Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    ünlü matematikçiler proje ödevi

    1 ziyaretçi

    ünlü matematikçiler proje ödevi bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Betülün Matematik Proje Ödevi

    Ünlü Matematikçiler

    Matematik Bilim Adamları Proje Ödevi

    Matematik Bilim Adamları Proje Ödevi

    MATEMATİK BİLİM ADAMLARI

    Adrien - Marie Legendre  (1752-1833)

    Fransız matematikçisi. 1775 ile 1780 arasında Paris 'te Êcole Militaire'de 1795'ten sonra da Êcole  Normale'de profesörlük yaptı. Legendre önceleri sferoidlerin (elipsleri eksenlerinden biri etrafında döndürerek oluşturulan hacimler) çekimleri üzerinde çalıştı.Bu çalışmasını 1783'te yayınladı. Bu  çalışması ile bugün Legendre Fonksiyonları diye bilinen fonksiyonlarıda bilim dünyasına tanıttı.

    Legendre , 1794 yılında yayınladığı Geometrinin Öğeleri adlı kitabıyla ün yaptı. Bu kitabında Legendre, Öklid'in Öğeler adlı kitabını yeniden düzenledi, teoremlerin kanıtlarını basitleştirdi ve böylece daha etkin bir ders kitabı oluşturdu. Legendre'in bu yapıtı o tarihten sonra Avrupa 'da ve Amerika'da Öklid'in Öğeleri'nin yerini aldı ve kendisinden sonra bu konuda yazılan tüm geometri kitaplarına örnek oldu.

    Ferdinand Lindemann (1852-1939)

    Alman matematikçisi. 1882'de Hermite'in geliştirdiği yöntemleri kullanarak, PI nin cebirsel sayı olmayıp, aşkın bir sayı olduğunu gösterdi. Bu  şekilde antik çağ matematikçilerinden beri üzerinde uğraşıla gelen daireyi kare yapma probleminin olanaksızlığını kanıtlamış oldu.Lindemann aynı zamanda Fermat'nin son teoremiyle de uğraştı. Sonunda 1907'de teoremi kanıtladığını sanarak uzun bir makale yazdı. Fakat ne yazık ki kanıt Lindemann'ın nedense göremediği bariz bir hata ile başladığı için bütün çalışmada makalede boşa gitti. Lindemann 1883'te Königsberg Üniversitesinde öğretim üyeliğine başladı ve daha sonra 1893'te Münih Üniversitesine geçti;buradan da 1929'da emekliye ayrıldı.

    Nikolay Ivanoviç Lobaçevski (1793-1856)

    Rus matematikçisi. 21 yaşında Kazan Üniversitesinde öğretim üyeliğine, 34 yaşında da aynı

    üniversitenin rektörlüğüne getirildi. Rektör olarak üniversiteye büyük katkılarda bulundu. Öğretim üyelerini, oldukça kötü duruma düşmüş olan akademilik düzeyi iyileştirmek için yeniden örgütledi.

    Kütüphaneyi zenginleştirdi, laboratuarlar kurdu.1830'da kolera salgınına, 1842'de de büyük yangın tehlikesine karşı üniversiteyi korudu. Lobaçevski, bütün idari başarılarının yanında matematik dalında da önemli katkılarda bulundu. Bu alandaki en önemli katkısı   2000 yıldır saltanatını koruyan Öklid

    geometrisinin dışında da geometriler varolabileceğini göstermesidir. Öklid geometrisi beş aksiyom üzerine kuruludur. Bunlardan ilk dördü 'aksiyom' sözcüğünü hak edecek denli önemli oldukları halde, beşincisi biraz zor inanılır niteliktedir. Yani sanki kanıtlanması gerekirmiş gibi gelir. Bu aksiyom kısaca paralellik aksiyomu adı verilen aksiyomdur. Paralellik aksiyomunun bu niteliğinden dolayı 1800'lerin

    başına kadar bir çok matematikçi beşinci aksiyomun gerçekte bir aksiyom olmayıp, ilk dört aksiyom kullanılarak kanıtlanabilecek bir teorem olduğu sanısına kapılara bu yönde büyük çaba harcadı. Ancak bütün bu çabalar boşa çıktı. Beşinci aksiyom ilk dört aksiyomdan çıkarılamıyordu. Matematikçiler Öklid'e bir kez daha hayran oldular. Lobaçevski olaya başka türlü yaklaştı: Beşinci aksiyom tutarlı bir geometrinin kurulması için gerekli değildi. Belkide beşinci aksiyomun değiştirilmesiyle yada yadsınmasıyla, Öklid geometrisi olmayan, ama oluşturacağı tutarlı bütünlük açısından geometri olan başka geometriler yaratılabilirdi. Lobaçevski paralellik aksiyomunu şöyle değiştirdi: Bir doğruya dışından alınan bir noktadan en az iki paralel çizilebilir. Öklid'in diğer dört aksiyomunu da kullanmıştır. Lobaçevski geometrisinin geçerli olduğu iki boyutlu bir uzay, geniş

    uçlarından karşı karşıya getirilerek birbirine tutturulmuş, diğer uçları da giderek incelen sonsuza dek uzanan bir çift zurnaya benzeyen bir şeklin yüzeyi olarak düşünülebilir. Lobaçevski'nin, Bolyai'nin ve Riemann'ın kurdukları Öklid dışı geometrilere uzun süre işe yaramaz birer matematik garibesi olarak

    bakıldı. Ta ki Einstein, içinde yaşadığımız üç boyutlu uzayın Öklid geometrisine değil, Riemann'ın oluşturduğu Öklid dışı geometriye uyduğunu gösterene kadar.

    Öklid (MÖ 300)

    Yunan matematikçisi. Gelmiş geçmiş matematikçiler içinde adı geometriyle en çok özdeşleştirilen kişidir. Öklid, geometri dünyasında kapladığı bu seçkin yerini kendisinin büyük bir matematikçi olmasından çok, geometrinin başlangıcından kendi zamanına kadar bilineni 'Öğeler' adını verdiği kitaplarında toplamasına borçludur. Öğeler, dilden dile çevrilmiş, yüzlerce kez kopya edilmiş, matbaanın icadından sonra da binlerce kez gözden geçirilmiş ve yeniden basılmıştır. Öklid derlemesinin tutarlı bir bütün olmasını sağlamak için, kanıt gerektirmeyen apaçık gerçekler olarak beş aksiyom ortaya koyar ve diğer bütün önermeleri (teoremleri) bu aksiyomlardan çıkarır. Öklid'in beş aksiyomu şunlardır:

    1.İki noktadan bir ve yalnız bir doğru geçer.

    2.Bir doğru parçası iki yön ede sınırsız bir şekilde uzatılabilir.

    3.Merkezi ve üzerinde bir noktası verilen bir çember çizilebilir.

    4.Bütün dik açılar eşittir.

    5.Bir doğruya dışında alınan bir noktadan bir ve yalnız bir paralel çizilebilir.

    Öğeler 13 kitaptan oluşmaktadır. Öklid geometrisi 19. yüzyılın başlarına kadar rakipsiz kaldı.

    Hatta 20. yüzyılın ortalarına kadar bile orta öğretimde geometri Öklid'in Öğeler'ine bağlı kalarak okutuldu.

    Öklid'in yaşamı konusunda hemen hiçbir şey   bilinmiyor. Önceleri bir yunan kenti olan Megara'da doğduğu sanıldıysa da, sonradan Megara'lı Öklid'in Öğeler yazarı İskenderiyeli Öklid'den yüzyıl

    kadar önce yaşamış bir felsefeci olduğu ortaya çıktı. Öğelerin yazarı Yunanlı olabileceği gibi. zamanının Yunan kolonisi İskenderiye'ye öğrenim görmek, sonrada hocalık yapmak için gelmiş bir Mısırlı'da olabilir.

    Pisagor

    Yunan filozofu. Doğum yeri olan Sisam Adasından MÖ 529'da Güney İtalya'ya, Crotona'ya göç etti. Crotona bu yörenin zengin liman kentlerinden biriydi. Pisagor buruda biraz kişisel çekiciliği, kendinde varolduğunu iddia ettiği kehanet gücü, biraz da etrafında yarattığı gizemci havasıyla zengin ve soylu delikanlılardan üçyüz kadarını bir çatı altında topladı ve okul kurdu. Pisagor öğrencilerini iki bölüme ayırıyordu : Dinleyiciler ve matematikçiler. Okula dinleyicilik ile başlanıyor başarılı olunursa matematikçiliğe geçiliyordu.

    Pisagor öğretisi evrende herşeyin bir sayı ile (özellikle tam sayı) özleştiğini öne sürer. 5 rengin, 6 soğuğun, 7 sağlığın, 8 aşkın nedenidir. Düzgün geometrik şekiller de pisagorculukta önemlidir. Pisagor yeryüzünün düzgün altıyüzlüden (heksahedron), ateşin piramitten, havanın düzgün sekizyüzlüden (oktahedron), suyun yirmiyüzlüden (ikosahedron) yaratıldığına inanır.

    Pisagor müzik ile de uğraştı. Telin kısalmasıyla, çıkardığı sesin inceldiğini keşfetti. İki telden birinin uzunluğu diğerinin iki katıysa, kısa telin çıkardığı ses uzun telin çıkardığı sesin bir oktav üstünde olduğunu gördü.

    Pisagor, sabah yıldızı ile akşam yıldızının aynı yıldız olduğunu ilk anlayan Yunanlıdır. Kendisinden sonra bu yıldız uzun süre Afrodit olarak anıldı. Bu gün bunun Venüs gezegeni olduğunu biliyoruz.

    Pisagor, Dünya'nın Güneş etrafında döndüğünü ileri sürdüğü zaman oldukça sert tepkiyle karşılaşmıştır. Bilimler hakkındaki görüşlerinin ne kadarının ona ait olduğu bilinmemektedir.

    Pisagor öğretisini sunduğu felsefe okulunun kurucusudur. Bu okul aynı zamanda dini bir topluluk ve o zamanın politikasına oldukça egemendir. Pisagor'un matematik, fizik, felsefe, astronomi ve müzikte getirmek istediği yenilikleri, buluşları hazmedemeyen bir takım siyasetçi ve gruplar, halkı Pisagor'a karşı ayaklandırarak, okulunu ateşe vermişler, Pisagor ve öğrencileri bu alevler arasında ölmüşlerdir.

    Anaksagoras

    Yunan Felsefecisi. MÖ 462 de yurdu olan Anadolu'dan Atina'ya göçtü. Anaksagoras tam  anlamıyla bir akılcıydı. Ona göre yeryüzünü oluşturan süreç neyse,diğer gök cisimlerini oluşturanda  oydu. Bu nedenle yeryüzü ile gökteki diğer cisimler aynı maddeden yapılmıştı. Yıldızlar gezegenler  alev alev yanan kayalardan oluşuyordu. Güneşte yaklaşık Polonez(Mora Yarımadası) büyüklüğünde(21.000 km kare) akkor halinde bir kayaydı. Anaksagoras Atina'da 30 yıldan fazla hocalık yaptı. Ancak sonunda akılcılığını anlamayan ya da çekemeyen bağnaz resmi ideolojinin  kurbanı  oldu. Dinsizlikle suçlanarak tutuklandı ve mahkemeye verildi. Kendisi resmi ideolojiyle

    mahkemelik olan bilim olan bilim adamlarından belkide ilkiydi. Arkadaşı ünlü devlet adamı Perikles'in üstün çabaları ve tanıklığı ile beraat etti, ama Atina'da kalmadı. Hellespont'a çekildi ve orada öldü.

    Janos Bolyai (1802-1860)

    Macar matematikçisi. Gauss'un yakın arkadaşı olan bir matematikçinin oğludur. Babası Farkas ,Öklid'in paralellik aksiyomunu kanıtlaya bilmek için çok uğraşmış, ancak başarısız olmuştur. Oğlunuda bir mektupla bu aksiyomla uğraşmaması için uyarmıştı ,ancak Janos babasına kulak asmamış ve 1823 yılında başarıya ulaşmıştır. Ve bu buluşunu babasının yazdığı bir kitapta 24 sayfalık bir ek olarak yayınlamıştır. Baba Bolyai kitabın bir kopyasını 1832 yılında arkadaşı Carl Friedrich Gauss'a sunar.Gauss'tan gelen yanıt ilginçtir : "Bu yapıtı övme gücünü kendimde

    bulamıyorum (...).Onu övmek kendimi övmek gibi olacak. Çünkü yapıttaki her şey , oğlunuzun izlediği yol,oğlunuzun ulaştığı sonuçlar, geçen 30 - 35 yıl boyunca zaman zaman zihnimi kurcalayan düşüncelerle hemen hemen çakışıyor." . Gauss bütün bunları daha önce bulmuştur; ama konu o kadar köktenci bir biçimde geometriyi sarsmaktadır ki , bu buluşunu yayınlayacak cesareti

    kendinde bulamamıştır. Bu mektubu alan Bolyai her şeyin Gauss tarafından zaten bilindiğini öğrenince tüm hevesini yitirir ve konuyla bir daha uğraşmaz. Bolyai buluşunun kendisinden 3 yıl önce Lobaçevski tarafından da yayınlandığını öğrenseydi daha da büyük düş kırıklığına uğrardı !

    Diyofantus

    Yunan matematikçisi. Yaşamı hakkında fazla bir şey bilinmiyor. Yunan matematiğine cebiri sokan kişi sayılır.Diyofantus, matematik problemlerinin çözümünde bugün cebirsel yöntem diye nitelendirebileceğimiz bir yöntem (ve buna bağlı olarak bir simgeler dizisi) geliştirdi. Diyofantus'un

    yapıtları ortaçağ süresince Araplarca muhafaza edildi ve daha sonra 16.yüzyılda Latinceye çevrildi  Diyofanrus'un en iyi bilinen çalışmaları çözümleri tamsayı olması istenen cebirsel denklemler üzerinedir. Bu gün bile bu tür denklemlere 'Diyofantus Denklemleri' adı verilmektedir.

    Albrecht Dürer (1471-1528)

    Alman Ressamı ,matematikçisi. Dürer gravür ve tahta baskı tekniğinin gelmiş geçmiş en büyük ustalarından biridir . Dürerin sanatla ilişkisi kendisini bilime itti.1525' te pergel - cetvel kullanarak çizim yöntemleri üzerine bir kitap yazdı. Kitap Perstektif sorunları ile ilgili ressamların kullanımı için hazırlanmıştı.Dürer aynı zamanda insan vücudunun oranları üzerinde de eserler verdi.

    Leonhard Euler (1707 - 1783)

    İsviçreli matematikçi .Basel Üniversitesinden 16 yaşından mezun olduktan sonra Rus Çariçesi 1.Katerina'nın St. Petesburg'da kurduğu akademide çalışmaya başladı (1727). Burada güneşi gözleyerek zamanın hassas bir biçimde saptanması üzerine çalışmalar yaptı.Bu çalışmalar sırasında güneşe çok uzun süreler bakması yüzünden sağ gözünü kaybetti.(1735).Euler 1741'de Berline gitti  ve 1766 yılına kadar Bilimler Akademisinde kaldı.1766'da tekrar St. Petesburg'a dönen Euler yaşamının sonuna kadar burada kaldı. 1766 da öteki gözünü de kaybetti .Euler matematik tarihinin

    en üretken kişilerinden biridir. Matematiğin hemen hemen her dalında araştırma ve yayın yaptı. Yaşamı boyunca 800'den fazla makale yayınladı. Matematik biliminde uçsuz bucaksız katkılarının yanı sıra Euler aynı zamanda bugünde kullandığımız matematiksel simgelerin de babasıdır:bunların arasında  p (dairenin çevresinin çapına oranı), e (doğal logarinmanın tabanı), i (birim sanal sayı Ö-1 ) ve f(.) (fonksiyon) sayılabilir .

    Pierre De Fermat (1601 - 1665)

    Fransız matematikçisi. Hukuk okudu ve 1631 'de Orleans Üniversitesi'ni bitirdi. Daha sonra Toulouse kent meclisinde üyelik yaptı..1638 yılında ağır ceza mahkemesine atandı.Fermat amatör bir matematikçiydi. Ancak genede 17.yüzyılın ilk yarısının en önde gelen iki matematikçisinden biridir (öteki matematikçi René Descartes'tir). Fermat "Diyofantus Denklemleri" üzerine çalışarak modern sayılar kuramının temellerini attı. Onun geliştirdiği sayılar kuramı daha da ileriye gitmek

    için bir yüzyıl sonra Euler'i beklemek zorunda kalacaktır.Descartes'tan bağımsız olarak analitik geometriyi kurdu. Eğrilerin teğetlerini,maksimumlarını minimumlarını bulmak için yöntemler geliştirdi;böylece diferensiyel hesabının temellerini attı.Blaise Pascal'la yazışarak olasılık kuramını kurdu. Fermat buluşlarını yayınlamayı savsaklayan, düzenli not tutmayan, kitapların kenarlarına acele notlar alan, buluşlarını arkadaşlarına alelade mektuplarla bildiren savruk biriydi. Bu yüzden

    analitik geometrinin kurucusu olarak Descartes'i , diferensiyel hesabının başlatıcısı olarak da Newton'u biliyoruz bugün. O bir amatördü. Günümüzde de 'amatörlerin prensi' olarak bilini

    Johann Karl Friendrich Gauss (1777 - 1855)

    Alman matematikçisi Gauss gerçek bir dâhiydi.1795'te Braunschweig Dükü Ferdinand'ın desteğiyle Göttingen Üniversitesi'ne girdi.1799'da 'cebirin temel teoremi' olarak bilinen ve 'n inci dereceden bir cebirsel denklemin n tane kökü vardır' şeklinde ifade edebilen teoremi kanıtlayarak doktora derecesini aldı.Gauss matematiğin hemen her dalında ürün verdi.1801' de aritmetiğin temel teoremini kanıtladı : Her doğal sayı asl sayıların çarpımı olarak bir ve yalnız bir şekilde gösterile

    bilir.Gauss,Fermat'nın başlattığı sayılar kuramında önemli çalışmalar yaptı. Gauss aynı zamanda Öklid'in aksiyomlarını değiştirerek bir Öklid dışı geometri geliştirdi. Ancak bu buluşunu yayınlamaya cesaret edemedi. Bu nedenle bu konuda yayın yapamn Lobaçevski ve Bolyai,Öklid dışı geometrilerin kurucusu olarak bilinirler. Gauss yerin magnetik alanı üzerine de çalışmalar yaptı.

    Bu çalışmalar için üniversitede bir gözlemevi kurdu ve yerin magnetik kutuplarının yerlerini saptadı. 1832'de magnetik olayların sa ölçülmesini olanaklı kılan bir birimler sistemi geliştirdi. Bu nedenle mağnetik akı birimine 'gauss' adı verildi. 1833'te telgraf cihazı  yaptı. Gauss üniversitede dah

    öğrenciyken pergel - cetvel kullanarak bir düzgün on yedigenin nasıl çizileceğini bulmuştu. Ayrıca

    daha da ileri giderek pergel - cetvel kullanılarak her çokgenin çizilemeyeceğini, yalnızca belirli çokgenlerin çizilebileceğini göstermişti. Bu nedenle bugün doğduğu kent Braunschweig'de Gauus'un 17 köşeli yıldız şeklinde bir kaide üzerinde yükselen bir heykeli bulunmaktadır.

    David Hilbert (1862-1943)

    Alman matematikçisi. Geometriyi tutarlı bir aksiyoma tik yapıya kavuşturan kişidir. 19. Yüzyılın başlarına kadar geometri denince akla Öklid'in kurduğu geometriden başkası gelmiyordu .Ancak

    19.yüzyılda Bolyai ,Lobaçevski ve Riemann Öklid'in paralellik aksiyomunu değiştirerek yeni öklid dışı geometriler kurdular. Bu olgu Öklid geometrisinde nelerin aksiyom, nelerin varsayım ve nihayet nelerin bu aksiyom ve varsayımlardan haraket edilerek kanıtlanması gereken teoremler olduğuna

    ilişkin kuşkular yarattı. Buna ek olarak matematiksel bir yapının kurulmasında temel taşı olarak kullanılacak aksiyomların minimum sayısının ne olduğu ,bu aksiyomların iç tutarlılığı (yani bunlardan hareket edilerek çıkarılacak sonuçların birbirleriyle çelişip çelişmeyeceği ) gibi sorular doğdu. İşte Hilbert bu soruların çözümünde büyük katkıları olan bir kişidir. 1899 yılında yayınladığı

    'Geometrinin Temelleri' adlı kitapta matematikte aksiyomatik yaklaşımın kurucusudur. Hilbert 1885'te Königsberg Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı. 1895'te Göttinggen'de matematik profesörlüğüne atandı ve 1930 yılında emekli oluncaya kadar bu görevde kaldı.

    Yazı kaynağı : www.ogretmensitemiz.com

    Matematik Proje Ödevi by eda tunçyurek

    ÜNLÜ MATEMATİKÇİLER

    Ünlü matematikçiler,ünlü türk matematikçileri,matematiğe kazandırdıkları, pisagor, galois,baire,boole,ömer hayyam,cahit arf,...

    THALES (İ.Ö. 640-548)

    Milas’lı Thales, Mısır matematik okulunun ilk öğrencisidir. Büyük bir matematik bilgini ve filozofudur. İsa’dan önce yaşayan yedi büyük bilginden en eskisi ve en ünlülerinden biridir. Hayatı hakkında kesin ve derin bilgiler yoktur.

    Bir daire içine üçgen çizilmesi problemini çözümlemiştir. Ters açıların eşitliğini doğruladığı söylenir. Üçgenlerin özellikleri ve Thales bağıntıları, Mısır’daki piramitlerin yüksekliğinin bulunmasında kullanılmıştır.

    Eski Yunan matematiği, öğretim yöntemlerine pek bağlı değildi. Belli okulları da yoktu. Thales, Pisagor ve Öklit, bu öğretim yöntemini ve kurallarını Yunan matematiğine getirmişlerdir.

    PYHORAS (PİSAGOR) (İ.Ö. 596-500)

    Samos’lu Pisagor’un, İsa’dan önce 596 yıllarında doğduğu tahmin ediliyor. Doğumu gibi ölüm tarihi de kesin değildir. Hayatı hakkında çok az bilgiler vardır. Bu bilgilerin birçoğu da kulaktan kulağa söylentiler biçiminde gelmiştir. Yunan filozofu ve matematikçisidir. Ülkesinde hüküm süren politik baskılardan kaçarak, İtalya’nın güneyindeki Kroton şehrine gelmiş ve ünlü okulunu burada açarak şöhrete kavuşmuştur.

    Söylentilere göre, Pisagor’un matematik, fizik, astronomi, felsefe ve müzikte getirmek istediği yenilik, buluşlar ve ışıkları hazmedemeyen bir takım siyaset ve din yobazları halkı Pisagor’a karşı ayaklandırarak okulunu ateşe vermişler, Pisagor ve öğrencileri bu okulun içinde alevler arasında İ.Ö.500 yıllarında ölmüşlerdir. Pisagor’un ve öğrencilerinin yaptıklarının birçoğu bu alevler arasında yok olup gitmiştir.

    Geometride, aksiyomlar ve postülatlar her şeyden önce gelmelidir. Sonuçlar bu aksiyom ve postülatlardan yararlanılarak elde edilmelidir düşüncesini ilk bulan ve ilk uygulayan matematikçi Pisagor’dur. Matematiğe aksiyomatik düşünceyi ve ispat fikrini getiren yine Pisagor’dur. Çarpma cetvelinin bulunuşu ve geometriye uygulanması, yine Pisagor tarafından yapılmıştır. Yaşayış ve inanışı, ilimle açıklama ve yorumlamayı o getirmiştir. Gerçel eksenin sayı sisteminde kullanılmasını düşünmüştür.            

    Pisagor’un adını 2.600 yıldır andıran, onu ünlü yapan ve insanlığın varolduğu sürece de sonsuza kadar da andıracak meşhur teoremi şudur: Bir dik üçgende, dik kenarlar üzerine kurulan karelerin alanlarının toplamı, hipotenüs üzerine kurulan karenin alanına eşittir. Pisagor teoremi, rasyonel sayılarla ölçülemeyen uzunluğun da varolduğunu gösterir.

    “Evrenin hakimi sayıdır. Sayılar evreni yönetiyor.” Sözleri de Pisagor’a aittir.

    Pisagor’un mistik tarafları çoktur. Evren hakkında bugünkü gerçeklere uymayan düşünceler de ileri sürmüştür. Bunları bir tarafa bırakırsak, yine yaşadığı çağa göre matematikçi yönü çok ağır basar. Pisagor, Mısır’da ve Babil’de çok gezdi. Rahiplerden ilim öğrendi. Yaşadığı çağ ve aldığı rahip eğitimini göz önüne alınırsa, bunda yadırganacak pek bir şey yoktur. Matematiğe ispat fikrini getiren Pisagor için, sosyal ve şahsi yaşantısı bu kadar eleştiriye değmez.

    Pisagor’dan önce, geometride, şekillerin aralarındaki bağlılıklar gösterilmeksizin elde edilenler, görenek ve tecrübeye dayanan bir takım kurallardı. Bu nedenle, daha önce gelen bir yetkili ne demişse o sürüp gidiyordu. Pisagor’un matematiğe ispat fikrini sokması bu yüzden çok önemlidir.

    ZENO (İ.Ö. 495-435)

    Elea’lıdır. Zeno deyince, paradokslar akla gelir. Zeno’nun kendi kendini yetiştirmiş bir köylü çocuğu olduğu söylenir.            

    Zeno’ nun paradoksları:

    4.   Bir zamanın yarısı, aynı zamanın iki katına eşittir.

    Zeno, hıyanet veya ona yakın bir suç ile başı kesilerek öldürülmüştür. Diogenes Laertos’a göre, Zeno doğduğu şehrin tiranı tarafından işkence ile öldürüldü.

    Zeno, varlığın birliğini kabul ettirmek için, haklı olarak ün yapmış kanıtlarıyla, hareketin olanaksızlığını göstermeye çalıştı. Zeno’nun paradoksları üzerine her çağın en büyük bilginleri kafa yormuşlardır. Olmayan ergi yöntemi çok erken bir tarihte bu paradokslara parlak bir biçimde uygulanmıştır.

    Başlıca eserleri, ”Tabiat Üstüne” , ”Karşı Fikirler” ve Emperdokles üstüne eleştirili bir “Yorumlama” dır.


    DEMOCRITUS (İ.Ö. 470-360)

    Abdera’lı Demokritus, Trakya’da bir İyonya kentinin bir kolonisinde doğmuştur. Babası çok zengindi. Gezginci bir bilgin olan Demokritus’un yüz yaşından fazla yaşadığı sanılmaktadır. O zamanda, matematik, biyoloji, coğrafya, astronomi, gökbilimi, ekonomi ve sosyoloji gibi çok değişik sahalara yönelik bir bilgisi vardı.

    İlk atom kuramını ortaya atmıştır. Hiç bir şey yoktan var edilemez ve var olan hiçbir şey de tümüyle yok edilemez. Var olan her şey atomlar ve bu atomların arasındaki boşluklardır. Yunan dehasının doğurduğu atomizm ve bu felsefe okulunun Leucippe’le beraber kurucusu sayılır.

    Demokritus’un deli olduğunu düşünenlere, ünlü tıp bilgini Hippocrates, ”Hasta değil, pek büyük bir akıl ve deha” olduğunu söylemiştir. En küçük atomdan tutunuz da en büyük yıldıza kadar her şeyin harekette olduğunu ta o zamanlar söylerdi.

    Eserlerinin birçoğu zamanımıza kadar ulaşamamıştır. “Sayılar”, ”Geometri”, ”İrrasyoneller” ve “Teğetler” belli başlı eserleridir.

    EUDOXUS (İ.Ö. 408?-355)

    Knidos’lu Eudoxus, birçok bilgin gibi, gençliğinde çok fakirlik çekmiş biridir. Eudoxus orantılar kuramıyla Yunan matematiğini zirveye ulaştırmıştır.

    Eudoxus, genç yaşlarında Tarentum şehrinden Atina’ya gitmiş, orada en iyi ve birinci sınıf matematikçi, idareci ve asker olan Archytas’ın (İ.Ö. 428-347) yanında öğrenim görmüştür.

    Eudoxus, Atina’da sevilmediğini anlayınca, burayı terkederek, bugünkü Kapıdağı Yarımadasında bulunan Sızık şehrine gelerek burada tıp öğrenimi yapmıştır. Matematik dışında iyi bir hukukçu ve bir de iyi bir doktordu. Ciddi astromi çalışmalarıyla da ünlüdür. İlme çok büyük katkılarda bulunmuştur. Zamanının birçoğunu söylevler vermek ve felsefe yaparak geçirmiştir. Çağdaşlarına göre, ilmi yönüyle ve ilmi düşünceleriyle, birkaç yüzyıl ileridedir. Galile ve Newton gibi, gözleme ve deneye dayanmayan fikir, düşünce ve görüşleri hoş görmemiş ve inanmamıştır.

    Eudoxus alan, hacim ve bazı cisimlerin yüzölçümlerini bulmuş ve bunlar hakkında birçok teoremin ispatını vermiştir. Gezegenlerin görünen hareketlerini açıklamış ve bu hareketlerinin dairesel olduklarını söylemiştir. Güneş saatini bulan, bir yılın 365 gün 6 saat olduğunu ortaya koyan ilk bilim adamıdır.

    Bugün matematikte kullandığımız ve adına Archimedes aksiyomu dediğimiz aksiyomu yine Eudoxus’a borçluyuz. Bu da onun ünlü orantılı doğrular kuramıdır. İki doğru parçası veya iki sayı verildiğinde, en küçüğünün her zaman en büyüğünü kapsayan bir tam katı vardır. Bu aksiyom, matematik tarihinde uzun yıllar matematik çağlarının konusu olmuştur.

    ARCHIMEDES (İ.Ö. 287-212)

    Archimedes, babası astronom olan Fidiyas’ın oğludur. Vücut ve fikir olarak aristokrat olan soylu Archimedes,  İ.Ö. 287 yılında Sicilya Adası’nda Siraküza şehrinde doğmuştur. Archimedes’in, Siraküza kıralı II.Hieron’un akrabası olduğu söylenir. Bu nedenle, Archimedes, parasal yönüyle bir sıkıntı karşısında kalmadan zamanını ilme vermek fırsatını rahatça bulmuştur. Archimedes’in ilmi zekasını çok erken ve zamanında fark eden astronom babası, kendi ilmi bilgisiyle ona yürüyeceği ilmi yolu zamanında belirtmiş ve onu çok erken yaşlarda yönlendirmiştir.

    Archimedes’e dünyadan gelip geçmiş üç büyük matematikçiden biri gözüyle bakılır. Bunlar sırasıyla, Archimedes, Newton, Gauss’tur.

    Archimedes, uygulamalı ilimlere karşı büyük ilgi duyardı. Kuramsal matematiğe yaptığı hizmetlerin yanında, uygulamalı mekanikteki yaptıkları az kalır. Archimedes, halk müzesine konulabilecek en önde ve en büyük matematikçidir. Tıpkı Newton ve Hamilton gibi, hesaplarına daldığı zaman yemeklerini bile unutur yemezdi. Elbiselerine karşı Newton kadar ihmalkar ve hatta onu bile geçerdi. Garip davranışlarıyla başka büyük bir matematikçi olan Weierstrass’a benzer. Kendi halinde, kimseyle görüşmeyen bir kenara çekilmiş kendi kendine düşünen bir yapıdaydı

    Dairenin alanı, çemberin uzunluğu, kürenin yüzölçümü ve hacmini ilk kez yine Archimedes hesaplamıştır. Pi sayısının hesabı yine ona aittir. Alan ve hacim hesaplamalarında bulduğu yöntemler yüzyıllar boyu hep önde götürülmüştür. En karmaşık eğrilerle sınırlı alanları ve yüzeylerle sınırlı hacimlerin bulunma yöntemini o getirmiştir. Daire, küre, parabol parçası, heliksin ardışık iki yarıçapı ve iki halkası arasında kalan alan, küresel parçalar, dikdörtgenlerin, üçgenlerin, parabollerin, hiperbollerin ve elipslerin asal ekseni etrafında döndürülmesinden oluşan yüzeyleri ve hacimleri bulmada, bulduğu bu yöntemi uygulamıştır. Silindir, koni, paraboloid, hiperboloid ve özel haller yine bu yöntemle yüz ölçüm ve hacim olarak hesaplanmıştır.

    Newton ve Leibnitz’den 2.000 yıl kadar önce yaşayan Archimedes integral hesabını bulmuş ve problemlerinin birinde onların bulduğu diferansiyel hesaba başvurmuştur. Bu “sonsuz küçükler hesabı” dır. Archimedes yayını bugünkü dille söylersek, bir eğriye üzerindeki bir noktadan çizilen teğetin eğimi, bu eğrinin bu noktadaki türevine eşittir.

    Archimedes’in hayatı, tüm olanakları yerine getirilen bir matematikçinin hayatı kadar sakin ve düzenli geçmiştir. Hayatının en karışık zamanı ve acıklı olanı son günlerine rastlar. Bu da Roma’lılarla  Kartaca’lılar arasında İ.Ö. 264-146 yılları arasında yapılan Pön savaşları dönemine rastlar.

    Archimedes, yere çizdiği şekil üzerinde bir matematik problemini çözmeye uğraşıyordu. Bir söylentiye göre, Roma’lı asker şeklin üzerine yürümüş ve Archimedes‘i kızdırmıştır. Bunun üzerine Archimedes’in, ”Aman daireme dokunma, bozma” diyerek yeniden probleme daldığı söylenir. Yine bir söylentiye göre, Archimedes Roma Şefi Marcellus’un yanına gitmek üzere kendisini izlemesini emreden askere, problemi bitirmeden kalkmayacağını söylemiştir. Problemin çözümünün uzun sürmesine canı sıkılan ve kızan asker, şanlı kılıcını çekmiş ve yetmiş beş yaşındaki yaşlı ve silahsız koca geometriciyi İ.Ö. 212 yılında canice öldürmüştür. İşte, bu büyük deha böyle yok edilmiştir.

    Archimedes’in öldürülmesi her ne şekilde olursa olsun, ilim ve insanlığın beklediği medeniyet adına bunda daha büyük bir vahşet ve canilik görülmemiştir.

    ÖKLİD (İ.Ö. 300)

    Yunan matematikçisi. Gelmiş geçmiş matematikçiler içinde adı geometriyle en çok özdeşleştirilen kişidir. Öklid, geometri dünyasında kapladığı bu seçkin yerini kendisinin büyük matematikçi olmasından çok, başlangıcından kendi zamanına kadar bilineni “Öğeler” adını verdiği kitaplarda toplamasına borçludur. Öğeler, dilden dile çevrilmiş, yüzlerce kez kopya edilmiştir, matbaanın icadından sonra da binlerce kez gözden geçirilmiş ve yeniden basılmıştır. Öklid derlemesinin tutarlı bir bütün olmasını sağlamak için, kanıt gerektirmeyen apaçık gerçekler olarak beş aksiyom ortaya koyar.

    Öklid’in beş aksiyomu şunlardır:

            Öğeler on üç kitaptan oluşmaktadır. Öklid geometrisi 19.yüzyıla kadar rakipsiz kaldı. Öklid’in yaşamı hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyoruz.


    APOLLONIUS (İ.Ö. 260?-200? 170?)

    Zamanında çok bilinmeyen, fakat 1600 yıllarında değeri anlaşılan Yunan matematikçilerinden biri de Bergama’lı Apollonius’tur. Eski devirlerin en büyük matematikçilerinden biridir. İ.Ö. 267 veya 260 yıllarında, Pamfiye denilen Teke Sancağının Perga kentinde dünyaya gelmiştir.

    Matematikçi Pappus, Apollonius’un, bencil, üne düşkün, kibirli ve gururlu birisi olduğunu yazmaktadır. Apollonius’un yaptığı çalışmalar ve buluşları onun bu zayıf taraflarını örtecek kadar kuvvetlidir. Çarpmaya ait birçok buluşu vardır. Koniklere ait buluşları onu şöhretin zirvesine çıkarmıştır.

    Euclides geometrisini benimseyerek onu daha ileri düzeylere götürmüştür. Teorik ve sentetik geometrici olarak 19. yüzyıldaki Steiner’e kadar Apollonius’un bir eşine daha rastlanamaz. Konikler adı altında bugün bildiğimiz elips, çember, hiperbol ve parabol kesişimlerine ait problemlerin birçoğu Apollonius tarafından bulunmuştur. Doğrular, çemberler ve eğrilerin konikler üzerine araştırma yapmıştır. Yine, analitik geometri özelliklerinden hemen hemen tümünü Apollonius’a borçluyuz.

    Dairesel tabanlı ve tepesinin her iki tarafından sonsuza kadar uzatılmış bir koni bir düzlemle kesilirse, düzlemle koni yüzeyinin kesişimi olan eğri, doğru, çember, hiperbol, elips veya parabol olacağını ilk kez Apollonius göstermiştir. Merminin yörünge denkleminin bir parabol olacağı yine Apollonius tarafından bulunmuştur.

    Pergel ve cetvel yardımıyla üç çembere teğet çizme, Apollonius problemi olarak bilinir. Yine, sabit iki noktaya olan uzaklıkları oranı sabit olan noktaların geometrik yeri, bu sabit noktaları birleştiren doğru parçasını, verilen orana göre içten ve dıştan bölen noktalar arasındaki uzaklığı çap kabul eden bir çemberdir.

    HIPPARCHUS (İ.Ö. 160-125)

    Hipparchus, Yunan’lı matematikçi ve astronomdur. İlk sistematik astronomi ve trigonometriyi bulan kimsedir. Ekinoks noktalarının değişimi olayını bulmuştur. Binden fazla yıldız için bir katalog yaparak, Güneş ve Ayın uzaklığını hesaplamıştır. Enlem ve boylam daireleriyle, Dünya’daki herhangi bir noktanın konumunu belirtme yöntemini bulmuştur.

    HAREZMİ (780-850)

    Tam adı Muhammed Bin Musa el-Harezmi olan bu büyük bilim adamı, Horasan’da doğmuştur. Bugünkü cebir ve trigonometrinin kurucusu sayılır. Avrupa’lıların en çok yararlandığı bir matematikçidir.

      Cebir üzerine çok sayıda eser verdi. Descartes’e kadar batı bilim dünyasında egemen olan Harezmi ve Harezmi cebiriydi. Bu nedenle Harezmi dünya çapında bir matematikçidir. En önemli eseri, ”Cebir ve Mukayese Hesabı” dır. Deneyler,  enlem ve boylam kitapları vardır. Bir de gökyüzü atlası vardır. Hindistan matematiğini dünyaya tanıtan yine Harezmi’dir.

    GERBERT (945-1003)

    Gerbert, 945 yılında Auvergne’de bir kilisenin önünde rahipler tarafından bulunup, büyütülmüştür. Gerbert’in çok yetenekli ve parlak bir zekaya sahip olduğu kilisede hemen fark edilir. Gerbert bu kilisede tam yirmi yıl kalır.

    Dokuz rakamla hesap yapan ilk batılı bilgin Gerbert’tir. Bu dokuz rakamı İspanya’nın sınır kentinde öğrenmişti. Gerbert bu dokuz rakamla oldukça kolay ve çabuk hesaplar yapıyordu. Bu nedenle kendisine sihirbaz ve büyücü gözüyle bakıyorlardı.

    Burada ilginç olan yan, Gerbert’in sıfır rakamını bilmemesiydi. On rakamı ile hesap yapılması, Gerbert’ten tam yüzyıl sonra büyük Türk matematikçisi Harezmi’nin “Hesap Kitabı”  nın Latinceye çevrilmesinden ve Orta İspanya’dan batıya ulaşması ile gerçekleşmesi olmuştur.

    ÖMER HAYYAM (1048-1131)

    Asıl adı Gıyaseddin Ebu’l Feth Bin İbrahim El Hayyam’dır. 18 Mayıs 1048’de İran’ın Nişabur kentinde doğdu.

    İlgilendiği ilimler; matematik, fizik, astronomi, şiir, tıp, müzik’tir. Daha yaşadığı dönemde İbn-i Sina’dan sonra Doğu’nun yetiştirdiği en büyük bilgin olarak kabul ediliyordu. O herkesten farklı olarak yaptığı çalışmalarının çoğunu kaleme almadı, oysa o ismini çokça duyduğumuz teoremlerin isimsiz kahramanıdır.

    Eserleri arasında; Cebir ve Geometri Üzerine, Fizikler Bilimler Alanında Bir Özeti, Oluş ve Görüşler, Bilgelikler Ölçüsü, Akıllar Bahçesi yer alır. En büyük eseri Cebir Risalesi’dir.

    Matematik bilgisi ve yeteneği zamanın çok ötesinde olan Ömer Hayyam denklemlerle ilgili başarılı çalışmalar yapmıştır. Bunun yanısıra, binom açılımını da bulmuştur. 4 Aralık 1131’de doğduğu yerde öldü.  

    FIBONACCI (1170-1230)

    Piza’lı Leonardo Fibonacci, Rönasanstan önce, Asya ülkelerinin matematiğini Avrupa’ya en etkili olarak taşıyan ve götüren biri olarak bilinir. Yaşam öyküsü hakkında hemen hemen hiçbir şey bilinmiyor. Yalnız, babası karşı sahillerdeki müslümanlarla ticaret yapan bir tüccardı. Babası, Leonardo’ya hesap öğretmesi için Arap bir hoca tuttu.

    Öğretmenlerin ona verdiği matematik dersleri daha çok yaşam koşullarıyla ilgiliydi. Matematiği iyice kavradıktan sonra, sayılar kuramı ve geometri üzerine iki kitap yazmıştır. Buluşlarının en ünlüsü, Fibonacci dizisidir. Doğadaki çiçeklerin yaprakları üzerinde bile araştırma yapıyor, onların düzenini ve doğadaki olayların sayılarla ifade edilebileceğini keşfetmeye çalışıyordu. Bunlara daha sonra ”altın oranlar” denmiştir.

    Leonardo Fibonacci’nin en büyük hizmeti, Harezmi’nin matematiği ile, çok kullanışlı olan Hint ve Arap karışımı sayılarını batıya tanıtmakla çok büyük bir görev yapmıştır.

    NAPIER (1550-1617)

    John Napier, Merchiston-Edinburg’da 1550 yılında doğdu. Merchiston Baronu ve İskoçya’lı bir matematikçi olan Napier, logaritmanın bulucusu olarak bilinir. Zaten aritmetik için üç aşama vardır. İlki, sayıların on tabanına göre yazılması, ikincisi logaritmanın bulunuşu ve üçüncüsü de şimdiki bilgisayarlardır.

    Napier, Saint Andrews Üniversitesi’nde eğitim görmüş ve matematiği de içinden gelen bir merak olarak izlemiştir. Kendisi amatör bir matematikçidir. Sayısal hesaplamaları kolaylaştıracak bir yol ararken, önce Napier cetvelleri diye bilinen, üzerinde rakamlar yazılmış küçük değnekler yardımıyla yapılan bir çarpma veya bölme yöntemi buldu. 1,2,3,... şeklindeki aritmetik dizi ile, buna karşılık gelen 10,100,1000,... biçimindeki geometrik dizi arasındaki ilişkiyi gördü. 1614 yılında yazdığı “Logaritma Kurallarının Tanımı” adlı eserinde, aritmetik dizi ile geometrik dizinin karşılaştırılmasından, matematiğe logaritma kavramını getirdi. Buradaki aritmetik dizi, geometrik dizinin logaritmasıdır.

    Napier, 1618 ve 1624 yılları arasında kusursuz iki logaritma cetveli yayınladı. Bu eser onun tam yirmi yıllık çalışmasının ürünüdür. Napier’in bu konuda çok sayıda eseri vardır. Bazı hesap makinalarının temellerini veren iki kitabı, 1617 yılında yayınlandı. 1617’de Edinburgh’ta öldü.

    KEPLER (1571-1630)

    Johannes Kepler, 1571 yılında Württemberg’de Wiel’de doğdu. Tanınmış bir Alman astronom ve modern astronomiyi kuranlardandır.

    Gelişmiş merceklerin teleskopta kullanılmasına önderlik ederek ışık bilimine de yardım etti. Gezegenlerin Güneş etrafındaki hareketlerini kesin olarak hesaplayan Alman gökbilimcisidir. Güneşin, gezegenlerin merkezi olduğunu benimsedi. Gezegenlerin yörüngelerinin, odak noktalarının birinde Güneş olan elipsler olduğunu saptadı. Bu Kepler yasalarının ilkidir. Üç tane buluşuna “Kepler Yasaları” denir. Bunlar:

    Kepler’in bu yasalarının matematiksel olarak gösterilmesi de oldukça zordur. Kepler ayrıca, enlem ve çizgilerini ilk kez kesin olarak hesaplayanlardan biridir. 1630’da öldü.

    DESCARTES (1596-1650)

    Yalnız sükun ve rahat istiyorum diyen Rene Descartes, Avrupa’nın savaşa sürüklendiği yıllarda, Fıransa’nın Tours kenti yakınında La Haye’de 31 Mart 1596’de doğdu. Asılzade, asker ve matematikçi olan Descartes, metafizik ve kuramsal fikirlerden çok, analitik geometrisi ile yeni bir çığır açmıştır. Savaşlar, kıtlıklar, salgın hastalıklar, fakirlik, pislik ve cahilliğin hüküm sürdüğü bir ortamda yaşıyordu.

    Descartes, asil bir aileden geliyordu. Babası varlıklıydı. Rene’nin doğumundan birkaç gün sonra annesi öldü. Babasının küçük filozofu Descartes, çevresinde ve dünyada gördüğü her şeyin nedenini soruyordu. Descartes’in yetenekleri daha okul sıralarında ortaya çıkmıştı. 14 yaşındayken, okuldaki eğitimin insani bakımdan kısır olduğunu sezmişti. Körü körüne inanılması ve bağlanılması gerekenleri temelsiz görüyor ve ispatsız hiçbir şeyi kabul etmiyordu. Bu yüzden de papazlarla tartışmaya ispat yoluyla başladı. Her şeyden şüphe ediyordu.

    Her girdiği işte canla başla çalışıyordu. İki yıl matematik araştırmalarını yaptığı evi, saygısız arkadaşları yine buldu. Çekilmeyen arkadaşlarından kurtulup huzura ve sükuna kavuşmak için savaşa gitmeye karar verdi. Fakat, burada da istediği sükunu bulamadı. Almanya’ya gitti. Bayram, tören ve şölenlere merak sardı. Yeniden askerliğe döndü.

    Avrupa’daki iskolastik düşüncenin egemenliğini sürdürdüğü ve karanlık çağın sona erdiği yıllarda, Descartes’i dinsizlikle de suçlamışlardır. Onun dini fikir ve düşünceleri rasyonelistti ve oldukça sadeydi. Sağlıksız ve cılız büyüdüğü için, yıllarca ölüm korkusu içinde yaşamıştır. Paris’te sükunetli tam üç yıl geçirmiştir.

    Onun daha çok soyut olan matematik bir kafası vardı. Uzun yıllar Hollanda’da kaldı. Optik, fizik, anatomi, embriyoloji, tıp, astronomi, meteoroloji ve gökkuşağı üzerindeki incelemelerini sonuçlandırmıştı. Her olaya bir hammadde gözüyle bakıyor ve ondan yeni bir şeyler çıkarmayı düşünüyordu. Bu nedenle çok yenilikçiydi. Yenilik onun yaşamı ve ruhuydu.

    Biraz sükuna kavuştuğunu sandığı elli yaşları yöresinde, karşısına İsveç Kıraliçesi Christine çıktı. Bilmesi gereken her şeyi bilen, hatta daha fazlasını öğrenmiş olan ve çok yönlü olan on dokuz yaşındaki Christine, Descartes’i kendisine özel öğretmen olarak tuttu. Christine’nin insafsız ve bitmek tükenmek bilmeyen çalışmaları onu yedi bitirdi. Kış, soğuk ve Christine’nin amansız çalışmaları sonunda hastalandı. Doktorları kabul etmedi. 11 şubat 1650’de öldü.

    Descartes, yeni bir geometriyi kurmuş ve modern geometrinin doğmasına olanaklar vermiştir.

    CAVALIERI (1598-1647)

    İtalyan papazı ve matematikçisi olan Bonaventura Cavalieri, Milano’da doğdu. Galile’nin en iyi öğrencilerinden biri olan Cavalieri, 1629 yılından ölünceye kadar Bologna’ da  matematik okuttu. Astronomi ve küresel trigonometriyle ilgilendi. Logaritma ve hesaplarının İtalya’da uygulanmasında öncülük etti. ”Süreklilerin Bölünmezleri Yolundan, Yeni Bir Yöntemle İlerletilmiş Geometri” kuramıyla büyük ün kazanmıştır. Bu kuram, geometrik büyüklükleri, sonsuz öğeli bir sayıdan oluşmuş kabul eder. Bu öğeler, geometrik büyüklüğün ayrılabileceği en son terimdir. Bu nedenle de bölünemez olarak nitelenir. Uzunlukların, yüzeylerin ve hacimlerin ölçülmesi sonsuz sayıda bölünmezlerin toplamından başka bir şey değildir. Belirli bir integralin hesaplanması da bu ilkeye dayanır. Cavalieri, bu teoremiyle bugünkü sonsuz küçükler hesabı denen analizin öncüsü olarak sayılabilir. 1647’de Bologna’da ölen Cavalieri’nin kendi adıyla anılan postülatları, teoremleri ve bunlardan başka kitapları da vardır.

    FERMAT (1601-1665)

    Fermat’ın babası bir deri tüccarı ve annesi de bir hukukçunun kızıydı. Fransa’da Lomagne’de doğdu. Oldukça sessiz ve sakin bir yaşam sürdürmüştür. Olgunluk çağındaki başarıları ve eserleri onun parlak bir öğrenci olduğunu gösterir.

    Fermat’ın hayatının tarihi matematiktir. Birçok yabancı dil de öğrenmiştir. Memurluğunun yoğun işlerinden geriye kalan zamanlarında matematikle uğraşmıştır.                                                                 
    Archimedes’in eğildiği diferensiyel hesaba geometrik görünümle yaklaşmıştır.

    Eğrilerin çiziminde maksimum ve minimum noktalarının önemi bilinmektedir. İşte bu kavramları koyan yine Fermat’tır. Oldukça kolay gibi görülen bu problemin matematikte ve fizikte çok geniş ve ileri uygulamaları vardır. Ayrıca, bu kavramları ışık bilmine uygulamasını çok iyi beceren yine odur. Buna bağlı olarak yansıma, kırılma, geliş ve yansıma açıları üzerine yaptığı bağlılıklar önemini bugün bile korumaktadır. Fermat, analitik geometriyi üç boyutlu uzaya aktarmıştır. Amatör bir matematikçi ve düzenli bir evrak memuru olan Fermat’ın en önemli matematik çalışması sayılar kuramı üzerinedir. Asal sayılar üzerinde çok durmuştur.

    n-kenarlı düzgün bir çokgenin n-kenarı ve n-açısı eşittir. Eski Yunanlılar pergel ve cetvelle 3, 4, 5, 6, 7 ve 10 kenarlı düzgün çokgenleri çizebiliyorlardı.  İ.Ö. 400 yıllarında, pergel ve cetvelle 7, 8, 11, 13,... kenarlı çokgenlerin çiziminin yollarını bulamamışlardı. Fermat bu problemi çözdü.

    Fermat, eserlerini ve buluşlarını genellikle yayınlamaz ve birçok teoremlerini de karalamalar şeklinde bırakırdı. Hatta, bazı teoremlerin sadece ifadelerini yazdığı görülmüştür. Yani, ispata bile gereksinim duymamıştır. Basit gibi görünen bir problemini Euler, tam yedi yılda ancak ispatlayabilmiştir. Ölürken çalışmalarının birçoğunu da yaktığından, bize bilgi kalmamıştır. Fermat’ın bu davranışı matematik dünyası için bağışlanamaz.

    Fermat, hiçbir zaman gerek Descartes ve gerekse Pascal gibi hayali ve çekici olan felsefelere kendini kaptırmamıştır. Kuramsal matematiği en yüksek düzeye çıkarmıştır.

    12 Ocak 1665’te hayatında hikaye edilecek hiçbir şey bırakmadan ölmüştür. Fermat bu buluşlarını saklamayıp yayınlasaydı, matematikte daha birçok yenilikler birbirini izleyecekti. Ne yazık ki, Fermat bizi bundan yoksun bırakmıştır.

    PASCAL (1623-1662)

    Pascal, 19 Haziran 1623 günü Fransa’da Clermont’ ta doğdu. Babası kültürlü bir adamdı.

    Descartes ve Fermat gibi büyük matematikçilerle çağdaş olması bir yerde kendisi için bir şanssızlıktı. Bu nedenle, tek başına oluşturabileceği olasılıklar kuramının keşfini Fermat ile paylaştı. Kendisini “ harika çocuk”  diye ünlü yapan yaratıcı geometri fikrini, kendisinden daha az ünlü olan Desargues’dan esinlendi. Daha çok din ve felsefe konularına eğildiği için matematiğe az zaman ayırdı.

    Pascal, çok erken gelişen bir çocuktu. Fakat, vücutça oldukça zayıftı. Bunların tersine kafası çok parlaktı. Çok küçük yaşta olmasına rağmen, matematiğe gösterdiği ilgi çok dikkat çekiyordu. Hatta matematik problemleriyle gece gündüz uğraşmaya başladı. Sağlığının bozulacağından kuşkulanan babası, bir aralık onun matematik çalışmasına engel olduysa da onun bu davranışı Pascal’ı matematiğe daha çok yöneltti.

    Hiçbir yardım görmeden ve hiçbir geometri okumadan, çok küçük yaşta bir üçgenin iç açılarının toplamının 180 derece olduğunu kanıtlamıştır. Daha önce hiçbir kitabı okumadan, Euclides’in birçok önermesini ispatlamıştı. Pascal kendi kendine bir geometrici olmuştu.

    Pascal, on altı yaşından önce, 1639 yılında, geometrinin en güzel teoremini ispat etti. İngiliz matematikçisi ünlü Sylvester, Pascal’ın bu büyük teoremine “Kedi Beşiği” adını vermiştir. Pascal, on bir yaşına gelince sesler hakkında bir eser vermiştir. On altı yaşındayken, konikler üzerine bir eser yazarak, ünlü Descartes’i hayretlere düşürmüştür. On sekiz yaşına gelince, şimdi Paris sanayi müzesinde saklanan hesap makinesini bulmuştur. Fizikte, havanın ağırlığını, sıvıların denge halini ve basıncı hakkında Pascal kanunlarını bulmuştur.

    Pascal, on yedi yaşından ölümü olan otuz dokuz yaşına kadar ızdırapsız ve acısız gün görmedi. Hazımsızlık, mide ağrıları, uykusuzluk, yarı uyuklamalar ve bu ağrıların verdiği gece kabusları onu yedi bitirdi. Böyle olmasına rağmen, yine de bu ağrılar içinde durmadan çalışıyordu.

    Yirmi üç yaşlarında, geçici bir felç geçirdi. Bu ona çok ağrılar verdi. Her şeye rağmen, düşüncesi ve kafasının çalışmaları sürüyordu.

    1648 yılında Toriçelli’nin çalışmalarını inceleyerek, onun da önüne geçti. Yükseklikle basıncın değiştiğini saptadı.

    Pascal, kız kardeşinin de etkisi ile 1654 yılından sonra kendini dünya işlerinden ve matematikten çekerek, hıristiyanlığın o koyu tutuculuğu içine gömülüp gittiği ve taassubun kurbanı olduğu bilinen bir gerçektir.

    1658 yılının bir gecesinde, uykusuzluk ve diş ağrılarından kıvranan Pascal, kerpetenin egemen olduğu bir zamanda, korkunç ağrılarını unutmak amacıyla, birçok ünlü matematikçinin uğraştığı zarif sikloid eğrisine daldı. Tüm ağrılarının geçtiğini gördü. Ya da, sikloid üzerine o kadar daldı ki, tüm ağrı ve acılarını unuttu. Tam sekiz gün sikloid geometrisi üzerine çalıştı.

    1658 yılında kendini oldukça hasta hissetti. Kısa aralıklarla gelen uyuklamalar dışında, şiddetli ve dinmek bilmeyen baş ağrıları ona çok eziyet ediyordu. Tam dört yıl bu ağrılarla kıvrandı. 1662 yılının Haziran ayında otuz dokuz yaşındayken öldü. Ölümünden sonra yapılan otopsisinde, ağrılarının nedeninin ciddi bir beyin hastalığından ileri geldiği saptandı.

    Pascal, Fermat ile birlikte olasılıklar kuramını kurmakla, yeni bir matematik dünyası yaratmış oluyordu. Pascal üçgeni, binom açılımındaki katsayıları bulmaya yarar.

    Hıristiyan dini, mezhepler ve sonu gelmez ağrılar içinde bir dahi, maddi olarak yok olup gitmiştir. Fakat, bıraktıklarıyla yaşamaktadır.

    HUYGENS (1629-1695)

    Hollandalı fizikçi, matematikçi ve astronom olan Christiaan Huygens, 1629 yılında La Haye’de doğdu. Constantin Huygens’in oğlu olan Christiaan, bilimsel bir ortamda yetişti. Leiden ve Breda Üniversiteleri’nde okudu. Geometri ile ilgili eserlerini bastırdıktan sonra fiziğe yöneldi. Kendi adıyla anılan saati buldu.

    Huygens’in yalnız matematik alanındaki çalışmaları bile onu ünlü yapmaya yeter. 1656’da, olasılıklar kuramının ilk eksiksiz incelemesini yaptı. Açan ve açılan eğriler kuramını kurdu. Bu kuramla, eğrilik merkezinin tanımını yaptı. Sikloidin özelliklerini buldu. Şisoit’un doğrulaştırılmasını başardı. Logaritma kuramını Huygens kurdu. Zincir eğrisi problemini çözümledi. Kepler’in pozitif göz merceklerinden daha üstün olan negatif göz merceklerini buldu. Huygens’in en büyük buluşları fizikte, özellikle mekanik ve optik alandadır. Yansıma ve kırılma kanunlarını buldu. Kuramsal ve uygulamalı bir adamdı. 1695’de doğduğu yerde ölmeden önce, Newton’un futon kuramına karşı çıktı.

    GREGORY (1638-1675)

    İskoçya’lı matematikçi ve fizikçi olan James Gregory, 1638 yılında Aberdeen’da doğdu. 1663’te kendi adını taşıyan ve “Optica Promota” adlı eserinde anlattığı yansımalı teleskopu buldu. Edinburg Üniversitesi’nde matematik profesörü oldu. Arı geometri ve analitik geometri ile ilgilendi. Pi sayısının değerini yeniden hesapladı. Yay ve teğet serisi açılımlarını buldu.

    Çok kısa süren yaşam süresinde çok sayıda sonuçlar buldu. Özellikle diferansiyel ve integral hesap üzerinde çalışmaları vardır. Sonsuz küçük hesabında da çalıştı. 1675’te öldüğünde çok gençti.

    NEWTON (1642-1727)

    “Herkesin beni nasıl gördüğünü bilmem. Ben kendimi, deniz kenarında oynarken, önünde hiç keşfedilmemiş engin gerçek okyanusu yayılmış duran ve cilalı bir çakıl taşı ya da güzelce bir istridye kabuğu bulmakla zevk duyan bir çocuk gibi görüyorum.”  Newton.

    İşte, uzun yaşamının son yıllarında kendisi hakkında böyle hüküm veren İsaac Newton, 1642’de Woolsthrope kasabasının bir şatosunda yaşayan bir çiftçi ailesinin oğlu olarak dünyaya geldi. İngiliz ırkının en büyük zekalı adamı olarak nitelenen Newton’un babası, oğlunun doğumundan önce otuz yaşında öldü. Annesinin söylediğine göre, zamanından erken doğan küçük Newton, o kadar ufak tefekti ki bir litrelik kavanozun içine bile sığabilirdi. Newton’un çocukluğu da dinç, canlı ve kuvvetli değildi. Diğer arkadaşları gibi eğlenceli vakit geçirme yerine, eğlencelerini ve oyunlarını kendi yaratıyor ve bunlarda parlak zekası ortaya çıkıyordu. Geceleri köylüleri korkutmak için kandilli uçurtmaları, tümü ile kendisinin yaptığı ve oldukça güzel işleyen hareketli oyuncaklar, su çarkları, gerçekten buğday öğüten bir değirmen, küçük kız arkadaşları için iş kutuları ve oyuncaklar, resimler, güneş saatleri, tahtadan yapılmış ve gerçekten işleyen duvar saati gibi şeyler onun çok erken yaşlarda yaptığı buluşlardı.

    Newton, daha on sekiz yaşında, Cambridge’de öğrenci olduğu yıldan başlayarak, evrensel bir beğeniyle karşılandı. Üniversiteyi bitireli iki yıl olmadan, bilim dünyasınca alkışlanıyor ve hükümdarlardan saygı görüyordu.

    Newton, ürkek yapılı, sinirli, çabuk kızan ve itirazla karşılanmaktan korkan bir yapıya sahipti. Eserlerini ancak kendisini seven dostlarının zoruyla bastırmıştır. Eserlerinin eleştirilmesinden kaçardı. ”Optiks” adlı eserinin eleştirilerine dayanamamış ve bu eseri yazdığına pişman olmuştur. Newton, Galile’nin uğraşmak zorunda kaldığı sürtüşmelerle karşılaşmış olsaydı, bir satır bile yayın yapamazdı. Yerçekimi genel kanununu 1687 yılına kadar yayınlamadı. Tam yirmi yıl bu genel çekim kanunu kuramını geliştirdi.

    Grantham okuluna devam ettiği sıralarda ve Cambridge’e hazırlanırken köyün eczacısı Mr. Clarke’ın evinde kalıyordu. Orada eski bir kitap koleksiyonu buldu ve onları yutarcasına okudu. Newton hayatında hiç evlenmedi.

    Newton’un hareket kanunları:

    Newton’un en önemli buluşlarından birisi de evrensel çekim kanunudur. Newton bir gün elma ağacının gölgesinde otururken başına bir elma düşer. Bunun üzerine uzun uzun düşünür. Yine uzun çalışmalardan sonra ünlü, kütlelerin birbirlerini çekim kanununu bulur. Newton’a, bu buluşlarını nasıl bulduğu sorulduğunda, sürekli düşünmeyle, diye yanıt vermiştir.

    Newton’un en önemli buluşu, diferansiyel ve integral hesabı keşfetmesidir. Zaten Newton’u dünyada gelmiş geçmiş üç büyük matematikçiden biri yapan buluşu budur.

    Newton, 1661 yılının Haziran ayında Cambridge’deki Trinity College’e girdi. Newton’un matematik öğretmeni İsaac Barrow hem ilahiyatçı ve hem de matematikçiydi. Matematikte parlak fikirli olan Barrow, öğrencisinin kendisinden çok ileride olduğunu kabul ediyor ve 1669’da matematik kürsüsünü bırakıp sırası gelince yerini o eşsiz büyük deha Newton’a bırakıyordu.

    1664 ile 1666 yılları arasında, yirmi bir yaşından yirmi üç yaşına kadar çok yoğun bir çalışmaya girmiş ve yaptığı çalışmaları uzun zaman gizli tutmuştur. Ocak 1664 yılında üniversiteyi bitirmiş ve lisans diplomasını almıştır.

    Bir kuyruklu yıldız ile Ayın etrafındaki, Ayla ilgili şeyleri incelerken hastalandı. Bulduğu sonuçları da gizli tutmuştu. Bu iki yıl içinde diferansiyel ve integral hesabı keşfetmiş, genel çekim kanununu bulmuş ve beyaz ışığın analizini deneysel olarak yapmıştı. Bunların tümü, yirmi beş yaşından önce bulunmuş şeylerdi. 20 Mayıs 1665 tarihli bir yazısıyla, bir eğrinin üzerindeki bir noktadaki teğeti ve eğriliğini verecek yöntemini daha yirmi üç yaşındayken yayınlıyordu. İşte bu, diferansiyelin bulunuşunu müjdeliyordu. Bu sıralarda ünlü sonsuz küçükler hesabına doğru yaklaşıyordu. Yine bu sıralarda, binom formülünü buluyordu.

    Evrensel genel çekim kanununun yayınlanmasının yirmi yıl gecikmesinin nedeni, kendisine yanlış sonuçların verilmesinden doğmuştur. Doğru hesabı yapabilmek için bir integralin hesap edilmesi gerekiyordu. Bugün bu integral kolaylıkla çözülebilir. Fakat Newton’u tam yirmi yıl düşündürmüştür. Çünkü, integral hesap yöntemleri bugünkü kadar geliştirilmemişti.

    1667 yılında Cambridge’e dönüşünde Trinity Collegei’ne üye olarak atanan Newton artık rakipsizdi. 1668’de tek başına yansımalı teleskopu yapmış ve uyduları incelemekte kullanmıştır. ”Philosophy Naturalis Principia Mathematica”  adlı eserini yazmaya başladığında geceli gündüzlü çalıştı. Ünlü pertürbasyon kuramını ortaya atmıştır. Bu kuram daha sonra ilerletilerek elektronların yörüngelerine uygulanmış, on dokuzuncu yüzyılda bu kuramla Neptün ve yirminci yüzyılda da Plüton gezegeni keşfedilmiştir.

    Principia’ları yazmak için on sekiz ay uykusuz ve gıdasız kalan Newton, ellili yaşlarına yaklaşıyordu. Bu yorgunluktan sonra 1692 sonbaharında iyice hastalandı. Yiyeceklere karşı olan tiksinti ve sürekli uykusuzluk neredeyse onu çıldırtıyordu. Ağır hasta olduğu tüm Avrupa’ya yayıldı. Düşmanları bile, daha sonra iyileşmesine çok sevindiler.

    Newton, 1696’da elli dört yaşında darphanede para basımı düzenlemekle görevlendirildi. 1701 ile 1702 yıllarında, Cambridge Üniversitesi’ni parlementoda temsil etti. 1703 yılında Royal Society’nin başkanlığına seçildi. Ölünceye kadar da bu makamda kaldı. 1705 yılında Kıraliçe Anne tarafından chevalier’lik rütbesi ile onurlandırıldı.

    1696 yılında Bernoulli ve Leibnitz, Avrupa’lı matematikçilere iki soru ile meydan okuyorlardı. Altı ay uğraşıldıktan sonra yeniden ortaya atılan problemleri, Newton ilk kez 29 Ocak 1696 günü akşamı darphaneden yorgun argın evine döndüğünde bir arkadaşından duydu. O gece her iki problemi de çözdü. Ertesi gün isim vermeden her iki çözümü de Royal Society’ye gönderdi. Çözümleri gören Bernoulli, hemen oradakilere, ”Ha! Arslanı pençesinden tanıdım”  diye haykırdı.

    Newton 1716 yılında yetmiş yaşındayken bile fikri yapısı oldukça dinçti. Bu sırada Leibnitz yine ortaya attığı bir problemle Avrupa matematikçilerine meydan okuyordu. Newton problemi darphaneden akşam eve dönüşünde saat beşte almıştı. Çok yorgun olmasına karşın, problemin çözümünü o akşam hemen buldu. Tüm matematik tarihi boyunca, karşısına çıkan güçlükleri zekasını kullanarak yenen ve bu güçlükleri çözen Newton gibi biri gelmemiştir. O, İngiliz ırkının gelmiş geçmiş en büyük zekasıydı. Yaşadığı uzun yılları en mesut biçimde geçiren ve yaptıklarının sonuçlarını gören, takdir edilen, şan ve şöhretle alkışlanan tek matematikçi Newton’dur. Ömrünün son üç yılını çok ağrı ve acılar içinde yakalandığı böbrek taşı hastalığından çekti. Ölümüne yaklaşırken bir de öksürüğe yakalandı. Birkaç gün içinde ızdırap ve acıları duymayan bir rahatlığa erişti. 20 Mart 1727 sabahı bir ile iki arasında bu dev söndü. Cismen ölen, İngiliz ırkının en büyük dehasına karşın, elma yine yere düşmektedir.

    LEİBNİTZ (1646-1716)

    “Bende o kadar fikir var ki, eğer benden daha iyi görmesini bilenler bir gün onları derinleştirecek ve benim zihin emeğime kendi kafalarının güzelliğini katacak olurlarsa, sonraları belki bir işe yarayabilir” diyen Gottfried Wilhelm Leibnitz, 1 Temmuz 1646 günü Leipzig’te doğdu. Babası ahlak ilmi öğretmeni olup, üç nesilden beri Saksonya hükümetine hizmet etmiş bir aileden geliyordu. Bu nedenle ilk yılları oldukça ağır bir politika ile yüklü bir bilgiçlik havası içinde geçti.

    Leibnitz altı yaşındayken babasını kaybetti. Tarih hevesini babasından almıştı. Sekiz yaşında Latince’ye başladı. Kendi gayreti ile Yunan’ca öğrendi. ”Characteristica Universalis” adlı ilk denemesini verdi. Bu eser, metafiziğin anahtarıdır.

    Leibnitz, on beş yaşındayken Leibzig Üniversitesi’ne bir hukuk öğrencisi olarak girdi. 1663 yılının yazını Jena Üniversitesi’nde geçirdi. Leibzig’e dönünce yeniden hukuka başladı. 1666 yılında yirmi yaşındayken doktora sınavı için hazırdı. Leibnitz’e gıpta eden titiz Leibzig Fakültesi ona resmen gençliğinden dolayı, gerçekte tüm profesörlerden fazla hukuk bildiği halde, doktora ünvanını vermeyi kabul etmedi. Halbuki, 1863 yılında on sekiz yaşındayken, parlak bir tezle başölye ünvanını almıştı. 5 Kasım 1666 yılında Alfdorf Üniversitesi’ne bağlı Nürnberg Üniversitesi  “Tarihi Yöntem”  adlı çalışmasından dolayı doktora ünvanını verdi.

    Durmadan okurdu, yazardı ve düşünürdü. Matematik çalışmalarının çoğunu kendisini çağıran aristokratlara giderken, çağın o kötü yollarında, kötü arabalar içinde sallana sallana yazmıştır. Bu çalışmaların tümü bugün Hannover kütüphanesinde bağlı olarak durur.

    1666 yılında olasılıklar kuramına başladı. Bu sıralarda öğrenciydi. Matematik Leibnitz’in parlak zekasının fışkırdığı bir sahadır. Bundan başka hukuk, din, siyaset, tarih, edebiyat, mantık, metafizik ve kuramsal felsefe konularında sayısız eser bırakmıştır. Bundan dolayı kendisine evrensel deha denmektedir. Verimsiz gibi görünen soyut olasılıklar kuramının öncüsü Leibnitz’dir.

    Leibnitz, matematik ve mantık alanında çağının iki yüzyıl ilerisindeydi. Diferansiyelin geometrik bir yorumunu verdi. Bu matematiğe en büyük hizmetti. Bugün, Leibnitz’in olasılıklar yöntemi, gösterim mantığı ve gelişmelerinde meydana çıkarıldığı biçimde analiz için, analizin kendisi kadar önemlidir.

    Gauss’un söylediği gibi, Leibnitz, matematik bilgisinin çoğunu boş yere israf etmiştir. Eğer, onun eğildiği her konuda verdiği eserleri toplayacak büyük adamlar olsaydı, bugünkü ilim ve özellikle matematik tarihi bambaşka olurdu. Bunun yerine, yirmi yaşında Mainz Elektörü için bir hukuk danışmanı ve hatırı sayılır bir ticaret memuru oldu.

    1675 yılında Royal Society’nin ilk yabancı üyesi oldu. Yine aynı yıl, diferansiyel hesabın bazı basit formüllerini çıkarmış, kendi sözüne göre, temel teoremi keşfetmişti. 1677 ile 1704 yılları arasında, Leibnitz’in yaptığı çalışmalar tüm Avrupa’ya yayıldı.

    Leibnitz’in uğraştığı konuların tam bir listesini vermek olanaksızdır. Onun en az başarılı olduğu saha mekanik ve fizikti. En önemli eserleri içinde birçok akademiyi kurması ve onları çalıştırması sayılabilir.

    Altmış sekiz yaşına doğru iyice çöktü. Eski zekası kalmadı. Hastaydı. Çok çabuk ihtiyarlıyordu. Leibnitz, yetmiş yaşına gelince Hannover’de öldü.

    BERNOULLI’LER

      Jacques Bernoulli                             Daniel Bernoulli                                       Jean Bernolli

    “Bu adamlar şüphesiz birçok şeyler başarmışlardır ve seçtikleri hedefe en iyi bir biçimde varmışlardır" diyen Jean Bernoulli, Bernoulli ailesinin neler yaptıklarını belirtmek istemektedir.

    Üstün zekalı soylarının geçmişleri uzun uzun genetikçiler tarafından incelenmiştir. Üç veya dört nesilde sekiz on tane üstün zekalı matematikçi veren Bernoulli ailesi incelemeye değer. İçlerinden birçoğu hukukta, bilginlikte, edebiyatta, serbest mesleklerde, idari alanlarda ve görevlerde ve sanatta gerçek bir üstünlük göstermişlerdir. Matematik alanında daha çok Bernoulli soyunun ikinci ve üçüncü kuşakta sivrildiğini görmekteyiz.

    Bernoulli ailesi, diferansiyel ve integral hesabın gelişmesinde, uygulanmaya konulmasında ve tüm Avrupa’ya yayılmasında en önde yer almışlardır.

    Bernoulli’ler, Saint-Barthelemy toplu öldürmelerinde olduğu gibi, hügnoların katolikler tarafından toplu öldürülmelerinden kurtulmak için 1583 yılında Anvers’ten kaçan bir ailenin soyudur.

    Şimdi, bu aileden gelen sekiz matematikçinin önemli ilmi çalışmalarını sırasıyla kısaca verelim.

    I. Jacques, Leibnitz tarafından ortaya atılan diferansiyel ve integral hesabın şeklini inceledi. 1687 yılından, ölümü olan 1705 yılına kadar Bale’de matematik profesörlüğü yaptı. Analitik geometri, olasılıklar kuramı ve değişimler hesabına ait buluşları çok değerlidir. Sikloidin en çabuk iniş eğrisi olduğu, I. Jacques ve I. Jean kardeşler tarafından 1697 yılında, başka bilginlerle hemen hemen aynı zamanda bulundu. I. Jacques’in ölümünden sonra 1713 yılında olasılıklar kuramında “Ars Conjectandi” adlı büyük eseri yayınlandı.

    I. Nicolas ta kardeşleri gibi matematikçi yaratılmıştı. On altı yaşında Bale Üniversitesi’nden felsefe doktoru ünvanını ve yirmi yaşında hukuktan en yüksek rütbeyi aldı. 1716 yılında öldüğünde ünü çok büyüktü.

    I. Jean’ın ikinci oğlu Daniel (1700-1782), matematikçi oluncaya kadar doktorluk yaptı. Paris İlimler Akademisi ödülünü tam on kez kazandı. En ünlü eseri sıvılar dinamiğine aittir. Yirmi beş yaşındayken Saint Petersburg’a matematik profesörü olarak atandı. Anatomi, botanik ve fizik dersleri okuttu. Matematikte çok eser verdi. Daniel Bernoulli’ye, fiziğin kurucusu denilmiştir.

    III. Nicolas, fiziğe çok çalıştı. Elde ettiği sonuçlar, Paris İlimler Akademisi ödülünü üç kez kazandıracak kadar parlaktı. Bu soyun yetenekleri bitmek tükenmek bilmez.

    Galois (1811 - 1832)

    Fransız  matematikçisi Galois, 1811-1832 yılları arasında yaşadı. Abel'in çağdaşı olan bu  matematikçinin doğum ve ölüm tarihlerine bakarsanız 21 yıllık bir ömür sürdüğünü  görür ve bu işte bir yanlışlık olduğunu düşünebilirsiniz. Hiçbir yanlışlık yok.  Galois'nın hayatı Brezilya dizilerine konu olmaya aday şanssızlıklarla sürüp  gitmiş ve 21 yılda tükenmiştir.
               Yakınları kendisinden söz ederken, annesinin erkek huylu, cömert,  şerefli, açık bir şekilde alaycılığa kaçan ve bazen de çelişkilerde karar kılan  bir kadın gibi anlatılıyordu. Anne, 1872 yılında seksen dört yaşında öldü.  Aklını ve hafızasını ölünceye kadar korudu. O da, kocası gibi zulme, haksızlığa  karşı bir öfke, kızma ve hınç besliyordu. Babası gibi, annesinin bu duyguları  Galois da da görülür. Bu duygu ve düşüncelerden Galois da kurtulamamıştır. Onun  kısa yaşamında bu duyguların etkisi çok büyük olmuştur.
               Abel yoksulluktan ölmüştü. Galois ise, başkalarının budalalığından  ölmüştür. İlim tarihi, en kaba budalalığın dehaya karşı zaferine, Galois'nın çok  kısa süren hayatı kadar kusursuz ve eksiksiz bir örnek vermemiştir. Burada bir  noktaya dikkat etmek gerekir. Galois bir melek değildi. Çok taşkındı ve derisine  sığmıyordu. Bu onun yaramazlığından değil de, zekasının kafasının içine  sığmamasındandı. O parlak yeteneği, aleyhine birleşmiş koyu bir budalalıkla  boğulup gitti. Galois'nın her davranışı, taşan zekası ve onun dahi kafasının  istediği yönde yönlendirilmediğinden ileri gelmiştir.
               Galois'nın ne anne ve ne de baba tarafından matematiğe karşı en küçük  bir yetenek görülmemiştir. Galois'nın matematik dehası, birden bire delikanlılık  çağına doğru çıkmıştır. Galois, merhametli, acıyan, seven ve hatta ağır başlı  bir çocuk olmakla beraber, babası şerefine düzenlenen toplantılarda ortamın  neşesine katılmasını bilir ve konukları eğlendirmek amacıyla şiirler ve  karşılıklı konuşma yazıları yazardı. Fakat, beceriksiz, yeteneksiz ve anlayışsız  öğretmenlerinin rahatsız etme, canını sıkma ve tedirgin etmeleri, onların sersem  ve pek akılsız davranışları yüzünden Galois'nın bu atılımları da çok sürmedi.  Onu da hemen körelttiler.
               Galois, 1823 yılında on iki yaşında Paris'teki Louis le Grand Lisesine  girdi. Lise, kapıları sürgülü ve pencereleri demirli bir hapishaneden farksızdı.  1823 Fransa'sı daha Fransız devrimini unutmamıştı. Yöneticilerin, insanların ve  bazı güçlerin tuzakları ve karşı tuzakları, ayaklanmalar ve ihtilal söylentileri  sık sık görülen olaylardı. Olaylar tam oturmamış ve huzursuzluklar devam  ediyordu. Toplumun bu huzursuzlukları Galois'nın lisesine de yansıyordu.  Cizvitlerin yönetimi yeniden ele almasını sağlamak amacıyla lisenin müdürünün  planlar hazırlamış olmasından kuşkulanan öğrenciler, kilisede bile okumayı,  kabul etmeyerek ayaklandılar. Müdür, öğrenci ailelerine bile haber vermeden  suçlu diye kuşkulandığı öğrencileri okuldan kovdu. Galois, bunların içinde  değildi. Bulunsa herhalde Galois'nın geleceği için daha hayırlı olurdu. Çünkü,  Galois, o güne kadar kanunsuz ve keyfi yönetimin, yalnız kelimesini biliyordu.  Artık O, harekete geçmiş, kendisini olayların içinde bulmuştu. Ölünceye kadar da  bu iz onda kalacaktır.

    Boole (1815 - 1864)

    2 Kasım 1815 yılında  Lincoln'da doğan George Boole, basit bir dükkancının oğluydu. O çağın  İngiltere'sinde dükkancılık oldukça aşağılanan bir meslekti. Kendi kendini  yetiştiren bu dahinin yüksek zekası en aşağı halk tabakasına verilmişti. Bu  zeka, kendi yağıyla kavrularak bulunduğu çevrede kalacaktı. Bu deha, yüksek  tabakaların okullarında da okuyamazdı. Boole'un girmek istediği okulda Latince  gibi lüks dersler de okutulmuyordu. Servet ve para yönünden daha aşağı düzeyde  doğmuş olanların okulunda okumalıydı. Kendisinin fakirlikten hiçbir zaman  kurtulamayacağını bilen ve oğluna kapalı kapıları açmak için elinden geleni  yapmış olan babasının sevgiyle dolu ve cesaret verici sözleriyle Boole  Latince'yi tek başına öğrendi. Bunun için babasının bir arkadaşı olan küçük bir  kitapçıya başvurmuş, fakat bu adamcağız da çocuğa Latince'nin ilk gramer  kurallarını açıklayabilmişti. Boole on iki yaşına geldiği zaman Horace'ın bir  şiirini İngilizce'ye çeviri yapabilecek kadar Latince'yi öğrenmişti. Çeviri  tekniğini bilmeyen baba, oğluyla gurur duyduğu için, bu çeviriyi bulundukları  yerin yöre gazetesinde yayınlatır. Okulda büyük bir gürültü kopar. Bu gürültünün  bir kısmı iyi ve bir kısmı da kötü yöndeydi.
               Klasikler öğretmeni, on iki yaşındaki bir çocuğun böyle bir çeviriyi  yapabileceğini bir türlü kabul etmiyordu. Bu çevirideki bazı yanlışlıklardan  mahcup olan Boole, dilbilgisi eksikliklerini tek başına doldurmaya karar verdi.  Bu sırada Yunanca'ya da başlamıştı.
               Boole'un babası, oğluna okulunun üstünde matematik dersleri vermiş ve  optik aletlerin yapımıyla ilgisini arttırmıştı. Fakat Boole, hala klasik  çalışmalarının yüksek mevkilerin anahtarı olduğunu düşünüyordu. Okulu  bitirdikten sonra ticaret derslerini izledi. Fakat, bu derslerin umduğu gibi bir  faydası olmadı. On altı yaşına gelince fakir ailesine yardım etmek gerektiğini  anladı. Bu nedenle de bir ilkokulda ders vermeye başladı. Bu öğretmenliği tam  dört yıl sürdü. Fakat, rahat bir yaşama kavuşamamıştı. Serbest meslekte  çalışmayı düşünüyordu. Asker ve hukukçu da olamazdı. İçinde bulunduğu  öğretmenlikte pek iç açıcı değildi. Geriye papaz olmak kalıyordu. Dört yıllık  öğretmenliği süresince Fransızca, Almanca ve İtalyanca dillerini de tam olarak  öğrenmişti.
               Sonunda Boole, tutacağı yolu buldu. Babasının ona vermiş olduğu ilk  matematik dersleri artık meyvesini vermeye başlamıştı. Boole, yirmi yaşına  gelince bir özel okul açtı. Burada matematik öğretmesi gerekiyordu. Babasından  aldığı derslerin faydasını gördü. O zamanın el kitaplarını gözden geçirdi. Önce  hayretle incelediyse de, sonra onlardan tiksindi. Acaba büyük matematikçiler  neler yapmışlardı? Abel ve Galois gibi, büyüklerin kitaplarını okudu. Fazla bir  matematik bilgisi olmayanların okuyup anlayamayacağı kesin olarak bilinen  Laplace'ın "Gök Mekaniği" ni hiç kimsenin yardımı olmadan okuyup anladı.  Lagrange'ın "Analitik Mekanik" adlı eserini tam anladı. Artık, kendisinin yolunu  çizmişti. İlk ilmi çalışması olan değişim hesabı yayınlandı. Yine tek başına  çalışmasının ürünü olan invaryantları keşfetti. Zaten bu invaryantlar olmasaydı,  rölativite (bağlılık) kuramı olmazdı. Cebirsel denklemlerdeki boşlukları  doldurdu.
               Boole'un yaşadığı dönemde, bir dergide adamın olmadığı sürece bir  çalışmanın yayınlatılması olanaksızdı. Boole, bu bakımdan şanslıydı. Çünkü, 1837  yılında, İskoçya'lı D.F.Gregory adında bir matematikçi , "Cambridge Mathematical  Journal" adında bir dergi çıkarıyordu. Boole, derginin müdürüne çalışmalarının  birkaçını verdi. Gregory bu çalışmaların orijinalliğini ve yazış biçimini çok  beğendi. Yazıları yayınladı. Böylece, iki matematikçi arasında dostça bir  arkadaşlık ve mektuplaşmalar başladı ve hayatları boyunca sürdü.
               Modern cebir kavramı, Peacock, Herschel, De Morgan, Dabbage, Gregory  ve Boole sayesinde yerini aldı. Boole, sembol ve işlemleri kullandı. Başlangıçta  oldukça çok gürültü kopardı ama, sonunda yerine oturdu. Boole, de Morgan'ın hem  hayranı ve hem de büyük bir dostuydu. İngiltere'deki büyük matematikçilerle ya  kendisi doğrudan ya da mektupla haberleşiyordu. 1848 yılında "Mantığın Matematik  Analizi" adlı bir çalışmasını yayınladı. Bu eser, matematikte yeni bir çığır  açmış ve Boole da kesin bir üne kavuşmuştu. Bu broşür, de Morgan'ın da  takdirlerini topladı. Bu eser, bundan altı yıl sonra ortaya çıkacak olan bir  çalışmanın müjdecisi olacaktı.
               Boole'a, Cambridge'e gidip eski temellere dayanan matematik derslerini  okuması önerildi. O bunları dinlemedi. İki büklüm bir vaziyette ailesini  geçindirmek için öğretmenliğe devam etti. Tüm bunlara karşın, araştırmaları ve  konferanslarıyla ünü günden güne yayılıyordu. İrlanda'da Cork kentinde Queen's  College yeni açılmıştı. Bu ün ona bu College'e 1849 yılında matematik profesörü  olarak atanmasını sağladı. Fakirlikten gelen Boole, kendine açılan bu  olanakların değerini bildi. Bu arada kayda değer eserler yayınladı. 1834  yılında, mantık ve olasılıklar üzerine büyük bir eser yayınladı. Bu sırada tam  otuz dokuz yaşındaydı. Bu kadar derin orijinallikte bir eser meydana getirmesi  için oldukça gençti. Sürekli çalışıyor ve yeni yeni buluşları  gerçekleştiriyordu. Fakat, Boole'un bu matematiği uzun bir süre ilerletilmedi.  1910 ile 1913 Yılları arasında Whitehead ile Russel, Boole'un bu çalışmasını  yeniden işlediler. Sembolik mantığın amansız düşmanı Cantor'dur. Bu kuramı çok  eleştirmiştir. Halbuki, bu kuram onun kuramına da yardım ediyordu.
               Eserlerinin yayınlanmasından sonra çok yaşamadı. Marie Everest ile  evlendi. Gitmeye söz verdiği bir konferansa yetişmek için yağmurlu bir günde  sırılsıklam olup yakalandığı bir zatürreden 8 Aralık 1864 günü elli yaşında  öldü. Daha sonra karısı Marie Boole, onun fikirlerini içeren "Boole Psikolojisi"  adı altında yayınlanan broşürde onu anlatır. O, çok büyük bir eser verdiğinin  farkında olarak öldü.

    Gauss (1777 - 1855)

    Alman  astronomu, matematikçisi ve fizikçisidir. Daha çocukluğunda, erken gelişmiş  zekası, matematiğe karşı zekasıyla sivrildi ve Brounseweig dükünün ilgisini  çekti. Dük, okul masraflarını üzerine alarak O' nu Göttingen Üniversitesine  gönderdi. Henüz 16 yaşındayken Herschel'in 1781 de keşfettiği Uranüs gezegeninin  yörünge elemanlarını hesaplayarak, Yer'in bir noktasından yapılan ölçülerle, bu  gezegenin yörünge elemanlarını bulmaya yarayan ve günümüzde hala kullanılan bir  metot ortaya koydu. 1798 de Helmesdt'e yaptığı bir inceleme gezisinden sonra,  Braunschweig'a döndü ve birkaç yıl içinde kendisini büyük matematikçiler  sırasına koyacak bir seri çalışma raporu yayımladı.
               Sayılar üzerine incelemeleri topladığı Disqvisitiones Arithmetice'de  (Aritmetik Araştırmalara) (1805), eşitlikleri, ikinci dereceden şekilleri,  serilerin yakınsaklığını v.b. ele aldı. Piazzi tarafından 1810 da, küçük gezen  Cerez'in keşfinden sonra Gauss, çeşitli gökmekaniği araştırmaları yaptı,  hayatının sonuna kadar bağlı kalacağı Göttingen rasathanesine müdür oldu (1807)  .Theoria Motus Corporum Coelestium İn Sectionibus Conicis Solem Ambientium  (Konik kesitIi ? gökcisimlerinin güneş çevresindeki hareket kuramı) (1808) adlı  ünlü eserini yazd1. Legendre ile hemen aynı zamanda düşündüğü ve daha önce 1797  de yararlandığı ?- en küçük kareler metodundan (1821) başka, yanılmalar teorisi  ve iki terimli denklemlerin çözümü için genel bir metot buldu; uygun-tasvir  üzerine araştırmalar, yüzeylerin eğriliği ve Disqvisitiones Generales Carca  Sperficien Curvas'ta (eğri yüzeyler üzerine genel araştırmalar) (1827) , ispat  ettiği ünlü teoremi de yazmak gerekir. Bu teoreme göre, bükülebilen fakat  uzatılamayan bir yüzeyin eğriliği, yani eğriliklerinin çarpımı değişmez.
               Göttingen ile Altona arasındaki meridyen yayının ölçülmesi sırasında  (1821,1824), Gussu, geodezi çalışmalarında ışıklı işaretler verebilmek için,  kendi adını taşıyan Helyotropu tasarladı. Optik alanında, eksene yakın ışık  ışınları için düzenlenmiş merkezi optik sistemlerinin genel teorisini kurdu.  Elektrikle özelIikle magnetizma ile ilgilendi, bu alanda magnetometreyi icat  etti. Ve Resultate Aus Den Beabochtungen Des Manetischen Vereins (Yer  magnetizmasının genel kuramı) (1839), adlı eserinde, magnetizmanın, matematik  teorisini formülleştirdi. Suclides'ci olmayan hiperbolik geometrinin keşfinde,  bu konuda hiç bir şey yayımlamamış olmakla birlikte, Gauss, Balyai ve  Labocewsky'den önce çalışmalar yapmış ve başarı sağlamıştı.

    ÜNLÜ TÜRK
    MATEMATİKÇİLER

    Ali Kuşçu
    (1474-1525)

    Türk İslam Dünyası astronomi ve matematik alimleri arasında, ortaya koyduğu 
    eserleriyle haklı bir şöhrete sahip Ali Kuşçu, Osmanlı Türkleri’nde, 
    astronominin önde gelen bilgini sayılır. “Batı ve Doğu Bilim dünyası onu 15. 
    yüzyılda yetişen müstesna bir alim olarak tanır.” Öyle ki; müsteşrik W 
    .Barlhold, Ali Kuşcu’yu “On Beşinci Yüzyıl Batlamyos’u” olarak adlandırmıştır. 
    Babası, Uluğ Bey’in kuşcu başısı (doğancıbaşı) idi. Kuşçu soyadı babasından 
    gelmektedir. Asıl adı Ali Bin Muhammet’tir. Doğum yeri Maveraünnehir bölgesi 
    olduğu ileri sürülmüşse de, adı geçen bölgenin hangi şehrinde ve hangi yılda 
    doğduğu kesinlikle bilinmektedir.

    Ancak doğum şehri Semerkant, doğum yılının ise 15. yüzyılın ilk dörtte biri 
    içerisinde olduğu kabul edilmektedir. 16 Aralık 1474 (h. 7 Şaban 879) tarihinde 
    İstanbul’da ölmüş olup, mezarı Eyüp Sultan Türbesi hareminde bulunmaktadır. Ölüm 
    tarihi; torunu meşhur astronom Mirim Çele-bi’nin (ölümü, Edirne 1525) Fransça 
    yazdığı bir eserin incelenmesi sonucu anlaşılmıştır. Mezar yerinin 1819 yılına 
    kadar belirli olduğu ve hüsn-ü muhafazasının yapıldığı; ancak 1819 yılından 
    sonra, Ali Kuşcu’ya ait mezarın yerine, zamanının nüfuzlu bir devlet adamının 
    mezar taşının konmuş olduğu anlaşılmaktadır. Uluğ Bey’in Horasan ve 
    Maveraünnehir hükümdarlığı sırasında, Semerkant’ta ilk ve dini öğrenimini 
    tamamlamıştır. Küçük yaşta iken astronomi ve matema-tiğe geniş ilgi 
    duymuştur.

    Devrinin en büyük bilginlerinden; Uluğ Bey , Bursalı Kadızade Rumi, 
    Gıyaseddün Cemşid ve Mu’in al-Din el-Kaşi’den astronomi ve matematik dersi 
    almıştır. Önce,Uluğ Bey, tarafından 1421 yılında kurulan Semerkant Rasathanesi 
    ilk müdürü, Gıyaseddün Cemşid’in, kısa süre sonra da Rasathanenin ikinci müdürü 
    Kadızade Rumi’nin ölümü üzerine, Uluğ Bey Rasathaneye müdür olarak Ali Kuşcu’yu 
    görevlendirmiştir. Uluğ Bey Ziyc’inin tamamlanmasında büyük emeği geçmiştir. 
    Nasirüddün Tusi’nin Tecrid-ül Kelam adlı eserine yazdığı şerh, bu konuda da 
    gayret ve başarısının en güzel delilini teşkil etmektedir. Ebu Said Han’a ithaf 
    edilen bu şerh, Ali Kuşcu’nun ilk şöhretinin duyulmasına neden olmuştur. 
    Kaynakların değerlendirilmesi sonucu anlaşılmaktadır ki; Ali Kuşcu yalnız telih 
    eseriyle değil, talim ve irşadıyle devrini aşan bir bilgin olarak tanınmaktadır. 
    Öyle ki; telif eserlerinin dışında, torunu Mirim Çelebi, Hoca Sinan Paşa ve 
    Molla Lütfi (Sarı Lütfi) gibi astronomların da yetişmesine sebep olmuştur. Bu 
    bilginlerle beraber, Ali Kuşcu’yu eski astronominin en büyük bilginlerinden 
    birisi olarak belirtebiliriz.

    Cahit Arf
    (1910-1997)

    1910 yılında Selanik’te doğdu. Yüksek öğrenimini Fransa’da Ecole Normale 
    Superieure’de tamamladı (1932). Bir süre Galatasaray Lisesi’nde matematik 
    öğretmenliği yaptıktan sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde doçent 
    adayı olarak çalıştı. Doktorasını yapmak için Almanya’ya gitti. 1938 yılında 
    Göttingen Üniversitesi’nde doktorasını bitirdi. Yurda döndüğünde İstanbul 
    Üniversitesi Fen Fakültesi’nde profesör ve ordinaryus profersörlüğe yükseldi. 
    Burada 1962 yılına kadar çalıştı. Daha sonra Robert Koleji’nde Matematik 
    dersleri vermeye başladı.1964 yılında Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma 
    Kurumu (Tübitak) bilim kolu başkanı oldu.

    Daha sonra gittiği Amerika Birleşik Devletleri’nde araştırma ve incelemelerde 
    bulundu; Kaliforniya Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olarak görev yaptı. 
    1967 yılında yurda dönüşünde Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine 
    getirildi. 1980 yılında emekli oldu. Emekliye ayrıldıktan sonra TÜBİTAK’a bağlı 
    Gebze Araştırma Merkezi’nde görev aldı. 1985 ve 1989 yılları arasında Türk 
    Matematik Derneği başkanlığını yaptı.

    Arf İnönü Armağanı’nı (1948) ve Tübitak Bilim Ödülü’nü kazandı (1974). Cebir 
    ve Sayılar Teorisi üzerine uluslararası bir sempozyum 1990′da 3 ve 7 Eylül 
    tarihleri arasında Arf’in onuruna Silivri’de gerçekleştirilmiştir. Halkalar ve 
    Geometri üzerine ilk konferanslarda 1984′te İstanbul’da yapılmıştır. Arf, 
    matematikte geometri kavramı üzerine bir makale sunmuştur. Cahit Arf 1997 
    yılının Aralık ayında bir kalp rahatsızlığı nedeniyle aramızdan ayrıldı.

    Kerim Erim 
    (1894-1952)

    İstanbul Yüksek Mühendis mektebi’ni bitirdikten (1914) sonra Berlin 
    Üniversitesi’nde Albert Einstein’in yanında doktorasını yaptı (1919). Türkiye’ye 
    dönünce, bitirdiği okulda öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Üniversite 
    reformunu hazırlayan kurulda yer aldı. Yeni kurulan İstanbul Üniversitesi Fen 
    Fakültesi’nde analiz profesörü ve dekan olduğu gibi Yüksek Mühendis Mektebi’nde 
    de ders vermeye devam etti. Yüksek Mühendis Mektebi İstanbul Teknik 
    Üniversitesi’ne dönüştürülünce buradan ayrıldı ve yalnızca İstanbul 
    Üniversitesi’nde çalışmaya devam etti. Daha sonra burada ordinaryüs profesör 
    oldu. 1948 yılında Fen Fakültesi Dekanlığı’na getirildi.

    1940-1952 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’ne bağlı 
    Matematik Enstitüsü’nün başkanlığını yaptı. Türkiye’de yüksek matematik 
    öğretiminin yaygınlaşmasında ve çağdaş matematiğin yerleşmesinde etkin rol 
    oynadı. Mekaniğin matematik esaslara dayandırılmasına da öncülük etti. Matematik 
    ve fizik bilimlerinin felsefe ile olan ilişkileri üzerinde de çalışmalarda 
    bulunan Erim’in Almanca ve Türkçe yapıtları bulunmaktadır. Bunlardan bazıları 
    şunlardır:

    Nazari Hesap (1931), Mihanik (1934), Diferansiyel ve İntegral Hesap (1945), 
    Über die Traghe-its-formen eines modulsystems (Bir modül sisteminin süredurum 
    biçimleri üstüne – 1928)

    Ömer Hayyam
    (1048-1131)

    Asıl adı Giyaseddin Ebu’l Feth Bin İbrahim El Hayyam’dır. 18 Mayıs 1048′de 
    İranın Nişabur kentinde doğan Ömer Hayyam bir çadırcının oğluydu. Çadırcı 
    anlamına gelen soyadını babasının mesleğinden almıştır. Fakat o soyisminin çok 
    ötesinde işlere imza atmıştır. Daha yaşadığı dönemde İbn-i Sina’dan sonra 
    Doğu’nun yetiştirdiği en büyük bilgin olarak kabul ediliyordu. Tıp, fizik, 
    astronomi, cebir, geometri ve yüksek matematik alanlarında önemli çalışmaları 
    olan Ömer Hayyam için zamanın bütün bilgilerini bildiği söylenirdi. O herkesten 
    farklı olarak yaptığı çalışmaların çoğunu kaleme almadı, oysa O ismini çokça 
    duyduğumuz teoremlerin isimsiz kahramanıdır. Elde bulunan ender kayıtlara 
    dayanılarak Ömer Hayyam’ın çalışmaları şöyle sıralanabilir.

    Yazdığı bilimsel içerikli kitaplar arasında Cebir ve Geometri Üzerine, 
    Fiziksel Bilimler Alanında Bir Özet, Varlıkla İlgili Bilgi Özeti, Oluş ve 
    Görüşler, Bilgelikler Ölçüsü, Akıllar Bahçesi yer alır. En büyük eseri Cebir 
    Risalesi’dir. On bölümden oluşan bu kitabın dört bölümünde kübik denklemleri 
    incelemiş ve bu denklemleri sınıflandırmıştır. Matematik tarihinde ilk kez bu 
    sınıflandırmayı yapan kişidir. O cebiri, sayısal ve geometrik bilinmeyenlerin 
    belirlenmesini amaçlayan bilim olarak tanımlardı. Matematik bilgisi ve yeteneği 
    zamanın çok ötesinde olan Ömer Hayyam denklemlerle ilgili başarılı çalışmalar 
    yapmıştır. Nitekim, Hayyam 13 farklı 3. dereceden denklem tanımlamıştır. 
    Denklemleri çoğunlukla geometrik metod kullanarak çözmüştür ve bu çözümler 
    zekice seçilmiş konikler üzerine dayandırılmıştır. Bu kitabında iki koniğin 
    arakesitini kullanarak 3. dereceden her denklem tipi için köklerin bir geometrik 
    çizimi bulunduğunu belirtir ve bu köklerin varlık koşullarını tartışır.

    Bunun yanısıra Hayyam, binom açılımını da bulmuştur. Binom teoerimini ve bu 
    açılımdaki kat sayıları bulan ilk kişi olduğu düşünülmektedir. (Pascal üçgeni 
    diye bildiğimiz şey aslında bir Hayyam üçgenidir). Öğrenimi tamamlayan Ömer 
    Hayyam kendisine bugünlere kadar uzanacak bir ün kazandıran Cebir Risaliyesi’ni 
    ve Rubaiyat’ı Semerkant’ta kaleme almıştır. Dönemin üç ünlü ismi Nizamülmülk, 
    Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam bu şehirde bir araya gelmiştir. Dönemin hakanı 
    Melikşah, adı devlet düzeni anlamına gelen ve bu ada yakışır yaşayan veziri 
    Nizamül-mülk’e çok güvenirdi. Ömer Hayyam ile ilk kez Semerkant’ta tanışan Nizam 
    onu İsfahan’a davet eder. Orada buluştuklarında O’na devlet hülyasından bahseder 
    ve bu büyük hayalinin gerçekleşmesi için Hayyam’dan yardım ister. Fakat Hayyam 
    devlet işlerine karışmak istemez ve teklifini geri çevirir. 4 Aralık 1131′de 
    doğduğu yer olan Nişabur’ da fani dünyaya veda eder.

    Matrakçı Nasuh
    (Bilinmiyor-1553)

    Türk, minyatürcü. Ayrıca matematik ve tarih konularında kitaplar da yazmış 
    çok yönlü bir bilgindir. Doğum tarihi ve yeri bilinmiyor. Kâtip Çelebi ölüm 
    tarihi olarak 1533′ü vermekteyse de, bunun doğru olmadığı bugün kesinleşmiştir. 
    Çeşitli kaynaklarda onun 1547′den, 1551′den, 1553′ten sonra ölmüş olabileceği 
    ileri sürülmektedir. Yaşamı üstüne bilgi de yok denecek kadar azdır. Saraybosna 
    yakınlarında doğduğuna, dedesinin devşirme olduğuna ilişkin kesinleşmemiş 
    ipuçları vardır.

    Enderun’da okumuştur. Matrakçı ya da Matrakî adıyla anılması, lobotu andıran 
    sopalarla oynandığı ve eskrime benzeyen bir tür savaş oyunu olduğu bilinen 
    “matrak” oyununda çok usta olmasından ve belki de bu oyunun mucidi bulunmasından 
    ileri gelmektedir. Nasuh ayrıca çok usta bir silahşördü. Bu nedenle Silahî 
    adıyla da anılırdı. Türlü silah ve mızrak oyunlarındaki ustalığı nedeniyle 
    Osmanlı ülkesinde “üstad” ve “reis” olarak tanınması için 1530′da I. Süleyman 
    (Kanuni) tarafından verilmiş bir beratı da vardı. Çeşitli silahların nasıl 
    kullanılacağını ve dövüş yöntemlerini anlatan Tuhfetü’l-Guzât adlı bir kılavuz 
    kitap bile yazmıştı.

    Nasuh, özellikle geometri ve matematik alanlarında önemli bir bilim adamıydı. 
    Uzunluk ölçülerini gösteren cetveller hazırlamış ve bu konuda kendinden sonra 
    gelenlere önderlik etmiştir. Matematiğe ilişkin iki kitabı Cemâlü’l-Küttâb ve 
    Kemalü’l- Hisâb ile Umdetü’l-Hisâb’ı I. Selim (Yavuz) döneminde yazmış ve 
    padişaha adamıştır. Bu yapıtlardan sonuncusu uzun yıllar matematikçilerin 
    elkitabı olarak kullanılmıştır.

    Gelenbevi İsmail Efendi
    (1730-1790)

    1730 yılında şimdiki Manisa’nın Gelenbe kasabasında doğan Gelenbevi İsmail 
    Efendi, Osmanlı İmparatorluğu matematikçilerindendir. Asıl adı İsmail’dir. 
    Gelenbe kasabasında doğduğu için ikinci adı onun bu doğduğu kasabadan gelir. 
    Daha çok Gelenbevi adıyla ün kazanmıştır. Önce, kendi çevresindeki bilginlerden 
    ilk bilgilerini almıştır. Daha sonra, öğrenimini tamamlamak üzere İstanbul’a 
    gitmiştir. Burada, çok değerli ve kültürlü öğretmenlerden yararlanıp matematik 
    bilgisini oldukça ilerletmiştir. Müderrislik sınavına kazananarak 33 yaşında 
    müderris olmuştur. Bundan sonra kendisini tümüyle ilme verip çalışmalarına devam 
    etmiştir.

    Gelenbevi, eski yöntemle problem çözen son Osmanlı matematikçisidir. Sadrazam 
    Halil Hamit Paşa ve Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa’nın istekleri üzerine, 
    Kasımpaşa’da açılan Bahriye Mühendislik Okulu’na altmış kuruşla matematik 
    öğretmeni olarak atandı. Bu atama ona parasal yönden bir rahatlık getirdi. 
    Hakkında şöyle bir öykü anlatılır: ‘Bazı silahların hedefi vurmaması, padişah 
    III. Selim’i kızdırmış ve bunun üzerine Gelenbevi’yi huzuruna çağırarak ona 
    uyarıda bulunmuştur. Gelenbevi bunun üzerine hedefe olan uzaklıkları tahmin 
    ederek gerekli silahlardaki düzeltmeleri yapmış ve topların hedefi vurmalarını 
    sağlamıştır. Gelenbevi’nin bu başarısı padişahın dikkatini çekmiş ve padişah 
    tarafından ödüllendirilmiştir. Gelenbevi, Türkçe ve Arapça olmak üzere tam otuz 
    beş eser bırakmıştır. Türkiye’ye logaritmayı ilk sokan Gelenbevi İsmail 
    Efendi’dir.

    Salih Zeki Bey
    (1864-1921)

    1864 yılında İstanbul’da yoksul bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Babası 
    Boyabatlı Hasan Ağa, annesi Saniye Hanımdır. Anne ve babasının ölümü üzerine 
    ninesi tarafından on yaşındayken Darüşşafaka’ya verildi. 1882 yılında 
    Darüşşafaka’yı birincilikle bitirdi. Aynı yıl Posta ve Telgraf Nezareti Telgraf 
    Kalemi (Fen Şubesi)’ne memur olarak atandı. 1884 yılında Nezaretin Avrupa’da 
    uzman telgraf mühendisi ve fizikçi yetiştirme kararı üzerine birkaç arkadaşıyla 
    birlikte Paris’e gönderildi ve burada Politeknik Yüksekokulu’nda elektrik 
    mühendisliği öğrenimi gördü. 1887 yılında İstanbul’a döndü ve eski dairesinde 
    elektrik mühendisi ve müfettiş olarak çalıştı. Ek görev olarak Mekteb-i 
    Mülkiye’de (bugün Ankara Üniversitesi’ne bağlı Siyasal Bilgiler Fakültesi) fizik 
    ve kimya dersleri verdi (1889-1900). Bu arada Rasathane-i Amire müdürlüğünde ve 
    II. Meşrutiyetin ilanından (1908) sonra Maarif Nezareti Meclis-i Maarif 
    üyeliğinde bulundu. 1910’da Mekteb-i Sultani (bugün Galatasaray Lisesi) 
    müdürlüğüne atandı. 1912’de Maarif Nezareti müsteşarı, 1913’te Darülfünün-ı 
    Osmani (bugün İstanbul Üniversitesi) rektörü oldu. 1917’de rektörlükten 
    ayrıldıysa da üniversitedeki görevini Fen Şubesi (Fakültesi) Müderrisi 
    (Profesör) olarak sürdürdü. Ömrünün sonuna doğru aklî dengesini kaybetti ve 
    tedavi altındayken 1921 yılında Şişli’deki Fransız Hastanesi’nde öldü. Fatih 
    Camiinin bahçesine gömüldü.

    3 kez evlenmiş olan Salih Zeki, bu evliliklerden birini Halide Edip’le 
    (Adıvar) yapmış, ölümünden kısa bir süre önce ayrılmıştı. Salih Zeki, önde gelen 
    son dönem Osmanlı matematik bilginlerindendi. İkdam, Darüşşafaka ve İktisadiyat 
    gazeteleri ile Darülfünun dergisine sayısız katkıda bulundu. Dönemin ünlü 
    bilginleriyle matematik ve fen bilimleri konusunda yazılı tartışmalara girdi ve 
    bu konularda bir kısmı ders kitabı olmak üzere çok sayıda yapıt verdi.

    Yapıtları: Hendese (Geometri) [lise ders kitabı]; Hikmet-i Tabiiye (Fizik) 
    [lise ders kitabı]; Mebhas-ı Savt (Fonetik); Mebhas-ı Elektrik-i Miknatisi 
    (Elektro Magnetizma); Mebhas-ı Hararet-i Harekiye (Termodinamik); Mebhas-ı 
    Cazibeyi Umumiye (Genel Çekim); Mebhas-ı Elektrikiyet ve Şariyet (Elektrik ve 
    Kılcallık); Hesab-ı İhtimali (İhtimaller Hesabı); Mebhas-ı Hareket-i Seyalat 
    (Akışkanların Hareketi); Hendese-i Tahliliye (Analitik Geometri); Mebhas-ı 
    Nazariye-i Temevvücat (Dalga Teorisi); Heyet-i Riyaziye (Matematik Astronomi); 
    Kamus-u Riyaziyat (Matematik Ansiklopedisi); Asar-ı Bakiye (Ölmez Eserler). Son 
    iki yapıtın tamamı, ayrıca Henri Poincare’den çevirdiği dört kitap 
    basılmamıştır.

    Masatoşi Gündüz İkeda
    (1926-2003)

    Cebirsel sayılara katkılarıyla tanınan Japon asıllı Türk matematik bilgini. 
    1948′de Osaka Üniversitesi Matematik Bölümü’nü bitirdi. 1953′te doktor, 1955′te 
    de doçent unvanlarını aldı. 1957-59 arasında Almanya’da Hamburg Üniversitesi’nde 
    Helmuth Hasse’nin yanında araştırmalar yaptı. Hasse’nin önerisi üzerine 1960′ta 
    Türkiye’ye gelerek Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinde İstatistik dersleri vermeye 
    başladı. 1961′de aynı üniversitenin fen fakültesinde yabancı uzmanlığa atandı. 
    1964′te Türk uyruğuna geçerek, 1965′te doçent, 1966′da profesör oldu. 1968′de 
    Ege Üniversitesi’nin izniyle bir yıl süreyle çalışmak üzere Orta Doğu Teknik 
    Üniversitesi’ne gitti. İzninin bitiminde Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin 
    sürekli kadrosuna girdi. Çeşitli tarihlerde Hamburg, ABD’deki California ve 
    Ürdün’deki Yermuk üniversitelerinde konuk öğretim üyesi,1976′da Princeton’daki 
    Yüksek Araştırma Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalıştı. Türkiye Bilimsel ve 
    Teknik Araştırma Kurumu’nun (Tübitak) Temel Bilimler Araştırma Kurumunda yer 
    aldı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Pür Matematik Araştırma Ünitesi başkanlığı 
    yaptı. Cebir ve sayılar kuramına katkılarından dolayı 1979′da Tübitak Bilim 
    Ödülü’nü kazandı. Japonya’da bulunduğu dönemde halkalar kuramı ve grupların 
    matrisle gösterimi üzerine araştırmalar yapan İkeda, 1970′lerde cebirsel sayılar 
    kuramına yönelerek, rasyonel sayılar cisminin salt Galois grubunun 
    otomorfizimleri ve tümelliği konularında önemli çalışmalar gerçekleştirdi. Ünlü 
    matematik dergisi Crelle’s Journal’da yayımlanan bir çalışmasında Galois 
    grubunun çok özel bir yapıda olduğunu gösterdi.

    Ali Nesin
    (1956-)

    1956′da İstanbul’da doğdu. İlkokuldan sonra ortaokulu İstanbul’da Saint 
    Joseph Lisesi’nde, liseyi de İsviçre’nin Lozan kentinde tamamlayan Nesin 
    1977-1981 yılları arasında Paris VII Üniversitesi’nde matematik öğrenimi gördü. 
    Daha sonra ABD’de Yale Üniversitesi’nde matematiksel mantık ve cebir konularında 
    doktora yapan Ali Nesin, 1985-1986 arasında Kaliforniya Üniversitesi Berkeley 
    Kampusü’nde öğretim üyeliği yaptı. Türkiye’ye kısa dönem askerlik görevi için 
    geldiği sırada “orduyu isyana teşvik” iddiasıyla tutuklanarak yargılandı. 
    Yargılanma sonunda beraat ettiği halde pasaport verilmediği için işine dönemeyen 
    Nesin, sonunda yeniden passaport alarak yurtdışına gitti. 1987-1989 arasında 
    Notre Dame Üniversitesi’nde yardımcı doçent, ardından 1995′e kadar Kaliforniya 
    Üniversitesi Irvine Kampusü’nde doçent ve daha sonra profesör olarak görev 
    yaptı. 1993-1994 Öğretim Yılı’nı Bilkent Üniversitesi’nde misafir öğretim 
    görevlisi olarak geçirdi. 1995′te, babası Aziz Nesin’in ölümü üzerine yurda 
    kesin dönüş yaptı ve Nesin Vakfı yöneticiliğini üstlendi. Ayrıca Bilgi 
    Üniversitesi Matematik Bölümü Başkanı olan Ali Nesin iki çocuk sahibidir. Kasım 
    2004′den beri de Nesin Yayınevi genel yönetmenliğini yapmaktadır.

    Ali Nesin’in Matematik ve Korku, Matematik ve Doğa, Matematik ve Sonsuz, 
    Develerle Eşekler, Önermeler Mantığı adlı kitaplarının yanısıra çeşitli 
    dergilerde çıkmış bilimsel makaleleri ve İngilizce bir kitabı bulunmaktadır. 
    Matematiksel araştırma alanı “Morley mertebesi sonlu gruplar”dır. Aynı zamanda, 
    üç ayda bir yayımlanan, Matematik Dünyası adlı bir matematik dergisi 
    çıkarmaktadır.

    Matematik araştırmaları, bölüm başkanlığı ve Nesin Vakfı yöneticiliğinin yanı 
    sıra yağlıboya resim, desen ve portre çalışmaları da yapmaktadır.

    Yazı kaynağı : www.tayfunolcum.com

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap