Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    çırpınırdı karadeniz hikayesi

    1 ziyaretçi

    çırpınırdı karadeniz hikayesi bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Çırpınırdı Karadeniz sözleri: Çırpınırdı Karadeniz şarkısı hikayesi nedir? Çırpınırdı Karadeniz şiiri kimin?

    Çırpınırdı Karadeniz sözleri: Çırpınırdı Karadeniz şarkısı hikayesi nedir? Çırpınırdı Karadeniz şiiri kimin?

    Çırpınırdın Karadeniz şiirinin yazılış ve besteleniş hikayesi, Türkiye ve Azerbaycan dostluğunu gözler önüne seriyor. Şiirin geçmişi Osmanlı dönemine I. Dünya Savaşı'na kadar uzanıyor. Azerbaycanlı milli şair tarafından yazılan ve yine bir Azerbaycanlı besteci olan Üzeyir Hacıbeyli tarafından bestelenen Çırpınırdı Karadeniz şarkısı sözleri...

    Çırpınırdın Karadeniz şiiri, Gence'de 15 Kasım 1914'te Azerbaycan'ın milli şairi Ahmed Cevad tarafından yazıldı ve Azerbaycanlı ünlü besteci ve fikir adamı Üzeyir Hacıbeyli tarafından bestelendi.

    1914'de Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'na girmesini heyecanla takip eden Azerbaycan şairi Ahmet Cevat Hacıbeyli tarafından yazıldı.

    Şiir, Nuri Paşa'nın kumandasında Osmanlı askerlerinin Azerbaycan Türklerini, Ermeni ve Rus soykırımından kurtarmak için yaptığı fedakârlığa atfen Gence'de bestelenmiştir. 1937 de Stalin tarafından "Türk casusluğu ve Türklere yardım etme" suçlamasıyla kurşuna dizilen Azerbaycan şairi Ahmet Cevad'ın bu şiiri, bugün Türk topraklarında popüler olmuş şiirlerdendir.

    Ahmet Cevat, Ermeni mezalimine uğrayan Kars, Ardahan ve Oltu'ya "Bakü müslüman cemiyeti hayriyesi" adlı kuruluş kanalıyla gelmiş ve buradaki insanlara yardım etmiştir.

    Çırpınırdın Karadeniz

    Bakıp Türk'ün bayrağına

    Ah ölmeden bir görseydim

    Düşebilsem toprağına

    Sırmalar sarsam koluna

    İnciler dizsem yoluna

    Fırtınalar dursun yana

    Yol ver Türk'ün bayrağına

    Kafkaslardan aşacağız

    Türklüğe şan katacağız

    Türk'ün şanlı bayrağını

    Turan ele asacağız

    Azerbaycan bayrağını

    Karabağ'da asacağız.

    Yazı kaynağı : www.haberler.com

    Çırpınırdın Karadeniz şiirinin öyküsü

    Çırpınırdın Karadeniz şiirinin öyküsü

    Bu şiir, Nuri Paşa’nın kumandasında Osmanlı askerlerinin Azerbaycan Türklerini Ermeni ve Rus soykırımından kurtarmak için yaptığı fedakârlığa atfen bestelenmiştir. Gence de yazılmıştır.

    Birinci Dünya Savaşı’nda Ahmet Cevat, Türkiye’ye gelerek Çanakkale başta olmak üzere çeşitli cephelerde Türk düşmanlarıyla savaşmıştır. Ermeni mezalimine uğrayan Kars, Ardahan ve Oltu’ya “Bakü Müslüman Cemiyeti Hayriyesi” adlı kuruluş kanalıyla gelmiş ve uzun süre kalarak, yetimleri ve açları doyurmuş, giydirmiştir.

    Ahmet Cevat, o günlerde verdiği mülakatta şöyle diyor:

    Bizim Kars ve Ardahan’a gittiğimizden o kadar memnun oldular, o kadar sevindiler ki, gözlerimiz yaşardı. Hepsinin solgun dudağından boyasız bir tebessümle beraber şu sözleri işitiyorduk: “Hamdolsun Allah’a bizim de cana yananlık edenlerimiz varmış. İnsan ölürken de kardeşinin kucağında ölmelidir. Yaşasın kardeşlerimiz:” Bu sözler kardeş yardımına koşan Azerbaycan halkına minnettarlık, şükranlık cevabıydı,” demiştir.

    Bu büyük şair, 1937 de Stalin tarafından “Türk casusluğu ve Türklere yardım etme” suçlamasıyla, kurşuna dizilmiştir. Ondan sonraki yıllarda, yıllarca Deniz Hilali Sevdi, Hilal’de Denizi. Tabi uzaktan uzağa 70 yıl boyunca.

    Burada bu sayfada sizlere “Ahıska da Bir ermeni Gelin Sara” adlı kitabımdan bir sayfa aktarmak istiyorum. Bu büyük dedem Miralay Mürsel’in ve onun yeğeni Emrah’ın Ahmet Cevat’la yaşamış oldukları bir hatırattır.

    İçeri Şehir ya da eski Kale Şehir Bakü’de geçer hikâye.

    Epeyce yürüdükten sonra, çınar ağaçlarıyla gölgelenen bir meydana geldiler. Meydanın karşısında eski tarihi bir konak vardı. Emrah, “İşte bu bina dayı seni tanıştıracağım insanlar buradalar şu anda, haydi gidelim bizi bekliyorlar.” dedi.

    Emrah’la dayısı Mürsel, konağın kapısına gelir gelmez daha kapıyı vurmadan kapı açıldı. Ev sahibi, Emrah’ı öz kardeşi gibi sarılıp öptü. Mürsel’e baktı. “Bu efendiyi bir yerlerden tanıyorum ama şimdi çıkaramadım” dedi. “Hele buyurun içeri girin konuşur tanışırız.”

    Konuklar içeri girip ev sahibinin çalışma odasındaki sedirlere oturdular. Mürsel, “Ben sizi tanıyorum” dedi. “Kars’ta, Sarıkamış’ta, Ardahan’da Kardeş Kömeği Derneğinden. Ben o zaman yüzbaşıydım. Yüzbaşı Mürsel Ahıska’lı Hasan Ağa’nın oğlu.”

    Bu vefalı adam eski dostunu karşısında böyle görünce çok üzülmüştü. “Hey gidi seneler hey” dedi. “İnsanları nasılda değiştiriyor.” İki koca adamda ayağa kalktılar birbirlerine hasret kalmış küçük çocuklar gibi sarıldılar.

    Emrah, sevinçle ikisini seyrediyor, başını sağa sola sallıyordu. İçi mutlulukla dolmuştu. Orada bulunanların hepsi hayatlarının bir dönemini, topraklarını, sevdiklerini çok uzaklarda bırakmış, bezgin, yürekleri sızılı ve yorgunlardı. Yinede her şeye rağmen eski dostlar birbirlerini bulmanın heyecanı içinde sohbet ettiler, yemek yediler, kahvelerini içerken; ev sahibi Üzeyir Bey, bir kitaba uzandı. Arap harfleriyle basılmış bu antolojinin sayfalarından birinin arasına kalem koymuştu. Okumaya başladı. Okuduğu şiir, Azerbaycan’ın İstiklal Şairi Ahmet Cevat’ındı.

    Üzeyir Bey durdu. Kıtayı bir daha okudu. Kâğıda çizdiği resme baktı. Sonra piyanonun üstündeki resme baktı. Taşbasması resim ona Türkiye’den gönderilmişti. Hamidiye’nin resmiydi. Türklerin gururu gemi, Sivastopul’u bombalayan, Yunan Harp gemilerini bombalayan gemi… Odada bulunanlar merak etmişlerdi. Üzeyir Bey, büyülenmiş gibi neye bakıyordu? Herkes ayağa kalkmış piyanonun üstündeki resme bakmaya başlamışlardı.

    Üzeyir Bey konuklarına “Bugün 8 Eylül” dedi. “Türk Ordusu bir aydan fazladır harp ediyor. Ordularımız İzmir’e yaklaştı diye yazıyor gazeteler. Tanrım sen kötü gün gösterme, ordumuzu muzaffer eyle, kalemizi koru” diye dua etti. Hep bir ağızdan amin dediler.

    Üzeyir Bey ayaktayken piyanonun tuşlarına bastı. Bir segâh nağme üstünde parmaklarını dolaştırdı. Sonra oturdu. Gözünü Hamidiye’den ayırmadan tuşlarda parmaklarını gezdirmeye başladı. Yüreğinden gelen coşkuyla Ahmet Cevat’ın mısralarını söylüyor nağmesini çalıyordu. Misafirler büyülenmiş gibi dinliyorlardı. Birden odanın kapısı tıklandı. Çalıp söylemeyi kesti. Gelen yabancı değildi. Can dostu arkadaşıydı. Yeni gelen dost misafir, oradakilerin buğulu gözlerini, titreyen dudaklarını görünce telaşlandı. Konukların ellerini sıkıp, hal hatır sorduktan sonra döndü merakla “Üstat ne oldu? İyi misin?” diye sordu.

    Üzeyir Bey, “Hiiç! Dostum iyim. Korkacak bir şey yok merak etme” dedi.

    Adam piyanonun başına geldi, notaya baktı, melodiyi içinden okudu, güfteyi görünce çok endişelendi. “Üstat böyle şeyler yazılır mı? Adamı sürerler, hapislerde çürütürler, belki de asarlar” dedi.

    “Evet! Dostum deliyim. Burada bulunanların hepsi de delidir. Vatanının, milletinin, namusunun delisi,” dedi. Bu cevabı alan misafir, odadakilere şöyle bir baktı. Hepsi gözlerini yere indirdiler. Cebinden çıkardığı, kırmızı boncuk üzerine ay yıldız işlemeli tespihini öptü.

    “Eh öyleyse ben de deliyim! Çal”

    Üzeyir Bey, bu şiiri bestelediğinden beri hayatının hiçbir döneminde böyle çalıp söylememişti bu eseri. Odadakiler de katılmıştı hep bir ağızdan üç dört kez çaldılar söylediler. Neredeyse sabah olmak üzereydi. Hiç birinin gözüne uyku girmiyordu. Türk Ordusu Yunan’ı önüne katmış kovalıyordu. İzmir’in kurtuluşu an meselesiydi.

    O sabah bir ara konağın önündeki meydanda bir hareketlenme olduğunu fark ettiler. Topluluk gittikçe kalabalıklaşıyor ve evin önüne doğru geliyordu. Halk bağırıyordu. Camı açıp dinlediler.

    ”Üz-ze-yir Beyyy! Gözümüz aydııınnnn!” Üzeyir Bey telaşlanmıştı. “Ne oldu? Niye bağırıyorsunuz sabahın bu saatinde?”

    Kalabalık, hep bir ağızdan haykırdı. “Telgraf geldi, ordumuz galabe geldi! Türk Süvarileri, İzmir’e girmiş, Yunan askeri kaçıyor! Onlar kovalıyorlar!”

    Odada bulunanların hepsi sevinç ve coşkuyla birbirlerini kutladılar, sarıldılar, kiminin gözleri dolmuş, elini yüreğinin üstüne koymuş, sevinç çırpıntılarını dinliyor. Kimisi de göz yaşlarını koyuvermişti.

    Üzeyir Bey piyanonun başına geçti, bir daha çaldı hep bir ağızdan okumaya başladılar. Dağ pınarlarının sesi gibi bir ses yayıldı odaya. Bu sadece bir türkü değildi, geceyi yaran ışık gibiydi. Yükselen notaların her biri yüreklere dokunuyordu. Mürsel, daha önce hiçbir şeyden ve hiçbir kimseden bu kadar etkilenmemişti. Bu adamın önünde diz çökmek, eline sarılıp öpmek istiyordu. Ama durdu, yanaklarından dökülen yaşları bastırmaya çalıştı. Emrah anlamıştı dayısının ne yapmak istediğini. Eğildi Üzeyir Beyin ellerine sarıldı ve öptü. Dayısına baktı. Mürsel memnun oldum der gibi gözlerini kırptı yeğenine. Onları bu derece etkileyen eser şuydu:

    Çırpınırdın Karadeniz bakıp Türkün Bayrağına

                                            Ah diyerdim heç ölmezdim düşebilsem ayağına
                                            Ayrı düşmüş dost elinden yıllar var ki çarpar sinem
                                            Vefalıdır geldi giden yol ver Türk’ün bayrağına

                                            İnciler dök gel yoluna sırmalar diz sağ soluna
                                            Fırtınalar dursun yana selam Türk’ün bayrağına
                                            Hamidiye ve Türk kanı hiç birinin bitmez şanı
                                            Kazbek olsun ilk kurbanı selam Türk’ün bayrağına

                                            Dost elinden esen yeller bana şiir selam söyler
                                            Olsun bizim bütün eller kurban Türk’ün bayrağına

    Hepsi birden eski, yeni birçok türkü ve marş hatırlayıp söylüyor yorulmak nedir bilmiyorlardı. Herkes eğleniyordu herkes sevinçliydi. Hepside çevrelerindeki bütün insanların en yakınları olduğuna yürekten inanıyordu. Başka türlü nasıl olabilirdi ki?

    Yazı kaynağı : www.yeniakit.com.tr

    Türk Yurdu Dergisi

    Türk Yurdu Dergisi

    Türk Dünyası Şehitlerine ve Turan Yazgan’a ithaf edilmiştir.

            Soğuk Savaş devri “dış Türkler” ya da “esir Türkler”, her anıldığında, Türk milliyetçilerinin yaptıkları, toplantı ve merasimlerde, istek parçalarının başında ilk hatıra gelen ve hem hüzün hem de insanı coşturan “Çırpınırdın Karadeniz, Bakıp Türk’ün Bayrağına” adlı şiir, dinleyicilerin çoğu tarafından, yazarı ve bestecisi pek bilinmeyen ve aradan bir asır geçse de unutulmaz şahsiyetlerin arasına girmiş olan, Ahmet Cevat ile Şiir’in bestecisi, Üzeyir Hacıbeyli’yi, yeni nesillerin de tanımasını istedik.

             

             

            Ahmed Cavad’ın ismi bilhassa ismiyle birlikte hatırlanan “Çırpınırdın Karadeniz, Bakıp Türk’ün Bayrağına”, isimli şiir’iyle yaşamaktadır. Yazarın hayatı ve diğer eserleri ile bestecisi hakkında, Türk ve Azerbaycan matbuatında yapmış olduğumuz araştırmalardan kısaca söz etmek istiyoruz.

             

             

            Şiirin sözleri, 15 Kasım 1914 senesinde Osmanlı’nın 1. Cihan Savaşı’nda iştirakini büyük bir heyecanla izleyen Azerbaycan’ın milli şairi Ahmed Cevad tarafından yazılmıştır. 1918 yılının başlarında ünlü Azerbaycan bestecisi ve fikir adamı Üzeyir Hacıbeyli tarafından, Nuri Paşa komutasındaki Türk ordusunun Azerbaycan Türklerini soykırımdan kurtarmak amacıyla Azerbaycan’a gönderilmesi nedeni ile bestelenmiştir. Eser şiir şeklinde ilk kez 1919 senesinde Ahmed Cevad’ın ikinci şiir kitabı olan “Dalga”’da çıkmıştır. Şiirin el yazması, Ahmed Cevad, Bolşevikler tarafından hapse atıldığı zaman, şairin bu şiir ve diğer eserlerinin, el yazmalarıyla birlikte el konulduğu, sonrasında ise yakıldığı kuvvetle tahmin edilmektedir.

             

             

            Eserin Üzeyir Hacıbeyli Beyin el yazısı ile yazılmış notası da bulunmamaktadır. “Çırpınırdın Karadeniz”’in notasının 1918 senesinde bestecisinin evi Ermeniler tarafından yakıldığı zaman veya Azerbaycan Halk Cumhuriyeti dağıldıktan sonra Hacıbeyli İran’a zorunlu muhaceret ettiği dönemde kaybolduğu ifade edilmektedir.

             

            Hazırda kullanılan nota ise 1990 yılında İstanbul Teknik Üniversitesinden Prof. Dr. Süleyman Şenel, tarafından Üzeyir Hacıbeyli ev müzesine takdim edilmiştir. “Çırpınırdın Karadeniz” eseri 1920 yılından sonra Azerbaycan’da ilk kez 10 Mart 1992 yılında Ahmed Cevad’ın Cumhuriyet sarayında düzenlenen 100 yıllık jübile gecesinde seslendirilmiştir.

             

             

            Çırpınırdı Karadeniz, Şiirinin Yazarı Ahmed Cevad (1892–1937)

            

            Azerbaycan Milli Şairi/Fikir Adamı

             

             

            Ahmet Cevad (Cavad Ahundzade) 5 Mayıs 1892’de Gence yakınlarındaki Şamhor bölgesinin Seyfeli köyünde doğdu. Ahund olan dedesi Güney Azerbaycan göçmeniydi. Babası Mehmet Ali, köy içerisinde molla olarak tanınsa da din adamı değildi. Okur-yazar ve kültürlü olması nedeniyle onu böyle çağırırlardı.

             

             

            Altı yaşında babasını kaybetti. Annesi ile birlikte Gence şehrinde yaşayan üvey kardeşlerinin yanına gitti. Onların maddi desteği ile 1906’da, Gence’de Şah Abbas mescidi bünyesindeki medreseye girdi. İlk tahsilini köy okulunda, molla medrese’de alan ve 7 yaşındayken Kur’an okumayı başaran Ahmed Cevad, medresenin de en kabiliyetli talebelerinden biri olarak öne çıktı. Medresede Arap, Fars ve Rus dillerini öğrendi. Yabancı diller dışında tarih ve edebiyatla ilgilendi. İlk şiirlerini de medresede okuduğu yıllarda yazdı. Hocası, tenkitçi ve edebiyat tarihçisi Abdullah Sur (1883–1912)’un değerli tavsiyelerini aldı.

             

             

            Bazı kaynaklarda Ahmed Cevad’ın medreseyi bitirdiği 1912’de, Balkan Savaşı sırasında İstanbul’da teşkil edilen, Kafkas gönüllü kıtası içinde Trakya cephesinde savaştığı bildirilir. Çok genç olmasına rağmen, XX. yüzyıl başlarında Azeri şairler içinde Türkçülüğü ilk defa terennüm eden, Türk milliyetçiliği fikrini ortaya atanlardan biri de Ahmed Cevad’dır.

             

             

            1913’te öğretmen olarak çalışmaya başlar. 1915–1916 yılları arasında Gürcistan’ın başkenti Batum’da yaşar. Buranın ileri gelen zengin ailelerinden Süleyman Bey Recanizade’nin kızı Şükrüye hanımla evlenir. Aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı sırasında, kendi memleketlerinde Ermeni ve Rus zulmüne uğramış Türklere yardımda bulunur.

             

             

            1920’de Azerbaycan’ın Bolşevik Rusya tarafından işgalinden sonra Ahmed Cevad için zor ve meşakkatli, tahkirler ve takiplerle dolu bir hayat başlar. 1923 sonlarına doğru gizli polis-Çeka tarafından tutuklansa da bir müddet sonra suçluluğu ispatlanamadığından serbest bırakılır. Lakin gizli takipler hayatının sonuna kadar devam eder.

             

             

            1922’de üniversitelere dâhil olma imkânı bulan işçi fakültesini, 1925’te ise Ali Pedegoloji Enstitüsü’nü bitirir. 1924–1926 yılları arasında Bakü’de Edebiyat Cemiyeti’nin başkanlığını yapar. 1925 yılından itibaren ise “İnkılâp ve Medeniyet” dergisinin mes’ul müdürlüğü görevinde bulunur. 1927–1934 yılları arasında Bakü ve Gence’deki yüksek okullarda ve enstitülerde Azeri Türkçesi ve Edebiyat öğretmeni olarak görev yapar.

             

             

            1935’te yeniden Bakü’ye döner ve Azerneşre (Azerbaycan Devlet Neşriyat Kuruluşu)’de işe başlar. 1936 yılı sonlarına doğru, Türkiye’ye hayranlık duyması ve Türkiye matbuatında şiirlerinin yayımlanması nedeniyle görevinden alınır. 1931’den beri açık şekilde devam eden takip ve suçlamalar, gazeteler vasıtasıyla yayılan karalama ve iftiralar dozunu daha da artırır.

             

             

            Ahmed Cevad 1937’de karşı-devrimci faaliyette ve Pantürkizm gibi sahte ve uydurma suçlamalarla tutuklanır ve askeri mahkemenin kararıyla idam cezasına mahkûm edilir. 1937 sonlarında şair, kurşuna dizilir.

             

             

            Ahmed Cevad’ın şair kişiliği, onun 1920 Bolşevik ihtilaline kadar yazdığı şiirlerde kendisini göstermektedir. 1920–1936 yılları arasında şair, devamlı ve sıkı bir kontrol altında olduğundan; onun her yeni şiirinde, her mısrasında siyasi bir renk, siyasi bir mana ve ifade aranırdı. Hatta duygusal ve kederli şiirleri bile onun yeni rejime muhalefetinin sembolü olarak değerlendirilirdi. Bolşevik rejiminin baskısıyla pişmanlık ve itiraflara zorlanan şair, bazen kendi düşünce ve fikirlerine aykırı nazımlar yazmak zorunda kalmıştır. Mesela birkaç mısrasını örnek aldığımız “Moskova” (1930) şiiri gibi;

             

             

            Men bu günkü görüş’ten evveller çok uzağdım,

            Bilmedim, Moskova’ya düşman gözüyle bakdım

            Uyarak gençliğimde Müsavatın sözüne,

            Yıllar boyu göz yumdum hakikatin özüne

            

             

            Azerbaycan’ın istiklaline yalnız şiirleri ile değil, kişisel mücadelesiyle de katılan Ahmed Cevad, 1918’de Türk ordusunun saflarında Bakü’ye gelir, hürriyet ve özgürlüğüne kavuşmuş Azerbaycan’ı, Müslüman dünyasında ilk cumhuriyet olan Azerbaycan Cumhuriyeti’ni öven ateşli şiirler yazar. Bütün varlığıyla Türkçülük, Çağdaşlık ve Müslümanlık temeli üzerinde oluşmaya başlayan yeni, milli kültür hayatına katılır. 1916’da “Koşma”, 1919’da “Dalga” adlı şiir kitapları yayımlanır. Uzun yıllar ilk ve orta dereceli okullarda öğretmenlik yapar. Daha çok lirik şiirler yazan şair, şiirlerinde halkın hayatını ve tabiatı konu almıştır. Yapılan araştırmalara göre, “Sesli Kız” ve “Kür”, adlı iki şiir kitabı daha vardır. Ayrıca başka dillerden çevirilerde yapmıştır. Ömer Hayyam’ın Rubaileri, Şota Rustavelli’nin “Pelenk Derisi Giymiş Pehlivan” adlı eserleri, onun kalemiyle Azeri Türkçesine kazandırılmıştır.

             

             

            1955’de SSCB Baş Savcısı, şaire karşı ileri sürülen ithamların asılsız olduğunu belirtti ve Ahmed Cevad’a ölümünden sonra beraat kararı verdi. Suçsuzluğu geç de olsa anlaşılmış, Sovyet Rusya tarafından itibarı 1955 yılında iade edilmiştir. Şiirleri, kitap halinde Türkiye’de yayımlanan ilk XX. yüzyıl Azerbaycan şairlerinden biridir.

             

             

            Eserleri:

            

             

            Koşma, Şiirler Mecmuası, 1916 Bakü. Dalga, Şiirler Mecmuası, 1919 Bakü. Ölümünden sonra yayımlanan Şiirler 1958 Bakü, yayım tarihleri bilinmemekle beraber, Ömer Hayyam’ın Rubaileri, Şota Rustavelli’nin “Pelenk Derisi Giymiş Pehlivan” adlı eserleri ile “Sesli Kız” ve “Kür”, adlı iki şiir kitabı daha vardır. Ayrıca “Ne Gördümse”, “Gök Böl” ve “Ben Olaydım” Çırpınırdın Karadeniz, eserleri şiir şeklinde ilk kez 1919 yılında Ahmed Cevad’ın ikinci şiir kitabı olan “Dalga” da çıkmıştır. Azerbaycan Milli Marşı’nın da aynı zamanda müellifidir. Şiirlerinde ağırlıklı olarak romantizm hâkimdir. (Horttan, Yaralı Kuş, Tan Yıldızı, Yazık, Akşamlar), Sovyetler döneminde yazmış olduğu, Biz Kardeş Değil miyiz? Pamuk Destanı, Bir Mayıs Bayramı, Göy, (mavi), Göl, Bayram, Ben Olaydım, Gürcistan şiirlerinde modern hayat ve vatanperverlik gibi temalar işlenmiştir. Şekspir’in “Othello” eserini, Puşkin’in şiirlerini Azerbaycan diline tercüme etmiştir. Şiirin el yazması nüshaları, Ahmed Cevad, Bolşevikler tarafından hapse atıldığı zaman, şairin diğer eserlerinin el yazmaları ile birlikte el konulduğu ve yakıldığı tahmin edilmektedir.

             

            

            1. Dünya Savaşı sırasında Rus işgaline uğrayan Türkiye topraklarında “Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi” ve “Kardeş Yardımı Kömeği” vasıtasıyla Anadolu Türklerine yapmış olduğu yardım faaliyetlerinde ve 1917 tarihlerinde Kardeş Yardımı Kömeği dergisinin yazı kadrosunda görev alan şahsiyetlerden biri de Ahmed Cevad’tır. Şimdiye kadar hakkında birkaç önemli ilmi çalışma yapılmış olsa da bu konu yeteri kadar incelenmiş ve aydınlatılmış değildir.

             

            

            Çırpınırdın Karadeniz Şiirinin Bestecisi Üzeyir Hacıbeyli (1885–1948)

            

            Azerbaycan Milli Şairi/Gazeteci-Yazar ve Kültür Tarihçisi, Opera ve Dram Yazarı, Müzikolog

            

             

            1885 yılında dünyaya gelen Üzeyir Hacıbeyli, Azerbaycan profesyonel müzik sanatının kurucusudur. Azerbaycan milli marşını da besteleyen sanatkâr; 20. yüzyıl Azeri müziğinin büyük klasiği, Türk-Müslüman dünyasında ilk operanın müellifi, gazeteci-yazar ve drama yazarı ve kültür tarihçisidir. 19 Eylül 1885’te Ağcabedi kasabasında doğdu. Babası Ebdülhüseyin Bey asilzade olmakla beraber bir devlet memuruydu. Şuşa’nın ileri gelen ailelerinden biri olduğundan ilk eğitimini Şuşa’da gördü. Burada önce molla mektebine, daha sonra Rus okuluna devam etti. 1899-1904’te Gürcistan’ın Gori şehrindeki öğretmen okulunda tahsiline devam etti. Daha küçük yaşlarda şiir ve musikiyle ilgilendi, Gori’de okurken Rus dilini ve edebiyatını mükemmel öğrenmenin yanı sıra, müzik sahasında da dikkat çekecek derecede ilerlemişti. Özellikle de skripka çalmayı öğrenmiş, ayrıca nota bilgisine sahip olmuştu.

             

            

             

            Gori öğretmen okulunu bitirdikten sonra, 1904–1905 Azerbaycan’ın Cebrail ilinin Hadrut köyünde öğretmen olarak çalıştı. 1905’in sonlarına doğru milli gazete ve dergi çalışmalarına katılmak, kendisini gazetecilik alanında yetiştirmek için Bakü’ye döndü. Burada saadet okulunda öğretmen olarak işe başladı ve aynı zamanda “Hayat” gazetesinde tercüman olarak da görev aldı. 1906-1907’de ise “Matbuatta İstifade Olunan Siyasi, Hukuki, İktisadi ve Askeri Sözlerinin Lügati” eserini yayınladı. 22 Ocak 1908’de, bütün Şark’ta, Türk-İslam dünyasının ilk operası olan “Leylâ ve Mecnun” operasını sahneye koydu. Besteci bu eserin librettosunu da Fuzuli’nin aynı adı taşıyan mesnevisinden aldı. Bu ilk milli opera, Azerbaycan’ın kültür hayatında oldukça önemli bir hadisedir. 1909’da, tanınmış Rus yazarı Nikolai Gogol’un doğumunun 100. yılı kutlanırken, Üzeyir Hacıbeyli onun meşhur “Şinel” (Palto) eserini Azeri Türkçesine çevirmiş ve yayımlatmıştır. 1907-1910’da ise “İkbal”, “Yeni İkbal” gazetelerine, ayrıca “Molla Nasreddin” dergisine “Filankes” mahlasıyla “Oradan-Buradan” genel başlığı ile makale ve fıkralar yazdı.

             

             

            Kısa bir süre “Yeni İkbal” gazetesinin başyazarlığını da yaptı. Üzeyir Hacıbeyli, 1910–1915 arası faal gazetecilikten bir ölçüde uzaklaşarak, bütün zamanını müzik alanına yöneltti. Bu yıllarda bir taraftan müzik eğitimini tamamlamaya, müzik eğitimini çağdaş seviyeye yükseltmeye ve dünya müziğinin klasik örneklerini öğrenmeye, bir taraftan ise yeni eserler ortaya koymaya çabalıyordu. Üzeyir Hacıbeyli, 1911’de Moskova’ya giderek Rusya Müzik Cemiyeti’nin organize ettiği kursa katıldı. 1915’de ise Petersburg Konservatuarı’na girmiş ise de Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması nedeniyle buradaki müzik eğitimini yarıda bırakmıştır.

             

             

            Gazetecilik faaliyeti ve yüksek müzik tahsili alanının yanında, Azerbaycan milli müziğini, yeni türler ve eserlerle zenginleştirerek; 1909’da “Er ve Arvad”, 1910’da “O Olmasın, Bu Olsun” (diğer adı “Meşedi İbad”), 1913’te “Arşın Mal Alan” müzikli komedilerini, 1909’da “Şeyh Senan”, 1910’da “Rüstem ve Söhrab”, 1912’de “Şah Abbas ve Hurşidbanu”, “Aslı ve Kerem”, 1915’te “Leyla ve Harun” opera ve piyeslerini yazar. Bu eserlerin hepsinin librettosunun yazarı da Üzeyir Hacıbeyli’dir. Bu eserleriyle, yalnız milli müzik sanatını değil, aynı zamanda Azerbaycan milli dram sanatını da bir açıdan zenginleştirmiştir. Bu eserlerin hepsi de yazıldığı dönemde sahneye konulmuş ve büyük ilgiyle karşılanmıştır. Eserleri dünyada altmış dile çevrilmiş ve büyük ilgi görmüştür.

             

             

            Üzeyir Hacıbeyli 1915’te gazetecilik faaliyetine yeniden dönerek, besteci olan kardeşi Zülfikar Hacıbeyli ve gazeteci Ceyhun Hacıbeyli ile birlikte, Hacıbeyli kardeşlerin müzik cemiyetini kurarak, sadece Azerbaycan’ın değil, bütün Kafkasya’nın Orta Asya ve İran’ın müzik hayatında büyük yeniliklere ve hizmetlere imza atmıştır.

             

             

            1918’de Bakü’de Ermeni soykırımının şiddetlendiği bir devirde, geçici olarak İran’a gitmek zorunda kalmış, ama Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurulması haberini alınca vatana dönmüş ve Cumhuriyet’in resmi yayın organı olan “Azerbaycan” gazetesinin başyazarlığına atanmıştır. Üzeyir Hacıbeyli’nin, bu gazete de yayımlanmış ateşli, ihtiraslı, vatanseverlik ve milliyetçilik duyguları ile dolu yazıları, o dönemde milli hislerin ve vatan sevgisinin uyandırılmasına büyük etkisi olmuş, aynı zamanda tarih sahnesine yeni çıkmış genç cumhuriyetin fikir ve düşüncelerini, amaç ve isteklerini ortaya koymuştur.

             

             

            Azerbaycan’daki 1920 Bolşevik devriminden sonra, “İnce Sanat İşleri İdaresi”nin müzik bölümü başkanlığına getirilmiştir. 1921’de Bakü’de, Azerbaycan Devlet Türk Müziği Mektebi’ni kurmuştur. 1928–1929 ve daha sonra ise 1938–1948 yıllarında Azerbaycan Devlet Konservatuarı’nın rektörü olmuştur. 1940 yılında profesör olmuş, 1945’te ise yeni kurulan Azerbaycan Bilimler Akademisi’nin akademik üyesi seçilmiştir. 1938’de, SSCB Halk Artisti fahri ünvanı almıştır. Sovyet döneminde Üzeyir Hacıbeyli, müzik teorisi ile daha fazla ilgilenmiş, “Azerbaycan Halk Müziğinin Esasları” adlı temel eserini yazıp yayımlatmıştır.

             

            

            Üzeyir Hacıbeyli, 23 Kasım 1948’de Bakü’de vefat etmiş ve on binlerce kişinin katıldığı bir matem merasimiyle Bakü’nün “Hiyaban” devlet mezarlığında toprağa verilmiştir.

             

            

            Üzeyir Hacıbeyli, XX. yüzyıl Azerbaycan kültürüne yalnız büyük bir besteci olarak değil, aynı zamanda etkili bir gazeteci-yazar sıfatıyla girmiş, onun çok sayıdaki makale ve fıkraları, müzikli komedileri, asrın başlarındaki Azeri Türkü’nün hayatını, geçimini, istek ve arzularını, problemlerini ortaya koymuş, aynı zamanda bu problemlerin çözülmesi yolunda onlara manevi destek olmuştur.

             

            

            Eserleri:

            

            

            Üzeyir Hacıbeyli, Azerbaycan profesyonel müzik sanatının kurucusudur. Azerbaycan Milli Marşı’nı da besteleyen sanatkâr; “Şeyh Sanan” (1909), “Rüstem ve Zöhrab” (1910), “Şah Abbas ve Hurşid Banu” (1912), “Aslı ve Kerem” (1912), “Harun ve Leyla” (1915) adlı operalarını ve “Karı ve Koca” (1909–1910), “O Olmazsa Bu Olsun/Meşhedi İbad” (1910–1911) ve “Arşın Mal Alan” (1913), “Leyla ve Mecnun”, Ceyhun Hacıbeyli ile birlikte,”Halk Müziğinin Esasları”, “Azerbaycan’ın Müziği ve Sanatı Hakkında” adlı eserleri yayımlanmıştır.

             

             

            2011’de doğumunun 125. yılı Türk dünyasında, görkemli bir şekilde kutlanan Üzeyir Hacıbeyli, Türk dünyasının ve Doğu’nun ilk opera eseri olan “Leyla ve Mecnun”u 12 Ocak 1908 yılında besteledi. Olgunluk döneminin en önemli şaheseri olarak kabul edilen “Köroğlu” operası ise 1937 yılında Bakü’de sergilenmiştir.

             

             

            Sonuç

            

            

            Dünyamız, olağanüstü hızlı değişimlerin yaşandığı bir dönemden geçmektedir. Türkiye ve Türk dünyası bu hızlı değişimlerden en çok etkilenen ülke ve toplumlardan biri olmuştur.

             

             

            Yıllar yılı iletişim kuramadığımız, ortak tarih ve kültürel değerlere sahip olduğumuz kardeş ülkelerle buluşmanın, tanışmanın mutluluğunu yaşıyoruz, yaşamaktayız. Yüzyıllarca ayrı coğrafyalarda yaşamalarına karşın, birbirlerini unutmayan karşılaştıklarında birbirlerini anlamakta güçlük çekmeyen ve sevgi ile kucaklaşan Türk topluluklarının, ortak dilleri ve kültürel değerleri sayesinde aralarındaki zoraki ayrılık, yerini ebedi dostluk bağlarına bırakmıştır.

             

             

            İnsanların birbirlerini daha iyi tanımaları, daha iyi anlamaları ancak birbirlerinin kültürleri hakkında bilgi sahibi olmaları ile mümkündür. Demirperde nedeniyle ve rejim farklılığından dolayı aynı soydan gelen insanların kültürel birlikteliği kesintiye uğramıştır. Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarının 20’nci yılında, arzu edilen seviyede olmasa da dilde, fikirde, işte birlik, ortaya konulan arzu ve irade, bizi yeniden şevk ve heyecana sevk etmiştir. Ortaya konan çalışma ve sarf edilen gayretler, Türkiye ve Türk Cumhuriyetlerinde hazırlanan antoloji ve edebiyat ürünleri incelendiğinde, çok uzun yıllar birbirlerinden kopuk olmalarına rağmen Türk dünyasındaki insanların acılarının, sevinçlerinin, beklentilerinin ortak duygu ve düşüncelerde aynı çaba içerisinde oldukları görülmektedir.

             

             

            Geçmişte Türk toplulukları farklı coğrafyalarda olmalarına rağmen, sevinçte, kederde ve hüzünde, bu hüznün en güzel örneklerinden biri de “Çırpınırdın Karadeniz, Bakıp Türk’ün Bayrağına”, Marşı’dır.

             

            

            Bu konulardaki bilgi eksikliklerini ortadan kaldırmak, Türkiye ve Azerbaycan halkının birbirlerine karşı sevgilerini ve muhabbetlerini bir kez daha vurgulamak son derece önemlidir. Bu onurlu duruşu tarihin tozlu raflarından alıp günümüzün idrakine sunmak, o zor günlerde hiçbir fedakârlıktan kaçınmadan maddi, manevi ve moral değerleri ve yardımların hemen her türlüsünü yapan bu insanları minnetle ve şükranla yâd etmek insanlığımızın bir gereğidir. Türklük için çekilen acıları ve sıkıntıları kendine ar addetmiş bu çilekeş insanların yaptıkları hizmetleri ve duydukları sevgi ile heyecanı bugün de devam ettirmeye çalışmak, onlara saygı borcumuzun en azından bu şekilde ödeme gayretinde olmak vicdani bir görev ve ödevdir. Bu bağlamda; karşılıksız ve her zaman daim olan kardeşlik ruhunu dünya var oldukça devam ettirilmesi ve yeni nesillere aktarılması her birimizin üzerine düşen tarihi, bir görevdir.

             

             

            Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu çalışmamızı yeni nesillerin istifadesine sunmaktaki amacımız; iki kardeş devlet arasındaki dostluk ve kardeşlik ilişkilerinin, aynı zamanda hem hüzün hem de neşeli zamanlarımızda bizi heyecanlandıran bu eseri meydana getiren değerli insanlara, şükran ve minnet duygularımızı ifade etmektir.

             

             

            Ahmed Cevad’ın hayatı, şiirleri ve makalelerinin tam bir tespiti yapılamamıştır. Bu tespit için ayrıca bir çalışma gerektiği ortadadır. Ancak kendisi, şiirleri ve makalelerinin araştırılması ve bir kaynakta toplanması yeni nesillere tanıtılması gereken bir kalem ve fikir adamı olduğu muhakkaktır ve bu yazımızın hedefi ve maksadı, buna işaretten ibarettir.

             

             

            Çırpınırdın Karadeniz

            

            

            Çırpınırdın Karadeniz,

            Bakıp Türk’ün bayrağına 

            “Ah” deyerdin, hiç ölmezdim,

            Düşebilsem ayağına.

            Ayrı düşmüş dost elinden,

            Yıllar var ki, çarpar sinem,

            Vefalıdır, geldi giden,

            Yol ver Türk’ün bayrağına.

            

            

            İnciler dök gel yoluna,

            Sırmalar düz sağ, soluna

            Fırtınalar dursun yana

            Selam Türk’ün bayrağına.

                                                  

                             

            Hamidiye o Türk kanı

            Hiç birinin bitmez şanı

            Kazbek olsun ilk kurbanı,

            Selam Türk’ün bayrağına.

            

            

            Dost elinden esen yeller,

            Bana şiir, selam söyler

            Olsun bizim bütün eller,

            Kurban Türk’ün bayrağına

                                                              15 Aralık 1914, Gence/Azerbaycan

            

            

    Yazı kaynağı : www.turkyurdu.com.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap