de hükmün kesinleşmesinden itibaren işlemeye başlar.

    Hakim, hükmettiği adli para cezasını taksitlendirmeyebilir veya ödenmesi için belirli bir süre de vermeyebilir. Bu durumda karar kesinleştikten sonra infaz için savcılığa verilir. İnfaz savcılığı hükümlüye ödeme emri göndererek adli para cezasının ödenmesini ister. Hükümlüye ödeme emri tebliğ edilmesinden itibaren 1 ay içinde, hükümlü, adli para cezasının 1/3’ünü öderse, kalanı iki eşit takside bölünerek tahsil edilebilir. Bu şekilde yapılan taksitlendirme işleminden herkes yararlanabilir.

    Adli Para Cezası Nereye ve Nasıl Ödenir?

    Adli para cezası verilmesine dair hüküm kesinleştikten sonra infazı amacıyla Cumhuriyet Savcılığı’na verilir. Adli Para Cezası’nın nereye ve nasıl ödeneceğine dair ayrıntılı prosedür şu linkte yazdığımız yazıda mevcuttur: Adli Para Cezası Nereye Ödenir?

    Adli Para Cezası İtiraz, Temyiz ve İstinaf Sınırı

    Adli para cezası, mahkemeler tarafından verilen bir cezadır. Mahkemeler tarafından verilen kararlara karşı itiraz veya istinaf kanun yollarına başvurmak mümkündür. Ancak, adli para cezası aleyhine Temyiz yoluna gitmek mümkün değildir. İstinaf başvurusu üzerine istinaf mahkemesinin verdiği karar kesindir.

    İtiraz ve istinaf kanun yollarına ancak kanunun tayin ettiği süreler içerisinde başvurulabilir. İnfaz aşamasına gelmiş adli para cezası aleyhine itiraz, istinaf veya temyiz yoluna gitmek mümkün değildir.

    Adli Para Cezası İstinaf Sınırı Nasıl Belirlenir?

    Bir suç sebebiyle verilen karar içerisinde yer alan cezalardan her biri ayrı bir hükmü oluşturmayıp, bu cezaların tamamı tek bir hükmü meydana getirmektedir. Bunun sonucu olarak çeşitli sebeplerle hükmün içerisinde birden fazla “cezanın” bulunduğu hallerde, istinaf sınırının belirlenmesi açısından cezaların her birinin miktarına değil, toplam ceza miktarına bakılması gerekir. Buna karşılık aynı kararın içerisinde birden çok suça dair hüküm bulunması halinde istinaf sınırı, her hüküm için diğerinden bağımsız olarak ayrı ayrı değerlendirilmelidir (Yargıtay CGK - 2011/41 karar).

    İstinaf sınırının altında yaptırım içeren bir hüküm için istinaf yoluna başvurulamaz. Hükümde açık hukuka aykırılıkların bulunması ya da hükmedilmesi gereken bir güvenlik tedbirine hükmedilmemiş olması da, kesin nitelikteki bir hükme, istinaf edilebilirlik vasfı kazandırmaz. İstinaf mahkemesince denetim olanağı bulunmayan bir hükmün de hukuka aykırılıklar taşıdığı gerekçesiyle istinaf başvurusu yoluyla incelenmesi istenemez (Yargıtay CGK-2010/230 karar).

    İstinaf sınırının belirlenmesi konusunda dikkat edilmesi gereken diğer hususlar şunlardır (Yargıtay CGK - 2010/230 karar):

    Adli Para Cezası Ödenmezse En Fazla Ne Kadar Hapis Yatılır?

    Mahkemenin hükmettiği adli para cezası, yukarıda açıkladığımız şekilde miktarı oranınca hapse çevrilir. Ama hükmedilen adli para cezasının miktarı ne olursa olsun, tek mahkeme kararındaki para cezası çok yüksek olsa bile, en fazla 3 yıl hapis cezasına çevrilebilir. Birden fazla mahkeme kararıyla mahkumiyet söz konusu ise hapis cezası toplamı 5 yılı geçemez.

    Adli Para Cezası Memuriyete Engel midir?

    657 sayılı Devlet Memurları Kanunu md.48/5’e göre, ceza mahkemesi kararı memuriyete statüsünün kazanılması veya kaybedilmesi açısından iki şekilde etkili olmaktadır:

    Adli Para Cezası Adli Sicile İşler mi? Sabıka Kaydı Bilgilerini Nasıl Silebilirim?

    Adli para cezası da aynen hapis cezası gibi adli sicil kaydına işler. Adli sicil kaydı, yani sabıka kaydı aldığınızda işlediğiniz suçun karşılığında aldığınız adli para cezası gözükecektir. Adli para cezasını taksitle öderseniz son taksidin ödendiği gün, tamamını tek seferde öderseniz adli para cezasını tamamen ödediğiniz gün cezanız infaz edilmiş sayılır ve hakkınızdaki adli sicil kaydı silinerek bilgiler arşiv kaydına alınır. Adli para cezasına ilişkin Adli Sicil Kaydının Silinmesi, Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü tarafından kendiliğinden yapılır. Kendiliğinden silinmeyen kayıtlar için dilekçeyle kaydın silinmesi talep edilmelidir.

    Adli Para Cezalarında İndirim veya Koşullu Salıverilme Hükümlerinden Yararlanmak Mümkün mü?

    Adli para cezası yaptırımının infazına ilişkin hukuk sistemimizde birçok değişiklik yapılmıştır. Bu değişiklikler çoğu zaman uygulamada karışıklığa yol açmaktadır. Adli para cezasının infazına ve koşullu salıverme hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağına ilişkin üç dönem mevcuttur:

    01.03.2008 tarihinden sonra adli para cezası ödenmediğinde, koşullu salıverilme hükümleri uygulanamayacağı gibi denetimli serbestlik hükümleri de uygulanamaz. Ceza İnfaz Kanunu m.105/A’da öngörülen koşullu salıverilmeye 1 yıl kaldığında uygulanan denetimli serbestlik kuralı da adli para cezaları açısından uygulanamaz.

    Denetimli Serbestlik, bir koşullu salıverilme tedbiri olup adli para cezasından kaynaklanmayan hapis cezaları için geçerlidir.

    Uygulamada koşullu salıverme ve adli para cezası ilişkisinin bilinmemesi nedeniyle hak kayıpları yaşanmaktadır. Bu konuyla ilgili mutlaka bir ceza avukatı ile görüş alışverişi yapılmalıdır.

    Gözaltı ve Tutukluluk Süresinin Adli Para Cezasından Mahsup Edilmesi

    Hükümlünün ceza mahkumiyetinin konusu olan suç nedeniyle gözaltında ve tutuklulukta geçirdiği süreler cezasından mahsup edilir. Tutukluluk ve gözaltında geçrilen süreler adli para cezası mahkumiyetinden şu şekilde mahsup edilir:

    Hapis Cezası Adli Para Cezasına Çevrilebilen Suçlar

    Taksirle adam öldürme suçu, taksirle adam yaralama suçu gibi taksirle işlenebilen (örneğin, trafik kazaları veya iş kazaları) tüm suçlar ceza miktarına bakılmaksızın adli para cezasına çevrilebilir. Yani, taksirle işlenen suçlarda sanık 5 yıl ceza alsa bile bu ceza miktarına bakılmaksızın adli para cezasına çevrilebilir (TCK md. 50/4).

    Kasten işlenen ve adli para cezasına çevrilebilecek bazı suçlar aşağıdadır:

    Hakkınızda bir ceza davası varsa, suçun niteliği ve olası ceza miktarına göre adli para cezasına çevrilip çevrilmeyeceğini bir Ceza avukatı ile mütalaa ediniz.

    Adli Para Cezası Yargıtay Kararları

    Adli Para Cezası Temyiz ve İstinaf Sınırı

    Tayin edilen cezanın tür ve miktarına göre; 6217 Sayılı Kanun’un 26. maddesiyle yapılan değişiklik ile 5320 Sayılı Kanuna eklenen ek geçici 2. maddesiyle “..hapis cezasından çevrilenler hariç olmak üzere, sonuç olarak belirlenen 3.000 TL. ( dahil ) ve altındaki adli para cezalarına dair mahkumiyet hükümleri kesindir” hükmü gereğince, sanığa verilen cezanın türü ve miktarı itibariyle hükmün temyiz edilemez olduğu anlaşıldığından, 5320 Sayılı Kanun’un 8/1 maddesi ve 317. maddesi uyarınca, sanığın temyiz talebinin isteme uygun olarak REDDİNE karar verilmiştir (Yargıtay 3. Ceza Dairesi - Karar: 2016/18925).

    Adli Para Cezasının Ödenmemesi ve İnfazı

    28/06/2014 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanun’un 81. maddesi ile 5275 sayılı Kanun’un 106/3. maddesindeki “Hükümlü, tebliğ olunan ödeme emri üzerine belli süre içinde adli para cezasını ödemezse, Cumhuriyet savcısının kararı ile ödenmeyen kısma karşılık gelen gün miktarı hapis cezasına çevrilerek, hükümlünün iki saat çalışması karşılığı bir gün olmak üzere kamuya yararlı bir işte çalıştırılmasına karar verilir. Günlük çalışma süresi, en az iki saat ve en fazla sekiz saat olacak şekilde denetimli serbestlik müdürlüğünce belirlenir. Hükümlünün hakkında hazırlanan programa ve denetimli serbestlik görevlilerinin bu kapsamdaki uyarı ve önerilerine uymaması hâlinde, çalıştığı günler hapis cezasından mahsup edilerek kalan kısmın tamamı açık ceza infaz kurumunda yerine getirilir.” şeklindeki düzenlemeye aykırı olarak, hükümde infaz yetkisini kısıtlayacak şekilde hükmolunan adli para cezasının ödenmemesi durumunda hapse çevrileceğinin ihtarına karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 3.Ceza Dairesi - Karar : 2017/6703).

    Hapis Cezasının Adli Para Cezasına veya Seçenek Yaptırıma Çevrilmesi Zorunluluğu

    Suça sürüklenen çocuğun suç tarihi itibari ile hapis cezasına mahkumiyetinin bulunmadığı cihetle, 5237 Sayılı Kanun’un 50/3. maddesinde yer alan “Daha önce hapis cezasına mahkûm edilmemiş olmak koşuluyla, mahkûm olunan otuz gün ve daha az süreli hapis cezası ile fiili işlediği tarihte onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş bulunanların mahkûm edildiği bir yıl veya daha az süreli hapis cezası, birinci fıkrada yazılı seçenek yaptırımlardan birine çevrilir.” şeklindeki düzenleme gereğince, çocuk hakkında hükmedilen 1 yıldan az kısa süreli hapis cezasının seçenek yaptırıma çevrilmesinin zorunlu olduğunun gözetilmemesinde isabet görülmediğinden anılan kararın bozulması gerekmiştir (Yargıtay 13. Ceza Dairesi - Karar: 2017/4027).

    Sanıklardan T’nin adli sicil kaydında hapis cezasının bulunmaması, M. hakkındaki cezaların ise adli para cezasından ibaret olması karşısında, sanıklar hakkında neticeten verilen 25 gün hapis cezasının TCK’nın 50/3. maddesi uyarınca seçenek yaptırıma çevrilmesi zorunluluğuna uyulmaması hukuka aykırı olup hükmün bozulması gerekmiştir (Yargıtay 19. Ceza Dairesi - Karar: 2017/29).

    Seçimlik ceza öngören suçlarda hapis cezasının tercih edilmesi halinde bu cezanın ancak adli para cezası dışındaki diğer seçenek yaptırımlara çevrilebileceği gözetilmeyerek, TCK’nın 50/2. maddesine aykırı davranılması hukuka aykırıdır (Yargıtay 18.Ceza Dairesi - Karar: 2016/15716).

    Daha önce hapis cezasına mahkûmiyeti bulunmayan ve suç tarihinde onsekiz yaşını tamamlamadığı anlaşılan suça sürüklenen çocuk hakkında seçimlik cezalardan tercih edilen ayrı ayrı 3 ay 10’ar gün kısa süreli hapis cezalarının, TCK’nın 50/3. maddesi uyarınca, aynı maddenin birinci fıkrasında belirtilen adli para cezası dışındaki seçenek yaptırımlardan birine çevrilmesi zorunluluğuna uyulmaması hukuka aykırıdır (Yargıtay 4. Ceza dairesi - Karar: 2016/6141).

    Adli Para Cezasında Alt Sınırdan Ayrılma Gerekçesi

    Yasa koyucunun ayrıca adli para cezası öngördüğü suçlarda, hapis cezasının alt sınırdan tayini halinde mutlak surette adli para cezasının da alt sınırdan tayini gerektiği yönünde bir zorunluluk bulunmamakta ise de, bunun gerekçelerinin gösterilmesi dayanılan gerekçelerin de yasal ve dosya içeriğiyle örtüşmesi gerektiği, yine aynı Kanun’un 3. maddesin 1. fıkrasında ise, “suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine” hükmolunacağının belirtildiği, somut olayda mahkemece temel cezanın tespiti sırasında hapis cezası takdiren alt sınırdan tayin edilmesine rağmen, para cezası tayin edilirken 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 61. maddesine aykırı olacak şekilde alt sınırdan niçin uzaklaşıldığına dair hiçbir gerekçe gösterilmeden ve hüküm kısmında teşdiden uygulama yapıldığı da belirtilmeden, anılan Kanun’un 52/1. maddesinde gösterilen 5 tam gün sayısı yerine 120 gün adli para cezasına hükmedilmek suretiyle, sanık hakkında fazla ceza tayininde, isabet görülmemiştir (Yargıtay CGK - 2007/152).

    Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19.06.2007 tarih ve 2007/10-108 E., 2007/152 K. sayılı ilamında da belirtildiği gibi yasa koyucunun ayrıca adli para cezası öngördüğü suçlarda, hapis cezasının alt sınırdan tayini halinde mutlak surette adli para cezasının da alt sınırdan tayini gerektiği yönünde bir zorunluluk bulunmamakta ise de, yeterli ve yasal gerekçe gösterilmeksizin adli para cezasının alt sınırın üzerinde 120 gün olarak tayin edilmesi, ancak yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu hususun, hüküm fıkrasından adli para cezasına ilişkin sırasıyla “120 gün”, “40 gün” ve “1.200 TL” terimlerinin tamamen çıkartılarak yerine, sırasıyla “5 gün”, “1 gün” ve “30 TL” ibarelerinin eklenmesi suretiyle sair yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir (Yargıtay 23.Ceza Dairesi - Karar:2016/6896).

    Nitelikli dolandırıcılık suçundan hapis cezası alt sınırdan tayin edildiği halde adli para cezası belirlenirken yeterli ve yasal gerekçe gösterilmeksizin, aynı gerekçeyle tam gün sayısının asgari hadden uzaklaşılması suretiyle belirlenerek sanığa fazla ceza tayini hukuka aykırıdır (Yargıtay 15. Ceza Dairesi - Karar: 2016/1841).

    Sanık hakkında temel hapis cezası alt sınırdan tayin edildiği halde, aynı gerekçelerle hapis cezası yanında tayin edilen adli para cezasına esas alınan birim gün sayısının alt sınırın üstünde belirlenmesi suretiyle hükümde çelişkiye neden olunması hukuka aykırıdır (Yargıtay 5.Ceza Dairesi - Karar:2016/5668).

    Adli Para Cezasının Arttırılması veya İndirilmesi Gün Üzerinden Yapılır

    5237 Sayılı TCK.nun 61/8. maddesi hükmü karşısında, adli para cezası hesaplanırken, bu madde hükmüne göre cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesine yönelik arttırma ve indirimlerin gün üzerinden yapılması ve sonuç gün ile kişinin bir gün karşılığı ödeyebileceği miktarın çarpılması sonucu cezanın belirlenmesi gerektiği halde gün olarak 5 gün adli para cezasının hemen paraya çevrilerek, 168. maddesi gereğince indirimin bu miktar üzerinden yapılması ve yapılan indirim yanlış yapılarak fazla ceza tayini hukuka aykırıdır (Yargıtay 8. Ceza Dairesi - Karar: 2017/364).

    Adli para cezası hesaplanırken, cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesine yönelik artırma ve indirimlerin gün üzerinden yapılmasından sonra, belirlenen sonuç gün ile TCK’nın 52/2 nci maddesine göre kişinin bir gün karşılığı ödeyebileceği miktarın çarpılması suretiyle adli para cezasının bulunması gerekirken yazılı şekilde doğrudan uygulama yapılarak TCK’nın 61/8 inci maddesine aykırı davranılması nedeniyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir (Yargıtay 5. Ceza Dairesi - Karar: 2012/10168).

    Mükerrir Sanık Hakkında Hükmedilen Seçimlik Hapis Cezası Adli Para Cezasına Çevrilemez

    Adli sicil kaydına göre mükerrir olan sanık hakkında, seçimlik ceza öngören hakaret suçunda TCKnın 58/3. maddesi uyarınca, hapis cezasına hükmolunduktan sonra bu cezanın adli para cezasına çevrilemeyeceği gözetilmeyerek aynı Kanunun 50/2. maddesine aykırı davranılmış ise de, karşı temyiz olmadığından bozma yapılamayacağı, anlaşılmış ve ileri sürülen başkaca temyiz nedenleri yerinde görülmediği gibi hükmü etkileyecek oranda hukuka aykırılığa da rastlanmamıştır. Ancak;

    5275 Sayılı Kanun’un 108/2. maddesi5275 Sayılı Kanun’un 108/2. maddesi uyarınca mükerrirlere özgü infaz rejiminin ancak hapis cezalarında uygulanabileceği gözetilmeden, hükmolunan adli para cezaları hakkında tekerrür hükümlerinin uygulanmasına karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 18. Ceza Dairesi - Karar: 2017/71).

    Nitelikli Dolandırıcılık Suçunda Adli Para Cezasının Belirlenmesi

    Nitelikli dolandırıcılık suçundan verilen hüküm açısından; 5237 Sayılı TCK’nın 158. maddesinin 1. fıkras 1. fıkrasının (e), (f) (i) ve (k) bentlerinde sayılan hallerde adli para cezasının tayininde tespit olunacak temel gün, suçtan elde olunan haksız menfaatin iki katından az olmayacak şekilde asgari ve bu miktara yükseltilerek belirlenecek gün sayısı üzerinden arttırma ve eksiltmeler yapıldıktan sonra ortaya çıkacak sonuç gün sayısı ile bir gün karşılığı aynı kanunun 52. maddesi uyarınca, 20-100 TL arasında takdir olunacak miktarın çarpılması neticesinde sonuç adli para cezasının belirlenmesi gerektiği ve buna göre, haksız menfaat miktarının 11.300 TL, haksız menfaatin iki katının 22.600 TL olduğu dikkate alınarak temel cezanın bu miktardan az olmayacak şekilde belirlenip sanığın 1130 gün adli para cezasıyla cezalandırılmasına, aynı Kanun’un 62. maddesi gereğince cezasından 1/6 oranında indirim yapmak suretiyle sanığın 941 gün adli para cezası ile cezalandırılmasına ve aynı Kanun’un 52. maddesi gereğince günlüğü 20.00 TL’den hesap edilmek suretiyle netice olarak 18.820 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, önce temel cezanın uygulama maddesine göre eksik olarak belirlenmesi, daha sonra, verilecek cezanın haksız menfaatin iki katından az olamayacağı gerekçesiyle, adli para cezasının doğrudan haksız menfaatin iki katı olarak belirlenmesi suretiyle fazla ceza tayini hukuka aykırıdır (Yargıtay 15. Ceza Dairesi - Karar: 2017/43).

    Adli Para Cezası veya Hapis Cezası Tercihinde Çelişki

    Daha önce sanık hakkında doğrudan adli para cezası olarak belirlenen hükümlerin, sanığın kazanılmış hakkı korunarak bozulduğu, ancak eski hükümlerden farklı olarak ve cezaların bireyselleştirilmesi sırasında hükümler arasında çelişkiye neden olacak biçimde kasten yaralama suçunda seçimlik cezalardan hapis cezası seçilip ertelenmesi, yine seçimlik ceza içeren hakaret suçunda ise doğrudan adli para cezasına karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 18. Ceza Dairesi - Karar: 2016/14514).

    Seçenek yaptırım öngören hakaret suçunda doğrudan adli para cezasına hükmedilebileceği düşünülmeden, önce hapis cezası verilip, sonrasında bu cezanın adli para cezasına çevrilmesi suretiyle TCK’nın 50/2. maddesine aykırı davranılması hukuka aykırıdır (Yargıtay 18.Ceza Dairesi - Karar: 2016/11732).

    Seçimlik Cezalarda Adli Para Cezasına Hükmedilmemesinin Gerekçesi

    Hakaret, yaralama ve tehdit suçlarının hapis veya adli para cezası şeklinde seçenekli yaptırım içermesi karşısında, sanık hakkında hangi hukuksal gerekçelerle hapis cezalarının tercih edildiğinin Yargıtay denetimine olanak verecek şekilde hükmün gerekçesinde açıklanmaması hukuka aykırı olup bozma nedenidir (Yargıtay 18. Ceza Dairesi - Karar: 2016/14406).

    Adli Para Cezasının Ertelenmesi Mümkün Değildir

    Sanık hakkında hapis cezası ve adli para cezası tayin olunması karşısında, ertelemeye ilişikin paragrafın sonuna “verilen cezanın 5237 Sayılı TCK’nun 51/1. maddesi uyarınca ertelenmesine” yazılması suretiyle adli para cezasının da ertelendiği kanaati oluşturulması nedeniyle hükmün bozulması gerekmiştir (Yargıtay 7. Ceza Dairesi - Karar: 2016/11019).

    Adli para cezalarının ertelenmesi mümkün olmamasına karşın, suça sürüklenen çocuk hakkında hapis cezasından çevrilen adli para cezasının ertelenmesine karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 22. Ceza Dairesi - Karar:2016/1165).

    Kanun maddesi gereği yalnızca hapis cezalarının ertelenmesi mümkün olup, hapis cezasından çevrilen veya doğrudan hükmolunan adli para cezalarının ertelenmesine imkân bulunmamaktadır (Yargıtay 4. Ceza Dairesi - Karar:2016/955).

    5237 sayılı TCK’nın 51. maddesi uyarınca hapis cezasının ertelenmesi mümkün olmasına, adli para cezasının ertelenmesi olanaklı bulunmamasına rağmen, ertelemenin sadece hapis cezasını içerdiğini belirten bir ifade kullanılmaksızın, her iki cezayı kapsar biçimde sanık hakkında tayin olunan cezanın ertelenmesine karar verilmesi kanuna aykırıdır (Yargıtay 12. Ceza Dairesi - Karar:2015/18333).

    Kesin Nitelikte Adli Para Cezası Tekerrüre Esas Alınmaz

    Sanığın adli sicil kaydında yer alan ve hakkında tekerrür hükümlerinin uygulanmasına neden olan ilam ile hükmolunan 1.200 TL adli para cezasının kesin nitelikte olduğu ve tekerrüre esas alınamayacağı gözetilmeden, 5237 Sayılı TCK’nun 58. maddesi uyarınca tekerrür hükümlerinin uygulanmasına karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 21. Ceza Dairesi - Karar: 2017/147).

    Sanık hakkında tekerrüre esas alınan Bergama Sulh Ceza Mahkemesi’nce 07.09.2012 tarihinde 2011/28 esas, 2012/692 karar sayılı kararı ile verilen “2000 TL adli para cezasının”nın hüküm tarihi ve miktarı itibarıyla kesin nitelikte olduğu ve tekerrüre esas olamayacağı gözetilmeden TCK’nın 58. maddesi gereğince tekerrür hükümlerinin uygulanması hukuka aykırıdır (Yargıtay 12. Ceza Dairesi Karar: 2016/195)

    Adli Para Cezasının Taksitlendirilmesi

    1- )18 yaşından küçük olan suça sürüklenen çocuk hakkında hükmedilen para cezasının ödenmemesi halinde, kısa süreli hapis cezasının kısmen veya tamamen infazına karar verilemeyeceğinin gözetilmemesi,
    2- )Hükmedilen adli para cezasının taksitlendirilmesi sırasında taksit aralığı gösterilmeden “20 eşit taksitte ödenmesine” şeklinde hüküm kurularak 52/4. maddesine aykırı davranılmış olması hukuka aykırıdır (Yargıtay 13. Ceza Dairesi - Karar: 2016/11037).

    Tayin edilen adli para cezasının taksitlendirilmiş olmasına karşın, taksitlerden biri süresinde ödenmediği takdirde kalan ayların taksitlerinin tamamının sanıktan bir defada alınması ile birlikte, ayrıca ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrileceği hususuna yer verilmemesi taksitlendirmeye dair hüküm fıkrasının sonuna “ve ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrilmesine” ibaresinin eklenmesine, sair yönleri usul ve kanuna uygun bulunan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA karar verilmiştir (Yargıtay 12. Ceza Dairesi - Karar: 2016/10541).

    Sanık hakkında hükmedilen adli para cezası taksitlendirildikten sonra, TCK’nın 52/4. maddesi gereğince, taksitlerden birinin zamanında ödenmemesi halinde geri kalan kısmın tamamının tahsil edileceğinin ve ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrileceğinin ihtarı yerine; “taksitlerden birisinin süresinde ödenmemesi halinde kısa sureli hapis cezasının kısmen veya tamamen infaz edilmesine” şeklinde hüküm kurulması hukuka aykırı olup; yeniden yargılamayı gerektirmeyen bu hususta; hükmün taksitlendirmeye dair 6. paragrafının hükümden çıkarılarak, yerine, “Sanığın ekonomik ve şahsi halleri nazara alınarak, hükmedilen adli para cezasının TCK’nın 52/4. maddesi gereğince birer ay ara ile 4 eşit taksitte ödenmesine, taksitlerden birinin zamanında ödenmemesi halinde geri kalan kısmın tamamının tahsil edileceğinin ve ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrileceğinin sanığa bildirilmesine,” ibarelerinin eklenmesi suretiyle, sair yönleri usul ve kanuna uygun bulunan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA karar verilmiştir (Yargıtay 12. Ceza Dairesi - Karar: 2016/9769).

    6136 sayılı Yasanın 15/1. maddesi ile kurulan hüküm sonucu verilen adli para cezasının taksitlendirmesi sırasında, 52/4. maddesi uyarınca taksit sayısının dörtten az olamayacağının gözetilmemesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 8. Ceza Dairesi - Karar: 2015/24703).

    Sanık müdafiinin, lehe hükümlerin uygulanması isteminin, TCK’nın 52/4. maddesindeki taksitlendirme istemini de kapsadığı gözetilmeden, bu konuda olumlu veya olumsuz bir karar verilmemesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 15. Ceza Dairesi -Karar: 2014/13071).

    Adli Para Cezasını Ödeme Şekli Nasıl Belirlenir?

    Adli para cezasının ödeme şeklinin TCK’nın 52/4. maddesi uyarınca, “mehil verme” veya “taksitlendirme” olarak tercihli düzenlenmesine karşın, her iki seçeneğin de birlikte uygulanmasına karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 4. Ceza Dairesi -Karar: 2016/11623).

    Adli Para Cezasının Hesaplanması

    5237 Sayılı TCK.nun 61/8. maddesi hükmü karşısında, adli para cezası hesaplanırken, bu madde hükmüne göre cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesine yönelik arttırma ve indirimlerin gün üzerinden yapılması ve sonuç gün ile kişinin bir gün karşılığı ödeyebileceği miktarın çarpılması sonucu cezanın belirlenmesi gerektiği halde gün olarak 5 gün adli para cezasının hemen paraya çevrilerek, 168. maddesi gereğince indirimin bu miktar üzerinden yapılması ve yapılan indirim yanlış yapılarak fazla ceza tayini hukuka aykırıdır (Yargıtay 8. Ceza Dairesi - Karar: 2017/364).

    Gün para cezası sisteminin temel amacı, para cezasının kişinin ödeme gücüne göre belirlenmesi yoluyla, suç işleyen zenginle fakir arasındaki eşitsizliği gidermektir. Bunun yanında sistem, uygulaması basit, etkili, saydam ve para cezasından güdülen amaçları yerine getirebilecek özelliktedir.. .” şeklinde açıklanmıştır. Bu düzenlemeye göre, kanun koyucu “verilen cezadan beklenen etkinin oluşturulabilmesi için adli para cezasının belirlenmesinde kişinin ekonomik gücünün önemli olduğunu” vurgulamış bununla birlikte belirtilen “soyut çerçeve” içerisinde “bir gün karşılığı miktarı takdir etme” yetkisini yargılamayı yapan hakime vermiştir. Hakim bu tespiti yaparken, kolluk güçlerince belirlenen somut verileri göz önünde bulundurmalı, ancak rapordaki subjektif değerlendirmeler ile de bağlı olmamalıdır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

    Yargılamayı yapan, sanığı birebir gözlemleyen ve somut verileri dosyadaki diğer delillerle birlikte değerlendiren hakim tarafından, hükmolunan hürriyeti bağlayıcı cezanın adli para cezasına çevrilmesi sırasında alt sınır olan “20 Liradan” uzaklaşılarak 30 Lira olarak takdir edilmiş, sonuç adli para cezası da birer ay ara ile 24 eşit taksitte ödenmek üzere taksitlendirilmiştir. Sorgusunun yapılması sırasında sanığın kişisel ve ekonomik durumu hakkında bilgi alan ve bu konuda dosyada bulunan bilgileri değerlendirerek bir sonuca ulaşan hakimin bu konudaki takdir yetkisine dosya içeriğiyle açıkça çelişmediği sürece müdahale edilmesi yerinde olmayacağı gibi yargılamayı yürüten hakimin takdir alanının bu denli daraltılması müessesenin amaçlarıyla da örtüşmeyecektir. Kaldı ki, hükmolunan sonuç adli para cezasının birer ay ara ile 24 eşit taksitte ödenmesine karar verilmiş böylece sanığın ekonomik durumu taksitlendirmede de gözönüne alınarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla, sonuç adli para cezası hesaplanırken, bir günün karşılığı uygulanacak para cezasının “30 Lira” olarak takdir edilmesine dair yerel mahkeme direnme kararında isabetsizlik bulunmamaktadır (Yargıtay CGK - Karar: 2014/255).

    Adli para cezasının seçimlik ceza olarak öngörüldüğü suçlarda bu cezaya ilişkin gün biriminin alt sınırının, o suç tanımındaki hapis cezasının alt sınırından az; üst sınırının da, hapis cezasının üst sınırından fazla olamayacağına ilişkin 5237 sayılı TCK’nın 61 inci maddesi 9.fıkrasının 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe girmesi karşısında suç tarihinde para cezasının alt sınırının 5 gün para cezası olmasına rağmen temel para cezası belirlenirken 180 güne denk gelecek biçimde para cezasına hükmedilerek fazla ceza tayin edilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 5. Ceza Dairesi - Karar: 2012/101

    Doğrudan Hükmedilen ve Hapis Cezasından Çevrilen Adli Para Cezası Kararda İçtima Edilemez

    6136 sayılı Yasanın 13/1, TCK.nun 62, 52/2. maddeleri gereğince, sanığın hapis cezasından çevrilen 6000 TL ve doğrudan hükmedilen 500 TL adli para cezası olmak üzere toplam 6.500.-TL adli para cezasına mahkumiyetine karar verilmiştir.

    5237 sayılı TCK’da cezaların içtimaına dair bir düzenleme bulunmadığı gözetilmeden, 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçundan hüküm kurulurken hürriyeti bağlayıcı cezadan çevrilme adli para cezası ile doğrudan verilen adli para cezasının toplanmasına karar verilmesi hukuka aykırı olup, hükmün bozulmasına; bozma gerekçesine göre yeniden yargılama yapılması gerekmediğinden, 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçundan kurulan hükmün TCK’nun 52/4. maddesinin uygulandığı bölümde yer alan “toplam 6.500,00 TL” ibaresinin çıkartılarak yerine “6.000,00 TL ve 500,00 TL” ibaresinin yazılmasına, hükmün bu şekilde düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir (Yargıtay 1.Ceza Dairesi - Karar:2017/835).

    Sanığa verilen hapisten çevrilme ve doğrudan adli para cezalarının hükümde ayrı ayrı gösterilmesi gerektiği gözetilmeden, içtimasına karar verilmesi, kanuna aykırı ve sanığın temyiz iddiaları bu nedenle yerinde görülmüş ise de, bu aykırılık yeniden yargılamayı gerektirmediğinden, temyiz edilen kararın açıklanan noktası, sanık hakkındaki sonuç adli para cezalarının 3.000 TL ve 80 TL olarak ayrı ayrı belirlenmesi suretiyle, 5320 sayılı Kanunun 8/1. madde ve fıkrası aracılığıyla 1412 sayılı CMUK’nın 322. maddesi uyarınca HÜKMÜN DÜZELTİLEREK ONANMASINA karar verilmiştir (Yargıtay 18.Ceza Dairesi - Karar:2016/13172).

    5237 sayılı TCK, cezaların içtimaına dair bir düzenleme içermediğinden, hapisten çevrilen para cezası ile doğrudan verilen para cezasının toplanması hukuka aykırı olup hükümde ayrı ayrı gösterilmeleri gerekir (Yargıtay 8.Ceza Dairesi - Karar:2016/7238).

    5237 sayılı Türk Ceza Kanununda para cezalarının içtimasının düzenlenmediği gibi doğrudan verilen adli para cezası ile hapisten çevrilen para cezalarının infaz rejiminin farklı olduğu gözetilmeden hapisten çevrilen 180 gün karşılığı adli para cezası ile doğrudan verilen 25 gün karşılığı adli para cezasının toplanarak yazılı şekilde karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 8.Ceza Dairesi - Karar:2016/7024).

    Doğrudan hükmedilen adli para cezası ile hapis cezasından çevrilen adli para cezalarının infaz rejimlerinin farklı olması nedeniyle içtima edileceğine ilişkin TCK’da hüküm bulunmadığı gözetilmeden farklı nitelikteki adli para cezalarının toplanmasına karar verilmesi; doğrudan hükmedilen adli para cezasının taksitlendirilmesine yer olmadığına karar verildiği halde, hapis cezasından çevrilen adli para cezası ile içtima ettirildikten sonra tamamımın taksitlendirilmesine karar verilerek hükümde çelişkiye neden olunması nedeniyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir (Yargıtay 2.Ceza Dairesi - Karar:2016/10232).

    Sanık hakkında verilen 10 ay hapis cezasının ve 4 birim gün karşılığı adli para cezasının adli para cezasına çevrilme işlemlerinin ayrı ayrı yapılması ve içtima edilmemesi gerektiği halde hüküm fıkrasında cezaların içtima edilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 23.Ceza Dairesi - Karar:2016/10310).

    Tekerrür Nedeniyle Zorunlu Tercih Edilen Hapis Cezası Adli Para Cezasına Çevrilemez

    Adli sicil kaydına göre tekerrüre esas hükümlülüğü bulunan sanık hakkında, yüklenen suç için öngörülen seçimlik cezalardan zorunlu olarak tercih edilen hapis cezasının, TCK’nın 50/2 ve 58/3. maddeleri gereğince, adli para cezasına çevrilemeyeceği, ancak TCK’nın 50/1 maddesinde düzenlenen diğer seçenek yaptırımlara çevrilebileceğinin gözetilmemesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 18.Ceza Dairesi - Karar:2016/17734).

    TCK’nın 50. maddesinin 2. fıkrasındaki hapis cezasının adlî para cezasına çevrilemeyeceği hükmü, hapis veya adlî para cezasından birini seçmesinin mümkün olduğu durumda, mahkemenin hapis cezasına hükmetmesi durumuna ilişkindir. Tekerrür nedeniyle zorunlu olarak hapis cezasına hükmolunması halinde, hapis cezasının adlî para cezasına çevrilemeyeceğine ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır (Yargıtay Ceza Genel Kurulu - Karar:2013/95

    Adli Para Cezasının Taksitle Ödenmesi Kararında En Az Dört Taksit Belirlenmelidir

    5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 52/4. maddesinde, “Hakim, ekonomik ve şahsi hallerini göz önünde bulundurarak, kişiye adli para cezasını ödemesi için hükmün kesinleşme tarihinden itibaren bir yıldan fazla olmamak üzere mehil verebileceği gibi, bu cezanın belirli taksitler halinde ödenmesine de karar verebilir. Taksit süresi iki yılı geçemez ve taksit miktarı dörtten az olamaz. Kararda, taksitlerden birinin zamanında ödenmemesi halinde geri kalan kısmın tamamının tahsil edileceği ve ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrileceği belirtilir.” hükmünün yer aldığı, anılan hüküm gereğince hükmedilen adli para cezasının taksitler halinde ödenmesine karar verilmesi halinde taksit miktarının dörtten az olamayacağı gözetilmeksizin, yazılı şekilde taksit miktarının iki olarak belirlenmesi hukuka aykırı olup, hükmün taksitlendirmeye ilişkin paragrafından “2 eşit aylık taksit” ibarelerinin çıkartılarak yerine “4 eşit aylık taksit” ibarelerinin eklenmesine, hükmün diğer kısımlarının aynen korunmasına, infazın bu şekilde yapılmasına karar verilmiştir (Yargıtay 3.Ceza Dairesi - Karar: 2017/6991

    Adli Para Cezasının TCK’daki Üst Sınırı Aşılarak Ceza Verilemez

    Sanık hakkında gün para cezası tayin edilirken TCK’nın 241. maddesinde (tefecilik suçu) adli para cezasının üst sınırının 5000 gün olduğu gözetilmeden yazılı şekilde 7360 gün olarak tayin edilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 5.Ceza Dairesi - Karar:2016/9076).

    Adli Para Cezasının İnfazı ve Hapis Cezasının İnfaz Üst Sınırı

    Hükümlü Emrah Karcı hakkında Ankara 10. Asliye Ceza Mahkemesinin 2007/1133 esas, 2008/926 sayılı ilamıyla hükmolunan 450,00 Türk Lirası adli para cezasının dışında, Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesince içtima edilen 37 yıl 67 ay 83 gün hapis cezasının da bulunduğu, hükümlünün toplam ceza süresinin 42 yılı aştığı göz önünde bulundurulduğunda, 5275 sayılı Kanun’un 107/3-e gereğince iyi halli olduğu takdirde koşullu salıverilme süresinin 28 yıl olacağı, bu süreyi aşamayacağı, hükümlünün 450,00 Türk Lirası adli para cezasının içtima kararından çıkarılarak ayrı infaz edilmesinin hükümlünün ne koşullu salıverilme ne de bihakkın tahliye süresini değiştirmeyeceği, 6545 sayılı Kanun ile değişik 5275 sayılı Kanun’un 106/3. maddesi uyarınca adli paradan çevrilen hapis cezalarının kamuya yararlı bir işte çalıştırma kararına çevrilerek ayrı infaz edilmesinin hükümlünün aleyhine olup; ek bir ceza getirdiği gözetilmeden, itirazın kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmemiş olduğundan bahisle 5271 sayılı CMK’nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması gekmiştir (Yargıtay 6. Ceza Dairesi - Karar: 2014/22265).

    Adli Para Cezasının Seçenek Yaptırım Olarak Düzenlenmesi

    5237 sayılı TCK’nın 160. maddesinde düzenlenen suçun hapis veya adli para cezasını seçenek yaptırım olarak öngörmesi nedeniyle adli para cezasına hükmedilecekse “Doğrudan adli para cezasından hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden hapis cezasının seçilerek adli para cezasına çevrilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 13. Ceza Dairesi - Karar: 2014/23907)

    Hapisten Çevrilen ve Doğrudan Hükmedilen Adli Para Cezasının Taksitlendirilmesi

    5237 sayılı cezaların içtimaına ilişkin hüküm bulunmadığı gözetilmeden hapis cezasından çevrilen adli para cezası ile doğrudan verilen adli para cezasının ayrı ayrı taksitlendirilmesi yerine toplanarak belirlenen 1.580 TL adli para cezası üzerinden taksitlendirme yapılması gerekir (Yargıtay 9. Ceza Dairesi - Karar: 2014/2715).

    Çocuklar Hakkında Hapis Cezası Adli Para Cezasına Çevrilerek HAGB Kararı Verilir

    5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 50. maddesinin 1. fıkrasında “Kısa süreli hapis cezası, suçlunun kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre; a) Adli para cezasına, b) Mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle, tamamen giderilmesine, c) En az iki yıl süreyle, bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak amacıyla gerektiğinde barınma imkanı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etmeye, d) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, belirli yerlere gitmekten veya belirli etkinlikleri yapmaktan yasaklanmaya, e) Sağladığı hak ve yetkiler kötüye kullanılmak suretiyle veya gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranılarak suç işlenmiş olması durumunda; mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, ilgili ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınmasına, belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklanmaya, f) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle ve gönüllü olmak koşuluyla kamuya yararlı bir işte çalıştırılmaya, çevrilebilir.” 2. fıkrasında “Suç tanımında hapis cezası ile adli para cezasının seçenek olarak öngörüldüğü hallerde, hapis cezasına hükmedilmişse; bu ceza artık adli para cezasına çevrilmez.” 3. fıkrasında ise “Daha önce hapis cezasına mahkûm edilmemiş olmak koşuluyla, mahkûm olunan otuz gün ve daha az süreli hapis cezası ile fiili işlediği tarihte onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş bulunanların mahkûm edildiği bir yıl veya daha az süreli hapis cezası, birinci fıkrada yazılı seçenek yaptırımlardan birine çevrilir.” hükümleri yer almaktadır.

    5271 Sayılı CMK’nın 231/7.maddesinde ise,”açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükümde, mahkum olunan hapis cezası ertelenemez ve kısa süreli olması halinde seçenek yaptırımlara çevrilemez “hükmü yer almaktadır.

    İncelenen somut olayda; anılan Kanun hükümleri dikkate alınarak yapılan değerlendirmeye göre, suç tarihinden önce hapis cezasına mahkûm edilmemiş ve suç tarihinde 18 yaşından küçük olan suça sürüklenen çocuk hakkında hükmolunan kısa süreli hapis cezalarının, TCK’nın 50/3. maddesindeki zorunluluk karşısında, adli para cezasına çevrilmesinden sonra hükümlerin açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi usul ve yasaya uygun olduğu halde,itirazı inceleyen merci tarafından itirazın kabulüyle hükümlerin açıklanmasının geri bırakılmasına dair kararın kaldırılmasına karar verilmesi hukuka aykırıdır (Yargıtay 4. Ceza Dairesi - Karar: 2017/481).

    Adli Para Cezasının Alt Sınırdan Ayrılarak 40 TL Olarak Belirlenmesi Hukuka Aykırıdır

    Adli para cezasının bir gün karşılığı miktarın, kişinin ekonomik durumu ve diğer şahsi hâllerinin göz önünde bulundurulmak suretiyle tespit edilmesi gerektiği, anılan Kanun’un 52. maddesinin gerekçesinde; “Hâlen yürürlükte olan ve Hükûmet Tasarında da muhafaza edilen, para cezası sistemi, cezadan beklenen amaçları gerçekleştirmekten uzak kalmaktadır. Özellikle enflasyon nedeniyle Türk parasının değerinin düşmesi karşısında, para cezalarını artırmak için sık sık yapılan kanun değişikleri de, uygulamada çeşitli sorunlara yol açmaktadır. Bu sorunların giderilmesi için para cezasının miktarının belirlenmesinde “memur maaş katsayısı” veya “yeniden değerleme oranı” gibi ölçütlerin dikkate alınması ise, ceza hukuku ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Suç işleyen kişinin ekonomik durumu dikkate alınmadan hükmolunan para cezası, eşitlik ilkesine aykırı sonuçlar doğurmaktadır. Ödeme gücü olan kişi üzerinde etkisi olmayan, ödeme gücü olmayanı ise sonuçta yine infaz kurumuna gönderilmesini sonuçlayan bu sistemden vazgeçilerek; gün para cezası olarak adlandırılan ve günümüzde Almanya, Avusturya, Polonya, İsveç, Finlandiya, Danimarka ve hatta, Fransa gibi bir çok ülkede uygulanan sisteme geçilmiştir. Gün para cezası sisteminin temel amacı, para cezasının kişinin ödeme gücüne göre belirlenmesi yoluyla, suç işleyen zengin ile fakir arasındaki eşitsizliği gidermektir. Bunun yanında sistem, uygulaması basit, etkili, saydam ve para cezasından güdülen amaçları yerine getirebilecek özelliktedir….” şeklindeki açıklamayla belirtilmiştir. Bu düzenlemeye göre kanun koyucu, verilen cezadan beklenen etkinin oluşturulabilmesi için adli para cezasının belirlenmesinde kişinin ekonomik gücünün önemli olduğunu vurgulamış, bununla birlikte belirtilen soyut çerçeve içerisinde bir gün karşılığı miktarı takdir etme yetkisini yargılamayı yapan hâkime vermiştir. Hâkim bu tespiti yaparken, kolluk güçlerince belirlenen somut verileri göz önünde bulundurmalı, ancak rapordaki subjektif değerlendirmeler ile de bağlı olmamalıdır.

    Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

    Sanığın sosyal ve mali durumuna ilişkin 02.02.2012 tarihli tutanakta, sanığın araştırma tarihi itibarıyla herhangi bir işte çalışmadığı, bekâr olan sanığın ailesiyle birlikte yaşadığı ve geçiminin babası tarafından sağlandığı, üzerine kayıtlı menkul veya gayrimenkul mal bulunmadığının tespit edildiği, sanığın Kollukta çaycı olduğunu ve aylık ortalama 500 TL kazandığını, Mahkemede ise hurdacı olduğunu ve aylık ortalama 600 TL kazandığını beyan ettiği göz önüne alındığında; sanığın ekonomik durumunun, beyanından ve yapılan araştırmadan daha iyi olduğuna ilişkin herhangi bir tespite yer verilmeden ve 20 eşit taksitle ödenmesi hâlinde bile 300 TL olan aylık taksitlerin sanığın ekonomik durumuna göre fazla miktarda olduğu da gözetilmeden, temel cezanın alt sınırdan belirlenmesine rağmen “geçmişinde çok sayıda suç kaydı bulunan sanığın kişiliği ve sosyal durumu ile cezanın caydırıcılık ilkeleri” şeklindeki çelişkili ve “ülkedeki enflasyonist ortam ve ekonomik koşullar, paranın alım gücü” gibi yasal olmayan gerekçelerle doğrudan verilen adli para cezasının, bir gün karşılığı miktarının alt sınırdan uzaklaşılarak 40 TL olarak belirlenmesinde isabet bulunmamaktadır.

    Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu mahkûmiyet hükmünün, doğrudan verilen adli para cezasının bir gün karşılığı miktarının, sanığın ekonomik ve şahsi hâlleri ile uyumlu olmayacak şekilde 40 TL’den belirlenmesi suretiyle fazla ceza tayini isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir. (Yargıtay Ceza Genel Kurulu - Karar : 2019/628).

    Avukat Baran Doğan Hukuk Bürosu

    Yazı kaynağı : barandogan.av.tr

    TCK Madde 197 Parada Sahtecilik Suçu

    TCK Madde 197 Parada Sahtecilik Suçu

    Parada Sahtecilik Suçu

    TCK Madde 197

    (1) Memlekette veya yabancı ülkelerde kanunen tedavülde bulunan parayı, sahte olarak üreten, ülkeye sokan, nakleden, muhafaza eden veya tedavüle koyan kişi, iki yıldan oniki yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.

    (2) Sahte parayı bilerek kabul eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır.

    (3) Sahteliğini bilmeden kabul ettiği parayı bu niteliğini bilerek tedavüle koyan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

    TCK Madde 197 Gerekçesi

    Madde metninde parada sahtecilik suçu tanımlanmıştır.

    Suçun konusu paradır. Paranın, madeni veya kağıt para ya da millî veya yabancı para olması arasında fark gözetilmemiştir. Suç konusu paranın kanunen tedavülde bulunması gerekir. Bu nedenle, tedavülden kaldırılmış ve örneğin antika özellik taşıyan paranın sahte olarak üretilmesi, ancak dolandırıcılık suçu bağlamında değerlendirilebilir.

    Söz konusu suçu oluşturan seçimlik hareketler, sahte olarak üretme, ülkeye sokma, nakletme, muhafaza etme ve tedavüle koyma olarak belirlenmiştir.

    Sahte paradan söz edebilmek için, üretilen paranın sahteliğinin beş duyu organıyla anlaşılabilir olmaması gerekir. Başka bir deyişle, tecrübe sahibi olmayan ve parayı özel bir incelemeye tâbi tutmayan bir kimsenin bu parayı gerçek para olarak kabul etmesinin olanaklı bulunması gerekir. Gerçek para olmadığı ilk bakışta anlaşılabilen durumlarda, suçtan söz edilemez. Başka bir deyişle, para görüntüsü taşımakla birlikte aldatıcılık özelliği olmayan kağıt veya maden parçası, bu suçun konusunu oluşturmaz. Bu hususu vurgulamak için uygulamamızda sahte paranın “sürüm yeteneği”nden söz edilmektedir.

    Maddenin ikinci fıkrasında sahte parayı kabul etmek, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Ancak, bu suçun oluşabilmesi için, kabul edilen paranın sahte olduğunun bilinmesi gerekir; yani bu suç, ancak doğrudan kastla işlenebilir.

    Üçüncü fıkrada ise, sahteliği bilinmeden kabul edilen paranın bu niteliğinin öğrenilmesine rağmen tedavüle konulması, birinci fıkraya göre daha az cezayı gerektiren bir durum olarak kabul edilmiştir. Bu durumda, kişi sahteliğini bilmeden kabul ettiği parayı, bu özelliğini öğrendikten sonra elinden çıkarmaya çalışmaktadır.

    TCK 197 (Parada Sahtecilik Suçu) Emsal Yargıtay Kararları

    YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ Esas: 2016/12916 Karar: 2018/199 Tarih: 11.01.2018

    Parada sahtecilik suçundan sanık …‘nun, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 37. maddesi delaleti ile 197/1 ve 52/2…3. maddeleri gereğince 3 yıl hapis ve 6.000,00 Türk Lirası adli para cezası ile cezalandırılmasına dair Adıyaman 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 28.03.2013 tarihli ve 2012/203 esas, 2013/131 sayılı;

    Parada sahtecilik suçundan sanık …‘nun, 5237 sayılı Kanun’un 197/1 52/2. maddeleri gereğince 2 yıl hapis ve 500,00 Türk Lirası adli para cezası ile cezalandırılmasına dair İstanbul Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 17/06/2013 tarihli ve 2012/459 esas, 2013/202 sayılı;

    Parada sahtecilik suçundan sanık …‘nun, 5237 sayılı Kanun’un 197/1 ve 52/1…2. maddeleri gereğince 3 yıl 6 ay hapis ve 10.000,00 Türk Lirası adli para cezası ile cezalandırılmasına dair Bandırma Ağır Ceza Mahkemesinin 11/10/2013 tarihli ve 2013/38 esas, 2013/215 sayılı kararlarını kapsayan dosyaları ile ilgili olarak;

    Sanık hakkında 09.07.2012 tarihinde işlediği aynı suçtan Adıyaman Cumhuriyet Başsavcılığınca 01.10.2012 tarihli ve 2012/6795 soruşturma, 2012/2401 esas ve 2012/157 sayılı iddianame düzenlenerek kamu davası açıldığı, parada sahtecilik suçlarının kesintisiz suçlardan olduğu, iddianamenin düzenlenmesiyle hukuki kesintinin oluştuğu, sanığın mükerrer cezalandırılmasının önlenmesi bakımından iddianamesi daha önce düzenlenen Adıyaman 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 28/03/2013 tarihli ve 2012/203 esas, 2013/131 karar sayılı dosyası üzerinde birleştirme işlemi yapılması gerektiği gözetilmeksizin yazılı şekilde her üç dosyadan ayrı ayrı sanığın mahkumiyetine karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle; 5271 sayılı CMK.nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 29.11.2016 gün ve 2016/1936 sayılı kanun yararına bozma istemine atfen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 13.12.2016 gün ve KYB/2016…395001 sayılı ihbarnamesi ile dairemize tevdii kılınmakla incelendi.

    TÜRK MİLLETİ ADINA

    Gereği görüşülüp düşünüldü:

    Aynı anda üretilen, nakledilen, ülkeye sokulan paraların tümü tek bir suç oluşturmaktadır. Sayılan fiillere katılmadan, yasal olmayan yollardan elde edilen bir miktar sahte para ve paraya eşit sayılan değerlerin kullanıma sunulması ise, “tedavüle koymak” fiilini oluşturmakta ve niteliği itibariyle sürekliliği gerektirmesi nedeniyle tek bir suçu teşkil etmektedir. Ancak bu durum, yıllarca devam eden fiilin her zaman tek bir suçu oluşturacağı şeklinde de yorumlanmamalıdır. Fiili veya hukuki kesintinin varlığı halinde ayrı suçların oluştuğu kabul edilmelidir. Hukuki kesinti iddianamenin düzenlenmesi, mahkumiyet kararı, vazgeçme üzerine verilen düşme kararı, af yasası gibi durumların ortaya çıkması ile gerçekleşmektedir. Fiili kesinti ise failin eylemine ara vermesi veya tutuklanması, askere gitmesi, uzun süre hastanede yatması gibi bir nedenle eylemin sürdürülememesi hallerinde meydana gelmektedir. Bu durumlarda eylemlerin gerçekleştirildiği yer ve araya giren zaman aralığı, yeni bir suç işleme kastı, fiili kesintinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti açısından önem arz etmektedir.

    Somut olaya bakıldığında ise; hükümlünün 09.07.2012 günü Adıyaman ilinde parada sahtecilik suçunu işledikten sonra aynı tarihte suça konu sahte para ile birlikte yakalanıp serbest bırakıldığı,15.08.2012 tarihinde Bandırma ‘da gerçekleştirdiği eylem nedeniyle aynı gün yakalanıp göz altına alındıktan sonra sorgu aşamasında serbest bırakıldığı; 05.09.2012 günü İstanbul’da sahte paralar ile yakalanıp gözaltına alındıktan sonra serbest kaldığının anlaşılması karşısında; yeni bir ortamda daha rahat ve kolay hareket edeceği, aranmadığı, tanınmadığı düşüncesiyle yenilenen suç kastıyla eylemlerini gerçekleştirdiği, bu nedenle her üç olay arasındaki zaman ve mekan farkı ve fiili kesintinin gerçekleşmiş olması da gözetildiğinde temadinin kesildiği ve fiili nedenle kesilen temadiden sonra sanığın gerçekleştirdiği her bir eyleminin yeni bir suç işleme kararının icrası kapsamında ortaya çıktığı, bu itibarla, sanığın Adıyaman, Bandırma ve İstanbul’da farklı tarihlerde gerçekleştirdiği eylemlerinin birbirinden bağımsız, ayrı suçları oluşturup sanık hakkında açılmış bulunan mükerrer dava bulunmadığından, mahkemelerin uygulamasında bir isabetsizlik görülmemiştir.

    Açıklanan nedenlerle, Adalet Bakanlığı’nın kanun yararına bozma istemine dayalı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen kanun yararına bozma isteminin REDDİNE, dosyanın Adalet Bakanlığına gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na TEVDİİNE, 11.01.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi .

    YARGITAY 3. CEZA DAİRESİ Esas: 2016/14148 Karar: 2017/8066 Tarih: 06.06.2017

    1- ) Sanık hakkında kasten yaralama suçundan verilen mahkumiyet hükmüne yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;

    5237 Sayılı TCK’nin 86/2. maddesi uyarınca kasten yaralama suçu uzlaşma kapsamında ise de, 5271 Sayılı CMK’nin 253/3. maddesi uyarınca uzlaşma kapsamında olmayan sahte parayı tedavüle koyma suçu ile birlikte işlenmesi sebebiyle, tebliğnamenin kasten yaralama suçundan verilen mahkumiyet hükmüne dair bozma düşüncesine iştirak edilmemiştir.

    Anayasa Mahkemesi’nin 24.11.2015 tarih ve 29542 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarih ve 2014/140 Esas - 2015/85 Karar sayılı kararı ile 5237 Sayılı TCK’nin 53. maddesindeki bazı hükümler iptal edilmiş ise de, bu husus infaz aşamasında dikkate alınabileceğinden bozma nedeni yapılmamıştır.

    Yapılan yargılamaya, toplanan ve karar yerinde açıklanan delillere, mahkemenin kovuşturma sonucunda oluşan inanç ve takdirine, gösterilen gerekçeye ve uygulamaya göre sanığın temyiz itirazlarının reddiyle hükmün isteme aykırı ONANMASINA,

    2- ) Sanık hakkında sahteliğini bilmeden kabul ettiği parayı sahte olduğunu bilerek tedavüle koyma suçundan verilen mahkumiyet hükmüne yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;

    a- ) Parada sahtecilik suçundan hüküm kurulurken, sanığın eyleminin 5237 Sayılı TCK’nin 197/1. maddesi kapsamında sahte parayı tedavüle koyma suçunu oluşturabileceği, bu sebeple delillerin değerlendirilmesinin Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevine girdiği gözetilmeksizin, görevsizlik kararı verilmesi yerine yargılamaya devamla yazılı şekilde karar verilmesi,

    b- ) Kabule göre; Anayasa Mahkemesi’nin 24.11.2015 tarih ve 29542 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarih ve 2014/140 Esas - 2015/85 Karar sayılı kararı ile 5237 Sayılı TCK’nin 53. maddesindeki bazı hükümlerin iptal edilmesi nedeniyle, hak yoksunlukları yönünden sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,

    SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerle, 6723 Sayılı Kanun’un 33. maddesiyle değişik 5320 Sayılı Kanun’un 8/1 maddesiyle yürürlükte bulunan 1412 Sayılı 321. maddesi uyarınca istem gibi BOZULMASINA, 326/ son maddesi uyarınca sanığın ceza miktarı itibariyle kazanılmış hakkının saklı tutulmasına, 06.06.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

    YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ Esas: 2016/10278 Karar: 2017/4444 Tarih: 20.04.2017

    1- ) 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “İşlediği suçtan dolayı iki yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm edilen kişinin cezası ertelenebilir. Bu sürenin üst sınırı, fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş olan kişiler bakımından üç yıldır. Ancak, erteleme kararının verilebilmesi için kişinin; a )Daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması, b ) Suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması, gerekir.” şeklindeki 51/1. maddesinin emredici hükmü karşısında, sanık hakkında belirlenen adlî para cezasının ertelenemeyeceği hususunun gözetilmemesinde,

    2- ) 5237 Sayılı Kanun’un 52/1. maddesinde yer alan “Adlî para cezası, beş günden az ve kanunda aksine hüküm bulunmayan hâllerde yediyüzotuz günden fazla olmamak üzere belirlenen tam gün sayısının, bir gün karşılığı olarak takdir edilen miktar ile çarpılması suretiyle hesaplanan meblağın hükümlü tarafından Devlet Hazinesine ödenmesinden ibarettir.” şeklindeki düzenleme nazara alındığında, belirlenen temel gün sayısından ( 5 gün ) aynı Kanun’un 62 maddesi uyarınca indirim yapılarak bulunacak gün sayısının ( 4 gün ) takdir edilen 20,00 Türk Lirası ile çarpılması suretiyle 80,00 Türk Lirası adli para cezasına hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde fazla cezaya hükmolunmasında,

    İsabet görülmediğinden bahisle 5271 Sayılı CMK.nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 04.08.2016 gün ve 4326 Sayılı kanun yararına bozma istemine atfen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 01.09.2016 gün ve KYB/2016-338621 Sayılı ihbarnamesi ile dairemize tevdii kılınmakla incelendi.

    Gereği görüşülüp düşünüldü:

    KARAR : Dosya kapsamına göre, hükmün kesinleşmesinden sonra ek kararla hükümde değişiklik yapılamayacağı cihetle, aynı Mahkemenin 08.01.2016 tarihli ve 2015/309-326 Sayılı ek kararının hukuki değerden yoksun olduğu gözetilerek yapılan incelemede,

    1- ) Sanık hakkında 197/1. maddesi uyarınca hapis cezası yanında tayin olunan adlî para cezasının 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 51. maddesi uyarınca ertelenemeyeceği gözetilmeksizin yazılı şekilde karar verilmesi,

    2- ) 61/8. maddesi uyarınca, adli para cezalarına esas alınan birim gün sayısı üzerinden artırma ve indirme hükümleri uygulanarak belirlenen sonuç gün ile bir gün karşılığı tayin olunan miktarın çarpılması suretiyle adli para cezasının bulunması gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde adli para cezası belirlenirken birim gün üzerinden bulunan para cezasından indirim yapılmak suretiyle fazla ceza tayini,

    SONUÇ : Yasaya aykırı ve Adalet Bakanlığı’nın Kanun Yararına Bozma istemine dayalı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ihbarname içeriği bu itibarla yerinde görüldüğünden İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 08.10.2015 tarih, 2015/309-326 Sayılı kararının 309. maddesi uyarınca erteleme hususunda aleyhe tesir etmemek üzere BOZULMASINA, 197/1. maddesi uyarınca hükmedilen 2 yıl hapis ve 5 gün adli para cezasının 62. maddesi uyarınca yapılan indirim sonucu 1 yıl 8 ay hapis ve 4 gün adli para cezasına, 52/2. maddesinin uygulanması sonucu belirlenen 100 TL’nin 80 TL’ye indirilmesine, sonuç olarak sanığın 1 yıl 8 ay hapis ve 80 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, dosyanın Adalet Bakanlığı’na gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na tevdiine, 20.04.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

    YARGITAY 11. CEZA DAİRESİ Esas: 2015/7566 Karar: 2015/29116 Tarih: 06.10.2015

    Tekerrüre esas sabıkası bulunan sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nun 58. maddesinin uygulanmaması isabetsizliği karşı temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.

    I- Resmi belgede sahtecilik suçundan kurulan hükme yönelen temyiz itirazlarının incelenmesinde;

    1 ) 01.02.2007 günü yakalanan sanığa kimliği sorulduğunda suça konu nüfus cüzdanının ele geçirildiği, bilirkişi raporunda kimlikteki mevcut fotoğrafın daha önce aynı yerdeki fotoğrafın sökülmesinden sonra yapıştırıldığının bildirildiği, heyetimizce yapılan

    incelemede de “suça konu nüfus cüzdanı üzerindeki sanığa ait fotoğraf üzerinde soğuk mühür izinin bulunmadığı” tespit edildiğinden nüfus cüzdanında gerçekleştirilen sahteciliğin ilk bakışta dikkat çekecek nitelikte olduğu, aldatıcılık niteliğini haiz olmadığı, yüklenen suçun yasal unsurlarının oluşmadığı ve sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde sanığın mahkumiyetine hükmolunması,

    2 ) Sahte olarak düzenlenen suça konu nüfus cüzdanının dosyada delil olarak saklanması yerine, 54/1 maddesi gereğince müsaderesine karar verilmesi,

    II- Parada sahtecilik suçundan kurulan hükme yönelen temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;

    1 ) Hükmün gerekçesinde sanığın eylemi sahteliğini bilmeden kabul ettiği paraları bu niteliğini bilerek tedavüle koyma kabul edilerek 197/3. madde ve fıkrasındaki suçu oluşturduğu belirtilmesine karşın, hükmün esasını oluşturan ve tefhimle geçerlik kazanan kısa kararda sanığın 197/2. madde ve fıkrası uyarınca cezalandırılması suretiyle gerekçe ile hüküm arasında çelişkiye neden olunması,

    Kabule göre;

    2 ) Müsaderesine karar verilen adli emanetin 2008/2321 sırasında kayıtlı suça konu sahte paraların 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 17. maddesi uyarınca çıkarılan Sahte Banknotların İncelenmesi ve

    Değerlendirilmesinde Uyulacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik’in 16. maddesi gereğince işlem yapılmak üzere T.C. Merkez Bankasına gönderilmesine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,

    SONUÇ : Yasaya aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı 321 . maddesi gereğince BOZULMASINA, 06.10.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ Esas : 2018/5651 Karar : 2018/8634 Tarih : 10.09.2018

    I- Sanık hakkında resmi belgede sahtecilik suçundan kurulan hükmün incelenmesinde;

    24/06/2014 tarihli oturumda adli emanette kayıtlı suça konu sürücü belgesi getirtilerek yapılan mahkeme gözleminde Elazığ Palu doğumlu … adına düzenlenmiş sürücü belgesinin üzerinde resim ve resim üzerindeki soğuk mührün görülebildiği, sürücü belgesinin mevcut hali ile normal bir sürücü belgesi görünümü verip iğfal kabiliyetine haiz olduğunun belirtilmiş olması ve dosya arasında mevcut suça konu belgenin fotokopisinden de fotoğraf üzerindeki soğuk mühür izinin görüldüğünün anlaşılması karşısında; tüm delillere ve CMK’nun 217. maddesi uyarınca duruşmada edindiği kanaate göre değerlendirerek sanığa yüklenen “resmi belgede sahtecilik” suçunun sabit olduğuna karar veren mahkemenin takdirinde bir isabetsizlik görülmediğinden tebliğnamedeki bozma düşüncesine iştirak edilmemiştir.

    Yapılan yargılamaya, dosya içeriğine, toplanıp karar yerinde gösterilen ve değerlendirilen delillere, oluşa ve mahkemenin soruşturma sonucunda oluşan inanç ve takdirine, suçun oluşumuna ve niteliğine uygun kabul ve uygulamasına, hukuka uygun, yasal ve yeterli olarak açıklanan gerekçeye göre Cumhuriyet Savcısı ile sanığın bir sebebe dayanmayan ve yerinde görülmeyen temyiz itirazının reddiyle hükmün ONANMASINA,

    II- Parada sahtecilik suçundan kurulan hükme gelince;

    1- Oluşa ve tüm dosya kapsamına göre; başka bir şahıs hakkında yapılan ihbar üzerine yakalanan sanığın yapılan üst aramasında suça konu paranın ele geçmesi, sanığın aşamalarda parayı yaptığı bir iş karşılığında aldığını ve sahte olduğunu bildiğini savunması karşısında sahte olduğunu bildiği parayı muhafaza eden sanığın eyleminin TCK.nun 197/1. maddesinde düzenlenen suçu oluşturduğu gözetilmeden mahkumiyeti yerine yazılı şekilde beraatine karar verilmesi,

    2- Suça konu sahte paranın, 5237 sayılı TCK.nun 54. maddesi uyarınca

    müsaderesine karar verildikten sonra, 5320 sayılı Yasının 17. maddesi uyarınca Merkez Bankasına gönderilmesine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,

    Yasaya aykırı, Cumhuriyet Savcısının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nun 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, 10/9/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    YARGITAY 15. CEZA DAİRESİ Esas : 2014/6193 Karar : 2016/8732 Tarih : 17.11.2016

    Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nun 19/01/2015 tarih ve 2015/8 sayılı kararının Yargıtay Ceza Daireleri işbölümünü düzenleyen II nolu bölümün, ortak hükümler başlığının 3. bendinde, “Daireler arasındaki işbölümünün belirlenmesinde, 28.06.2014 tarihinden önce düzenlenen tebliğnameler bakımından iddianame veya iddianame yerine geçen belgedeki nitelendirmeye göre görevli daire belirlenir. Bu tarihten sonra düzenlenen tebliğnameler bakımından ise mahkeme kararındaki nitelendirme, mahkumiyet dışındaki kararlarda da iddianame veya iddianame yerine geçen belgedeki nitelendirme esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir.

    Çeşitli suçlara ilişkin açılan davalardan en ağırı saptanırken, hapis cezasının üst sınırı daha fazla olan suça ilişkin dava daha ağır kabul edilmeli, üst sınırların eşit olması halinde bu kez alt sınırı daha fazla hapsi gerektiren suça ilişkin davanın daha ağır olduğu sonucuna varılmalıdır. Hapis cezası ile birlikte öngörülen adli para cezaları ise, her iki suça ilişkin hapis cezalarının alt ve üst sınırlarının eşit olması halinde dikkate alınmalıdır.

    Temyiz incelemesine konu suçlardan parada sahtecilik suçunun cezası TCK’nın 197/1 maddesinde iki yıldan oniki yıla kadar; nitelikli dolandırıcılık suçunun cezası ise aynı kanunun 158/1-d-e-son maddesi uyarınca üç yıldan yedi yıla kadar; resmi belgede sahtecilik suçunun cezası ise iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasından ibaret ve tebliğname tarihinin de 27.02.2014 olduğu gözetildiğinde;

    İddianamedekii nitelendirme ve Yargıtay Kanunu’nun Değişik 14. maddesi gereğince temyiz incelemesi Yüksek (8.) Ceza Dairesi’nin görevi dahilinde olduğundan Dairemizin GÖREVSİZLİĞİNE, dosyanın ilgili daireye TEVDİİNE, 17/11/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

    YARGITAY 15. CEZA DAİRESİ Esas : 2014/15369 Karar : 2014/15139 Tarih : 22.09.2014

    Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp,onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır.

    Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi,mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.

    Sanığın 20.00 TL sahte parayı mağdura vererek iki adet sigara ve bir adet bira aldığı, elektriklerin kesik olması nedeniyle mağdurun paranın sahteliğini fark edemediği, mağdurun, sanık ayrıldıktan sonra parayı ışığa tutunca sahte olduğunu anladığı, araçla giden sanığın peşine düştüğü, sellektör yapmasına rağmen sanığın durmayarak kaçtığı, bu şekilde dolandırıcılık suçunun işlendiğinin iddia edildiği olayda; sanığın eyleminin, daha özel bir düzenleme olan 5237 sayılı TCK’nın 197/3 maddesinde düzenlenen sahte olduğunu bilmeden kabul ettiği parayı bilerek tedavüle sürmek suçunu oluşturduğuna dair Yargıtay bozma ilamına uyan mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik bulunmamıştır.

    Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre sanığın yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, ancak;

    Suça konu sahte banknotun T.C. Merkez Bankası’na gönderilmesine karar verilmeden önce, 5237 sayılı TCK’nın 54. maddesi uyarınca müsaderesine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,

    Bozmayı gerektirmiş, sanığın temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görülmüş olduğundan, hükmün 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca uygulanması gereken CMUK’nın 321.maddesi gereğince BOZULMASINA; fakat, bu aykırılığın yeniden duruşma yapılmaksızın aynı Kanun’un 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan; hüküm fıkrasına “suça konu sahte 20 TL’lik banknotun 5237 sayılı TCK’nın 54. maddesi gereğince müsaderesine” ibaresinin eklenmesi suretiyle hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 22/09/2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

    YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ Esas : 2006/4762 Karar : 2006/7034 Tarih : 27.09.2006

    Yerinde görülmeyen sair itirazlarının reddine,

    Ancak;

    1- Dosya kapsamına ve mahkemenin kabulüne göre hükümlünün suça konu sahte parayı piyasaya sürmesi biçimindeki eyleminin, 765 sayılı TCK.nun 316 ve 5237 sayılı TCK.nun da 197/1. madde ve fıkrasına aykırılık oluşturduğu gözetilerek anılan her iki yasa hükümleri birbirleriyle karşılaştırıldığında; 5237 sayılı TCK.nun da 197/1. madde ve fıkrası uyarınca hükmolunacak hapis cezasının alt haddi bakımından hükümlü lehine ise de; somut olayda hükümlünün, taklit veya tağyirde iştiraki olmaksızın taklit veya tağyir eden kimse ve mutavassıt ile anlaşmaksızın suça konu sahte parayı piyasaya sürme şeklindeki eylemi nedeniyle 765 sayılı TCK.nun 316. maddesiyle birlikte 318. maddesinin de uygulanacağı gözönüne alındığında hükmolunacak hapis cezalarının sanık lehine olduğu gözetilmeden, olayda uygulama yeri bulunmayan 5237 sayılı TCK.nun 197/2. madde ve fıkrasıyla hüküm kurulması,

    2- Kabul ve uygulamaya göre de;

    a- Piyasaya sahte para sürme suçunun kendi içinde teselsülü de kapsadığından, uygulama olanağı bulunmayan teselsül hükmü uygulanarak cezasında artırım yapılarak sanığa fazla ceza tayini,

    b- Sanık müdafiinin takdiri indirim maddesinin uygulanması ve hükmolunan cezanın ertelenmesi talebi ile ilgili olumlu olumsuz bir karar verilmemesi,

    c- Sanığın kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis cezasına mahkumiyetinin kanuni sonucu olarak 5237 sayılı TCK.nunda belirtilen haklardan yoksun bırakılmaması,

    Bozmayı gerektirmiş sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan CMUK.nun 326/son madde ve fıkrası uyarınca ceza süresi bakımından kazanılmış hakkı saklı kalmak koşuluyla hükmün bu sebeplerden dolayı istem gibi ( BOZULMASINA ), oybirliğiyle karar verildi.

    YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ Esas : 2008/15109 Karar : 2010/11317 Tarih : 6.10.2010

    Sanığın piyasaya sahte para süreceği ihbarı üzerine içinde bulunduğu 07 ASA 30 plakalı aracın takibe alındığı ve araçta yakalanan sanığın emniyete götürülmek üzere bindirildiği ekip otosunda paspas altına 4 tane 10 milyonluğu gizlerken görüldüğü, bu oluş içerisinde sanığın eyleminin 765 sayılı TCK.nun 316/3 ( 5237 sayılı TCK.nun 197/1. madde ve fıkrasında yazılı ) sahte parayı muhafaza etmek suçunu oluşturacağı gözetilmeden, eylemin nitelendirilmesinde yanılgıya düşülerek 5237 sayılı TCK.nun 197/2. madde ve fıkrasıyla uygulama yapılması,

    Bozmayı gerektirmiş sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan ceza miktarı yönünden kazanılmış hakları saklı kalmak koşuluyla hükmün bu sebepten dolayı ( BOZULMASINA ), oybirliğiyle karar verildi.

    YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ Esas: 2012/25081 Karar: 2013/18955 Tarih: 25.06.2013

    5237 sayılı TCK.nın 197/1. madde ve fıkrasında memlekette veya yabancı ülkelerde kanunen tedavülde bulunan parayı, sahte olarak üreten, ülkeye sokan, nakleden, muhafaza eden veya tedavüle koyan kişinin cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır.

    Tedavül; sahte para veya paraya eşit sayılan değerlerin, mal veya hizmet alımında kullanılarak piyasaya sürülmesidir. Failin asıl amacı sahte olan değerler piyasaya sürmek ve bu şekilde haksız kazanç sağlamaktır. Sahte paranın başka bir kişinin egemenlik alanına girmesiyle tedavüle koyma suçu tamamlanmaktadır. Failin icra hareketlerini tamamlamasına rağmen sahte paranın başkasının egemenlik sahasına girmemesi durumunda ise tedavüle koyma suçu teşebbüs aşamasında kalmakta fakat dolaşıma koymak için bilerek bulundurma suçu oluşmaktadır.

    Aynı anda üretilen, nakledilen, ülkeye sokulan paraların tümü tek bir suç oluşturmaktadır. Sayılan fiillere katılmadan, yasal olmayan yollardan elde edilen bir miktar sahte para ve paraya eşit sayılan değerlerin kullanıma sunulması ise, “tedavüle koymak” fiilini oluşturmakta ve niteliği itibariyle sürekliliği gerektirmesi nedeniyle tek bir suçu teşkil etmektedir. Ancak bu durum, yıllarca devam eden fiilin her zaman tek bir suçu oluşturacağı şeklinde de yorumlanmamalıdır. Fiili veya hukuki kesintinin varlığı halinde ayrı suçların oluştuğu kabul edilmelidir. Hukuki kesinti iddianamenin düzenlenmesi, mahkumiyet kararı, vazgeçme üzerine verilen düşme kararı, af yasası gibi durumların ortaya çıkması ile gerçekleşmektedir. Fiili kesinti ise failin eylemine ara vermesi veya tutuklanması, askere gitmesi, uzun süre hastanede yatması gibi bir nedenle eylemin sürdürülememesi hallerinde meydana gelmektedir. Bu durumlarda eylemlerin gerçekleştirildiği yer ve araya giren zaman aralığı, yeni bir suç işleme kastı fiili kesintinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti açısından önem arz etmektedir.

    UYAP ortamından yapılan sorgulamada sanığın 25.12.2010-07.01.2011 tarihlerinde işlediği iddia olunun parada sahtecilik suçlarından dolayı İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 2011/18 esas sayılı dosyasında yargılandığı anlaşılmaktadır.

    Davaya konu olayda sanığın 07.12.2010 tarihinde Kartal ilçesinde sahte para tedavüle koyma girişiminde bulunduktan sonra 25.12.2010 günü İzmir ilinde parada sahtecilik suçundan yakalandığı anlaşılmaktadır. İki olayın meydana geldiği yerler arasındaki mesafe ve araya giren zaman dilimi dikkate alındığında fiili kesintinin gerçekleştiği, sanığın Kartal’da alışveriş yaptıktan sonra verdiği paranın sahte olduğunun anlaşılması üzerine polise haber verildiğinde kaçtığı ve kaçarken cep telefonunu düşürdüğü, bu nedenle yakalanacağı korkusuyla İstanbul’u terkettiği, İzmir’e giderek yeni bir ortamda daha rahat ve kolay hareket edeceği, aranmadığı ve tanınmadığı düşüncesiyle yenilenen suç kastıyla eylemini gerçekleştirdiği, bu nedenlerle temadinin kesildiği ve fiili nedenle kesilen temadiden sonra sanığın İzmir’de gerçekleştirdiği eylemlerinin yeni bir suç işleme kararının icrası kapsamında gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır.

    Failin değişik yer ve zamanlarda yahut hukuki veya fiili kesinti sonrasında fakat aynı suç işleme kararı altında değişik hareketlerle sahte parayı dolaşıma sürmesi ve yeni bir suçun oluşması durumunda, zincirleme suç hükümleri tartışılmalıdır. Davaya konu olayda eylemlerin birden fazla sayıda olan mağdurlara karşı farklı yer ve zamanlarda ayrı kasıtlar altında değişik hareketle gerçekleştirilmesi ve fiili kesintinin varlığı nedeniyle TCK.nın 43. maddesinin unsurları gerçekleşmemiştir.

    Bu itibarla, sanığın Kartal ve İzmir’de farklı tarihlerde gerçekleştirdiği fiillerinde kesintisiz suç ve zincirleme suç hükümleri uygulanamayacağından, tebliğnamedeki bozma düşüncesine iştirak edilmemiştir.

    Yapılan yargılamaya, dosya içeriğine, toplanıp karar yerinde gösterilen ve değerlendirilen delillere, oluşa ve mahkemenin soruşturma sonucunda oluşan inanç ve takdirine, suçun oluşumuna ve niteliğine uygun kabul ve uygulamasına, hukuka uygun, yasal ve yeterli olarak açıklanan gerekçeye göre, sanığın bir sebebe dayanmayan temyiz itirazları yerinde görülmediğinden reddine,

    Ancak;

    Sanık hakkında temel hürriyeti bağlayıcı cezaların alt sınırdan tayin edilmesine karşın, hürriyeti bağlayıcı ceza yanında tayin olunan adli para cezalarının farklı gerekçe göstermeksizin alt sınırın üstünde tayini suretiyle çelişkiye düşülmesi,

    SONUÇ : Yasaya aykırı ise de, yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu hususun, 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nın 322. maddesi gereğince düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, sanık hakkında TCK.nın 197/1. maddesi uyarınca hapis cezası yanında tayin olunan temel adli para cezasına esas alınan 6 günün 5 güne, TCK.nın 62. maddesinin uygulanması sonucu hükmedilen 5 günün 4 güne, TCK.nın 52/2. maddesinin uygulanması sonucu hükmedilen 100 TL’nin 80 TL’ye indirilmesi suretiyle hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 25.06.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ Esas: 2009/9502 Karar: 2011/18452 Tarih: 30.12.2011

    1- Sanıklar C.T. ile L.M. hakkında kurulan hükme yönelik C.Savcısının temyiz isteminin incelenmesinde:

    Mahkemece kanıtlar değerlendirilip gerektirici nedenleri açıklanmak suretiyle verilen beraat kararı usul ve yasaya uygun bulunduğundan C.Savcısının yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün oybirliğiyle (ONANMASINA),

    2- Sanıklar A.K. ile M.U. hakkında kurulan hükme yönelik incelemede:

    Tekerrüre esas sabıkası olan sanık A.K. hakkında 5237 sayılı TCK.nun 58. maddesinin uygulanmaması karşı temyiz olmadığından bozma nedeni yapılamıştır.

    Kasıtlı suçtan mahkumiyeti bulunması nedeniyle 231. maddesinin uygulanma olanağı bulunmayan sanıklar hakkında; yapılan yargılamaya, toplanan kanıtlara, hükmün dayandığı gerekçe ve takdire göre yerinde görülmeyen sair itirazların reddine, ancak:

    a) Sanıklar hakkında 5237 sayılı TCK.nun 197/1. maddesi uygulanırken hapis cezası, alt sınırdan tayin olunduğu halde, aynı gerekçe ile adli para cezasına esas alınan birim gün sayısının alt sınırdan uzaklaşılarak tayini suretiyle çelişkiye neden olunması,

    b- 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 53. maddesinin 3. fıkras 3. fıkrası uyarınca, 1. fıkranın (c) bendinde yazılı sanıkların kendi altsoyu üzerindeki velayet hakkından, vesayet ve kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan koşullu salıverme tarihine, 1. fıkrada yazılı diğer haklardan ise 2. fıkra gereğince cezanın infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmalarına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması,

    c- Suça konu sahte paraların 5237 sayılı TCK.nun 54. maddesi uyarınca müsaderesine karar verildikten sonra 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 17. maddesi uyarınca çıkarılan Sahte Bantnotların İncelenmesi ve Değerlendirilmesinde Uyulacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik’in 16. maddesi gereğince işlem yapılmak üzere TC. Merkez Bankasına gönderilmesine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,

    Yasaya aykırı ise de, yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu hususların 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nun 322. maddesi gereğince düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, sanıklar hakkında hapis cezası yanında hükmolunan adli para cezasına esas alınan 150 günün 5 güne, 62. maddesi uyarınca 1/6 indirilerek 4 güne, 52/2. maddesi uyarınca günlüğü 20 liradan hükmolunan 2500 TL adli para cezasının 80 TL’ye indirilmesi, hü- kümden 5237 sayılı TCK.nun 53. maddesinin uygulanmasına ilişkin bölüm çıkarılarak yerine “ 53. maddesinin 3. fıkrası uyarınca 1. fıkranın (c) bendinde yazılı sanıkların kendi altsoyu üzerindeki velayet hakkından, vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan koşullu salıverme tarihine, 1. fıkrada yazılı diğer haklardan ise 2. fıkra gereğince cezanın infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmalarına” denilmek ve suça konu sahte paraların 5237 sayılı TCK.nun 54. maddesi uyarınca müsaderesine ilişkin bölüme “karar kesinleştiğinde 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 17. maddesi ve bu maddeye dayanılarak çıkarılan Sahte Banknotların İncelenmesi ve Değerlendirilmesinde Uyulacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik’in 16. maddesi uyarınca işlem yapılmak üzere Merkez Bankasına gönderilmesine” ibaresinin eklenmesi suretiyle sair yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün oybirliğiyle (DÜZELTİLEREK ONANMASINA) ,

    3- Sanıklar H.Y. ile M.S. hakkında kurulan hükme yönelik temyizlere gelince:

    Yerinde görülmeyen temyiz itirazların reddine, ancak:

    a- Sanıklar hakkında 5237 sayılı TCK.nun 197/1. maddesi uygulanırken hapis cezası alt sınırdan tayin olunduğu halde, aynı gerekçe ile adli para cezasına esas alınan birim gün sayısının alt sınırdan uzaklaşılarak tayini suretiyle çelişkiye neden olunması,

    b- 5237 sayılı TCK.nun 53. maddesinin 3. fıkras 3. fıkrası uyarınca, 1. fıkranın (c) bendinde yazılı sanıkların kendi altsoyu üzerindeki velayet hakkından, vesayet ve kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan koşullu salıverme tarihine, 1. fıkrada yazılı diğer haklardan ise 2. fıkra gereğince cezanın infazı tamamlanınıncaya kadar yoksun bıra- kılmalarına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde hüküm kurulması,

    c- Suça konu sahte paraların 5237 sayılı TCK.nun 54. maddesi uyarınca müsaderesine karar verildikten sonra 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 17. maddesi uyarınca çıkarılan Sahte Bantnotların İncelenmesi ve Değerlendirilmesinde Uyulacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik’in 16. maddesi gereğince işlem yapılmak üzere TC. Merkez Bankasına gönderilmesine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi yasaya aykırı,

    d- Hükümden sonra yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanunun 562. maddesiyle değişik 5271 sayılı CMK.nun 231. maddesi ve bu maddenin 6. fıkrasına 25.07.2010 tarihinde yürürlüğe giren 6008 sayılı Yasanın 7. maddesi ile eklenen cümle gözetilerek, hükmün açıklanmasının geri bırakılması yönünde mahkemesince değerlendirme yapılması zorunluluğu,

    SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, C.Savcısı ile sanıklar H.Y. ve M.S. müdafiilerinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMK.nun 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, 30.12.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

    YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ Esas: 2008/14076 Karar: 2010/12441 Tarih: 27.10.2010

    1- Yapılan duruşmaya, toplanıp karar yerinde gösterilen kanıtlara, mahkemenin yargılama sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine göre hükümlü C. A. müdafiinin yerinde görülmeyen sair itirazların reddine, ancak:

    5252 sayılı Yasa’nın ve fıkrası uyarınca hükmolunan ağır para cezasının adli para cezasına dönüştürülmesi ve 27.04.2005 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak 01.05.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5335 sayılı Yasanın 22. maddesi ile 5083 sayılı Yasa’nın 2. maddesine eklenen fıkra hükmü karşısında, hükümlüye para cezası tayin edilirken her aşamada “bir” Türk Lirası küsurunun atılması zorunluluğu,

    Bozmayı gerektirdiğinden hükmün CMUK.’nun 321. maddesi gereğince istem gibi (BOZULMASINA), ancak bu aykırılığın CMUK.’nun 322. maddesine göre düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hükümlü hakkında 765 sayılı TCK.’nun 316/4, 318, 59/2 81/1 madde ve fıkraları uyarınca tayin edilen sonuç ağır para cezasının 58 Türk Lira adli para cezası olarak ifadesi suretiyle adı geçen sanık hakkındaki hükmün oybirliği ile (DÜZELTİLEREK ONANMASINA),

    2- Hükümlü sanık A.Ö. hakkındaki hükme yönelik temyizin incelenmesinde:

    Yerinde görülmeyen sair itirazların reddine, ancak:

    Dosya kapsamına ve mahkemenin kabulüne göre hükümlünün suça konu on sekiz adet sahte on milyonluk banknotu evinde bulundurması, iki adet sahte on milyonluk banknotu ise dosyanın diğer sanıklarından R. K. aracılığı ile piyasaya sürmesi biçimindeki eyleminin, 765 sayılı TCK.’nun 316 ve 5237 sayılı TCK.’nun da 197/1. madde ve fıkrasına aykırılık oluşturduğu gözetilerek anılan her iki yasa hükümleri birbirleriyle karşılaştırıldığında; 5237 sayılı TCK.’nun da 197/1. madde ve fıkrası uyarınca hükmolunacak hapis cezasının alt haddi bakımından hükümlü lehine ise de; somut olayda hükümlünün, taklit veya tağyirde iştiraki olmaksızın taklit veya tağyir eden kimse veya mutavassıt ile anlaşmaksızın suça konu sahte parayı piyasaya sürme biçiminde gerçekleşen eylemi nedeniyle 765 sayılı TCK.’nun 316. maddesiyle birlikte 318. maddesinin de uygulanacağı göz önüne alındığında hükmolunacak hapis cezalarının alt haddi bakımından 765 sayılı TCK.’nun da hükümlü lehe bulunduğu gözetilmeden, olayda uygulama yeri bulunmayan 5237 sayılı TCK.’nun 197/2. madde ve fıkrasıyla hüküm kurulması,

    Sonuç: Bozmayı gerektirmiş sanık A. Ö. müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün sebepten dolayı BOZULMASINA, 27.10.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.

    Yazı kaynağı : barandogan.av.tr

    Bir miktar paranın tamamı 4 kişiye eşit olarak paylaştırılırsa kişi başına 2400 lira düşü

    ZEKÂT

    ZEKÂT

    Sözlükte “artma, arıtma; övgü ve bereket” mânalarına gelen zekât, terim olarak Kur’an’da belirtilen sınıflara sarfedilmek üzere dinen zengin sayılan müslümanların malından alınan belli payı ifade eder. Örfte bu payın maldan çıkarılması işlemine de zekât denilir. Sadaka kelimesi de terim olarak zekâtla eş anlamlıdır. İslâm maliye hukukunun erken dönem müelliflerinden Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm (ö. 224/838), “Sadakaya gelince, sadaka müslümanın altın, gümüş, deve, sığır, koyun, hububat, mahsul gibi mallarının zekâtıdır; bu zekât Allah’ın tayin ettiği sekiz zümreye verilir” (Kitâbü’l-Emvâl, s. 24); Şâfiî fakihi Mâverdî, “Zekât da sadaka mânasınadır, her ikisi de aynı şeye isim olarak verilmiştir. Zekât hakikaten ve hükmen çoğalma kabiliyeti olan, sahibi tarafından meşrû yollardan kazanılan mallardan alınan ve lâyık olanlara bir yardım anlamı taşıyan farz ibadettir” (el-Aḥkâmü’s-sulṭâniyye, s. 113) tanımını verirken bu eş anlamlılığa dikkat çekerler. Toprak ürünlerinden alınan zekât nisbetini ifade eden uşr/öşür (m$\frac{1}{10}$) kelimesi de ziraî mahsullerden tahsil edilen zekâtın özel adı olmuştur.

    Christian Snouck-Hurgronje ve Joseph Schacht gibi bazı şarkiyatçılar zekât teriminin Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden sonra yahudilerle teması neticesinde ortaya çıktığını ve Ârâmî (Judeo-Arameen) dilinde “takvâ” anlamına gelen zakothtan alınıp anlam genişlemesiyle kullanıldığını ileri sürmüşlerdir. Hatta J. Schacht, Hz. Muhammed’in vefatından sonra halife olan Ebû Bekir’in başkanlığındaki Medine şehir devletine zekât vermek istemeyen kabilelere karşı savaş açılması hususunda yapılan tartışmaları ileri sürerek zekât müessesesinin Hz. Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkıp geliştiğini iddia etmiştir. Ancak zekât kelimesinin terim anlamıyla da bağlantılı biçimde sekiz Mekkî âyette geçmesi, müslümanların çeşitli malî mükellefiyetlerinin Mekke döneminde başlaması ve Arapça’dan başka dil bilmeyen Resûl-i Ekrem’in yahudilerle kültürel karşılaşmasının hicretten sonra vuku bulması bu iddiayı geçersiz kılmaktadır.

    Kur’an’da zekât kelimesi otuz âyette mârife olarak geçer ve bunların yirmi yedisinde namazla birlikte zikredilir. Kur’an’da sadaka (çoğulu “sadakāt”) terimi de hepsi Medenî sûrelerde olmak üzere on iki âyette zekât anlamında kullanılmıştır. Hadislerin yanı sıra Hulefâ-yi Râşidîn ve Emevîler döneminde de zekât ve sadaka terimleri genelde eş anlamlı olarak geçse de sadaka, hadislerde ve daha çok örfte mecburi olmayan gönüllü ödemeleri de içine alan daha genel bir anlama sahip olmuştur. Zekâtın, yılı tartışmalı olsa da Medine döneminde farz kılındığında görüş birliği vardır. Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber’in zekât farz kılınmadan önce fıtır sadakası vermeyi emrettiği, zekât farz kılındıktan sonra fıtır sadakasını ne emrettiği ne de yasakladığı, müminlerin onu vermeye devam ettikleri belirtilir (Buhârî, “Zekât”, 76). Bu hadis fıtır sadakasının zekâttan önce emredildiğini, zekâtın ise ramazan orucundan sonra farz olması gerektiğini göstermektedir. Ramazan orucunun farz kılındığına dair âyetin hicretin 2. yılında (623) nâzil olduğu, zekâtın da bundan sonra farz kılındığı genel kabul görmüştür.

    Kur’an ve Sünnet’te zekât kavramına yapılan atıf sadece bu kelime ile sınırlı değildir. Mekke döneminde nâzil olan âyetlerde inanç, temel ahlâkî değerler ve müşriklere karşı bilinç inşası konuları ağırlıklı olsa da kişinin sosyal sorumluluğu, çevresindeki yetim, yoksul ve ihtiyaç sahiplerine karşı duyarlı olması da değişik vesileyle işlenir (el-Kalem 68/24; el-Müddessir 74/42-44; ed-Duhâ 93/9-11; el-Mâûn 107/1-3). Medine döneminde inen âyetlerde iman, ibadet, ahlâk ve sosyoekonomik hayat arasındaki sıkı bağı ifade eden düzenlemeler daha dikkat çekicidir. Zekât bu ilişkilerin tam merkezinde yer almaktadır. Kur’an ve Sünnet’te namazla zekâtın genelde birlikte zikredilmesi, iki temel ibadet arasında yakın bağ kadar namazın şahsî-bedenî, zekâtın da içtimaî-malî ibadetleri temsil etmesi ve dindarlığın kemalinin bu iki kanaldaki sorumlulukların ifasıyla gerçekleşeceği anlamını taşır. Nitekim Kur’an’ın ifadesine göre zekât verme mümin, takvâ ve ihsan sahibi iyi kimselerin özelliğindendir. Zekâtın Allah katında ve sosyal hayattaki değerini bilen ve kurtuluşa ermek isteyen müminler zekâtlarını verirler ve dünyada safa sürmek için değil zekât verebilmek için çalışıp zengin olmak isterler (el-Mü’minûn 23/1-4). Allah’ın dostluğu da ancak O’na inanmakla, namaz kılıp zekât vermekle kazanılır (el-Mâide 5/55; el-A‘râf 7/156).

    Zekâtın, sırf Allah’ın emri olduğu için ifası gereken ve samimi niyeti gerektiren ibadet yönünün yanı sıra bireyde ve toplumda dinî ve ahlâkî değerleri yücelten, sosyal yapıyı güçlendiren, ekonomik hayata canlılık getiren birçok yararı vardır. Zekât, Kur’an’ın ifadesiyle fakirin hakkıdır, onu vermek “tathîr” ve “tezkiye”yi (et-Tevbe 9/103), kişinin maddî ve mânevî varlığını temizleme ve arıtmayı sağlar. Zengini cimrilik hastalığından, aşırı mal hırsından kurtarır; ona cömertlik ve kendi alın terinden bir pay verebilme, verilen nimete yine kendi cinsinden şükretme hasleti kazandırır. Toplumda sosyal dayanışmayı güçlendirir, devletin ulaşamadığı ihtiyaç sahiplerine uzanarak kardeşlik duygularını besler, fakiri onurunu incitmeden himayesine alır, sermayenin âtıl kalması yerine yatırıma yönelmesini sağlar.

    A) Zekâtın Şartları. Zekâtın vücûb sebebi (farz-vâcip ayırımı yapan Hanefîler’e göre farz oluş sebebi) artıcı vasıfta nisab miktarı bir mala mâlik olmak, rüknü ise farz olan miktardaki payı malından çıkarıp hak sahibine temlik etmektir. Bunun için gerek mükellef gerek malla ilgili şartlar gerekse zekâtın dağıtımıyla ilgili belli kurallar söz konusudur. a) Zekâtın Mükellef Açısından Vücûb Şartları. 1. Müslüman Olmak. Kur’an’da zekât ve sadaka terimleriyle işaret edilen mecburi malî mükellefiyetler müslümanlara yöneliktir. Hz. Peygamber de zekâtın müslüman mükelleflerden alınacağını söylemiş ve zekât vermeyi İslâm’ın şartları arasında sayarak onun malî bir yükümlülük olduğu kadar bir ibadet olduğunu da teyit etmiştir (Buhârî, “Îmân”, 2; “Zekât”, 1). Resûlullah, Muâz b. Cebel’i Yemen’e malî, mülkî ve kazâî yetkilerle gönderirken kendisine şu tâlimatı verir: “Onları önce Allah’tan başka tanrı bulunmadığına ve benim Allah’ın peygamberi olduğumu bilmeye ve tanımaya davet et. Eğer kabul ederlerse her gece ve gündüz üzerlerine beş vakit namazın farz kılındığını öğret. Bunu da kabul ederlerse onlara bildir ki Allah kendilerine mallarından zekâtı farz kılmıştır; bu zekât zenginlerinden alınır ve fakirlerine verilir” (Buhârî, “Zekât”, 1). Bu tâlimat, zekât yükümlülüğünün dinî yönü kadar diğer temel dinî vecîbelerle ilişkisini de göstermesi bakımından önemlidir. Uygulamada da zekât müslümanlardan alınagelmiştir. Hz. Ömer devrinde el-Cezîre bölgesindeki hıristiyan Arap kabilesi Benî Tağlib’den zekât nisbetinin iki katı bir vergi tahsil edilmesinin sebebi onların cizye adı altında kendilerinden vergi alınmasını küçültücü bulmalarıdır. Bu istisnaî durumun mahiyeti fakihler arasında tartışmalı olsa da iki kat verginin zekâtın sarf yerlerini gösteren Tevbe sûresinin 60. âyetinde belirlenen zümrelere harcanmadığında görüş birliği vardır.

    2. Hür Olmak. Fakihler, mükâteb köle ve câriyelerin mal varlıklarından dolayı hem kendilerinin hem efendilerinin zekâtla mükellef olmadıkları hususunda görüş birliği içindedir. Mükâteb olmayan kölelerin zekât mükellefi olup olmayacakları konusunda ise üç görüş ortaya çıkmıştır: Ashaptan Hz. Ömer, Abdullah b. Ömer, Câbir b. Abdullah; tâbiînden İbn Şihâb ez-Zührî, İmam Mâlik, Ahmed b. Hanbel ve Ebû Ubeyd’e göre kölenin mal varlığından ne kendisi ne de efendisi zekât ödemekle mükelleftir. Ebû Hanîfe, İmam Şâfiî ve Süfyân es-Sevrî’ye göre ise kölelerin mallarından kendileri değil efendileri zekât verir. Üçüncü görüş olarak bir rivayete göre sahâbeden İbn Ömer, tâbiînden Atâ b. Ebû Rebâh ve fukahadan Ebû Sevr kölelerin bizzat kendilerinin zekâta tâbi mallarından mükellef olduklarını ileri sürmüşlerdir.

    3. Âkıl Bâliğ Olmak. Toprak mahsullerinde zekât (öşür) malda, diğerlerinde zimmette tahakkuk ettiğinden İslâm âlimleri çocuklara ve akıl hastalarına ait toprak mahsullerinden zekât alınacağına dair görüş birliğine varmışlardır. Diğer mallarla ilgili hükümler ise fakihler arasında tartışmalıdır. Hz. Peygamber’den, “Mal sahibi yetime veli olan kimse onun malını ticarete yatırsın ve onu sadakanın tüketmesine terketmesin”; “Yetimin mallarını zekâtın tüketmesine meydan vermeyin” (Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, s. 546-547) meâlinde iki hadis rivayet edilmiş, ancak ikisi de senedlerinden dolayı tenkide uğramıştır. Tâbiîn fakihlerinden Saîd b. Müseyyeb, Hz. Ömer’in ikinci hadisle aynı mânadaki bir haberini, Şa‘bî de Hz. Ömer’in velisi olduğu birinin malı için, “Eğer bunu ticarete yatırmayıp bırakırsak zekât onu tüketir” (a.g.e., s. 548) dediğini rivayet eder. Hz. Ali’nin, velisi bulunduğu Ebû Râfi‘in oğullarına ait bir arsanın satışından elde edilen 10.000 dirhemin zekâtını verdiği, Hz. Âişe ve Abdullah b. Ömer’in, velileri oldukları yetimlerin mallarından zekât ödedikleri ve Câbir b. Abdullah’ın da bu mânada fetva verdiği rivayet edilir. Tâbiînden Mücâhid, Atâ b. Ebû Rebâh, Tâvûs b. Keysân ve Câbir b. Zeyd’in çocuğun malından velisinin zekât ödemekle mükellef olduklarına dair fetva verdikleri nakledilir (a.g.e., s. 549-550). İkinci bir grup rivayet olarak kaynaklarda Hz. Ali ve Abdullah b. Abbas’ın, “Çocuğa namaz farz olana kadar zekât farz değildir”; Abdullah b. Mes‘ûd’un da, “Veli yetimin malında tahakkuk eden zekât borçlarını tesbit eder, çocuk bulûğa erince ona bu borçları haber verir” dediği rivayet edilir (Serahsî, II, 162). Yine tâbiîn fakihlerinden İbrâhim en-Nehaî ve Şa‘bî’nin de aynı mânada fetva verdikleri, Hasan-ı Basrî ile Mücâhid’in hayvanlar, ziraî mahsul ve ticarî işletmedeki para gibi yetimin artıcı özellikteki mallarında zekâtı gerekli gördüğü, Süfyân es-Sevrî ve İbn Ebû Leylâ’nın İbn Mes‘ûd’un görüşüne katıldığı, Kādî Şüreyh’in ise velisi bulunduğu yetimin mallarının zekâtını vermediği rivayetleri vardır (Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, s. 551-552). Hasan-ı Basrî’nin toprak mahsulleri ve hayvanlardan, Mücâhid’in ise bizâtihi nemâlanamayan nakit (altın, gümüş, para) müstesna yetimin diğer mallarından velisinin zekât ödemekle mükellef olmadığı hususunda fetva verdikleri bildirilir. Birinci grup rivayetleri esas alan Mâlik b. Enes, Şâfiî, Ahmed b. Hanbel, İshak b. Râhûye, Ebû Sevr ve Ebû Ubeyd’e göre çocuğun malından velisi zekât ödemekle mükelleftir (İbn Rüşd, I, 262). Hz. Ali, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes‘ûd, tâbiînden İbrâhim en-Nehaî, Şa‘bî, Süfyân es-Sevrî, İbn Ebû Leylâ ve Şüreyh gibi Irak merkezli fakihlerin görüş ve rivayetlerinden hareket eden Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre ise toprak mahsullerindeki öşür müstesna çocuğun hiçbir malından velisi zekât ödemekle mükellef değildir. Fakihlerin çoğunluğu deliyi de (mecnun) bu konuda gayri mümeyyiz çocuk hükmünde görür. Fakihler arasındaki bu görüş ayrılığı farklı rivayetlere dayanmanın yanı sıra malî bir ibadet olan zekâtın ibadet yönünün mü yoksa ödenmesi gereken bir hak olmasının mı ağır bastığı, namaz ve oruçta olduğu gibi şahsî mükellefiyetin ve niyetin gerekip gerekmediği, yine bu ibadetin edasında vekâletin câiz olup olmadığı gibi usul yaklaşımı farklılığından da kaynaklanmaktadır.

    b) Zekâtın Mal Açısından Vücûb Şartları. Kur’an’ın muhtelif âyetlerinde mala ve servete genel olarak, yer yer de altın-gümüş, ticaret malları, yer altı - yer üstü toprak ürünleri ve tarım ürünlerine zekâtı verilecek mallar olarak atıfta bulunulmuş, kavlî ve amelî sünnette de bu genel hükümlerin uygulama örnekleri ve ayrıntıları verilmiştir. Bunlardan hareketle doktrinde bir malın zekâta tâbi olabilmesi için o malın tam mülk, artıcı özellikte (nâmî), aslî ihtiyaç dışı olması, nisab miktarına ulaşması, üzerinden bir yıl geçmesi gibi şartlar aranmıştır. 1. Tam Mülkiyet. Burada tam mülk veya tam mülkiyetle kastedilen, o malın hem aynının hem de menfaatlerinin sahibinin tasarruf yetkisi ve gücü altında bulunmasıdır. Yani mal hem mükellefin tasarrufu altında bulunacak, hem de ona başkalarının hakkı taalluk etmeyecek ve o maldan hâsıl olan fayda mükellefe ait olacaktır. Bu şartın sonucu olarak kamuya ait mallar, kamu yararı ve hayır işlerine vakfedilen mallarla hırsızlık, rüşvet, faiz ve ihtikâr gibi İslâm’ın haram saydığı yollardan kazanılan mallar zekâta tâbi değildir. Çünkü haram mal onu elinde bulunduranın mülkü kabul edilmez ve o malda tasarrufu önlenir. Zekât vermek de bir nevi tasarruftur (Yûsuf el-Kardâvî, I, 133-134). Zürriyete ait vakıf örneğinde olduğu gibi belli bir aileye, bir kimsenin fürûuna vakfedilen mallar zekâta tâbidir. Mâlikîler, kamu yararına tahsis edilse bile vakıf mallarını sahibinin mülkiyetinden çıkmadığı gerekçesiyle zekâta tâbi görürler. Hanefîler inkâr edilen, devlet tarafından müsadere edilen, gasbedilen, kaybolan, düşman tarafından alınan, denize düşen mallar gibi elde bulunmayan, ele geçmesi de umulmayan ve fıkıhta “mâlü’d-dımâr” denilen malları zekâta tâbi tutmazken Şâfiî ve Hanbelîler aksi görüştedir. Mâlikîler ise bu malların ele geçtikten sonra sadece bir yıllık zekâtının verilmesi gerektiğini belirtirler.

    Tam mülk olma şartının tabii bir sonucu olarak alacakların zekâtı da fakihler arasında tartışma konusu olmuştur. Alacağın zekâtı konusunda kaynaklardaki rivayetler genel bir değerlendirmeye tâbi tutulduğunda şu sonuçlara ulaşılmaktadır: Alacaklar tahsil imkânına göre tahsil edilmesi umulan ve umulmayan diye iki gruba ayrılmış, ilk devirlerde bu ayırıma göre bazı fıkhî hükümler konmuştur. Eğer ödeme imkânına sahip ve borcunu kabul eden kimsedeki alacak gibi tahsili mümkün bir alacaksa ashaptan Hz. Ömer, Hz. Osman, Abdullah b. Ömer, Câbir b. Abdullah; tâbiînden Câbir b. Zeyd, Mücâhid, İbrâhim en-Nehaî ve Meymûn b. Mihrân tahsil edilmese de bu nevi alacağın zekâtının mükellef tarafından her yıl verilmesi gerektiği görüşündedir. Eğer alınacağı umulmayan bir alacak söz konusu ise farklı görüşler vardır: Hz. Ali ve Abdullah b. Abbas’a göre mükellef bu nevi alacağının zekâtını alacağını tahsil ettikten sonra geçmiş yılların tahakkuk eden zekât borçları ile birlikte verir. Tâbiînden Hasan-ı Basrî ve Ömer b. Abdülazîz’e göre ise ne kadar vergi yılı geçerse geçsin bir yıllık zekât verilir. Tâbiînden İbrâhim en-Nehaî ve Atâ’dan, “Borcunu vermeyip onu oyalayan borçlu faydalandığı bu malın zekâtını vermekle mükelleftir” hükmü rivayet edilir. Tâbiînden İkrime ise, “Alacağın zekâtı yoktur” der (Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, s. 526-539). Ebû Hanîfe’ye göre ise alacaklar üç nevidir. a) Kuvvetli alacak. Borç verilen para, satılan ticaret mallarının malî bedeli gibi. Bu nevi alacakta zekât tahakkuk eder, fakat mükellef alacağından en az 40 dirhem (nisab miktarının beşte biri kadar miktar) tahsil etmedikçe zekât borcunu ödemek zorunda değildir. b) Orta kuvvette alacak. Ev kirası gibi zekâta tâbi olmayan bir mal sebebiyle doğan bir alacakta geçen yılların zekât borcu tahakkuk eder; ancak zekât borcunun ödenmesi için alacaktan en az 200 dirhem veya karşılığı miktarın tahsil edilmesi gerekir. Bu iki nevi alacağın zekâtı da geçen yılların zekât borçları hesap edilerek ödenir. c) Zayıf alacak. Mal bedeli olmayan mehir, diyet gibi alacaklar zekâta tâbi değildir. Tahsil edildikten sonra diğer şartların tahakkuku halinde zekâta tâbi olur (Kâsânî, II, 9-10). İmam Mâlik’e göre alacak hangi neviden olursa olsun elde edilince sadece bir yıllık zekâtı gerekir. İslâm Fıkıh Akademisi’nin bu konudaki kararı da (22-28 Aralık 1985) ödenmesi ihtimali kesin ve kuvvetli alacakların her yıl, borçlunun malî sıkıntıda olduğu ve geciktirilen alacakların ise elde edildikten bir yıl sonra zekâtının verilmesi gerektiği yönündedir.

    2. Nemâ. Sözlükte “artmak, çoğalmak, gelişmek” anlamındaki nemâ terim olarak hakiki ve takdirî olmak üzere ikiye ayrılır. Hakiki nemâ malın gerçek anlamda artışını ifade eder ve toprak ürünleri, ticaret malları, hayvanlarla define ve madenler bu grupta mütalaa edilir. Takdirî (hükmî) nemâ ise bir malın potansiyel olarak artma, arttırılma ve çoğalma özelliğine sahip bulunması sebebiyle fiilen artış gerçekleşmese bile artıcı (nâmî) nitelikte sayılmasıdır. Altın, gümüş ve para böyledir. Hz. Peygamber ve Hulefâ-yi Râşidîn döneminde bu vasıflara sahip olmayan mallardan zekât alınmamıştır (Serahsî, II, 198; ayrıca bk. NEMÂ).

    3. Havâic-i Asliyye. Zekâta tâbi mallarda aranan şartlardan biri de o malın kişinin aslî ihtiyaçlarını karşılayacak miktardan fazla olmasıdır. Bakara sûresinin 219. âyetindeki “... afvı (ihtiyaç fazlası) infak ediniz ...” ibaresinden müfessirler, “Kazandığınız meşrû maldan nefsinizin ve aile fertlerinizin zaruri ihtiyaçlarına yeter olanından fazlasını infak ediniz” mânasını anlamışlardır. Hz. Peygamber de zekâtın varlıktan verileceğini söylemiş, ashabına önce kendi aile fertlerine, sonra başkalarına infak etmelerini söylemiştir. Resûl-i Ekrem’in, “Müslümana atı ve kölesinden dolayı zekât yoktur” hadisindeki istisna (Müslim, “Zekât”, 8-10) bunların zaruri ihtiyaçtan sayılmalarından dolayıdır. Çünkü Hz. Peygamber devrinde at savaş için besleniyor, köleler de kişinin hizmetinde bulunuyordu. Fakihlerin çoğunluğunca, nemâ vasfına sahip olmadıkları veya aslî ve zaruri ihtiyaçlardan sayıldıkları için zekât istisnası olarak kabul edilen maddeler şu şekilde sıralanabilir: Oturulan ev, giyilen elbise, kullanılan ev eşyası, o dönemde hizmetçiler (köleler), binek, yük hayvanları ve ziraî işlerde kullanılan hayvanlar, silâhlar, ailenin yiyecek maddeleri, altın ve gümüşün dışında kalan bütün süs eşyası, inci, yakut, zümrüt gibi kıymetli taşlar, kitaplar ve sanat aletleri. Bunlar gibi nemâ vasfını haiz olmayan veya kişinin temel ihtiyaçlarından sayılan maddeler ticarete konu edilmedikçe zekâttan istisna edilmiştir (Serahsî, II, 198). Ancak İmam Mâlik’in de belirttiği gibi kişinin aslî ve zaruri ihtiyaçlarının bölgelere, örf ve âdetlere göre zaman içinde değişme özelliğine sahip olduğunu da gözden uzak tutmamak gerekir (Sahnûn, I, 55).

    4. Nisab. Artıcı özellikte ve aslî ihtiyaç dışı mallar ancak muayyen bir miktara ulaştığında zekâta tâbi olur. Hz. Peygamber ve sahâbe dönemi uygulamalarından hareketle klasik fıkıh doktrininde ayrıntıdaki farklılıklar bir tarafa, bir kimsenin zekât mükellefi sayılması için belirlenen zenginlik sınırının (nisâb-ı gınâ) 200 dirhem (595 gr.) gümüş, 20 miskal (85 gr.) altın, 40 koyun, 5 deve ve 30 sığır olduğu genel kabul görmüş, diğer mallarda nisabın da altın ve gümüş nisabına göre takdir edileceği ifade edilmiştir. İlk dönemlerde temel zenginlik aracı olarak görülen bu mallardaki nisab sınırlarının birbirine yakın ekonomik değer taşıdığı ve ortalama bir zenginlik ölçüsü getirdiği, ileriki dönemlerde ise bu miktarların değerleri arasında ciddi farklılaşmanın meydana geldiği, bugün ise çok daha farklı zenginlik ölçütlerinin ve sınırlarının söz konusu olduğu gibi hususları dile getiren günümüz İslâm âlimleri ve fetva kurulları, zekâta tâbi mallarda nisab miktarının yeniden ele alınmasına ihtiyaç bulunduğunu sıkça dile getirmekte ve altının nisabının esas alınması, bu nisabların ortalama değerinin alınması, mal nevine ve ekonomik şartlara göre ayrı ayrı belirlenmesi gibi alternatif görüşler ileri sürmektedir (Yûsuf el-Kardâvî, I, 261-269).

    5. Havelânü’l-havl. Bir malın zekâta tâbi olması için üzerinden bir kamerî yılın geçmesine (havelânü’l-havl) dair Hz. Peygamber’den sözlü ve amelî rivayetler bulunmakla birlikte (İbn Mâce, “Zekât”, 5) bunun hangi nevi mallarda nasıl uygulanacağı fakihler arasında tartışmalıdır. Fakihlerin çoğunluğu altın ve gümüş, ticaret malları ve hayvanlarda havelânü’l-havli şart koşar. Ancak yıl başında ticaret malı ve para varlığı nisab miktarına ulaşan mükellefin yıl ortasında elde ettiği mal ve paranın da üzerinden bir yıl geçmesi gerekmez. Toprak mahsullerinin zekâtı hasat mevsiminde ödeneceğinden onlarda havelânü’l-havl şartı bahis konusu değildir. Madenlerin zekâtı da elde edildikleri zaman ödenir.

    6. Borç Karşılığı Olmama. Bir malın zekâta tâbi olması için aranan tam mülk ve aslî ihtiyaçlardan fazla olma şartlarının tabii sonucu olarak elde mevcut bir malın ödenecek bir borcun karşılığı olmaması gerekir. Fakihlerin çoğunluğu, borcun “el-emvâlü’l-bâtına” denilen altın ve gümüşle ticaret mallarının zekâtında etkili olacağı, “el-emvâlü’z-zâhire” denilen toprak mahsulleri, hayvanlar ve madenlerde ise etkili olmadığı görüşündedir. Hanefîler’e göre borçlar üç kısma ayrılmaktadır: Sadece şahısları ilgilendiren borçlar; Allah için olan, fakat şahıslar tarafından da talep edilebilen borçlar, zekât bu nevi bir borçtur; şahıslar tarafından talep edilemeyen, Allah için olan borçlar, nezir ve kefâret bu çeşit borçlardandır. İlk iki grupta toplanan borçlar zekât mallarının nisabını düşürürlerse bu mallarda zekât tahakkuk etmez. Üçüncü grupta toplanan borçlar zekâtın tahakkukuna mani değildir. Ayrıca borç, hangi neviden olursa olsun toprak mahsullerinden tahakkuk eden zekâtın vücûbunu engellemez (Kâsânî, II, 6-7; Burhâneddin el-Mergīnânî, I, 96-97). İmam Şâfiî’ye göre borç hiçbir malda zekâtın vücûbuna mani değilken Hanbelîler’e göre bütün mallarda etkilidir. Bu görüş ayrılığı, zekâtın ibadet yönüne mi yoksa fakir için bir hak oluşuna mı öncelik verileceği hususunda fakihlerin yaklaşım farklılığıyla yakından ilgilidir.

    c) Zekâtın Sıhhat Şartları. Verilen bir zekâtın dinen geçerli (sahih) olması için niyet ve ehline temlik şartları aranır. Zekâtın bir yönüyle ibadet, diğer yönüyle fakirin hakkı olduğunu dikkate alan fakihler -başka ibadetlerde olduğu gibi- zekâtın eda edilmesinde de mükellefin zekât verme niyetinin şart olduğunda görüş birliği içindedir. Baskın görüş niyetin zekât borcunu hesaplama anında yapılabileceğidir. İkinci sıhhat şartı zekâtı hak sahibi belli zümrelerin mülkiyetine geçirmektir. Temlik şartının sonucu olarak fıkıhta yerleşik görüşe göre neticede bir hayır ve sâlih amel de olsa cami, yol, köprü, çeşme yapımı gibi hayrî hizmetlere zekât niyetiyle mal ve para verildiğinde ehline temlik şartı gerçekleşmediğinden mükellefin zekât borcu düşmez. Ölülere kefen alma, ölenin borcunu ödeme, hayrî vakıflara yardım gibi yollarla da zekât borcu ödenmiş olmaz. Zekât niyetiyle gıda maddelerinin fakirlere verilmesinde temlik şartı gerçekleşir; ancak fakirin karnını doyurmada veya fakir borçludan alacağı zekâta mahsup etmede temlik şartının gerçekleşip gerçekleşmediği fakihler arasında tartışmalıdır.

    B) Zekâta Tâbi Mallar. a) Altın ve Gümüş. Tevbe sûresinin 34-35. âyetlerinde altın ve gümüşte Allah yolunda ödenmesi gereken bir malî mükellefiyetin bulunduğu önemle belirtilmekte, hadislerde de altın ve gümüşün zekâta tâbi mallar olduğu daha açık bir şekilde kaydedilmektedir. Hz. Peygamber ve onu takip eden Hulefâ-yi Râşidîn ve Emevîler devrinde piyasada tedavülde olan para dirhem ve dinar adı verilen gümüş ve altın paralardı. Ayrıca külçe halinde altın ve gümüşler de ödemeler için kullanılıyordu. Bu sebeple altın ve gümüşten zekât mükellefiyeti denildiğinde o devirler için hem para birimi olan dirhem-dinar hem de külçe halindeki altın ve gümüş anlaşılmalıdır. Bu durumda altın ve gümüşün zekâtı konusu, nakit (madrûb) ve külçe olarak altın-gümüş ile altın ve gümüşten yapılan ziynet eşyaları şeklinde iki ayrı başlıkta ele alınmalıdır.

    1. Nakit ve Külçe Altın-Gümüş. Tarihî deliller, Hz. Peygamber zamanında gümüş ve gümüş paraların piyasada altın ve altın paraya göre çok daha fazla kullanılmakta olduğunu göstermektedir. İttifakla rivayet edilen bir hadiste Resûl-i Ekrem, 5 ukıyyeden (200 dirhem) daha az olan gümüşte zekât mükellefiyetinin olmadığını bildirmiş (Buhârî, “Zekât”, 32), ayrıca madrûb gümüş parayı ifade eden “varık” ve “rikka” kelimelerini kullanarak gerek nakit gerekse külçe halindeki gümüşün kırkta bir (% 2,5) nisbetinde zekâta tâbi bulunduğunu belirtmiştir (Buhârî, “Zekât”, 38). Böylece Hz. Peygamber tarafından gümüşün zekât nisabı 200 dirhem, nisbeti de 1/40 olarak tayin edilmiş, bu nisab ve nisbetler sahâbe, tâbiîn döneminde ve onları takip eden devirlerde aynen uygulanmıştır. Altına gelince, Ebû Ubeyd’in rivayet ettiği tarifede “20 dinara kadar (20 dinarın altında) zekât yoktur. 20 dinar olunca bundan m$\frac{1}{2}$ dinar -zekât- verilir” ibaresi bulunmaktadır (Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, s. 500-501). Ancak tâbiîn fakihlerinden Hasan-ı Basrî’nin altının nisabını 40 miskal kabul ettiği, Atâ b. Ebû Rebâh, Tâvûs b. Keysân ve İbn Şihâb ez-Zührî’nin de altının zekâtında onun veznine değil kıymetine itibar ettikleri, yani altının ağırlığı ne kadar olursa olsun kıymeti 200 dirhem gümüş değerine eşit olduğunda -20 miskalden az da olsa- zekât tahakkuk edeceği görüşünü benimsedikleri rivayet edilmektedir (İbn Rüşd, I, 274). Altının nisabının 20 miskal olduğu konusunda tâbiîn âlimlerinin bu görüşleri hariç fakihler arasında kayda değer bir ihtilâf yoktur ve mezhep imamları neticede gümüşün zekât nisabının 200 dirhem, altının 20 miskal, her ikisinin de zekât nisbetlerinin 1/40 olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Kaynaklardan altın ve gümüş nisablarının ilk dönemde değer olarak birbirine denk olduğu anlaşılmaktadır. Madenî ve kâğıt paralar da altın ve gümüş hükmündedir. Kendi başlarına veya altın, gümüş ve ticaret mallarıyla nisab miktarına ulaşınca yıl sonunda 1/40’ı zekât olarak verilir.

    2. Ziynet Eşyası Olarak Altın-Gümüş. Kadınların altın ve gümüşten ziynet eşyasının zekâta tâbi olup olmadığı sahâbe devrinden itibaren tartışmalıdır. Hz. Peygamber’den konuyla ilgili farklı rivayetleri değerlendiren ashap, tâbiîn ve müctehid imamların görüşlerini iki grupta toplamak mümkündür. 1. Ashaptan Hz. Ömer, İbn Mes‘ûd, Abdullah b. Amr; tâbiîn fakihlerinden İbrâhim en-Nehaî, Tâvûs, Mücâhid, Atâ b. Ebû Rebâh, Câbir b. Zeyd, İbn Sîrîn ve Meymûn b. Mihrân kadının mubah ziynet eşyasında zekât tahakkuk edeceği görüşündedir. Bu görüşü Ebû Hanîfe de benimsemiştir. 2. Ashaptan Câbir b. Abdullah, İbn Ömer, İbn Abbas, Enes b. Mâlik; tâbiîn fakihlerinden Saîd b. Müseyyeb, Katâde b. Diâme, Şa‘bî ve bir rivayette Hasan-ı Basrî ise kadının ziynet eşyasının zekâta tâbi olmayacağını söylemişlerdir. Bu görüşe İmam Mâlik, Şâfiî, Ahmed b. Hanbel, İshak b. Râhûye ve Ebû Ubeyd de katılmıştır (Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, s. 537-542). Öte yandan fakihler, kadınların altın ve gümüş dışındaki süs eşyasının zekâta tâbi olmadığında, erkeklerin kullandığı altın ve gümüş mâmulü malların -kullanımı erkekler için haram dahi olsa- zekâta tâbi olduğunda müttefiktir.

    b) Ticaret Malları. Bakara sûresinin 267. âyetindeki, “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden ... infak edin ...” mânasındaki ibare müfessirlerin çoğunluğu tarafından, “Ticarî yolla elde ettiğiniz kazançtan zekât verin” şeklinde anlaşılmıştır. Kaynaklarda Semüre b. Cündeb’den rivayet edilen bir hadiste, Hz. Peygamber, ashabına ticaret maksadıyla ellerinde bulundurdukları mallardan zekât ödemelerini emretmiştir. Ayrıca Ebû Zer el-Gıfârî, Resûl-i Ekrem’in ticaret malı olan kumaş ve giyim eşyası yahut buğdayın zekâta tâbi olacağına işaret ettiğini rivayet eder (Ebû Dâvûd, “Zekât”, 3). Ticaret mallarına zekât uygulaması daha ziyade Hulefâ-yi Râşidîn devrinde görülmeye başlar. Hz. Ömer deri ticaretiyle uğraşan Hammâs’a, “Ey Hammâs, malının zekâtını öde” demiş, Hammâs da, “Benim zekât ödemeyi gerektirecek malım yoktur” diye itiraz edince Ömer, “Şu malını paraya göre değerlendir ve bulduğun kıymet üzerinden zekâtını öde” karşılığını vermiştir (Serahsî, I, 190). Ticaret mallarından zekât alınması uygulamasına sahâbe ve tâbiîn devrinde gümrük vergisi münasebetiyle çokça rastlanmaktadır. Müslüman mükelleflerin gümrüğe uğrayan ticaret mallarından 1/40 nisbetinde zekât alıyordu. Nitekim daha sonraki devirlerde de -Zâhirîler müstesna- fakihler her neviden ticaret mallarının zekâta tâbi olacağında görüş birliğine varmıştır. Ticaret mallarının zekât nisabında altın veya gümüş nisabının değeri ölçü alınır, bu değerin altında kalan ticaret malına zekât gerekmez. Ancak ilk dönemde altın ve gümüş nisabının değerleri arasında bir denklik bulunsa da gümüş giderek altına göre hayli değer kaybetmiş ve günümüzde ticaret mallarının nisabında -hatta nisbetlerinde- bir düzenlemeye gidilip gidilmemesi tartışmasına yol açmıştır. Günümüz fıkıh âlimleri altının asırlardır kıymetli maden olma özelliğini koruduğunu söyleyerek nisabda onun esas alınması gerektiği görüşündedir. Ticaret mallarında zekâtın vücûbu için aranan nisabın yıl başında mı yıl sonunda mı yoksa bütün yıl mı bulunması gerekeceği, ödemenin aynî mi nakdî mi yapılacağı gibi konular fakihler arasında tartışmalıdır. Hanefîler’e göre ticaret mallarının kıymeti sene başında ve sonunda altın ve gümüş nisabının altına düşmemelidir. Mâlikî ve Şâfiîler’e göre nisab sadece yıl sonunda aranır. Hanbelîler’e göre ise nisab bütün yıl boyunca devam etmelidir. Ticaret malları sene içinde kendi cinsleri veya başka malla değiştirilirse yıl geçme şartı ortadan kalkmaz ve yıl sonunda sahip olunan malın değeri, borç-alacak hesaplaması yapılarak 1/40 oranında mal veya para olarak zekâtı verilir. Hanefîler’e göre bu hesaplamada borçlar değerden düşülür, Şâfiîler’e göre ise düşülmez ve ticaret mallarının zekâtı o maldan çıkarılarak verilir.

    c) Hayvanlar. Kur’an’da hayvanların zekâta tâbi olduğuna açıkça temas eden herhangi bir âyet bulunmasa da “mal” kelimesinin Araplar’ın bilhassa bâdiyede yaşayanları tarafından “hayvan” mânasına kullanıldığı göz önüne alınarak, “Onların mallarından zekât al ...” meâlindeki âyetin (et-Tevbe 9/103) hayvanları da kapsadığı yorumu yapılmıştır. Hadis külliyatında ise hayvanların zekâta tâbi olduğuna dair geniş bilgiler vardır. İslâm’ın ilk devirlerinde bilhassa deve hem Arap yarımadası sakinleri hem buraya komşu olan ülke halkları için hayatî öneminin yanı sıra belli bir ekonomik değeri de ifade ediyordu. Bundan dolayı gerek Hz. Peygamber gerekse Hulefâ-yi Râşidîn ve Emevîler döneminde, İslâm ülkesinin çeşitli bölgelerine gönderilen zekât âmillerine verilen yazılı tâlimatlarda zekâta tâbi hayvanların başında deve gelmekteydi. Kaynaklarda kaydedilen, Hz. Peygamber’in zekâta tâbi mallarla onların nisab ve nisbetlerini ayrıntılı biçimde gösteren uzun tarifenin yanı sıra yine onun Necran’a âmil olarak tayin ettiği Amr b. Hazm’a verdiği, zekât hükümlerini bildiren başka bir mektubu ve yine aynı konuda Hz. Ali’den gelen rivayetler, bunlara ilâveten Muâz b. Cebel’e sığır cinsinden zekât tahsilini emreden, hangi nisabda ve ne miktarda zekât alınacağını gösteren tâlimat (Buhârî, “Zekât”, 34, 35, 37, 38, 39, 44) hayvanların zekâtıyla ilgili fıkhî ahkâmın temelini oluşturmuştur. Bunun sonucu olarak, 1. Gerek Hz. Peygamber gerekse sahâbe ve tâbiîn devirlerinde hayvanlardan deve, koyun ve sığır cinsleri zekâta tâbi olmuştur. 2. Sözü edilen mektuplarda ve diğer hadislerde deve nisabı beş deve, koyun nisabı da kırk koyun olarak gösterilmiş, bu konuda sahâbe, tâbiîn ve müctehid imamlar devrinde de aykırı bir görüş ortaya çıkmamıştır. 3. Hz. Peygamber’e nisbet edilen mektuplarda sığır cinsinden bahsedilmemekle birlikte Amr b. Hazm ve Muâz b. Cebel hadislerinde sığır cinsi de geçmekte ve zekât nisabı otuz sığır olarak belirtilmektedir. Amr b. Dînâr’dan nakledilen bir haberde Abdullah b. Zübeyr ve Talha b. Abdullah’ın vergi memurlarının her elli sığırda bir sığır zekât tahsil ettikleri rivayet edilir. Bu rivayeti esas alan İbn Cerîr et-Taberî ve İbn Hazm’a göre sığırlarda nisab elli sığırdır. Ashaptan Câbir b. Abdullah, tâbiînden Saîd b. Müseyyeb ve İbn Şihâb ez-Zührî’ye göre ise sığır cinsinde zekât nisabı -devede olduğu gibi- beş sığırdır. Ancak sığırın nisabı hakkında bu istisnaî görüşler yaygınlık kazanmamış, fakihlerin çoğunluğu Muâz b. Cebel hadisine istinaden sığır nisabının otuz sığır olduğunda birleşmiştir. Keçiler koyun, mandalar da sığır sınıfından sayılır.

    Hz. Peygamber’den gelen rivayetlerde develerin zekât nisbetleri şöyledir: Beş-dokuz arasında bir koyun, on-on dört arası iki koyun, on beş-on dokuz arası üç koyun, yirmi-yirmi dört arası dört koyun, yirmi beş-otuz beş arası iki yaşında bir dişi deve, otuz altı-kırk beş arası üç yaşında bir dişi deve, kırk altı-altmış arası dört yaşında bir dişi deve, altmış bir-yetmiş beş arası beş yaşında bir dişi deve, yetmiş altı-doksan arası üç yaşında iki dişi deve, 91-120 arasında beş yaşında iki dişi deve. 1’den 120’ye kadar olan develerin ödenecek zekât miktarlarında fakihler görüş birliği içindedir. Hatta bu konuda icmâın bulunduğu ileri sürülür. Deve sayısı 120’den fazla olduğunda mezheplerin görüşleri de farklılaşır. Meselâ Hanefîler’e göre 121 deveden sonra baştan başlanır ve ödenecek zekât ilkinde olduğu gibi hesaplanır. Şâfiîler’e göre 120’den sonra her kırk devede üç yaşında bir dişi deve, her elli devede dört yaşında bir dişi deve verilir. Koyunlarda birden otuz dokuza kadar olan koyunlar zekâttan istisna edilmiştir. 40-120 arası koyuna bir koyun, 121-200 arası iki koyun, 200-399 arası üç koyun, 400-500 arası dört koyun, bundan sonra her 100 koyunda bir koyun zekât olarak verilir. Mezhep imamları, Muâz b. Cebel hadisinde belirtildiği gibi sığır cinsinden her otuz sığırda bir adet “tebi/tebia” (bir yaşını doldurmuş, iki yaşına basmış dana/düve), her kırk sığırda bir “müsinne” (iki yaşını doldurup üçüne basan dişi sığır) zekât tahsil edileceğinde görüş birliğine varmışlardır (Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, s. 468-469; Kâsânî, II, 28; İbn Rüşd, I, 280). İbn Cerîr et-Taberî ve İbn Hazm sığır cinsinden her elli sığırda bir sığır zekât olarak alınacağı görüşündedir. Tâbiîn fakihlerinden Saîd b. Müseyyeb ve İbn Şihâb ez-Zührî ise sığırın deveye kıyasla nisbetinin belirlenmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Deve, sığır ve koyun cinsi hayvanların bu nisaba göre zekâta tâbi olabilmesi için genelde aranan şartlara ilâveten bu hayvanların “sâime” olması, yani senenin çoğunu meralarda otlayarak geçirmesi şartı söz konusudur. Hz. Peygamber devenin de zekâta tâbi olabilmesi için sâime olması gerektiğini beyan etmiştir. Buna göre yemle beslenen (ma‘lûfe), ziraat, nakliyat vb. işlerde kullanılan (âmile, sâniye, müşire) hayvanlar anılan nisaba göre değil ticaret malları şart ve nisbetleri içinde zekâta tâbidir. Fakihlerin çoğunluğunun bu görüşüne İmam Mâlik muhalefet etmiş, adı geçen hayvanlar ister sâime ister ma‘lûfe ister âmile olsun hepsinin zekâta tâbi olacağını söylemiştir.

    Atlardan zekât alınıp alınmayacağı fıkıhta ayrı bir tartışma konusudur. Hz. Peygamber’den, “Sizi at ve kölenin zekâtından muaf tuttum” (Ebû Dâvûd, “Zekât”, 5); “Müslümana kölesi ve atından dolayı zekât yoktur” (Buhârî, “Zekât”, 45, 46; Müslim, “Zekât”, 8) anlamında iki hadis rivayet edilmesine rağmen onun bu umumi hükümden üreme amaçlı bulundurulan sâime atları istisna ettiğini gösteren ve bunların zekâta tâbi olacağına işaret eden hadisler de nakledilir. Fakihlerin çoğunluğu, Resûl-i Ekrem’in atların zekâttan istisna edildiğini bildiren hadislerini esas alıp bütün atların zekâttan istisna edildiği görüşünü benimserken Ebû Hanîfe ve Züfer’e göre nesli elde edilip ileride satılmak maksadıyla erkeği dişisi karışık bir halde yaşayan, yılın çoğunu otlaklarda geçiren atlar ya at başı 1 dinar veya paraya göre kıymetlendirilerek bu değer üzerinden 1/40 nisbetinde zekâta tâbidir (İbn Rüşd, I, 170).

    d) Tarım Ürünleri. Bakara sûresinin 267. âyetinde geçen, “... Sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak ediniz ...” ifadesinde genel olarak toprak mahsullerinden malî mükellefiyetlere işaret edilmiş, En‘âm sûresinin 141. âyetinde de müslümanların hasat günü mahsullerinin haklarını vermeleri emredilmiştir. Bu iki âyetten birincisinde, “İnfak ediniz” şeklindeki emrin, “Zekâtını veriniz” mânasında olduğu müfessirlerin çoğunluğu tarafından kabul edilmesine rağmen ikinci âyette zikredilen “hak” teriminden zekâtın mı yoksa zekâttan başka bir ödemenin mi kastedildiği, ayrıca âyetin mensuh olup olmadığı hususunda fakihler ve müfessirler arasında görüş ayrılıkları belirmiştir. En‘âm sûresinin 141. âyetindeki, “Hasat günü onun hakkını veriniz” ibaresini Kitâbü’l-Ḫarâc adlı eserinde bölüm başlığı yapan Yahyâ b. Âdem bu başlık altında âyet hakkındaki farklı görüşleri nakletmiştir (bk. ÖŞÜR).

    e) Madenler. Hz. Peygamber, Ebyaz b. Hammâl’e Yemen taraflarında bulunan Me’rib tuzluğunu iktâ etmiş, Akra‘ b. Hâbis et-Temîmî (yahut Abbas b. Mirdâs es-Sülemî), Hz. Peygamber’e gelerek o yerin Câhiliye devrinde kimseye ait olmadığını ve herkesin oradan istediği kadar tuz aldığını, bunun aynen su gibi muamele gördüğünü, dolayısıyla Ebyaz’a verilmemesini istemesi üzerine Hz. Peygamber bu iktâdan vazgeçmiştir (Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, s. 350-351). Bu uygulama, ileride fakihler tarafından sıvı ve açık madenlerin mülkiyeti konusunda esas alınmış, bu tür madenler genellikle amme malı kabul edilmiştir. Bu konuda bir başka rivayet de şöyledir: Hz. Peygamber, Bilâl b. Hâris’e Für‘a bölgesinde maden bulunan Kabeliye’yi onun isteği üzerine üst ve alt haklarıyla birlikte iktâ eder. Daha sonra Bilâloğulları o araziyi Emevî Halifesi Ömer b. Abdülazîz’e satarlar. Buradan iki nevi maden çıkarılması üzerine de Bilâloğulları Ömer b. Abdülazîz’e, “Biz sana Hâris’in toprağını sattık, madenleri satmadık” diye itiraz ederler ve Hz. Peygamber’in iktâ senedini gösterirler. Ömer b. Abdülazîz de o yerlerin kayyumuna madenlerin Bilâloğulları adına işletilmesini ve zekât alınmasını emreder (a.g.e., s. 423-424, 475-476). Madenlerle ilgili hadis ve uygulamaları değerlendiren fakihler madenleri ikiye ayırıp toprağın üstünde olup ulaşılması fazla emek gerektirmeyen madenlere açık madenler, toprağın derinliklerinde olup belli bir emek ve işlemle kendilerine ulaşılabilen madenlere de gizli madenler adını vermiş, dönemlerinin şartları ve bilgilerine göre bunları örneklendirmiştir. Meselâ tuz, kömür ve zift birinci; altın, gümüş ve bakır ikinci gruba girer. Açık madenlerin mülkiyeti özel mülkiyete konu olmaz, herkes bu nevi madenlerden yararlanmakta eşit haklara sahiptir. Gizli madenlerin mülkiyetinin şahıslara verilip verilemeyeceği ise ihtilâflı bir konudur. Yukarıdaki ayırımı yapan Mâverdî, birinci grupta topladığı madenlere Hz. Peygamber’in Ebyaz b. Hammâl’e iktâdan vazgeçtiği Me’rib tuzluğunu, ikinci grupta toplanan madenlere de Bilâl b. Hâris’e iktâ ettiği Kabeliye madenlerini örnek göstermiştir (el-Aḥkâmü’s-sulṭâniyye, s. 292-298).

    Hanefî fakihlerinden Serahsî, anılan ayırıma ilâveten zekâta tâbi olup olmamasına göre bir başka tasnif yapar. Yer altından çıkarılan madenler üç kısımdır. 1. Katı olup eritilebilen ve dökümü yapılabilen madenler: Altın, gümüş, demir, bakır gibi. 2. Eritilmeye uygun olmayan katı madenler: Mermer, kireç taşı, kömür gibi. 3. Sıvı olup katılaşmayan madenler: Cıva ve petrol gibi. Hanefî fakihlerine göre katı olup eritilebilen ve dökümü yapılabilen altın, gümüş, demir, bakır gibi madenler zekâta tâbidir. Eritilmeye uygun olmayan yakut, zümrüt, mermer, kireç taşı gibi madenlerle sıvı olup katılaşmayan cıva, petrol gibi madenler ise zekâta tâbi değildir (el-Mebsûṭ, II, 211). Şâfiî’ye göre sadece altın ve gümüş zekâta tâbi olup bunların dışında kalan bütün madenler zekâttan istisna edilmiştir (el-Üm, II, 36). Mâlik b. Enes’in de yalnız altın ve gümüş madenlerini zekâta tâbi kabul ettiği anlaşılmaktadır. Mâlikî mezhebinde genellikle madenlerin her çeşidini devlete ait kabul eden görüş hâkimdir. İmam Mâlik’e göre barış yoluyla alınan yerlerin sahiplerinin arazilerinde buldukları madenler kendilerine aittir. Bu madenler altın ve gümüşse onların zekâtını verirler. Fakat savaşla fethedilen ve mülkiyeti müslümanlara ait bulunan topraklarda çıkan madenler hangi türden olursa olsun beytülmâle aittir. Devlet başkanı bunlar üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunur (Sahnûn, II, 52). Hanbelî fakihlerine göre ise yerden çıkan bütün madenler zekâta tâbidir. Bunlar ister altın, gümüş, demir, bakır gibi eritilip dökümü yapılabilir cinsten olsun ister yakut, zümrüt, sürme gibi sert olup eritilemeyen madenler olsun isterse zift, neft, petrol gibi sıvı halde bulunan madenlerden olsun hüküm değişmez (İbn Kudâme, III, 23-24).

    Klasik dönem fakihlerinin madenlerin zekâta ne ölçüde tâbi olacağına ilişkin değerlendirmeleri bu konuda dönemlerinin bilgi ve imkânlarıyla, madenlerin o günkü şartlarda taşıdığı önem ve ekonomik değerle yakından ilgilidir. Meselâ Ebû Hanîfe ve arkadaşları ile İmam Şâfiî ve Mâlik özel mülkiyete konu olmayan sıvı madenleri zekât istisnası kabul etmişlerdir. Hanbelî fakihleri ise -yukarıda belirtildiği gibi- altın ve gümüş ile diğer madenler arasında herhangi bir fark gözetmemiş ve Bakara sûresinin 267. âyetinin genel hükmünden hareketle cinsi ne olursa olsun bütün madenlerin zekâta tâbi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hanefî fakihleri madenleri “rikâz” hükmü içinde mütalaa ettiklerinden 1/5, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel 1/40, bazı Mâlikî fakihleri de madenin istihsalinde harcanan emek ve masrafı göz önüne alıp çok emek ve masrafla elde edilen madenlerin 1/40, az emek ve masrafla çıkarılanların da 1/5 nisbetinde zekâta tâbi olacaklarını söylemişlerdir. Burada dikkat edilmesi gereken bir başka husus, madenlerin 1/40 nisbetinde zekâta tâbi olduğu görüşünü savunan fakihlerin bunu “zekât” terimiyle isimlendirmeleri ve adı geçen mükellefiyeti zekât hukuku içinde mütalaa etmeleri, madenlerin 1/5 nisbetiyle vergilendirileceğini söyleyen Hanefî fakihlerinin ise bu vergiye “humus” (1/5) adını verip sarfını da “fey” hükümleri içinde düşünmeleridir. Öte yandan fakihler madenlerde zekât için bir yıl geçme şartını aramamakta, Hanefîler hariç diğer müctehid imamlar nisabı şart koşmaktadır.

    f) Rikâz. Hz. Peygamber’den rivayet edilen, “Rikâzda humus vardır” hadisi (Ebû Dâvûd, “Ḫarâc”, 40) konuyla ilgili hükmün kaynağını teşkil etmekle birlikte rikâzın kapsamı fakihler arasında tartışmalıdır. Rikâz Hanefîler’e göre maden, define, hazine ve insanlar tarafından yer altına gömülüp gizlenen her türlü eşya için kullanılan umumi bir terimken Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel rikâzı “eski devirlerde saklanan ve İslâm döneminde bulunan kıymetli eşya” olarak tanımlamış, madenleri rikâzın dışında bırakmıştır (Mâverdî, s. 120). Buna göre rikâz eski devirlerde yer altına gömülen veya herhangi bir sebeple yer altında kalan altın, gümüş ve kıymetli eşyayı ifade ettiğinden mevât topraklarda veya sahipsiz arazide bulunmuşsa 1/5 nisbetinde vergiye tâbi tutulur, kalan 4/5’i bulana aittir. Mülk arazide bulunmuşsa vergiye tâbi değildir ve bulunan eşya mülk sahibinindir. Vergi konusu olabilmesi için üzerinden bir yıl geçmesi gerekmez, ayrıca Ebû Hanîfe’ye ve talebelerine göre nisab da şart değildir. Diğer üç mezhep imamına göre ise nisab şarttır. Bulunan eşyanın İslâm dönemine ait olduğuna dair bir alâmet varsa o takdirde “lukata” hükümleri uygulanır; bir yıl müddetle ilân edilir, sahibi çıkmazsa beytülmâle verilir. Denizden elde edilen inci, mercan, amber gibi eşyayı fakihlerin büyük çoğunluğu zekâta tâbi saymazken Ebû Yûsuf bunları rikâz hükmünde görür ve 1/5 nisbetinde zekâta tâbi olduğunu söyler.

    g) Sanayi Sektörü. Günümüzde fabrika, atölye gibi büyük iş yerlerinin hangi usulde zekâta tâbi olacağında İslâm âlimleri iki ana görüş etrafında toplanmıştır. Birinci görüşe göre bunların sâfi gelirlerinden % 5, gayri sâfi gelirlerinden % 10 oranında zekât alınır. İkinci görüşe göre ise sermaye + gelirinden % 2,5 nisbetinde zekât tahsil edilir. Burada birinci görüşü savunanlar, zekât oranlarının da -nasıl arazinin sulama tekniğine göre mahsulünden % 10 veya % 5 zekât alınıyorsa- sanayi kuruluşlarının fizikî değerlerinden değil sâfi yıllık gelirlerinden % 5, gayri sâfi gelirlerinden % 10 oranında zekât alınması gerektiğini söylemişlerdir. Sanayi sektöründeki üretim makinelerinin aşınma, yıpranma, eskime ve yenisiyle değiştirilme, özellikle yeni teknolojik gelişmelerin gerektirdiği yeni makinelerin öncekileriyle değişim zorunluluğu gibi özelliklere sahip olduklarını dikkate alanlar da bunların ziraat arazisine kıyas edilmesine karşı çıkıp ticaret mallarına kıyasın daha doğru olacağını ve neticede sektördeki döner sermaye + gelirin % 2,5 oranında zekâta tâbi tutulması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Güçlü görüş de sanayi sektöründeki üretim makinelerinin ve diğer (duran) sermayenin dışında -her türlü giderlerin maliyet hesapları yapılarak borçlar çıkarıldıktan sonra- alacaklar dahil sermayenin ve kârın % 2,5 oranında zekâtının verilmesidir.

    h) Hisse Senetleri. Hukuken kıymetli evrak hükmünde olup tahvil gibi borcu değil ortaklık ve mülkiyeti temsil eden hisse senetlerinin zekâtı güncel bir tartışma konusudur. Bu konuda İslâm Fıkıh Akademisi’nin 6-11 Şubat 1988 tarihli toplantısındaki kararına göre hisselerin zekâtını vermek sahiplerine düşer. Ancak şirketin tüzüğünde açıkça belirtilmiş, genel kuruldan bu yönde bir karar alınmış ve ilgili ülke hukukunda şirketler zekâtları hesaplayıp çıkarmakla yükümlü tutulmuş veya hisse sahibi hisselerinin zekâtını hesaplayıp çıkarma yetkisini şirket yönetimine bırakmışsa şirket yönetimi hisse sahiplerini temsilen zekât çıkarır. Gerçek şahıslar mallarının zekâtını nasıl hesaplayıp çıkarıyorsa şirket yönetimi de hisselerin zekâtını o şekilde çıkarır. Yani hissedarların mallarının bütünü tek bir şahsın malları gibi kabul edilir; bunların zekâtı belirlenirken zekâta tâbi malın çeşidi, nisabı, alınacak miktar vb. bakımından gerçek şahsın zekâtında gözetilen esaslara uyulur. Bu işlemler, karışım prensibini bütün mallara teşmil eden fakihlerin görüşüne dayanmaktadır. Bu kural ortak iş yapan kişiler için de geçerlidir. Kamu hazinesine, hayrî vakıflara ve gayri müslimlere ait hisselere zekât gerekmediğinden onlar zekâtın tarhında esas alınacak miktarın dışında tutulur. Şirket, herhangi bir sebeple mallarının zekâtını vermemişse hissedarların kendi hisselerinin zekâtını vermeleri gerekir. İslâm Fıkıh Akademisi’nin ikinci dönem toplantısında kiraya verilmiş tarımsal olmayan arazi ve taşınmazların zekâtına ilişkin aldığı karara paralel olarak bu hisselerin sahibi hisselerinin aslı üzerinden değil gelirleri üzerinden zekât vermekle yükümlü görülmüştür. Bu da kârın tahsili tarihinden itibaren bir yıl sonra -diğer zekât şartları tahakkuk etmişse ve zekâta mani bir durum da yoksa- kırkta birdir. Hissedar, ticaret maksadıyla hisse edinmişse bunların zekâtını ticaret mallarının zekâtı gibi verir. Bir yıl geçtiğinde hisseler mülkiyetinde bulunuyorsa piyasa değeri üzerinden, piyasanın bulunmaması durumunda ise bilirkişinin takdir edeceği değer üzerinden % 2,5 oranında zekât verir. Ayrıca elde edilmişse hisselere ait kârın da bu oranda zekâtını verir. Hissedar yıl içinde hisselerini satmışsa bunların bedelini diğer mallarına ilâve eder ve senesi dolduğunda birlikte zekâtlarını öder. Alıcı da satın aldığı hisselerin zekâtını yukarıda belirtildiği şekilde verir.

    i) Gelir Getiren Bina ve Nakil Vasıtaları. Fakihler oturulan evleri ve binek hayvanlarını insanın temel ihtiyaçlarından saymış, bunları zekâttan muaf tutmuştur. Gerçekten insanın içinde yaşadığı evi, kullandığı binek aracı temel ihtiyaçlardandır ve bunlar artıcı özelliğe sahip değildir. Ancak bugün kiraya verilen büyük binalar, daireler, dükkânlar, düğün salonlarıyla kara, hava, deniz taşımacılığında kullanılan nakil araçlarından elde edilen gelirler dünden farklı olarak bugün yaygın ve önemli gelir kaynakları haline gelmiştir. Günümüzde artık temel ihtiyacın dışında gelir elde etmek için edinilen büyük binalarla kâr amacıyla işletilen nakil vasıtalarında zekâtın vücûb sebebi olan artıcılık vasfı tahakkuk ettiğinden bunların zekâta tâbi olacağında tartışma yoktur. İslâm Fıkıh Akademisi’nin 22-28 Aralık 1985 tarihleri arasında Cidde’de gerçekleştirdiği ikinci dönem toplantısında kiraya verilmiş tarımsal olmayan arazi ve taşınmazların zekâtı konusu ele alınmış ve bunların mülk değerleri üzerinden zekât verilmeyeceği, gelirin elde edilmesinden itibaren bir yıl geçince zekâtın diğer şartları da gerçekleşmişse ve zekâta bir engel yoksa 1/40 oranında zekât verilmesi gerekeceği kararı benimsenmiştir.

    j) Maaş, Ücret ve Serbest Meslek Kazançları. Klasik kaynaklarda bu konuya ışık tutabilecek bazı bilgiler vardır. Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, Hz. Ömer’in devlet gelirlerinden hak sahiplerine atâ (maaş, hisse) dağıtırken onlara üzerinden bir yıl geçen malları olup olmadığını sorduğunu, mükellefler olumlu cevap verirlerse dağıttığı maaştan o malların zekâtını aldığını, Hz. Osman’ın da aynı uygulamayı sürdürdüğünü, Hz. Ali’nin, “Kişinin yeni kazandığı malının üzerinden bir yıl geçmedikçe o malda zekât tahakkuk etmez” dediğini ve Abdullah b. Mes‘ûd’un da aynı anlamda fetva vermiş olduğunu rivayet eder (Kitâbü’l-Emvâl, s. 526-527). Bundan hareketle günümüzde memur maaşları, işçi ücretleri, doktor, mühendis, avukat, terzi, berber gibi serbest meslek sahiplerinin kazançlarının zekâtını tartışan İslâm âlimlerinin görüşleri, bu gelirler nisaba ulaşır ve üzerinden bir yıl geçerse % 2,5 oranında zekâtı verilir ya da maaş, ücret ve serbest meslek gelirleri mâl-i müstefâd gibidir, üzerinden yıl geçmeden zekâtların ödenmesi gerekir şeklinde iki ayrı noktada toplanmıştır. Ancak mâl-i müstefâdın yani miras, bağış, mükâfat gibi gelirlerin kazanıldığı anda zekâtının ödenmesine dair sahih bir haber bulunmadığından maaş, ücret, serbest meslek kazançları gibi gelirler üzerlerinden bir yıl geçince ihtiyaçlar giderilip borçlar düşürüldükten sonra kalanı gelir nisabı dolduruyorsa % 2,5 nisbetinde zekâta tâbi olması görüşü daha ağır basmaktadır.

    Günümüzde devlet kuruluşları tarafından alınan vergilerin zekât yerine geçip geçmeyeceği de tartışılmış ve 1965 yılında Kahire’de yapılan konferansta şu görüşler ileri sürülmüştür: Muhammed Ebû Zehre’ye göre yeni vergiler zekâta olan ihtiyacı gidermeyeceğinden vergi zekâtın yerine geçmez. Mahmûd Şeltût’a göre de zekâtla vergi ayrı ayrı mükellefiyetlerdir; vergi ödendikten sonra zekât da ayrıca eda edilmelidir. Sosyal dayanışmanın ve devletin sunduğu kamu hizmetinin bir gereği olarak vatandaşlar devletin meşrû giderlerine katılmak zorundadır. Vatandaşlık haklarından yararlanıp devletin koruması altında rahatça mal edinip ticaret yapabilen her müslüman -çeşitli muhasebe oyunlarına girişmeden- vergi borcunu ödeyip kalan mallarından şartları gerçekleştiğinde zekâtını ödemelidir (Ali Ahmed es-Sâlûs, s. 407-419).

    C) Zekât Verilecek Yerler. Zekât, Tevbe sûresinin 60. âyetinde gösterilen sekiz sınıfa verilir. Bu konuda ihtilâf yoksa da zekâtın bu sekiz sınıfa aynı oranda ve eşit olarak mı verileceği, bunlardan birine ödenmesinin yeterli olup olmayacağı hususu fakihler arasında tartışmalıdır. Hanefî ve Mâlikî fakihlerine, bir görüşünde Ahmed b. Hanbel’e göre zekât mükellefi zekâtını bunların her birine verebileceği gibi sadece bir sınıfa da verebilir. Şâfiîler’e göre zekât, sahibi veya vekili tarafından dağıtılıyorsa zekât işinde çalışanlar (âmiller) dışında yedi sınıftan bulunabilenlere eşit olarak dağıtılmalı ve her sınıftan en az üç kişiye verilmelidir. Ahmed b. Hanbel bir görüşünde Şâfiîler’i desteklemektedir. 9 (631) yılında inen Tevbe sûresinin 60. âyetinde, “Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak fakirlere, miskinlere, zekât işinde çalışanlara, kalpleri İslâm’a ısındırılacak kişilere, kölelere, borçlulara, Allah yolunda olanlara ve yolda kalmışlara aittir” buyurularak zekâtın verileceği sekiz sınıf ayrı ayrı sayılmıştır.

    a) Fakirler ve Miskinler. Âyette zekât verilecek ilk iki sınıf olarak zikredilen bu iki zümre, şüphesiz tabii ve aslî ihtiyaçlarını temin edemeyecek derecede yoksul olanları ifade etmekte ise de bu iki terimin hangi ihtiyaç derecelerini gösterdiği fakihler arasında tartışmalıdır. Hanefîler’e göre fakir, ev ve ev eşyası gibi aslî ihtiyaçlarını karşılayan malı olsa da gelirleri ihtiyaçlarını karşılayamayan, nisab miktarından daha az malı bulunan kimsedir. Miskin ise hiçbir geliri ve malı olmayan kişidir. Bu tanımlar Ebû Hanîfe’den rivayet edilmiş, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed hariç diğer Hanefî fakihleri tarafından da benimsenmiştir. Mâlikîler’in fakir ve miskin tanımları da Hanefîler’in tanımlarına yakındır. Buna göre miskin fakirden daha muhtaç kimseye denmektedir. Hanefî fakihleri içinde tam bunun aksi tanımlar verenler de vardır. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed ile Mâlikîler’den İbnü’l-Kāsım’a göre fakir ve miskin aynı sınıftır, aralarında bir fark yoktur. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre fakir, kendisinin ve bakmakla mükellef olduğu kişilerin ihtiyaçlarını gidermeye yeterli malı ve kazancı olmayan kimsedir; miskin ise zorla geçinebilen kişidir. Bu iki mezhebe göre fakir miskinden daha çok ihtiyaç içindedir. Hz. Ömer’den gelen bir rivayete göre fakir müslümanların, miskin de gayri müslimlerin muhtaçlarıdır. Hz. Ömer’in yaşlı ve kör bir yahudiyi maaş bağlanması için beytülmâle gönderdiği ve görevliye, “Bu adamı ve benzerlerini gözetin ... ‘Sadakalar (zekât) ancak fakirler, miskinler ... içindir’ âyetinde geçen fukaradan maksat müslüman fakirler, mesâkinden maksat ise kitap ehlinin fakirleridir. Bu adam kitap ehlinin miskinlerindendir” dediği nakledilir (Ebû Yûsuf, s. 136). Muhammed Hamîdullah, Hz. Ömer’in fakir ve miskin terimlerini din farkına göre tanımlamasını dil yapısına da uygun olduğunu belirterek savunur. Ancak tâbiîn fakihlerinden İkrime ve Hanefîler’den İmam Züfer dışında hiçbir fakih bu görüşe katılmamış, diğer bazı delillerden hareketle zekâtın sadece müslüman muhtaçlara verilebileceği görüşünde birleşmiştir.

    Tevbe sûresinin 60. âyetinde öncelikle fakir ve miskinler zikredilmiştir. Bu iki terimin kapsamına belli bir varlık ve gelir seviyesinin altında kalan kimselerin hepsi girmektedir. Bunlar iffetinden ötürü ihtiyaçlarını dile getirmeyenler olduğu gibi sıkılarak dilenenler de olabilir. Bu sebeple mükellefler iffetinden ötürü isteyemeyen muhtaçları da araştırıp zekât borcunu ödeyecek, böylece zekâtın olabildiğince yoksullara aktarılması sağlanacaktır. Fakirlik ve miskinlik ölçüsü olarak Hanefîler nisabı, fakihlerin çoğunluğu ise kifayeyi (yeterli mal) esas almıştır. Hanefîler’e göre fakir ve miskinlere bir defada nisab miktarı zekât vermek câizdir. Ancak yoksul borçlu yahut aile reisi değilse bu miktarın verilmesi câiz olmakla birlikte mekruhtur; yoksullara verilecek zekât daima nisab miktarından aşağıda tutulmalıdır. Hanefîler’e göre tabii ihtiyaçlarından başka artıcı olsun olmasın nisaba ulaşan malı olan kimseye zekât verilmez. Çünkü şer‘î zenginliğin ölçüsü nisabdır. Bu malın artıcı nitelikte olması zekât ödeme mükellefiyeti için şarttır. Şâfiîler’e göre fakirin fakirliğini ortadan kaldıracak, ona bir ömür boyu sürekli yetecek ve bir daha zekât almaya muhtaç etmeyecek kadar zekât verilmesi câizdir. Çünkü fakirlik ve miskinlik nisaba değil kifayeye sahip olmamakla ölçülür. Mâlikî ve Hanbelîler’e göre ise fakir ve miskinlere kendilerine ve ailelerine bir yıl yetecek kadar zekât verilebilir. Bir yıllık yeter mal kavramı da kişi, muhit ve şartlara göre değişir.

    b) Âmiller. İlgili âyette belirtilen üçüncü sınıf “zekât işlerinde çalıştırılan memurlar” anlamına gelen âmillerdir. Sözlükte “bir iş yapan, işçi, zanaatkâr” gibi mânalara gelen âmil terim olarak zekât gelirlerini toplamak ve dağıtmak için görevlendirilen kişidir. Âmil terimi hadislerde genel olarak “idareci, her türlü devlet gelirlerini, özellikle zekât gelirlerini toplayıp dağıtan kişi” anlamında kullanılmaktadır. Bunun yanında hemen hemen aynı anlamda “arîf, âşir, câbî, emîn, hâzin, sâî, musaddık” terimlerinin bulunduğu da görülmektedir. Kur’an’ın âmilleri zekâttan pay almayı hak eden sekiz sınıftan biri olarak zikretmesi, zekâtta toplama ve dağıtım işinin bir kurum tarafından yapılması gerektiğine de işaret etmektedir. Nitekim Hz. Peygamber döneminden itibaren zekâtın âmiller vasıtasıyla toplandığı bilinmektedir. İslâm’ın ilk dönemlerindeki uygulamalardan anlaşıldığına göre zekât gelirlerini bir yere toplayan, muhafaza eden, hak sahiplerine dağıtan, hesap işlerini yürüten, tartan, ölçen, sayan ve zekât idaresinin her kademesinde çalışan memurların tamamı âmiller sınıfına girmektedir. Zekât âmiline kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin geçimine yetecek kadar zekât verilir (ayrıca bk. ÂMİL).

    c) Müellefe-i Kulûb. Kalpleri kazanılmak, İslâm’a ısındırılmak veya kötülüklerinden emin olunmak istenen yahut müslümanlara faydalı olacakları umulan kişileri ifade eder ve bunlar müslümanlar ve gayri müslimler olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlardan zekât verilerek kalpleri kazanılan gayri müslimlerin kendilerinin veya kabile fertlerinin İslâm’a girmeleri umulur yahut ondan ve onun yakınlarından gelebilecek kötülüklerden korunulur. Müslüman olanlara zekât verilerek kalplerini İslâm’a daha çok ısındırma, İslâm’a yeni girmiş olanların İslâm’da sebat etmelerine ve eski çevresini İslâm’a davet etmesine destek olma, sınır bölgelerinde görev yapan müslümanlara yardım etme, etkili konumda olup başkalarının müslüman olmasına tesir edecek kişileri destekleme gibi amaçlar güdülür. Müellefe-i kulûb payının Hz. Peygamber’in vefatından sonra sâkıt olduğu görüşü yanında müslümanların savaş gibi felâketlerle karşılaşmaları durumunda bu faslın tekrar kullanılabileceği görüşü de nakledilir (geniş bilgi için bk. MÜELLEFE-i KULÛB).

    d) Köle ve Câriyeler. “Boyun” mânasına gelen “rakabe” kelimesinin çoğulu olan “rikāb” Kur’an’da köle ve câriyelerin hürriyet yoksunluğunu ifade için kullanılmış, ilgili âyette zekât verilecek beşinci sınıfı belirlerken kullanılan “fi’r-rikāb” ifadesiyle de köle ve câriyeleri kölelik boyunduruğundan kurtarmak için zekâttan harcama yapılması istenmiştir. Rikāb teriminin kapsamına Hanefî ve Şâfiîler’e göre hür olabilmesi için efendisiyle bir bedel karşılığı anlaşan köle/câriye (mükâteb), Mâlikîler’e göre ise bütün köle ve câriyeler girer.

    e) Borçlular. Kur’an’da zekât verilecek kimselerin altıncısı olarak zikredilen “gārimîn”, “borçlu” anlamındaki “gārim” kelimesinin çoğuludur. Fakihler bu kelimenin terim mânasını farklı şekillerde vermişlerdir. Hanefîler’e göre “gārimîn” borcu olan, ayrıca nisab miktarı malı bulunmayan kimselerdir. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri de tanımda borçlu olmayı esas alır ve borcun sebebinin borçluya zekât verme hükmüne etkisini dikkate alarak borçluları iki kısma ayırırlar: 1. Kendi ihtiyacı için borçlananlar. Geçim masrafları, mesken edinme, tedavi masrafları, çocuğunu evlendirme gibi sebeplerle borçlanan kimselerle yangın, sel, deprem ve kaza dışında bir sebeple iflâs eden kimseler bu gruba girer. 2. Toplumun menfaati için borçlananlar. İki aile veya iki köy halkı arasında kan ya da mal davalarından çatışma çıkar ve fitne alevini söndürmek için tarafları razı edecek malı vermeyi taahhüt edip hiçbir karşılık beklemeyen kimse bu sebeple borçlanırsa bu borçluya zekât verilir. Bundan dolayı âlimler, “Ara bulmak için borçlanan kişinin borcu zekât malından ödenir, isterse bu kişi zimmet ehli iki toplumun arasını bulmak için borçlanmış olsun” demişlerdir. Hayır kurumlarına hizmetten dolayı, kimsesizler yurdu, hastahane, okul, cami yapımı gibi bir sosyal hizmeti gerçekleştirirken borçlananlar da ara bulmak için borçlananlar gibidir. Hanefî ve Hanbelî fakihleriyle bir görüşünde İmam Şâfiî ölen kimsenin borçlarının zekâtla ödenmesini câiz görmez. İmam Mâlik ve İmam Şâfiî’nin diğer görüşüne göre ölünün borcu gārimîn fonundan ödenebilir (bk. GARÂMET). Borçluya ihtiyacı kadar zekât verilir; bu ihtiyaç da borcun ödenmesidir. Borçlu borcunu kendisine verilen zekâtla ödemez, başkasının ödemesi veya alacaklılarının bağışlaması gibi yollarla borcu düşerse verilen zekât kendisinden alınır. Çünkü bu fondan verilen zekât borcu kapatmak içindir.

    f) Allah Yolunda. Tevbe sûresinde zekât verilecek kimselerin yedincisi olarak “fî sebîlillâh” tabiri geçer. Sözlükte “Allah yolunda” anlamına gelen bu tabirin Allah’ın rızasına uygun ve O’na yaklaşmak amacıyla yapılan her türlü hayırlı işte çalışan, İslâm’ın yücelmesi için bilfiil yoğun çaba (cihad) içinde olan herkesi kuşatan geniş bir kapsamı vardır. Ancak fî sebîlillâh mutlak kullanıldığında yaygın olarak cihadda bulunan müslüman anlaşıldığından fakihlerin tamamı âyette zikredilen tabiri öncelikle Allah yolunda savaşanlar (gaziler) şeklinde anlamış, bunların hangi nitelikte olanlarına zekât verileceğinde farklı ölçüler benimsemiştir. Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf’a göre fî sebîlillâh münkatı‘ mücahidler yani fakirlik, teçhizat yokluğu gibi sebeplerle savaşa katılamayan kişilerdir. Bunlara savaş için gerekli araç ve gereçleri alabilmeleri, azık masraflarını karşılayabilmeleri için zekâttan pay verilir. İmam Muhammed’e göre ise tabirden kastedilen münkatı‘ hacılar, hacca gitmek isteyen fakirlerdir. Hanefî mezhebinde fetva verilen görüş Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf’un görüşüdür. Buna göre zengin savaşçılara zekât verilmez. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîler’e göre ise ister zengin ister fakir olsun savaşa katılan herkese bu fondan zekât verilir. Ancak Şâfiî ve Hanbelîler, savaşa katılan gazilerin zekât alabilmeleri için devletten maaş almamalarını, savaşa gönüllü iştirak etmelerini veya aldıkları maaşın yeterli olmamasını şart koşarlar. Cemâleddin el-Kāsımî, Mahmûd Şeltût, Haseneyn Muhammed Mahlûf ve Muhammed Hamîdullah gibi çağdaş İslâm âlimleri âyette geçen fî sebîlillâh tabirini geniş anlamda müslümanların yararına olan her türlü faaliyet olarak anlamışlardır.

    g) Yolcular. İlgili âyette zekâtın verileceği sekizinci sınıf olarak geçen “ibnü’s-sebîl” tabiri sözlükte “yolcu, yola çıkmış kimse” demektir. Araplar bir şeye uzun müddet devam eden kimseye o şeyin adını verirler. Terim anlamında ibnüssebîl Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî fakihlerine göre memleketinde malı olan, fakat kendisi başka bir yerde bulunan ve orada bir şeyi olmayan kimsedir. Şâfiîler’e göre ise hem gurbette kalmış yolcuyu hem de yolculuk yapmayı düşünen, fakat bunun için maddî imkân bulamayan kişiyi ifade eder. Fakihlerin çoğunluğuna göre memleketinde ve evinde olduğu sürece yolculuğa niyet de etse yolcu sayılmaz, yolcu hükmüne de girmez. İbnüssebîl tabiri “yola koyulan, yolda olan” anlamına geldiğinden bu tabir gurbette kalan kimseyi de kapsar. Gurbette herhangi bir sebeple muhtaç duruma düşen kişi memleketinde malı da olsa o maldan yararlanamadığı sürece fakir gibidir ve ona zekâtın bu fonundan pay verilir. Şâfiîler’e göre ise yolda kalan kimse yol masrafına ihtiyaç duyduğu için ibnüssebîl grubundan pay alır. Aynı şekilde yolculuğa niyet eden kimse de yol masrafına muhtaçsa o da ibnüssebîl kapsamına girmelidir. Yolcuya zekât verilebilmesi için onun memleketine gidecek kadar parası ve malının bulunmaması, yolculuğa meşrû amaçlarla çıkmış olması gerekir. Adam öldürme, hırsızlık, zina gibi suç işlemek veya dinen haram sayılan malların ticaretini yapmak için seyahat edenlere bu fondan zekât ödenmez. Şâfiî ve Mâlikî mezhebi fakihlerinden bazıları muhtaç duruma düşen yolculara zekât verilebilmesi için onların kaldıkları yerde borç alacak bir kimse bulamamış olmalarını da şart koşarlar. Hanefîler’le Hanbelîler bu görüşe katılmaz. Ancak Hanefîler, yolda kalmış kimsenin ihtiyacı olan parayı bulabilirse borç olarak almasının daha iyi olacağını söyler, fakat onu borç almaya zorlamaz. Yolda kalmış, yanında yola devam etmek veya memleketine dönmek için maddî imkânı bulunmayan kimseye yolculuğuna devam etmesi veya malının bulunduğu yere dönmesine yetecek kadar zekât verilir. Memleketine dönüp malına kavuştuğunda kendisine verilen zekât arttıysa Hanefîler’e göre bu artan zekât malını geri vermeye zorlanmaz; Şâfiîler’e göre ise artan kısım geri alınır.

    D) Zekât Verilemeyecek Kimseler. Zekât yukarıda açıklananlar dışındaki sınıf ve yerlere verildiğinde hem bu farz ödenmemiş hem de zekâttan beklenen bireysel, sosyal, ekonomik amaçlar gerçekleşmemiş olur. Bu sebeple zekâtın kimlere verileceği kadar kimlere verilmeyeceği de fıkhın önemli bir konusudur. Kural olarak zekât anneye, babaya, eş ve çocuklara, müslüman olmayanlara, zenginlere, Hz. Peygamber’in yakınlarına ve soyundan gelenlere verilmez. Bu dört sınıfa verilmeyişinin gerekçeleri her birinde farklıdır. Bir kimse zekâtını usul ve fürûuna, yani annesine, babasına, dedelerine, çocuklarına, torunlarına veremez; aynı şekilde hanımına da zekât veremez. Ebû Hanîfe’ye göre kadın da zekâtını fakir kocasına veremez. Hanefîler’e göre bunların dışındaki kardeş, amca, teyze, dayı, hala ve onların çocukları gibi akrabaya zekât verilebilir. İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel akrabaya zekâtın verilip verilemeyeceği konusunda nafakayı ölçü alırlar ve zekât mükellefinin, üzerinde şer‘an nafaka borcu olan akrabalarına zekât veremeyeceğini belirtirler. Ancak bu müctehidler nafakası vâcip olan akrabanın kimler olduğunda ihtilâf etmişlerdir. İmam Şâfiî’ye göre nafaka usul ve fürûa vâciptir. Dolayısıyla anne-baba, dede-nine, oğul ve toruna nafaka mükellefiyeti olduğu için zekât verilemez. İmam Mâlik ise nafakanın sadece anne-baba, ergenlik çağına kadar erkek, evleninceye kadar kız çocuğuna vâcip olduğunu ileri sürer ve bunların dışındaki akrabaya zekât verilebileceği sonucuna varır. Fakihlerin ittifakıyla zekât İslâm’a karşı savaşan gayri müslimlere, Allah’a, peygamberlere, âhiret gününe inanmayan kişilere ve dinden dönenlere verilmez. Hz. Ömer’in zekâtın verileceği yerleri belirleyen âyetteki “miskinler” kelimesini, “Bunlar kitap ehlinin miskinleridir” şeklinde yorumlamasına dayanarak bazı fakihler zekâtın zimmîlere verilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Hanefî fakihlerinden İmam Züfer de bu görüştedir. Bu fakihlere göre zekât ibadet amacıyla fakirin ihtiyacını karşılamaktır. Bu amaç fakir zimmîlere zekât vermekle de gerçekleşir. Şâfiîler dışındaki fakihler farz olmayan (nâfile) sadakaların fakir zimmîlere verilebileceğinde görüş birliğine varmışlardır.

    Zekâtın zenginlere verilememesi onun mahiyetinin tabii gereğidir. Hanefîler’e göre tabii ihtiyaçlarından fazla artıcı olsun olmasın nisab miktarı mala sahip olan kimselere, onların küçük çocuklarına, ayrıca Hz. Peygamber’in yakınlarına zekât verilemez. Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber, Hasan b. Ali çocukken zekât hurmalarından birini alıp yemek istediği zaman ona, “Bırak, bırak, onu at! Zekât malını bizim yiyemeyeceğimizi bilmiyor musun” demiştir. Hz. Peygamber’den nakledilen diğer hadisler de (Müslim, “Zekât”, 167; Ebû Dâvûd, “Zekât”, 29) zekâtın ona ve onun yakınlarına verilemeyeceğini ifade etmektedir. Ancak fakihler, Resûl-i Ekrem’in yakınlarının kimler olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanefîler’e göre Hâşimoğulları, Hz. Peygamber’in amcaları Hz. Abbas ile Hâris soyundan gelenlerle Hz. Ali ve kardeşleri Ca‘fer ve Akīl’in soyundan gelenlerdir. Bunların hürriyete kavuşturduğu kişiler de Hâşimoğulları’ndan sayılmaktadır. Şâfiîler’e göre Hz. Peygamber’in yakınlarından zekât alamayacak olanlar Hâşimoğulları ile Muttaliboğulları’dır.

    E) Zekât Vermede Usul. Altın, gümüş, para, ticaret malları ve hayvanlarda zekât bir kamerî yılın tamamlanması ile farz olur ve bu mallardan zekât senede bir defa ödenir. Toprak ürünlerinden her mahsulde ödenir. Madenler de böyle olup nisab miktarı madenin elde edilmesiyle zekât farz olur; diğer üç mezhepten farklı olarak Hanefîler nisab aramaz, şartları gerçekleştiğinde malın zekâtının geciktirilmeden verilmesi gerekir. Çünkü malda gerçekleşen zekât ihtiyaç sahibinin hakkı olduğundan kul hakkı kapsamına girmektedir. Cumhurun görüşü ve Hanefîler’de müftâ bih görüş böyledir. Mezhepte ikinci bir görüşe göre zekât borcu geniş vakitli bir vâciptir, vermeden ölen kimse günahkâr olur. Bir hadiste Hz. Peygamber, amcası Abbas’ın zekâtını vaktinden önce ödeyip ödeyemeyeceğini sorması üzerine ona ödeyebileceğini söylemiş, Abbas da iki yıllık zekâtını birden ödemiştir (Ebû Dâvûd, “Zekât”, 22, 37; İbn Mâce, “Zekât”, 7). Bu uygulamadan hareketle fakihlerin çoğunluğu vücûb sebebi olan nisab bulunduğu takdirde kişinin zekâtını vaktinden önce verebileceğini söylemiştir. İmam Mâlik ve Zâhirîler ise namazda olduğu gibi vaktin girmesini, yani bir yılın dolmasını gerekli görürler. Bir malda zekât borcu doğduktan sonra bu borç ödenmeden o mal gasbedilse veya çalınsa çoğunluğa göre zekât borcu düşmez, Hanefîler’e göre ise düşer. Yine Hanefîler’e göre mükellefin ölmesiyle de zekât borcu düşer. Ancak ölen kişi bu yönde vasiyet etmişse malının üçte birinden ödenir, vasiyeti yoksa mal vârislere intikal eder ve onların bu zekât borcunu ödemeleri gerekmez. Cumhura göre ise zekât borcu mükellefin ölümüyle ortadan kalkmaz; vasiyet etmemişse terekesinden ödenir. Bu görüş ayrılığı da yine zekâtta ibadet cihetinin mi, ilgilinin hakkının mı öncelik taşıdığına dair farklı değerlendirmelerden kaynaklanmaktadır.

    Zekâtın kişinin dinî duyarlılığı ve niyetiyle alâkalı ibadet yönü kadar sosyal işlevi de önemli olduğundan ilk dönemlerden itibaren zekâtın toplanması ve dağıtılmasında devlet ve kurumlar devrede olmuştur. İlgili âyetlerde zekâtın verileceği yerler arasında zekât işlerinde çalışanların (âmiller) sayılması (et-Tevbe 9/60) ve Hz. Peygamber’e zenginlerin malından zekât almasının emredilmesi (et-Tevbe 9/103) zekâtın devlet eliyle toplanıp dağıtılmasının gerektiğini ifade eder. Hz. Peygamber’in hadislerinde ve uygulamasında, Hulefâ-yi Râşidîn döneminde ve sonraki devirlerde de zekât tahsil ve dağıtımı büyük oranda devlet memurları eliyle gerçekleştirilmiştir. Kaynaklarda, Hz. Osman’ın gizli malların zekâtının ödenmesini mal sahiplerine bıraktığı, sahâbenin de bu uygulamayı benimsediği bilgisi yer alır. Daha sonraki dönemlerde uygulama toprak mahsulleri, hayvanlar, madenler gibi açık malların zekâtının devlet eliyle toplanıp dağıtılması; altın, gümüş, para, ticaret malları gibi gizli malların zekâtının ise mükellef tarafından verilmesi tarzında şekillenmiştir. Ancak mükellef kendi vermesi gereken zekât borcunu ödemediğinde devletin zorla alıp dağıtma yetkisinin bulunduğu da ifade edilegelmiştir. Hanefîler’in görüşü böyledir. Şâfiîler’de gizli malların zekâtını mükellef dağıtır; açık malların zekâtını ise âdil devletin dağıtacağı veya mükellefin dağıtacağı görüşleri vardır. Mâlikî ve Hanbelîler devlete bütün malların zekâtını toplama ve dağıtma yetkisi tanırlar. Ayrıca fakihler, devletin zekât borçlarının ödenmesini her zaman takip ve talep hakkının bulunduğunu da belirtirler. Günümüz İslâm âlimleri zekât ödemede ihmallerin, gevşekliğin ve düzensizliğin artmasından bahisle gizli-açık ayırımı yapmadan bütün malların zekâtının toplanıp ehil olanlara dağıtılmasında devletin veya bu amaçla oluşturulacak kurumların devrede olmasının yararları üzerinde sıkça durmaktadır.

    Zekât mükellefi gereken araştırmayı yapar, fakat fakir zannederek zekât verdiği kişinin zengin yahut gayri müslim olduğu ortaya çıkarsa Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre onun yeniden zekât vermesi gerekmez; Ebû Yûsuf’a göre ise zekâtını yeniden vermelidir. Şâfiî mezhebinde, kişinin borcunu alacaklıya değil de başkasına ödediği zaman nasıl borcu düşmezse aynı şekilde zekât borcunun da ehline ödenmezse mükellefin boynundan düşmeyeceği görüşü ağır basmaktadır. Mâlikîler’e göre ise mükellef zekâtını araştırma ve incelemeden sonra ehil olduğunu zannettiği kimseye verir, sonra onun meselâ zengin veya gayri müslim olduğu ortaya çıkarsa zekât malı tüketilmeyip geri alınması mümkünse geri alır, yoksa bedelini alır. Her iki durumda da mükellefin yeniden zekât vermesi gerekir.

    Zekât verirken uyulması gereken âdâb ve bazı kurallar şu şekilde özetlenebilir: 1. Müslüman zekâtını sadece Allah rızası için verir, bu görevi başa kakmadan ve eza vermeden yerine getirir (el-Bakara 2/261-265). 2. Müslüman mükellef zekâtını temiz ve helâl kazancından, malının iyi cinsinden öder (el-Bakara 2/267). 3. Hanefîler’e göre zekâtın, alanın onurunun zedelenmemesi ve gösteriş şüphesinden korunması için gizlice verilmesi daha iyidir (el-Bakara 2/271). Şâfiî ve Hanbelîler’e göre ise diğer insanları da bu ibadete teşvik için zekât açıktan verilmelidir. 4. İbadetlerin vaktinde edası efdal olup mazeret bulunmadıkça zekâtın ödemesi geciktirilmemelidir. 5. Zekât mükellefi zekâta en ehil ve hak sahibi olanı araştırır (el-Bakara 2/273). 6. Zekâtın öncelikle kendilerine zekât verilebilecek akrabaya ödenmesi, daha sonra diğer yakınlara, komşulara ve çevreye verilmesi efdal görülmüştür. 7. Zekât dağıtımında malın bulunduğu/kazanıldığı yerdeki fakirlere öncelik tanınır. 8. Zekât veren kişinin fakire verdiğinin zekât olduğunu bildirmemesi daha iyidir. Zekâtın bizzat mükellef tarafından verilmesi şart olmayıp vekil veya kurumlar aracılığıyla da ödenebilir.

    Yazı kaynağı : islamansiklopedisi.org.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap