Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    şükrü erbaş köylüleri niçin öldürmeliyiz

    1 ziyaretçi

    şükrü erbaş köylüleri niçin öldürmeliyiz bilgi90'dan bulabilirsiniz

    köylüleri niçin öldürmeliyiz

    'Köylüleri niçin öldürmeliyiz'

    'Köylüleri niçin öldürmeliyiz'

    'Köylüleri niçin öldürmeliyiz' adlı şiir şair Şükrü Erbaş tarafından yazılmıştır.

    Şükrü Erbaş 1953 yılında Yozgat'ta doğmuştur. İlk ve orta öğretimini Yozgat'ta tamamlamıştır. Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsünde Sosyal Bilgiler Öğretmenliği bölümünü bitirdi. Toprak Mahsülleri Ofisinde uzun yıllar memurluk ve yöneticilik yaptı.

    *

    'Köylüleri niçin öldürmeliyiz' adlı şiir şöyle:

    Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır
    Değişen bir dünyaya karşı
    Kerpiç duvarlar gibi katı
    Çakır dikenleri gibi susuz
    Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
    Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
    İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
    Paraları olsa da
    Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
    Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
    Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
    Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
    Düşünemezler...
    Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
    Topraklarını büyütmeye çalışırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar karılarını döverler
    Seslerinin tonu yumuşak değildir
    Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
    Gazete okumaz ve haksızlığa
    Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
    Adım başı pınar olsa da köylerinde
    Temiz giyinmez ve her zaman
    Bir karış sakalla gezerler.
    Çocuklarını iyi yetiştiremezler
    Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur.
    Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
    Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
    Birbirlerinin evlerine ancak
    Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
    Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
    Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
    Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
    Binlerce yılın kalın kabuğu altında
    Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
    Aldanmak korkusu içinde
    Sürekli birbirlerini aldatırlar.
    Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
    Karılarından en az on adım önde yürürler
    Ve bir erkeklik işareti olarak
    Onları herkesin ortasında döverler.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
    Kendilerinden olanlarla alay edip
    Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
    Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir.
    Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
    Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
    Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
    Ezim ezim ezilirler.
    Enflasyon denilince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
    Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
    On bir ay gökyüzünden bereket beklerler.
    Dindardırlar ahret korkusu içinde
    Ama bir kadının topuklarından
    Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
    Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
    Şehre giderler!

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
    Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
    Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
    Kızlarının talihsizliğini
    ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
    Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
    Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
    Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
    Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
    Zengin bir akrabalarından söz ederler.
    Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
    Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
    Yollara tükürürler..
    Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
    Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
    Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
    Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
    Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
    Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
    Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
    -Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
    Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
    Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
    Mülk düşkünüdürler amansız derecede
    Bir ülkenin geleceği
    Küçücük topraklarını ipoteği altındadır.
    Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
    Zamanın derin ırmakları önünde...

    KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL
    NASIL KURTARALIM?

    -Şükrü Erbaş

    *

    Şükrü Erbaş sizce bu şiirinde köylüleri mi aşağılıyor? Hayır, hayır, ne aşağılaması?! Sadece gerçeğin resmini çiziyor. Büyük oranı gerçek ve hakikat olan bir resmi...

    Köylüleri en iyi kim tanıyabilir? Siyasiler mi, aydınlar mı, öğretmenler mi? Hayır, hiçbiri değil. Köylüleri en iyi, köyde doğup büyümüş eğitimli kişiler ve köylülerle daima muhatap olan kişiler tanır.
    Şükrü Erbaş'ın köyde doğup büyüdüğünü bilmesem de, onun Toprak Mahsülleri Ofisinde uzun yıllar çalışmış olması, köylüleri çok iyi tanıdığına dair bir delildir. Toprak Mahsulleri Ofisinin en büyük muhatabı köylülerdir.

    *

    Köyler maalesef cehâletin şahlandığı yerlerdir. Cehâlet güçlü bir şekilde yaşama özgürlüğünü köylerde bulur. Köyler bilgisizliğin, bilinçsizliğin ve duyarsızlığın merkezleridir. Köyler kıskançlığın, çekememezliğin, ikiyüzlülüğün ve dedikodunun ayyuka çıktığı yerlerdir. Köyler 'bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın'cılığın merkezleridir.

    Rumi Mesnevi'sinde köyleri çok güzel tanımlar:

    Köye gitme; köy, adamı ahmak bir hâle sokar.
    Aklı nursuz, fersiz bir hâle getirir.

    Peygamber”in sözünü dinle, ey seçilmiş temiz adam!
    Köyü yurt tutmak aklın mezarıdır.

    Köyde sabah akşam bir gün kalan kişinin,
    Aklı bir ayda yerine gelemez.

    Tam bir ay onun ahmaklığı gitmez.
    Köy otlarından da bundan başka ne biçilebilir ki?

    Köyde bir ay kalan kişi,
    Nice zaman bilgisiz ve kör kalır.

    Köy nedir? Ermemiş, taklide ve deli tutulmuş şeyh.
    Bu duygular, bütün akıl şehri önünde değirmende gözü bağlı eşekler gibidir.”

    (Mesnevi’nin 3. defteri, 517-523 beyitleri)

    Köyde yaşayan köylülerde köyün bu uğursuzluğundan paylarını almıştır.

    *

    Son elli yılda şehirler de yozlaşmıştır. Peki bu yozlaşmanın sebebi gene köylüler desem, şaşırır mısınız? Son 50-60 yılda köyden kente göç oranı öylesine çok olmuştur ki, köylerin nüfusunu neredeyse çeyreğe indirmiştir.

    *

    Şükrü Erbaş şiirinin sonunda şöyle der:

    'Köylüleri, söyleyin nasıl,
    nasıl kurtaralım?'

    diyerek bir soruyla bitirir.

    Evet, Erbaş'ın bu sorusuna yanıt verirsek: Çare eğitimdir derim. Yalan dolansız, kuvvetli bir eğitim, ciddi bir eğitim, kitap okuma sevgisinin aşılanabildiği kayda değer bir eğitim; değilse ne köylüler adam olur, ne de suya salınan eşek geri gelir.

    Mustafa Yıldırım @tabusal

    Yazı kaynağı : www.tabusal.com

    Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?

    Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?

    Türk şiirinin usta kalemi Şükrü Erbaş, “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” gibi kışkırtıcı bir isme sahip bu şiiri yazdığında ne demek istemişti? Açıkça yönlendiren, varyeteye olanak bırakmayan ve köylülerin mutlak ölümüyle sonuçlanması kaçınılmaz bu soruya nasıl cevap verilebilir? Bu yazıda sizinle bu soruların cevabını aramak istiyoruz.

    Gelin önce şiiri okuyalım, ardından da başından geçenleri…

    Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır

    Değişen bir dünyaya karşı

    Kerpiç duvarlar gibi katı

    Çakır dikenleri gibi susuz

    Kayıtsızca direnerek yaşarlar.

    Aptal, kaba ve kurnazdırlar.

    İnanarak ve kolayca yalan söylerler.

    Paraları olsa da

    Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.

    Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.

    Yağmuru, rüzgarı ve güneşi

    Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden

    Düşünemezler…

    Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek

    Topraklarını büyütmeye çalışırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar karılarını döverler

    Seslerinin tonu yumuşak değildir

    Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.

    Gazete okumaz ve haksızlığa

    Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.

    Adım başı pınar olsa da köylerinde

    Temiz giyinmez ve her zaman

    Bir karış sakalla gezerler.

    Çocuklarını iyi yetiştiremezler

    Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur.

    Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz

    Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.

    Birbirlerinin evlerine ancak

    Ölümlerde ve düğünlerde giderler.

    Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar

    Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır

    Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.

    Binlerce yılın kalın kabuğu altında

    Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.

    Aldanmak korkusu içinde

    Sürekli birbirlerini aldatırlar.

    Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse

    Karılarından en az on adım önde yürürler

    Ve bir erkeklik işareti olarak

    Onları herkesin ortasında döverler.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler

    Kendilerinden olanlarla alay edip

    Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.

    Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir.

    Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.

    Yiğittirler askerde subay dövecek kadar

    Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-

    Ezim ezim ezilirler.

    Enflasyon denilince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.

    Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp

    Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler.

    Dindardırlar ahret korkusu içinde

    Ama bir kadının topuklarından

    Memelerini görecek kadar bıçkındırlar

    Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez

    Şehre giderler!

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar

    Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara

    Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden

    Kızlarının talihsizliğini

    ve hayırsız oğullarını anlatırlar.

    Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde

    Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.

    Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta

    Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki

    Zengin bir akrabalarından söz ederler.

    Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar

    Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre

    Yollara tükürürler..

    Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine

    Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.

    Yarı gecelerde yıldızlara bakarak

    Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.

    Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa

    Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.

    Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe

    -Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-

    Sonuçlarını görmeden inanmazlar.

    Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.

    Mülk düşkünüdürler amansız derecede

    Bir ülkenin geleceği

    Küçücük topraklarını ipoteği altındadır.

    Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden

    Zamanın derin ırmakları önünde…

    KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL

    NASIL KURTARALIM?

    Cumhurbaşkanına Eleştiri Yazdıran Şiir

    Son iki dizesi bilinçli olarak büyük harflerle yazılmış şiir, ironilerle bezeli. Kızdıran, düşündüren, üzen, zihni kurcalayan… özetle bir şiirin yaratması gereken duyguları fazlasıyla insanın içine dolduran bir şiir. Peki ne hissetti insanlar bu şiiri okuyunca? Gelin buna da çarpıcı bir hikayeyle bakalım.

    Şiirin bir bölümü 27 Şubat 1994 tarihli Milliyet gazetesinde, Melih Aşık’ın “Açık Pencere” isimli köşesinde yayımlanır. Gazeteyi okuyan dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Melih Aşık’a bir faks gönderir. Melih Aşık’ın Açık Pencere isimli köşesinde 3 Mart 1994 tarihinde Demirel’in faksı yayımlanır. “Demirel’in Şiir Eleştirisi” başlığıyla yayımlanan faks şöyledir:

    Aslında Demirel özetle şunu söylemeye çalışmaktadır: “Sevgili şair, sağcı solcu vb. çatışmalardan çok çektik, yeni bir kamplaşmaya ihtiyacımız yok! Vakit birlik vaktidir!” Demirel, her zamanki kurnazlığıyla bir taşla iki kuş vurmaya çalışmaktadır. Birincisi, bu ironik şiire kendince “müspet” bir cevap vererek “şehirli” liberalleri avlamak, ikincisi ise “köylü”lere ‘sahip çıkarak’ oy deposunu sağlama almak.

    Aslında şiir bir açıdan Demirel’in cevabı üzerinden okunabilir. Kurnaz kasaba siyasetçilerinin tuzağına düşen “herkese” seslenir şair:

    “Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler

    Kendilerinden olanlarla alay edip

    Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.”

    Bu açıdan bakarsak şiiri okuyanlar, “kendinden olan” şairi bırakıp -kızıp, alay edip- “başkalarına” inanmakta ısrarcı değil midir hala?

    Konumuza dönelim. Şükrü Erbaş, bu eleştiri üzerine Melih Aşık’a şiirde ne anlatmak istediğini açıklayan bir not gönderir:

    Şiirin Sırrı

    İşte burada biraz soluklanalım dostlar.

    Şiirin tüm sırrı burada gizli galiba. Köylü derken kastedilenin ne olduğu, öldürmek ve kurtarmanın neyi ifade ettiği, şairin darağacına gönderirken tereddüt etmediği şeyin ne olduğu… Hepsi burada. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan tüm acıların kökeninde yaşanan şey hep aynı aslında. Aynaya baktığımızda gördüğümüz yansımada gizli her şey: İnsan!

    Toprak, güç, din ve para için birbirimizi öldürdük. Lüks, şatafat, gösteriş ve para için hayvanları öldürdük. Zevk, hobi, rant ve para için bitki örtüsünü öldürdük. Biz yaptık bunu. İnsanlar!

    Ve şiirin üzerindeki sır perdesi aralanıyor: Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?

    Tekrar şaire kulak verelim:

    “Ben kaba bir dünyada yaşamak istemiyorum. Benim geleceğimi ufukları eşiklerinden öteye varamayanlar belirlesin istemiyorum. Bencilliğinden başka erdemi olmayan insanların dünyamıza iyilik ve güzellik katacağına inanmıyorum. Felsefeyi, sanatı, bilimi bilmeyen, küçümseyen; dinini mülke; mülkünü dine dönüştüren insanları sevmiyorum. Ne yazık ki ülke, tenha kasabalardan ışıklı kentlere kadar, bu düzeysizliğin egemenlik alanı haline geldi.”

    Şairin bu şiiri hüngür hüngür ağlayarak yazdığını düşünsenize. Delirmiş, çaresiz… Her yanında ölümler yıkımlar, gözyaşı… İnsanlık adına, kendi adına bir şeyler yapmak istiyor, işin içinden çıkamıyor ve silahına sarılıyor. Başlıyor kör bir terörle etrafındakileri öldürmeye. Bir tür cinnet hali.

    İşte edebiyatın gücü burada devreye giriyor. Elindeki tek silahı -kalemi- alıyor, etrafına ve yaşadığı ülkeye bakıyor. Ve hınçla saldırıyor, sözünü esirgemeden, kabalaşmadan, ağlayarak kendini hançerlemeye başlıyor… Kendini hançerliyor çünkü ülkesinde geri kalmışlığın, tutuculuğun, cahilliğin sebebi olarak gösterilmiş köylülerin kalbine sokuyor hançeri. Kendini hançerliyor çünkü devrimci bir şair olarak ülkenin ve dünyanın kurtuluşunu işçi sınıfında, köylülerde ve yoksullarda görüyor…

    Bu Düzeni Neden Yıkmalıyız?

    Bu düzeni neden yıkmalıyız ismiyle şiir yazamazsınız. İçinde yaşadığınız düzene dair eleştirilerinizi kabaca sıraladığınız bir metin de şiir olamaz. Şairlere o yüzden şair denir. Şükrü Erbaş da bu şiirinde, ne kendisini ne de köylüleri hançerliyor. Tüm öfkesini toplayarak tüm gücüyle sallıyor hançerini, kokuşmuş düzenin kalbine doğru!..

    Şairi dinlemeye devam edelim:

    Bu ülkede şairler var, hep oldu ve bundan sonra da olacak. Hepsi halktan yana tavır koydu, hepsi yoksuldu ya da öyle olmayı tercih etti. Orhan Veli cebi delik gitti, Nazım Hikmet bütün Anadolu’yu anlattı da kendisi sığamadı bu topraklara, Sabahattin Ali’nin gitmesine bile izin vermediler, öldürdüler. Ahmet Arif öyle “yoksul”du ki koskoca cihanın tarihini şiirinde anlatırken “paraya ihtiyacım var duyuyor musun?” demek aklından bile geçmedi…

    Şükrü Erbaş’ı biraz daha yakından tanımak isteyenleri, fotoğrafçı, şair Mehmet Özer’in, Şükrü Erbaş için çektiği “armağan”la baş başa bırakalım.

    Var olsun şairler!..

    İçerikte kullanılan resimler, Ressam Neşet Günal’a aittir.

    Yazı kaynağı : akilfikir.net

    Mehmet Hekim

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar ağırkanlı adamlardır
    değişen bir dünyaya karşı
    kerpiç duvarlar gibi katı
    çakır dikenleri gibi susuz
    kayıtsızca direnerek yaşarlar
    aptal, kaba ve kurnazdırlar
    inanarak ve kolayca yalan söylerler
    paraları olsa da
    yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır
    yağmuru rüzgarı ve güneşi
    bir gün ekinleri akıllarına gelmeden
    düşünemezler…
    ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
    topraklarını büyütmeye çalışırlar

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar karılarını döverler
    seslerinin tonu yumuşak değildir
    dışarıda ezildilçe içerde zalim kesilirler
    gazete okumaz ve haksızlığa
    ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar
    adım başı pınar olsa da köylerinde
    temiz giyinmez ve her zaman
    bir karış sakalla gezerler
    çocuklarını iyi yetiştiremezler
    evlerinde kitap, müik ve resim yoktur
    bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
    ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar yanlış partiye oy verirler
    kendilerinden olanlarla alay edip
    tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar
    devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
    devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar
    yiğittirler, askerde subay dövecek kadar
    ama bir memur karşısında ? bu da tuhaftır
    ezim ezim ezilirler
    enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler
    cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
    on bir ay gökyüzünden bereket beklerler
    dindardırlar, ahret korkusu içinde
    ama bir kadının topuklarından
    memelerini görecek kadar bıçkındırlar
    harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez şehre giderler

    köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar
    yarı gecelerde yıdızlara bakarak
    başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur
    gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
    ve yaz güneşleri ekinlerini yitirirse severler
    hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
    bu verim yüksek bile olsa
    sonuşlarını görmeden inanmazlar
    dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur
    mülk düşkünüdürler amansız derecede
    bir ülkenin geleceği
    küçücük topraklarının ipoteği altındadır
    ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
    zamanın derin ırmakları önünde…
    köylüleri söyleyin, nasıl, nasıl kurtaralım?

    ( iyimser ve kederli şiir kitabından )

    Yazı kaynağı : www.mehmethekim.com

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap