Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    biz insanı en güzel şekilde yarattık ne anlama gelir

    1ziyaretçi

    biz insanı en güzel şekilde yarattık ne anlama gelir bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Biz İnsanı En Güzel Biçimde Yarattık Ayeti

    Biz İnsanı En Güzel Biçimde Yarattık Ayeti

    Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

    “İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

    İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

    Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

    Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

    Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

    Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

    Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

    İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

    İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.

    Yazı kaynağı : www.islamveihsan.com

    biz insanı en güzel biçimde yarattık

    En güzel şekilde yarattık - Dinimiz İslam

    Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde, şüphesiz ki biz insanı en güzel bir şekilde yarattık, mealinde ifadeler var; ama dünyada birçok özürlü insanlar var, bunu nasıl açıklamalıyız?

    Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde, şüphesiz ki biz insanı en güzel bir şekilde yarattık, mealinde ifadeler var; ama dünyada birçok özürlü insanlar var, bunu nasıl açıklamalıyız?

    Değerli kardeşimiz,

    Âlemlerin Rabbi,

    buyuruyor. Ve insan, bu üstün yaratılışıyla, nice güzelliklerin tohumunu saklıyor. Anlamağa, inanmağa, amel etmeğe, sevmeğe, şefkat etmeğe, feyiz almağa aday. Peygamberlik bu ulvî mahiyetten çıkıyor. Evliya asfiya bu mahiyetin meyveleri. Âlimler, ârifler, muttakiler, sâlihler, cömert simalar, âdil hükümdarlar hep bu ulvî mahiyetin değişik sahalardaki farklı meyveleri.

    Ahsen-i takvim, Türkçemize “en güzel şekilde yaratılmış olma” şeklinde tercüme ediliyor ve bundan, çoğu kez, insanın sima ve beden güzelliği anlaşılıyor. Halbuki, insan denilince öncelikle insan ruhu anlaşılmalıdır. Beden o misafirin kaldığı bir hanedir. Misafirin şerefi haneye de aksetmiş, onun mükemmelliği sebebiyle hanede mükemmel olmuştur. O halde ahsen-i takvim, insan mahiyetinin diğer bütün mahiyetlerden üstünlüğünü ifade eder.

    Nur Külliyatı'nda,

    denilerek, büyük bir hakikat dersi verilir. Demek ki, insan ahsen-i takvim ile ifade edilen bir elmas mahiyetinde yaratılmış. Kendisini rıza çizgisinden, istikamet hattından dışarı çıkarırsa, ceza alarak aşağıların aşağısına atılıyor. Bu çöküş “kömür” olmakla sembolize edilmiş.

    Bilim adamlarımızın ifadelerine göre, elmasla kömürün temel taşları aynı, yani ikisi de karbondur. Sadece kristalleşme şekilleri farklı. İşte bu farklılıktan birbirine zıt iki mahiyet doğuyor. Aynı harflerle farklı kelimelerin yazılabilmesi gibi, aynı insan mahiyetinden de, birbirine zıt meyveler çıkabiliyor:

    Bu misâle göre:

    Ahsen-i takvim, “En güzeli yazabilecek kıvamda, kabiliyette yaratılmış olma.”
    Alâ-yı illiyyîn, “Bunu başarabilenlerin ulaştıkları yüksek makam.”
    Esfel-i safilîn, ise “Yanlış yazanların düştükleri aşağılık ve çöküş” demek oluyor.

    İnsanın ruhu en mükemmel şekilde yaratılmıştır. Bedendeki özürler ise bu dünyaya münhasırdır. Ahirette bu insanlara mükemmel bir beden giydirilerek cennete gönderilecektir.

    Varlıklar, Allah’ın sonsuz kudretini, ilmini ve diğer sıfatlarını göstermektedir. İmtihana katılamamış olanların bu açıdan varlıkları önemlidir.

    Her eser sahibi kendi eserini önce kendisi temaşa eder ve sanatını kendisi takdir eder. Sonra da başkalarına göstererek onların takdir ve tebriklerini alır. Misal de hata olmasın, Allah Teala Hazretleri yarattığı her mahlukunu, yazdığı her mektubu önce Kendisi Zatına uygun olarak temaşa etmektedir. Ayrıca bu eserini ve sanatını diğer şuurlu varlıklara da göstermektedir.

    Bu açıdan İslamiyetten haberi olmayan insanlar da özürlü insanlar da aynı şekilde boşuna yaratılmamıştır.

    "Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca" ifadeleri de bize her sanatkarın, her ustanın ruh halini yansıtır. Demek ki insana bu duyguyu veren Allah da kendi sanatını görmek ve göstermek istiyor.

    Yine "Malumdur ki, her bir cemal sahibi, kendi hünerini teşhir ve ilan etmekle nazar-ı dikkati celb etmek ister ve sever." Ve hüneri gizli kalmış bir güzel hakikat ve güzel bir mana, meydana çıkmak ve müşterileri bulmak ister ve sever.

    İşte İslamiyetten haberi olmadığı için sorumlu olmayan o insanlar, büyük bir sanat eseridir. Bu yönüyle onun Yaratıcısı o sanatını kendine layık mukaddes ve münezzeh olarak temaşa ediyor, seyrediyor. Ayrıca melaike gibi şuurlu varlılara da seyrettiriyor.

    Diğer taraftan her varlığın iki yönü vardır. Biri yaratıcıya diğeri ise yaratılana bakar. Var olmak yaratılan hakkında tam bir rahmettir. Zira varlık mutlak hayırdır. Yaratılan her şey, bu varlık nimetini tadıyor. Çünkü yoklukla mukayese ettiğimizde var olmanın bir rahmet olduğu muhakkaktır.

    Allah'ın, sonsuz nimetlerinden bir tanesi de hidayettir. Bu nimetin verilmemesi, varlık nimetini anlamsız kılmaz. Camit olan bir taşın dahi varlığı yokluğuna tercih edildiği için, sadece var olması bile büyük bir nimettir. İslamiyetten haberi olmayan bir insana hidayet nimeti tattırılmasa bile, Allah'ın ona varlık mimetini, hayat nimetini, yaşama nimetini tattırmak için onu yaratması hikmet ve rahmetin gereğidir. Zira o insanın vücudu, hücreleri kafir olmadığı için yine lisanı halle Rablerine ibadet edeceklerdir. Nitekim bütün hayvanların ibadetleri de böyle değil midir? Bir çiçeğin, bir hayvanın varlığını gereksiz görmüyorsak, İslamiyetten haberi olmadığı için hidayeti bulamasa dahi bir insanın da yaratılışını anlamsız görmemek gerekir.

    Hayvanların, bitkilerin varlık nimetinin dışında, insanlara ve diğer varlıklara faydası vardır, onlara hizmet ediyorlar denebilir. Bunun için de Fâtır-ı Hakîm: "İnanmayan insanları dünyanın imârâtı için halk etmiştir. Mü'min kullarına ihsan ettiği nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyasî yapmıştır." denilebilir.

    Bilim ve teknoloji sahasında insanlığa hizmet etmek için iman etmek şart değildir. Nitekim nice bilimsel ve teknik buluşlar kafirlerin elleriyle insanlığın hizmetine sunulmuştur. Kısacası insanın yaratılışının tek gayesi, bilinçli bir hidayet değildir. Elbette insanın yaratılışının en önemli gayesi imandır. Ancak o gaye tahakkuk etmeyecek diye, insanın yaratılmasının diğer gayeleri yok olmayacaktır ve yaratılmasına engel değildir.

    Bununla beraber, çocuklar gibi, Allah’ın bu insanları imtihana tabi tutmadan, hayatta çektikleri çeşitli sıkıntıları değerlendirmeye alarak, onları cennete alması onun sonsuz rahmetini göstermekten başka bir şey değildir.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet

    Yazı kaynağı : sorularlaislamiyet.com

    "Biz insanı en güzel biçimde yarattık!"

    İşte o bölüm...

    ''Biz gerçekten insanı en güzel biçimde yarattık, [Tin, 95/4.] ''Allah size şekil verdi ve şeklinizi en güzel yaptı, [3Teğâbün, 64/3.] O Allah yarattığı her şeyi güzel yapandır, [Sâd, 32/7.] Sonra insanı şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrâk organları yarattı[Secde, 32/9.] ve Biz insana iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi? [Beled, 90/8-9.]'' anlamındaki âyetler Allah''ın insan-ları en güzel ve en mükemmel biçimde yarattığını ifade etmektedir.

    Kur''ân''da görme, işitme, konuşma, ortopedik ve zihin-sel engelliler ile hastalıktan söz edilmektedir (a''mâ (çoğulu umy), ekmeh, esam (çoğulu, sum), ebkem (çoğulu, bükm), a''rac, ebras, merîd, sefîh ve mecnun). Hastalık, işitme, görme, konuşma ve anlama engelliliği ile ilgili âyetlerin büyük ço-ğunluğu mecâzi anlamdadır.

    1. Görme Engelliler

    Görme engelliliği, Kur''ân''da 28 âyette geçmektedir. Bunlardan sadece 10''u fiziksel anlamda olup 6''sı dünya hayatı, 4''ü de âhiret hayatı ile ilgilidir.

    ENGELLİLERE KİŞİSEL BİLGİLER

    a) Dünya Bağlamında Görme Engelliler

    Dünya hayatındaki engellilik ile ilgili âyetlerin bir kısmı hakiki bir kısmı da mecâzî anlamdadır.

    1. Hakîki Anlamda Görme Engelliler

    Hakîki anlamda körlük, gözlerin görme özelliğini kay-betmesidir. Altı âyette hakiki anlamda görme engellilerden söz edilmektedir. Bunlardan biri Allah''ın insanların fizikî yapılarına engelli veya sağlıklı oluşlarına göre değil, Allah ve Peygambere, iman ve itaate yönelmelerine göre itibar etmesi bağlamında, biri benzetme bağlamında, ikisi en-gellilere dînî görevlerde ruhsat ve kolaylık bildirme bağ-lamında, ikisi de Hz. İsa''nın Allah''ın izniyle körleri iyileş-tirmesi bağlamında zikredilmiştir.

    1. Sorumluluk Bağlamında; İslam, insanları ancak güçleri nispetinde sorumlu tutar. [Bakara, 2/284.] Dolayı-sıyla görme özürlü insanlar dînî görevlerle ilgili olarak an-cak güçlerinin yettiği şeylerden sorumludurlar. Allah yo-lunda cihat yapma ve savaşa katılma ile ilgili olarak, ''Köre güçlük yoktur.'' [Nur, 24/61. Fetih, 48/17.] buyurulmakta-dır. Bu âyet, ortopedik özürlülerin savaşa katılma zorun-luluğunun olmadığını ifade etmektedir.

    2. Benzetme Bağlamında; Bir olgu olarak gören ile görmeyen bir değildir. A''mâ, evrendeki varlıkları göremez-ken, gözleri sağlıklı olan insan görebilmektedir. Bu açıdan aralarında fark vardır. İşte Allah, inkâr edip isyan edenler ile iman edip sâlih amel işleyenleri kör ve sağır ile işiten ve gören insanlara benzetmektedir: Bu iki zümrenin durumu kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların durumları hiç birbirlerine denk olur mu? Hâlâ düşünmez misiniz? [Hûd, 11/24.] Bu âyette, sadece bir durum tespiti ve benzetme yapılmaktadır, yoksa görme ve işitme engel-liler yerilip aşağılanmamaktadır. Böyle bir şeyi Allah hak-kında düşünmek bile mümkün değildir.

    3. Değer Verme Bağlamında; Allah''a ve Peygambere yönelen görme özürlü insan, inkâr edip isyan eden zengin ve itibarlı insandan daha değerlidir. Bu husus, Abese sure-sinin ilk on iki âyetinde açıkça bildirilmektedir. Âlemlere rahmet, bütün insanlara peygamber, örnek, uyarıcı ve müj-deci olarak gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.) Mekke''nin ileri gelenlerini dine davet ile meşgul olması se-bebiyle bir a''ma ile ilgilenmediği için uyarılmıştır: Kendi-sine o a''mâ geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü, yüz çevirdi. (Ey Peygamberim!) Ne bilirsin belki o a''ma temizlenip arınacak; yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek, kendisini muhtaç hissetmeyene gelince sen ona yöneliyor, onun sesine kulak veriyorsun, (istemiyorsa) onun temizlenmesinden sana ne, ama sana Allah''a derin bir saygı ile korku içinde koşarak geleni bıra-kıp ondan gaflet ediyorsun; hayır böyle yapma, çünkü bu (Kur''ân sureleri) bir öğüttür, dileyen ondan öğüt alır. Pey-gamber efendimiz (a.s.), Mekke''nin zengin ve ileri gelen-lerinden Ebu Cehil (Amr ibn Hişâm), Ümeyye ibn Ebî Ha-lef, Abbâs İbn Abdülmuttalib ve Utbe ibn Ebî Rebî''a ile özel bir görüşme yapar, bunları İslam''a davet eder. İslam''ın güç-lenmesi açısından bu kimselerin Müslüman olmalarını çok arzu eder. Peygamberimiz Ümeyye ibn Halef ile konuşur-ken Fihr oğullarından Abdullah ibn Ümmi Mektum adında görme özürlü biri gelir ve Peygamberimizden kendisine Kur''ân''dan bir âyet okumasını ister. ''Ey Allah''ın Peygam-beri! Allah''ın sana öğrettiklerinden bana öğret'' der. Peygam-berimiz (a.s.), sözünün kesilmesinden hoşlanmaz, yüzünü ekşitir, ondan yüz çevirir ve diğerlerine döner. Peygamberi-miz sözünü bitirip kalkacağı sırada vahiy gelir, Abese sure-sinin konu ile ilgili âyetleri iner. Peygamber efendimiz (a.s.), bu olaydan sonra Abdullah ibn Ümmi Mektum''a ikram et-miş, onunla konuşmuş, hatırını ve bir ihtiyacının olup ol-madığını sorarak onunla ilgilenmiştir. Âtike b. Abdullah''tan doğan Abdullah ibn Ümmi Mektum, Peygamberimizin (a.s.) eşi Hz. Hatice''nin dayısının oğludur. Medine''ye ilk hicret edenlerden biridir. Peygamberimiz ile birlikte iki savaşa katılmıştır. Peygamberimiz çeşitli vesilelerle kendisini 13 defa Medine''de yerine vekil bırakmıştır. Cemaate imam-lık yapmıştır. Peygamberimizin (a.s.) müezzinlerinden bi-ridir. Enes b. Malik kendisini Kadisiye Savaşında elinde si-yah bir bayrak ve zırhlı olarak gördüğünü söylemiştir. Bu savaşta şehit olduğu rivayeti vardır. [Taberî, Abdullah ibn Cerîr. Câmiu''l-Beyân An Te''vîli Âyi''l-Kur''ân, XV, 30/50-52. Beyrut, 1988. Yazır, VIII, 5570-5571.]

    4. Tedavi Bağlamında; Kur''ân''da iki âyette Hz. İsa''nın Allah''ın izni ile doğuştan körleri (ekmeh) iyileştir-diği ve Yakub (a.s.)''ın kör olan gözlerinin iyileştiği bildiril-mektedir.

    ''Körü ve alacayı iyileştiririm. [Al-i İmrân] Yine be-nim iznimle sen doğuştan körü ve alacayı iyileştiriyordun. [Mâide, 5/110]

    Yakup (a.s.), oğlu Yusuf için döktüğü göz yaşlarından dolayı gözlerini kaybetmiş, Yusuf''un gömleğini yüzüne sür-mek suretiyle gözleri açılmıştır. Bu olay Kur''an''da şöyle an-latılmaktadır: ''Üzüntüden iki gözüne ak düştü, acısını içinde saklıyordu'', [Yusuf, 12/84.] ''(Yusuf kardeşlerine) bu göm-

    leğimi götürün, babamın yüzüne koyun ki gözleri açılsın dedi… '', [Yusuf, 13/93.] ''Müjdeci gelip gömleği Yakub''un yüzüne koyunca gözleri açılıverdi''[Yusuf, 12/96.]

    2. Mecâzî Anlamda Görme Engelliler

    Mecâzî anlamda körlük, gözlerin varlıkları görememesi değil, insanın gerçekleri görememesi yani ''kalp körlüğü''dür. Yüce Allah, kalbi/aklı/zihni, gözleri, kulakları ve dili sadece eşyayı değil aynı zamanda gerçekleri anlasın, görsün, duy-sun ve konuşsun diye yaratmıştır. Allah sizi annelerinizin ka-rınlarından hiçbir şey bilmezken çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi, [Nahl, 16/78.] Yer yü-zünde gezip dolaşmadılar mı ki düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Çünkü gerçekte (kafadaki) gözler değil, gö-ğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur[Hac, 22/46.] an-lamındaki âyetler bu gerçeği ifade etmektedir.

    Yüce Allah, gerçekleri anlamayan kalp, gerçekleri gör-meyen göz ve gerçekleri işitmeyen kulak sahiplerini sapık ve cehennemlik insanlar olarak nitelemektedir: Yemin ol-sun ki cinler ve insanlardan kalpleri olup da bunlarla anla-mayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen bir çok insanı cehennem için var et-tik. İşte bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağıdadır-lar, işte bunlar gafillerin ta kendileridir [A''râf, 7/179] anla-mındaki âyet bunun delilidir.

    Yüce Allah bu anlamda gözleri olduğu halde gerçekleri göremeyenleri ''hakiki körler'' olarak nitelendirmesi oldukça anlamlıdır. Kur''ân''a baktığımız zaman bu anlamda kafir, müşrik ve münafıklara a''ma denildiğini görmekteyiz.

    1. Kâfir: Hiç gören ile görmeyen bir olur mu?, [En''âm, 6/50.] ''Kör ile gören bir olmaz, [Fâtır, 35/19-20.] Kör ile gö-ren, İman edip sâlih amel işleyenler ile kötü amel işleyenler bir değildir[Mümin, 40/58.] anlamındaki âyetlerde geçen kör ile gören mecazi anlamda olup bununla kastedilen, kâfir ile mümin veya cahil ile âlim veya Allah ile put veya gâfil ile gerçeği gören insandır. [Beydâvî, V,.]

    ''İnkâr edenleri İmana çağıran (Peygamber) ile inkâr edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duy-mayan hayvanlara seslenen (çoban) ile hayvanların du-rumu gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bun-dan dolayı anlamazlar. [Bakara, 2/171.]

    2. Müşrik: Kör ile gören bir olur? [Ra''d, 13/16.] an-lamındaki âyette geçen kör ile görenden maksat Allah''a or-tak koşan müşrik ile Allah''ı bir tek ilah kabul eden mümin-dir. [Beydâvî, III, 482.]

    3. Münâfık: Münâfıklar, sağırdırlar, kördürler, dil-sizdirler. [Bakara, 2/18.]

    Gerçeklere gözlerini kapamış olan kâfir, müşrik ve mü-nafıklar, gözlerini ve gönlünü Allah''a ve peygambere aç-madıkça ilâhî hakîkatleri anlayıp göremezler. Yüce Allah, Peygamberine şöyle seslenmektedir: Sen körleri sapık-lıklarından vazgeçirip yola getiremezsin, [Neml, 27/81. Rum, 30/53.] Körlere, hele gerçeği görmüyorlarsa sen mi doğru yolu göstereceksin?, [Yunus, 10/43] Körleri ve apa-çık bir sapıklık içinde olanları sen mi doğru yola iletecek-sin?. [Zuhruf, 43/40, ]

    ''Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse (onu bilemeyen) kör gibi olur mu? (Bunu) ancak akıl sahipleri anlar'' [Ra''d, 13/19. bk. Neml 27/66; A''râf, 7/64.] anlamındaki âyette geçen kör kelimesi, âlemlerin Rabbinden indirilen Kur''ân''ın hak olduğunu bilen kimsenin zıddı ola-rak kullanılmıştır. Kur''ân''ın hak olduğunu bilenler, kafirler gibi kör, sağır ve dilsiz olmazlar. O Rahman''ın kulları, ken-dilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara kör ve sağır kesilmezler. [Fürkân, 25/73]

    ''Kim bu dünyada kör olursa o âhirette de kördür, yo-lunu daha da şaşırmıştır [İsrâ, 17/72.] anlamındaki âyette geçen kör'' (a''mâ) kelimesi de mecâzî anlamda olup kalp gözü kör olan, dünyada Allah''ın gücünü, nimetlerini, varlı-ğına işaret eden delileri ve doğru yolu göremeyen, Allah''a ve Peygamberine iman etmeyen kimse anlamındadır. [Taberî, IX, 10/128; Kurtubî. , Muhammed b. Ahmed, el-Câmi'' Li Ahkâmi''l-Kur''ân, , X, 298. Beyrut, 1967 Beydâvî, IV, 56. Ya-zır, V, 3192.] Kurana göre inanan bir a''ma mümin inanma-yan ama gözleri gören kafirden daha üstündür!

    Görüldüğü gibi âyetlerdeki a''mâ kelimeleri çoğunlukla mecâzî anlamdaki körlüğü yani kalp körlüğünü ifade etmek-tedir. Bu kelimenin kök anlamında bu mana vardır. [Raüğıb el-Isfehânî, el-Müfredat fî Garîbi''l-Kur''ân, a-m-y maddesi. Mısır, tarihsiz.] Kur''ân''da fiil şekli de bu anlamda kullanıl-mıştır: Rabbinizden size gerçekleri gösteren deliller gel-miştir. Kim gerçeği görürse (ebsara) kendi yararına, kim de gerçeği görmezse (''amiye) kendi zararınadır'' [En''âm, 6/104. bk. Mâide, 5/71; Hûd, 11/28; Kasas, 28/66; Hac, 22/46; Fussilet, 41/17; Muhammed, 47/23.] anlamındaki âyeti örnek olarak zikredebiliriz.

    Kur''ân''da sapıklık anlamında a''mâ, doğru yolu bulma anlamında hüdâ kavramının zıddı olarak da kullanılmıştır. [Fussilet, 41/44.] Peygamberi yalanlayıp inkâr eden Nuh kavmine[A''râf, 7/64.] ve âhireti inkâr eden Mekkeli müş-

    riklere [Neml 27/66.] körler (''amûn) denilmiştir.

    Kafirler niçin gerçekleri göremezler? Göremezler çünkü imana yanaşmazlar, inkarda diretirler, bu yüzden gözleri mühürlenmiş, gözlerinin üzerine perde çekilmiştir: Kafir-ler, Allah''ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği (tabe''a) kimselerdir, [Nahl, 16/108.] Kafirlerin gözleri üze-rinde de bir perde (ğışâve) vardır, [Bakara, 2/7.] Münafık-lar, Allah''ın kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimseler-dir [Muhammed, 47/23]. Kur''ân, inanmayanlara karşı bir körlüktür (''ama). [Fussilet, 41/44.] Onlar, Kur''ân''ın güzel-liklerini, hikmetlerini ve inceliklerini göremezler.

    b) Âhiret Bağlamında Görme Engelliler

    Kur''ân''da 4 âyette âhirette görme engellilerden söz edilmektedir.

    ''Kim bu dünyada kör olursa o âhirette de kördür[İsrâ, 17/72.] anlamındaki âyette geçen âhirette körlük; cen-net nimetlerini görememek [Kurtubî, X, 298. Fîrûzâbâdî, Mecdü''ddîn Muhammed b. Ya''kûb,, Tenvîru''l-Mikbâs Min Tefsîrî İbn Abbas (Memûatün Mine''t-Tefâsîr), IV, 56. Bey-rut, tarihsiz.] ve kurtuluş yolunu bulamamaktır. [Beydâvî, IV, 56]

    ''Kim benim zikrimden (Kur''ân''dan) yüz çevirirse mut-laka ona dar bir geçim vardır ve onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz. O, Rabbim! Dünyada ben gören bir kimse idim, beni niçin kör olarak haşrettin'' der, [Tâhâ, 20/124-12.] Allah kimi doğru yola iletirse işte o doğru yolu bulmuştur. Kimi de sapıtırsa böyleleri için O''nun dışında dostlar bulamazsın. Onları kıyamet günü, körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüz üstü haşredeceğiz. Varacakları yer cehennemdir[İsrâ, 17/97.] anlamındaki âyetlerde geçen âhirette körlüğün hakiki mi mecazi mi olduğu konusunda Kur''ân yorumcuları ihtilaf etmişlerdir. Mecazi anlamda ol-duğunu söyleyenlere göre[Kehf, 18/53 âyetinde mücrim-lerin cehennemi, Fürkân, 25/12 ve Mülk 67/7 âyetlerinde cehennem ateşinin müthiş kaynamasını ve korkunç uğul-tusunu işitecekleri bildirilmektedir.] körlükten maksat; kendilerini sevindirecek şeyleri görememeleridir. Körlü-ğün hakiki anlamda olduğunu söyleyenlere göre ise kafir-ler, Mü''minûn suresinin 108. âyetindeki talimattan sonra kör sağır ve dilsiz olacaklardır. [Hâzin, IV, 73.]

    2. İşitme Engelliler

    Kur''ân''da işitme engelliler ile ilgili âyetlerin sayısı, görme engellilere göre daha azdır. İsim şekli (summ) 11 ayette geç-mektedir. Bu âyetlerden 10''u dünyada sağırlık, biri âhirette sağırlık ile ilgilidir. Dünyada sağırlık ile ilgili âyetlerin sa-dece biri hakiki, diğerleri mecazi anlamdadır.

    1. Hâkîki Anlamdaki Sağırlık; benzetme bağla-mında geçmektedir. Bir olgu olarak işiten ile işitmeyen bir değildir. Sağır insan sesleri duyamazken kulakları sağlıklı insan sesleri duyabilmektedir. Bu açıdan aralarında fark vardır. İşte Allah, inkâr edip isyan edenler ile iman edip sâlih amel işleyenleri kör ve sağır ile işiten ve gören insan-lara benzetmektedir: Bu iki zümrenin durumu kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların durumları hiç birbirlerine denk olur mu? Hâlâ düşünmez misiniz? [Hûd, 11/24.] Âyette, sadece bir durum tespiti ve benzetme ya-pılmaktadır, yoksa görme ve işitme engelliler yerilip aşa-ğılanmamaktadır.

    2. Mecâzî Anlamdaki Sağırlık; Allah ve peygam-berin çağrısını duymazlıktan gelmek, ilâhî gerçeklere ku-lak tıkamaktır. Kâfir, müşrik ve münafıklar, Kur''ân''da sağır olarak nite-lendirilmektedir: (Münafıklar), sağırdırlar, dilsizdirler, kör-dürler. Artık onlar hakka dönmezler. [Bakara, 2/18.] Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bundan dolayı anlamaz-lar, [Bakara, 2/171] Âyetlerimizi yalanlayanlar karanlıklar içerisindeki sağırlar ve dilsizlerdir. [En''âm, 6/39.]

    Görüldüğü gibi âyetlerde münafıklar ve âyetleri yalan-layan kâfirler, yerilme bağlamında körler ve sağırlar olarak nitelenmektedir. Hatta Allah bu tür insanların, canlıların en kötüleri olduğunu bildirmektedir: Şüphesiz yer yüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüleri akıllarını kul-lanmayan sağırlar, dilsizlerdir. [Enfâl, 8/22.]

    Kâfirler ilâhî gerçekleri duymazlar, çünkü inanmayan-ların kulaklarında bir ağırlık vardır, [Fussilet, 41/44.] in-karda diretmeleri sebebiyle Allah, onların kalplerini ve ku-laklarını mühürlemiştir. [Bakara, 2/7. bk. Nahl, 16/108.] Münafıklar, Allah''ın kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir. [Muhammed, 47/23.] Artık bu kimselerin kulaklarına hak söz girmez, Peygamber de onlara gerçeği duyuramaz, çünkü bunlar, akıllarını da kullanmazlar: Sa-ğırlara hele akıllarını da kullanmıyorlarsa gerçeği sen mi duyuracaksın?, [Yunus, 10/42. Zuhruf, 43/40.] Sen ölülere (hakkı) duyuramazsın, arkalarını dönüp kaçarlarken sağır-lara da çağrıyı (ilâhî daveti) duyuramazsın, [Neml, 27/80; Rum, 30/52] çünkü, sağırlar, uyarıldıkları vakit çağrıyı işit-mezler. [Enbiya, 21/45] Sen ancak âyetlerimize iman edip Müslüman olanlara duyurabilirsin[Neml, 27/81.] ve Onlar, kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, onlara kör ve sağır kesilmezler. [Fürkân, 25/73.]

    3. Ahirette sağırlık; Kur''ân''da bir âyette kâfirlerin âhirette sağır olarak haşredileceği bildirilmektedir: Onları kıyamet günü, körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüz üstü haşredeceğiz, varacakları yer cehennemdir. [İsrâ, 17/97.] Kur''ân''da kafirlerin kulaklarının duyması ile ilgili âyet bu-lunması [Mesela bk. Mülk, 67/7.] sebebiyle müfessirler, kâfirlerin ilk haşrolundukları andan kıyamet mevkiine ge-linceye kadar sağır olacakları veya kendilerini sevindi-recek sözleri işitemeyecekleri şeklinde sağırlığın hakiki veya mecâzî anlamda olabileceği görüşünü serdetmişler-dir. [Taberî, IX, 15/155-156.]

    3. Konuşma Engelliler

    Kur''ân''da beş âyette konuşma özürlülüğünden söz edil-mektedir. Bunlardan dördü dünya hayatı, biri âhiret hayatı ile ilgilidir. Dünya hayatı ile ilgili olan âyetlerden bir hâkîkî anlamda, diğerleri mecâzî anlamdadır.

    1. Hakîkî anlamda dilsizlik; benzetme bağlamında geçmektedir: Allah, (şöyle) iki adamı misal verdi: Onlar-dan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez, efendisine sa-dece bir yüktür. Nereye göndersen olumlu bir sonuç ala-maz. Bu, adalet ile emreden ve doğru yol üzere olan kimse ile eşit olur mu? [Nahl, 16/76.]

    2. Mecâzî anlamda dilsizlik; gerçekleri konuş-mayan, hak sözü söylemeyen kimsedir. Allah Kur''ân''da kâfir, müşrik ve münafık kimseleri dilsiz olarak nitele-mektedir: (Münafıklar), sağırdırlar, dilsizdirler, kördür-ler. Artık onlar hakka dönmezler'', [Bakara, 2/18] ''(İnkâr edenler), sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bundan do-layı anlamazlar, [Bakara, 2/171] Âyetlerimizi yalanla-yanlar karanlıklar içerisindeki sağırlar ve dilsizlerdir.

    [En''âm, 6/39.]

    3. Ahirette Dilsizlik; Kur''ân''da bir âyette kâfirlerin âhirette sağır olarak haşredileceği bildirilmektedir: Onları kıyamet günü, körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüz üstü haşredeceğiz, varacakları yer cehennemdir. [İsrâ, 17/97.]

    Yasin suresinin 65. âyetinde kıyamet günü Allah''ın kâfirlerin ağızlarını mühürleneceği, ellerinin konuşup ayak-larının şahitlik edeceği bildirilmektedir.

    İbn Abbâs, âhiret körlüğünü, kâfirlerin kendilerini se-vindirecek şeyleri görememeleri; dilsizliği, delil ile konuşa-mamaları; sağırlığı, kendilerini sevindirecek şeyleri duya-mamaları şeklinde yorumlamıştır. [Taberî, IX, 15/168.]

    4. Ortopedik Engelliler

    Kur''ân''da iki âyette ortopedik engellilerden söz edil-mektedir. Bu âyetler, yürüme engeli olan insanlara Allah yolunda cihada ve savaşa katılmamaları ile ilgilidir: Topala güçlük yoktur. [Nur, 24/61. Fetih, 48/17.]

    5. Zihinsel Engelliler

    İnsanın sahip olduğu en değerli nimet, akıl ve muha-keme nimetidir. Bu nimetin yitirilmesi en büyük kayıp ve en büyük engelliliktir. Kur''ân''da zihinsel engellilik fiziksel ve mecâzî anlamda kullanılmış, mecnûn ve sefîh kelime-leri ile ifade edilmiştir.

    Fiziksel Anlamda

    Kur''ân''da hakiki anlamda zihinsel engellilik iftira ve koruma bağlamında geçmektedir.

    a) İftira bağlamında. Mekkeli müşriklerin Peygam-ber efendimize, Firavun''un Mûsâ (a.s.)''a, Nuh kavminin

    Nuh (a.s.)''a ve diğer kavimlerin peygamberlerine deli di-yerek iftira etmeleri bağlamında geçmektedir:

    (Mekke müşrikleri), ''ey kendisine zikir (Kurân) indiri-len kimse! Sen mutlaka delisin'' dediler (Hıcr, 6. bk. Duhân, 15; Kalem, 51)

    ''Firavun, ''bu size gönderilen peygamberiniz, şüphe-siz delidir'' dedi (Şuarâ, 27. bk. Zâriyât, 39)

    ''(Nuh kavmi) kulumuzu yalanlayıp ''bu bir delidir'' de-diler'' (Kamer, 9. bk. Kalem, 2)

    ''Kavminin ileri gelenlerinden inkâr edenler, (Hud''a) şüphesiz biz seni zihinsel özürlü / akılsız olarak (sefâhet) görüyoruz. Biz senin yalancılardan biri olduğuna inanı-yoruz dediler. Hûd da onlar, ''ey kavmim! Bende akıl nok-sanlığı yok, fakat ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim'' dedi (A''râf, 66-67).

    ''İşte böyle, onlardan öncekilere hiçbir peygamber gel-memişti ki, ''o, bir büyücüdür'' veya ''o, bir delidir'' demiş olmasınlar'' (Zâriyât, 52).

    Peygamberlerin deli ve zihinsel özürlü olmaları müm-kün değildir, bu itham onlar için bir iftiradır. Nitekim yüce Allah, Peygamberimiz (a.s.) için;

    '' (Ey Muhammed!) Sen, öğüt ver, Rabbinin nimeti sa-yesinde sen bir kahinsin ne de bir deli'' (Tûr, 29).

    '' (Ey Kureyşliler!) Sizin arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir (Tekvir, 22) anlamındaki âyetlerle bunu red-detmiştir.

    Kur''ân''da zihinsel özürlülüğün ifade edildiği sefîh kav-ramı; dînî ve dünyevî işlerde akıl noksanlığından kaynakla-nan görüş ve muhakeme zayıflığı demektir. [Yazır, Hamdi,

    Hak Dîni Kur''ân Dili, I, 234.] Sefîh kimse zihinsel özürlülük nedeniyle aklın ve dînîn gereğinin aksine hareket eder. Bu-nun sebebi budalalık veya akıl noksanlığıdır.

    b) Koruma Bağlamında. Zihinsel özürlü kimse, özel-likle ticârî ve medenî iş ve işlemlerde yararına hareket ede-meyeceği için velinin onu koruyup kollaması emredilmek-tedir. Konu ile ilgili iki âyet vardır.

    Belli bir süreye kadar borçlananların, borçlanmayı yaz-malarıyla ilgili olarak; Eğer borçlu aklı ermeyen veya zayıf bir kimse ise yada yazdıramıyorsa velisi adaletle yazdırsın (Bakara, 282) denilmektedir.

    ''Allah''ın sizin için geçim kaynağı yaptığı mallarınızı aklı ermeyenlere (süfehâ'') vermeyin (Nisa, 5) Bu âyette aklı ermeyenler (süfehâ'') ile maksat mallarını saçıp savu-ran, gereği gibi harcayamayan kimselerdir. [Nesefî, II, 10.] Bunlar, rüştüne ermeyen ve muhakeme gücü gelişmemiş olan çocuklar olabileceği gibi kısıtlı, bunamış, depresyona ve bunalıma girmiş, doğuştan veya sonradan aklî meleke-sini yitirmiş zihinsel özürlü kimselerdir.

    Ayet, malını akıllıca kullanamayan zihinsel özürlüleri yerme bağlamında değil, akıllarının yetersizliği, yararlı ve zararlı olanı ayırt edebilme yetersizliği, malını muhafazada zayıflığı sebebiyle onları koruyup kollama bağlamında zik-redilmiştir.

    Mecâzî Anlamda

    Mecâzî anlamda zihinsel özürlülük, aklın ilâhî gerçek-leri anlamada kullanmamasıdır. Bu anlamda kâfir, müş-rik ve münafıklar, Kur''ân''da gerçekleri anlamayan insan-lar olarak nitelenmişlerdir. Cehennemlikler için, Onların kalpleri vardır fakat onlar kalpleriyle (gerçeği) anlamazlar (A''râf, 179) buyurulmuştur. Yüce Allah, kâfirlerin, hakkı anlamamaları, inkârda diretmeleri (Nisâ, 155; A''râf, 101; Yunus, 74) ve büyüklenmeleri (Mümin, 35) sebebiyle kalplerini mühürlemiştir, [108] bu yüzden gerçekleri an-lamaz ve bilemez (Tevbe, 87, 93, 127) hale gelmişlerdir. İnkâr, isyan ve günahları kalplerinin paslanıp kararma-sına (Mutaffifîn, 14) hastalıklı olmasına (Mâide, 52) ve katılaşmasına (Hac, 53. Mâide, 13) sebep olmuştur. Akıl-larını kullanmadıkları (Enfâl, 22) için zihinsel özürlü du-rumuna düşmüşlerdir.

    Kur''ân''da; kâfir, müşrik ve münafıklar (Bakara, 130, 142), buzağıya tapan Yahudiler (A''râf, 155) Allah''a ortak koşan cinler (Cîn 4), çocuklarını öldüren insanlar (En''âm, 140) zihinsel özürlüler ve akıllarını hayırda kullanmayan-lar (süfehâ'') olarak nitelenmişlerdir.

    Musa (a.s.), buzağıya tapanları kastederek yüce Allah''a şöyle dua etmiştir: Şimdi içimizden bir kısım akılsızların (süfehâ) işledikleri günahlar sebebiyle bizi helâk mı ede-ceksin?...'' (A''râf, 155).

    Engelliler Kuran''nın mesajını doğru an-laması önemlidir. Manevi iç dünyası za-

    yıf engellilere misyoner faaliyetleri ekseninde Kuran-ı Kerim''in mesajları saptırılarak yanlış anlatılmaya çalı-şılmaktadır. Bu tuzağa düşmemek adına ayrıca Allah''u Teala''nın mesajlarını almak için Kuran''ı Kerim meali bol bol okunmalıdır.

    Yazı kaynağı : www.yenisafak.com

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    hasta karşılama ve yönlendirme hangi bölümden alıyor

    1ziyaretçi

    hasta karşılama ve yönlendirme hangi bölümden alıyor bilgi90'dan bulabilirsiniz

    604 Hasta Karşılama ve Yönlendirme Görevlisi Alımı

    604 Hasta Karşılama ve Yönlendirme Görevlisi Alımı

    Sağlık Bakanlığı 604 hasta karşılama ve yönlendirme görevlisi alımı başvuruları başladı. 28 Kasım 2022 tarihli Resmi Gazete ve İŞKUR resmi sayfasından yayımlanan duyuruda, Sağlık Bakanlığı’na 30 bin sözleşmeli sağlık personeli, 1183 sözleşmeli personel ve11 bin 317 sürekli işçi alımıolmak üzere toplamla 42500 personel alımı yapılacağı kaydedildi.

    11 bin 317 sürekli işçi alımında, hasta karşılama ve yönlendirme görevlisi kadrosuna 604 kontenjan ayrıldı görülüyor. Başvurular 28 Kasım‘da İŞKUR resmi sayfası üzerinden başladı. İşlemler 2 Aralık 2022 tarihine kadar devam edecek. Hasta karşılama ve yönlendirme görevlisi alımına başvuracak adayların, belirlenen genel ve özel şartları dikkatle incelemesi gerekmektedir.

    En az ilkokul mezunu işçi ve sözleşmeli personel alımlarından anında haberdar olmak için Kariyer Bankası uygulamasını TIKLA ve ÜCRETSİZ İNDİR

    HASTA KARŞILAMA VE YÖNLENDİRME GÖREVLİSİ ALIMI BAŞVURU ŞARTLARI

    Sürekli işçi kadrolarına başvuran adayların aşağıdaki şartları taşımaları gerekmektedir;

    1- 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48 inci maddesinin birinci fıkrasının (A) bendinin (1), (4), (6) ve (7) numaralı alt bentlerinde belirtilen şartlar ile Kamu Kurum ve Kuruluşlarına İşçi Alınmasında Uygulanacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 4 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan şartları taşımak. (Yabancı uyruklu adaylar tercih yapamayacaktır.)

    2- Kamu kurum ve kuruluşlarının özel kanunlarında yer alan özel şartları taşımak.

    3- Başvuru tarihinin son günü itibarıyla 18 yaşını tamamlamış olmak. 

    4- Başvuru tarihinin ilk günü itibarıyla 40 yaşını doldurmamış olmak (28/11/1982 ve daha sonraki doğumlular başvuru yapabilecektir).

    5- Başvurulan meslek için belirlenen bir okuldan (bölümden/programdan) son başvuru tarihi itibarıyla mezun olmak ve istenilen diğer belgelere son başvuru tarihi itibarıyla sahip olmak.

    6- Görevini devamlı yapmasına engel akıl hastalığı bulunmadığını belgelemek (Atanmaya hak kazanan adaylardan istenecektir).

    7- İşe göndermede öncelik hakkına sahip olan adaylardan anılan Yönetmeliğin 5 inci maddesinin birinci fıkrasında belirtilen öncelikli durumlarını gösterir belgeye sahip olmak.

    8- 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu hükümleri gereğince arşiv araştırması sonucuna göre atama işlemi yönünden bir engeli bulunmamak.

    HASTA KARŞILAMA VE YÖNLENDİRME GÖREVLİSİ ALIMI ÖZEL ŞARTLARI

    ORTAÖĞRETİM KURUMLARININ HALKLA İLİŞKİLER VE ORGANİZASYON HİZMETLERİ ALANI VE DALLARININ BİRİNDEN VEYA DENGİ ALAN/DALININ  BİRİNDEN MEZUN OLMAK

    VEYA

    HALKLA İLİŞKİLER, HALKLA İLİŞKİLER VE REKLAMCILIK, HALKLA İLİŞKİLER VE TANITIM, İLETİŞİM VE HALKLA İLİŞKİLER ÖNLİSANS PROGRAMLARININ BİRİNDEN MEZUN OLMAK.

    HALKLA İLİŞKİLER, HALKLA İLİŞKİLER VE REKLAMCILIK, REKLAMCILIK VE HALKLA İLİŞKİLER, HALKLA İLİŞKİLER VE TANITIM LİSANS PROGRAMLARININ BİRİNDEN MEZUN OLMAK.

    HASTA KARŞILAMA VE YÖNLENDİRME GÖREVLİSİ ALIMI YAPILAN İLLER

    Sağlık Bakanlığı hasta karşılama ve yönlendirme görevlisi alımı Adana, Adıyaman, Afyonkarahisar, Ağrı, Amasya, Antalya, Ardahan, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bartın, Batman, Bayburt, Bilecik, Bingöl, Bitlis, Bolu, Burdur, Çanakkale, Çankırı, Çorum, Denizli, Diyarbakır, Düzce, Edirne, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, Giresun, Gümüşhane, Hakkari, Hatay, Iğdır, Isparta, İstanbul, İzmir, Kahramanmaraş, Karabük, Karaman, Kars, Kastamonu, Kayseri, Kırıkkale, Kırklareli, Kırşehir, Kilis, Kocaeli, Konya, Kütahya, Malatya Manisa, Mardin, Mersin, Muğla, Muş, Nevşehir, Niğde, Ordu, Osmaniye, Rize, Sakarya, Samsun, Siirt, Sinop, Sivas, Şırnak, Tekirdağ, Tokat, Trabzon, Tunceli, Şanlıurfa, Uşak, Van, Yozgat, Zonguldak, Aksaray ve Yalova illerine yapılıyor.

    11 BİN 317 SÜREKLİ İŞÇİ ALIMI DETAYLARI İÇİN AŞAĞIDAKİ BAĞLANTIYI ZİYARET EDEBİLİRSİN.

    KARİYERBANKASİ.NET -İSTANBUL

    Yazı kaynağı : kariyerbankasi.net

    Sağlık Bakanlığı İŞKUR 604 Hasta Karşılama Görevlisi Alımı İlanı Şartları 2022

    Sağlık Bakanlığı İŞKUR 604 Hasta Karşılama Görevlisi Alımı İlanı Şartları 2022

    Sağlık Bakanlığı bünyesindeki eksikliği karşılamak üzere Hasta Karşılama ve Yönlendirme Görevlisi alımı yapacak. Türkiye İş Kurumu aracılığı ile yayımlanan ilan ile Türkiye Geeli hastanelerde görevlendirilmek üzere Hasta Karşılamak Görevlisi alımı gerçekleştirilecek. Söz konusu ilana göre Başvurular Kasım sonu itibari ile alınacak. 

    Sağlık Bakanlığı Hasta Karşılama Görevlisi Alımı hastanelere gerçekleştirilecek. Şehir hastanelerine alımlar için adayların en az lise mezunu olmaları gereklidir.

    604 Hasta Karşılama Görevlisi Alımı Kontenjan Dağılımı:

    Bakanlığın uzun süredir beklenen alım ilanı yayımlandı. Daha önce alım yapılmayan kontenjanlardan olan Hasta Karşılama Görevlisi alımı bu yıl yapılıyor. 2022 yılı kapsamında 81 Şehir hastanesinde görevlendirilmek üzere 604 Hasta Karşılama görevlisi alımı yapılacak.

    Alım Yapılacak şehir Listesi:

    - Adana 11 Kişi,

    - Adıyaman 3 Kişi,

    - Afyonkarahisar 3 Kişi,

    - Ağrı 1 Kişi,

    - Aksaray 2 Kişi,

    - Amasya 4 Kişi,

    - Ankara 53 Kişi,

    - Antalya 28 Kişi,

    - Ardahan 1 Kişi,

    - Artvin 1 Kişi,

    - Aydın 11 Kişi,

    - Balıkesir 11 Kişi,

    - Bartın 1 Kişi,

    - Batman 4 Kişi,

    - Bayburt 1 Kişi,

    - Bilecik 1 Kişi,

    - Bingöl 1 Kişi,

    - Bitlis 3 Kişi,

    - Bolu 4 Kişi,

    - Burdur 1 Kişi,

    - Bursa 25 Kişi,

    - Çanakkale 3 Kişi,

    - Çankırı 1 Kişi,

    - Çorum 5 Kişi,

    - Denizli 11 Kişi,

    - Diyarbakır 8 Kişi,

    - Düzce 3 Kişi,

    - Edirne 3 Kişi,

    - Elazığ 1 Kişi,

    - Erzincan 3 Kişi,

    - Erzurum 5 Kişi,

    - Eskişehir 3 Kişi,

    - Gaziantep 11 Kişi,

    - Giresun 1 Kişi,

    - Gümüşhane 1 Kişi,

    - Hakkâri 1 Kişi,

    - Hatay 8 Kişi,

    - Iğdır 1 Kişi,

    - Isparta 3 Kişi,

    - İstanbul 118 Kişi,

    - İzmir 45 Kişi,

    - Kahramanmaraş 6 Kişi,

    - Karabük 3 Kişi,

    - Karaman 1 Kişi,

    - Kars 1 Kişi,

    - Kastamonu 7 Kişi,

    - Kayseri 14 Kişi,

    - Kilis 4 Kişi,

    - Kırıkkale 3 Kişi,

    - Kırklareli 1 Kişi,

    - Kırşehir 2 Kişi,

    - Kocaeli 22 Kişi,

    - Konya 15 Kişi,

    - Kütahya 5 Kişi,

    - Malatya 12 Kişi,

    - Manisa 3 Kişi,

    - Mardin 3 Kişi,

    - Mersin 14 Kişi,

    - Muğla 5 Kişi,

    - Muş 1 Kişi,

    - Nevşehir 2 Kişi,

    - Niğde 3 Kişi,

    - Ordu 8 Kişi,

    - Osmaniye 2 Kişi,

    - Rize 8 Kişi,

    - Sakarya 4 Kişi,

    - Samsun 11 Kişi,

    - Şanlıurfa 8 Kişi,

    - Siirt 2 Kişi,

    - Sinop 1 Kişi,

    - Sivas 4 Kişi,

    - Şırnak 2 Kişi,

    - Tekirdağ 3 Kişi,

    - Tokat 2 Kişi,

    - Trabzon 3 Kişi,

    - Tunceli 1 Kişi,

    - Uşak 3 Kişi,

    - Van 5 Kişi,

    - Yalova 1 Kişi,

    - Yozgat 1 Kişi,

    - Zonguldak 2 Kişi,

    Başvuru İçin Adaylardan Hangi Şartlar Aranacak?

    - 2527 sayılı Kanun hükümleri saklı kalmak kaydı ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48 inci maddesinin birinci fıkrasının (A) bendinin (1), (4), (6) ve (7) numaralı alt bentlerinde belirtilen şartlarını taşımak.

    - Kamu Kurum ve Kuruluşlarına İşçi Alınmasında Uygulanacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine göre; affa uğramış olsa bile Devletin güvenliğine karşı suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, millî savunmaya karşı suçlar, Devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk, zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkûm olmamak.

    - Kamu kurum ve kuruluşlarının özel kanunlarında yer alan özel şartları taşımak.

    - 18 yaşını tamamlamış olmak. 5. İlan tarihi itibariyle 40 yaşını doldurmamış olmak (15 Mart 1982 ve daha sonraki doğumlular başvuru yapabilecektir).

    - Başvurulan meslek için belirlenen bir okuldan (bölümden/programdan) son başvuru tarihi itibariyle mezun olmak ve istenilen diğer sertifika/belgelere son başvuru tarihi itibariyle sahip olmak.

    - Görevini devamlı yapmasına engel olacak bedenen, aklen ve ruhen sağlık problemi olmadığını belgelemek (Atanmaya hak kazanan adaylardan istenecektir).

    - İşe göndermede öncelik hakkına sahip olan adaylardan anılan Yönetmeliğin 5 inci maddesinin birinci fıkrasında belirtilen öncelikli durumlarını gösterir belgeye sahip olmak.

    Başvurular Ne Zaman Yapılacak?

    İŞKUR aracılığı ile yapılacak Hasta Karşılama Görevlisi alımı için başvurular Türkiye İş Kurumu aracılığı ile 28 Kasım 2022 tarihi ile 02 Aralık 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilecektir. Bu yönde adaylar başvurularını sadece İŞKUR elektronik ortamda veya Alo 170 üzerinde başvuru alınacaktır. 

    Mülakatsız ve KPSS siz Alım Yapılacak!

    Sağlık Bakanlığı işçi alımı için adaylardan herhangi bir KPSS şartı aramayacak. Aynı zamanda alımlar Kura yöntemi ile gerçekleştirilecek olup herhangi bir Mülakat yapılmayacak.

    İLAN HAKKINDA GÜNCELLEMELERDEN HABERDAR OLMAK İÇİN İŞİN OLSA MOBİL AĞLARA KATIL!

    İşin Olsa İnstagram >>>>> BURAYA

    İOS Uygulama İçin >>>> BURAYA

    Android Uygulama için >>>> BURAYA

    Yazı kaynağı : www.isinolsa.com

    Hasta Karşılama ve Yönlendirme Görevlisi Branşına Kimler Başvurabilir? Ne Kadar Maaş Alır?

    Hasta Karşılama ve Yönlendirme Görevlisi Branşına Kimler Başvurabilir? Ne Kadar Maaş Alır?

    T.C. SAĞLIK BAKANLIĞI TAŞRA TEŞKİLATI HİZMET BİRİMLERİNDE İSTİHDAM EDİLMEK ÜZERE 11.317 SÜREKLİ İŞÇİ ALIMI İLANI AÇIKLAMALAR

    1. 4857 sayılı İş Kanunu ile mezkûr Kanuna dayanılarak çıkarılan, Kamu Kurum ve Kuruluşlarına İşçi Alınmasında Uygulanacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik hükümleri uyarınca Bakanlığımız taşra teşkilatında istihdam edilmek üzere 11.317 sürekli işçi alımı yapılacaktır.

    2. Adayların, başvuru işlemlerini tamamlamadan önce iş bu ilan metninde belirtilen açıklamalar ve başvuru şartlarını dikkatlice okumaları gerekmektedir. Bu ilanda belirtilen şartları taşımayanların, ilan edilen kadrolara müracaat yapmamaları gerekmektedir. Adayların verdikleri beyanlarının sorumluluğu kendilerine ait olacaktır. Yanlış, yanıltıcı veya yalan beyanda bulunan adaylar, yerleştirmeden doğan tüm haklarını kaybedeceklerdir.

    3. İlanda belirtilen şartların tamamını taşıyan adaylar, Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) esube.iskur.gov.tr adresi üzerinden 28/11/2022 – 02/12/2022 tarihleri arasında elektronik (online) kullanıcı girişi yaparak başvurularını yapabileceklerdir.

    4. Bakanlığımızın ihtiyaç duyduğu hizmet türlerinde/mesleklerinde, alımların il düzeyinde karşılanması yoluna gidilecektir. Başvurularda, kişilerin Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sisteminde kayıtlı olan adresleri dikkate alınacaktır.

    5. Her aday, ilan edilen kadrolardan yalnızca bir işyeri (çalıştırılacağı il) ve bir mesleğe başvuru yapacaktır.

    Hasta Karşılama ve Yönlendirme Görevlisi Branşına Kimler Başvurabilir? Ne Kadar Maaş Alır?

    Hangi Öğrenim Düzeyini Tamamlamış Kişiler Başvuruda Bulunabilir?

    Personel Sağlık olarak edindiğimiz bilgiler neticesinde Hasta Karşılama ve Yönlendirme Görevlisi branşına ortaöğretim, ön lisans ve lisans düzeyinde ki öğrenim düzeyini tamamlayan kişiler başvurabilir.

    Hangi Bölüm veya Programdan Mezun Olunmalı?

    Ortaöğretim kurumlarının, halkla ilişkiler ve organizasyon hi̇zmetleri̇ alanı ve dallarının birinden veya dengi̇ alan/dalının birinden mezun olmak.

    Ön lisans programlarının, halkla ilişkiler, halkla ilişkiler ve reklamcılık, halkla ilişkiler ve tanıtım, iletişim ve halkla ilişkiler programlarının birinden mezun olmak.

    Lisans programlarının, halkla ilişkiler, halkla ilişkiler ve reklamcılık, reklamcılık ve halkla ilişkiler, halkla ilişkiler ve tanıtım lisans programlarının birinden mezun olmak.

    Herhangi Bir Özel Şart Bulunuyor mu?

    Hasta Karşılama ve Yönlendirme Görevlisi branşına başvurmak için herhangi bir özel şart gereksinimi bulunmuyor.

    Hasta Karşılama ve Yönlendirme Görevlisi Maaşları Ne Kadar?

    Sağlık Bakanlığı Hasta Karşılama ve Yönlendirme Görevlisi maaşları 2022 yılında, yaklaşık olarak 9 bin TL ile 10 bin 500 TL arasındadır. Maaşlar değişkenlik gösterebilir. Mesleki deneyimi yüksek Hasta Karşılama ve Yönlendirme Görevlisi, daha yüksek maaş alabilir.

    Yazı kaynağı : personelsaglik.net.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    i dünya savaşı sonunda imzalanan anlaşmanın adı nedir

    1ziyaretçi

    i dünya savaşı sonunda imzalanan anlaşmanın adı nedir bilgi90'dan bulabilirsiniz

    I. Dünya Savaşı ardından imzalanan barış anlaşmaları: Sadece Sevr değişti

    I. Dünya Savaşı ardından imzalanan barış anlaşmaları: Sadece Sevr değişti

    10 milyonu sivil yaklaşık 20 milyon insanın hayatına mal olan I. Dünya Savaşı'nın “Ateşkes Günü” ile sona ermesinin üzerinden bir asırdan fazla zaman geçti.

    Savaşın galibi İtilaf Devletleri ile Almanya arasında 11 Kasım 1918 saat 11.00’de ("on birinci ayın on birinci gününün on birinci saati") imzalanan ateşkes anlaşmasını tam 16 barış anlaşması takip etti.

    En önemlisi, Almanya'nın savaşın sorumluluğunu kabul ettiği 'Versay Barış Anlaşması' sayılan 16 anlaşma arasında yalnızca Osmanlı Devleti'nin imzaladığı Sevr Anlaşması geçerliliğini kaybetti.

    I. Dünya Savaşı'nı sona erdiren başlıca barış anlaşmaları:

    Brest-Litovsk Anlaşması: (3 Mart 1918)

    Savaşın ilk anlaşması ateşkes ilan edilmeden önce İttifak Devletleri arasında imzalandı. Anlaşma, 1917 Ekim Devrimi sonrası savaştan çekilen Rusya ile Almanya, Osmanlı Devleti, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan arasında imzalandı.

    Günümüzde Beyaz Rusya'da bulunan Alman işgali altındaki Brest-Litovsk kentinde imzalanan anlaşma ile Rusya Almanya'ya batı topraklarının büyük bir bölümünü bırakmayı kabul etti.

    Rusya; Baltık devletleri, Polonya ve Finlandiya'yı kapsayan topraklarla beraber nüfusunun yüzde 30'undan da feragat etmiş oldu.

    Versay Barış Anlaşması: (28 Haziran 1919)

    Savaşın başlangıcından beş yıl sonra Paris yakınlarındaki Versailles Sarayı'ndaki imzalanan bu anlaşma, savaştaki kayıp ve zararlardan Almanya'yı sorumlu ilan etti.

    Versay Anlaşması, savaş tazminatı ödemek ve askeri kısıtlamaya gitmek zorunda kalan Almanya'yı sürüklediği ekonomik ve siyasi buhran nedeniyle Nazi Partisi'nin iktidara gelmesinin ve nihayetinde II. Dünya Savaşı'nın çıkmasının nedeni olarak yorumlanır.

    Anlaşma sonucunda Almanya topraklarının yüzde 15'i ve nüfusunun yüzde 10'nu kaybetti.

    Alsace ve Lorraine bölgeleri Fransa'ya verildi ve Saarland bölgesi 15 yıl boyunca uluslararası heyet yönetimine bırakıldı. Versay Anlaşması, Amerika Birleşik Devletler Senatosu tarafından hiç bir zaman onaylanmadı.

    Saint-Germain Antlaşması: (10 Eylül 1919)

    Savaşın galibi İtilaf Devletleri ile Avusturya arasında imzalanan anlaşma ile Avusturya-Macaristan imparatorluğu bir çok devlete bölündü.

    Paris dışındaki Saint-Germain-en-Laye Şatosu'nda imzalanan anlaşmanın ardından Macaristan, Çekoslovakya ve Yugoslavya kuruldu, Romanya Transilvanya ve Bessarabia'yı da kapsayacak şekilde genişledi, Polonya'ya Avusturya ve Almanya tarafından işgal edilen topraklar verildi.

    Avusturya, Versay Anlaşması'nda Almanya'nın da yaptığı gibi, askeri güçlerinin sınırlandırılmasını kabul etmek durumunda kaldı.

    Neuilly Antlaşması: (27 Kasım 1919)

    Bulgaristan, İtilaf Devletleri ile Paris'in banliyösü Neuilly'de imzaladığı anlaşma ile yeni oluşan Yugoslavya, Romanya ve Yunanistan'a toprak vermek durumda kaldı ve Ege Denizi bağlantısını kaybetti. Bulgar devletine de orduda asker kısıtlaması getirildi.

    Trianon Anlaşması: (4 Haziran 1920)

    Macaristan, Versay'da I.Dünya Savaşı galipleriyle imzaladığı bu anlaşma ile topraklarının üçte ikisini kaybetti. Anlaşmanın ardından 3 milyona yakın Macar, çoğu Romanya'da olmak üzere, sınırlarının dışında kalmış oldu.

    Sevr Anlaşması: (10 Ağustos 1920)

    Osmanlı İmparatorluğu Fransa'da Paris'in banliyösü Sevr'de, İtilaf Devletleri'yle ülkenin yeni sınırlarını belirleyen anlaşmaya imza attı.

    Bu anlaşma ile Osmanlı büyük oranda toprak kaybederken İstanbul ve Çanakkale Boğazları'nın hakimiyetini uluslararası bir heyete bırakmak zorunda kaldı ve bu hat boyunca da askeri güç bulundurmaktan men edildi.

    1920'de Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın imzaladığı anlaşma Ankara'daki Büyük Millet Meclisi tarafından tanınmadı.

    İtilaf devletleri, Kurtuluş Savaşı'nın ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile zaman zaman kesilerek toplam 8 ay süren zorlu görüşmelerin ardından İsviçre'nin Lozan kentinde 24 Temmuz 1923'te barış anlaşması imzaladı.

    Lozan Anlaşması ile yeni Türkiye devletinin sınırları belirlendi. Türkiye, boğazları kontrol eden uluslararası heyete başkanlık etmeye başladı ancak gene de boğazlar üzerinde asker bulundurma hakkı elde edemedi.

    Yazı kaynağı : tr.euronews.com

    Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan mütarekeler ve barış antlaşmaları | Teori

    “Eğer sosyalizm kazanamazsa, kapitalist devletler arasındaki barış yalnızca bir ateşkes, bir fasıla, halkları yeniden boğazlamak için bir hazırlık olacaktır.” Birinci Dünya Savaşı için söylemişti Lenin bu sözü ve öyle de oldu. Sovyetler Birliği hariç sosyalizm kazanamadı ve imzalanan barış antlaşmaları bir ateşkes olmaktan öteye gidemedi, bir fasıla olarak kaldı ve ikinci büyük savaşa hazırlanma döneminin belgelerini teşkil etti.

    Mütarekeler

    Birinci Dünya Savaşının sonunda imzalanan dört mütareke, beş antlaşma bulunmaktadır. 1918 yılının ikinci yarısında imzalanan dört mütareke, 1919 ve 1920 yıllarında imzalanan beş barış antlaşmasına kaynak teşkil etmiştir. Sevr Antlaşması Mondros Mütarekesi’nin, Neulliy Antlaşması Selanik Mütarekesi’nin, Versailles Antlaşması Rethondes Mütarekesi’nin içeriğine uygun olarak imzalanırken, Saint Germain ve Trianon antlaşmaları ise Villa Guisti ve Belgrad Mütarekelerinin etkisi altında hayata geçmişlerdir.

    Mütarekelerin kronolojik sıralaması mağlup devletlerin teslim olma zamanlarına dayanarak birbirini takip ederken, barış antlaşmaları ise galip devletlerin mağlup devletleri bölüşme, işgal etme planlarına ve bu konudaki görüş ayrılıklarını giderme sürelerine göre imzalanmıştır. Özellikle mütarekelerin imzalandıkları yerler önem taşır. Bulgaristan ile Yunanistan sınırları içinde olan Selanik’te, Osmanlı Devleti ile Yunanistan sınırları içinde olan Limni Adasındaki Mondros Limanında, Agememnon Zırhlısı’nda mütareke imzalanmıştır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile mütarekenin imzalandığı Villa Guisti, İtalya sınırları içerisinde yer alan Padova şehrinde bir villadır. Almanya ile mütarekenin imzalandığı yer ise Fransa’nın kuzeydoğusunda bulunan Compeigne ormanındaki bir tren garıdır. Mütarekelerin imzalandığı coğrafyalar ve ülkeler incelendiğinde ilgi çekici ve gayet çarpıcı bir durum ortaya çıkmaktadır. Mağlup devletlere dayatılan koşulları uygulayacak ve onların topraklarının bir kısmını işgal edecek devlet topraklarında mütarekelerin imzalatıldığı görülmektedir.

    Mütarekelerin asıl amacı silah bırakışmasını sağlamak ve barış antlaşması için zemin hazırlamak olduğundan askerlik, orduların terhisi gibi durumlara değinmekte yarar vardır. Mondros Mütarekesinin 5. Maddesine göre sınırların denetlenmesi ve iç düzenin korunması için gerekli olan birlikler dışında Türk Ordusunun derhal dağıtılmasına yönelik bir koşul bulunurken, 16. Maddede Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak’taki; 17. Maddede ise Trablus ve Bingazi’deki Türk askerlerinin en yakın müttefik komutanlığına teslim olmaları konusu düzenlenmiştir. Selanik Mütarekesi’nin 2. Maddesinde de benzer şekilde demiryollarını koruyacak bir tümen ve Bulgaristan’ın doğu sınırı ile Dobruca’yı muhafaza edecek, her biri 16 taburdan 3 tümen ve 4 süvari alayı dışında tüm Bulgar Ordusunun terhisine yönelik bir koşul bulunmaktadır. Villa Guisti Mütarekesinin 2. Maddesi Avusturya-Macaristan Ordusunun terhisini düzenlerken, Alman Ordusunun terhisi tek bir maddede değil, pek çok maddeye serpiştirilmiş şekilde düzenlenmiştir.

    Yine askerî bir konu olan boşaltılacak yerlerle ilgili hükümler bütün mütarekelerde çok detaylı bir şekilde hazırlanmıştır. Mondros Mütarekesinin 11. Maddesinde Türk birliklerinin Kuzey-Batı İran’dan çekilmesi öngörülürken, aynı maddede daha önce kısmen boşaltılmış olan Kafkasya ötesindeki birliklerin geri çekilmesi ise müttefiklerin incelemesi sonrasına bırakılmıştır. Selanik Mütarekesi’nin 1. Maddesinde Bulgar işgali altında bulunan Yunan ve Sırp topraklarının derhal tahliyesi düzenlenmiştir. Villa Guisti Müterekesi’nin 2. Maddesinde Avusturya-Macaristan Ordusunun Kuzey Denizi’nden İsviçre’ye kadar olan bölgeyi boşaltması istenirken, 3. Maddede Avusturya-Macaristan birliklerinin, savaşın başından itibaren işgal edilen tüm bölgelerden çekilmesi istenmiştir. Başka bir maddede ise Avusturya-Macaristan Ordusunun işgal ettiği tüm İtalyan sahil şeridinden geri çekilmesi ve limanların boşaltılması öngörülmüştür. Askerlerin geri çekilmesi konusunda en detaylı mütareke kuşkusuz Rethondes Mütarekesi’dir. Öyle ki 2. Maddede Alman birliklerinin mütarekeyi takip eden 15 gün içerisinde işgal ettiği Belçika, Fransa ve Lüksemburg ile Alsas-Loren’i boşaltmaları isterirken, zamanında çekilmeyen Alman askerlerine esir muamelesi yapılacağı belirtilmiştir. 5. Maddede Ren Nehrinin sol şeridinde bulunan Alman askerlerinin tahliyesine ilişkin bir koşul bulunmakta; 12. Maddede ise Romanya ve Türkiye’de bulunan Alman askerlerin geri çekilmesi düzenlenmiştir ve aynı maddede Rusya’daki kuvvetlerin Alman sınırına dönmesi koşulu getirilmiştir.

    Birliklerin geri çekilmesi ve bölgelerin boşaltılması ile ilgili hükümler incelendiğinde savaş süresince hangi devletin daha fazla bölgeyi işgal ettiği ve topraklarının dışında ne kadar ilerlediği göze çarpmaktadır. Zaten bu nedenle bu konudaki en kapsamlı maddeler Almanya ile imzalanan Rethondes Mütarekesi’ndedir.

    İşgaller ise mütarekelerin hemen hemen hepsinde düzenlenmiştir. Mondros Mütarekesi’nin 7. Maddesi olabildiğince somut bir şekilde işgal hükmü içermektedir. Maddeye göre müttefik devletler kendilerince kendi güvenlikleri için tehdit olarak gördükleri Osmanlı topraklarını işgal edebileceklerdir. 15. Maddede Batum ve Bakü’nün işgali ile ilgili koşullar bulunmaktadır. 24. Maddede ise Vilayet-i Sitte’nin işgali hükmü konulmuştur. Müttefik devletler mütarekenin 7. Maddesine dayanarak Osmanlı topraklarını işgal etme hakkını sağlamışken, 24. Maddeyle özellikle altı ilin belirtilmesi, açıkça Ermenilere bir devlet vaadidir.

    İşgalle ilgili hükümler diğer mütarekelerde de bulunmaktadır. Selanik Mütarekesi’nin gizlilik taşıyan 2. Maddesinde stratejik noktaların işgal edilmesine dair bir hüküm bulunmaktadır. Villa Guisti Mütarekesi’nin 4. Maddesine göre müttefik orduları Avusturya-Macaristan’daki stratejik noktaları işgal edebilirler. Rethondes Mütarekesi’nde ise işgallerle ilgili hükümler çeşitli maddeler arasına dağıtılmıştır.

    Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan bütün mütarekelerde demiryollarının, limanların ve haberleşme araçlarının denetimine dair hükümler vardır. Bu alanda mütarekeler ciddi sınırlamalar getirmiştir. Aynı zamanda ileri düzeyde ekonomik kısıtlamalar yoğun olarak bulunur. Benzer bir konu ise mağlup devletlerin birbirleri arasındaki diplomatik ve askerî ilişkileridir. Mütarekelerde mağlup devletlerin birbirlerinde bulunan birliklerine geri çekilme ve diplomatik ilişkileri kesme hükmü getirilmiştir. Diplomatik bağlamdaki hükümlerin asıl odağı Almanya’dır. İtilaf devletleri Almanya’nın diğer mağlup devletlerle olan ilişkisini kesmeye dikkat etmişlerdir.

    Mütarekelerin hepsinde askerî tahliyeler, yaptırım içeren işgaller, eşit olmayan esir değiş tokuşu ve askerî, siyasî ve iktisadî sınırlamalar bulunmaktadır. Ama en hafiften en ağıra doğru bir sıralama yapacak olursak, Bulgaristan ile yapılan Selanik Mütarekesi en hafif, Almanya ile imzalanan Rethondes Mütarekesi’nin ise en ağır mütareke olduğu gözükür. Mütarekelerin maddeleri incelendiğinde sonradan imzalanacak olan barış antlaşmalarının niteliği hakkında bilgi edinmek mümkündür.

    İmzalayan devletler için ateşkesler kayıtsız şartsız teslimiyet anlamına geliyordu. Koşullar çok ağırdı ve barış antlaşmasına itiraz etmeyi imkânsız kılmıştı. Nitekim Osmanlı Devleti’nin küllerinden doğan yeni Türk Devleti dışındaki bütün devletler, ateşkes süresinde ve barış antlaşması masasında kendilerinden istenilen her şeyi kabul etmişlerdi. Buna rağmen Almanya hariç diğer İttifak Devletleri, ateşkeslerin olumsuz etkilerinden kısa sürede kurtulmuşlardı. Ateşkes antlaşmaları ve arkasından gelen barış antlaşmalarının devletler üzerindeki olumsuz etkileri savaş borçlarının ödenmesiyle sınırlı kalmıştır diyebiliriz. Ancak Compiégne ile İtilaf Devletleri’nin Almanya’yı Avrupa sahnesinden silme amaçları tamamen gerçekleşmişti. Almanya’nın ordusu tamamen dağıtılmış, tüm ekonomik faaliyetleri durdurulmuştu. Bu sıkıntıları atlatarak toparlanması ve arkasından intikam alma hırsıyla giriştiği yeni bir savaş Almanya’nın yarım yüzyılına mal olmuştur.

    Paris Barış Konferansı

    Viyana Kongresi, devletler arası ilişkilerde yeni bir dönem açmıştır. Kongre ile İngiltere, Rusya, Prusya, Avusturya-Macaristan ve Fransa’dan oluşan grubun esas kabul edildiği yeni bir Avrupa güçler dengesinin temeli atılmış, iki taraflı diplomasiden çok taraflı diplomasiye geçilmiştir. Böylece “Kongre Sistemi” ya da “Konferans Sistemi” denilen yeni bir sistem ortaya çıkmıştır. Bundan böyle devletler aralarındaki problemleri savaşarak değil, barışçı yöntemler ile diplomasi çerçevesinde çözeceklerdir. Uluslararası bir sorun çıktığında derhal bir kongre toplanacak ve Avrupalı devletlerce bu sorun tartışılacak ve çözüme bağlanacaktır. Böylece Avrupa barışı sağlanacaktır.

    Viyana görüşmeleri ile uluslararası ilişkiler düzeyinde ortaya çıkan gelişmelerden biri de “Avrupa Uyumu” kavramıdır. Milletler Cemiyeti örgütünün kurulmasından bir yüzyıl öncesinde Metternich, Avrupa’yı birbirleriyle sürekli çatışma içinde olan ayrı ayrı ulusların ve devletlerin yer aldığı bir kıta olarak değil, birleşmiş bir Avrupa olarak düşünmüştür.

    Viyana Kongresi’nde temeli atılan Avrupa merkezli “Konferans Sistemi”, her ne kadar 1830 ve 1848 İhtilalleri ile etkisini kaybetse de Birinci Dünya Savaşından sonra toplanan Paris Barış Konferansı, bu sisteme Avrupa dışından dâhil olan Amerika ve Japonya ile Dünya sistemine dönüşmüştür.

    18 Ocak 1919’da Paris’te Barış Konferansı 32 devletin katılımıyla toplanmıştır. Toplantının başlama tarihi tesadüfi olarak kararlaştırılmamıştır. Bu tarih, aynı zamanda Alman İmparatorluğu’nun kuruluş tarihidir. İkinci Dünya Savaşının temellerinin atıldığı bu konferans barış için değil paylaşım amacıyla toplanmıştır.

    Konferansa, dünyanın 5 kıtasından 27 devlet, 4 dominyon (Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika) ve Hindistan delege yollamıştır. Bu açıdan 1648 yılında Westphalia ve 1815 yılındaki Viyana Kongreleri bu organizasyonun yanında gayet küçük organizasyonlar olarak kalmışlardır.[1] Konferansa katılan devletler İttifak Devletleri ile savaşmış ya da savaş ilan etmiş devletler olup, müttefik, daha az müttefik ve ortak devlet gibi sınıflandırmalara tabi tutulmuşlardır. Mağlup devletler konferansa davet edilmemiş, antlaşmalar hazırlandıktan sonra imzaya çağırılacakları bildirilmiş, mağlup devletlere söz hakkı tanınmamıştır.

    Konferans’ın baştaki amacı savaştan yenik çıkmış bütün ülkelerle barış koşullarını saptamaktı. Ancak diğer devletlerle barış koşullarının saptamasının uzaması nedeniyle sadece Almanlar ile barış yapılmıştır. Avrupa açısından önemli olan bu antlaşmanın hızlıca belirlenmesi ve yürürlüğe girmesi sağlanmıştır.

    Konferansa katılan devletlerin birçoğu, sembolik bir jest olarak savaşa girmişlerdi ve savaşın kazanılmasına katkıları 2. dereceden olmuştu. Bu devletlerin barışın kurulmasında eşit söz hakkına sahip olmak istemeleri asıl galip devletler tarafından hoş karşılanmadı. Bir dünya parlamentosu tarafından hazırlanan bir antlaşmanın hazırlanma süreci elbette uzun sürecekti. Büyük Güçler dünyanın geleceğini kendi başlarına kararlaştırmak hakkını kendilerinde gördüler.[2] Önce ABD, Fransa, İngiltere, İtalya ve Japonya Başbakanları ve Dışişleri Bakanlarından oluşan Onlar Konseyi kuruldu. Bu konseyin içinde üstünlüğünü belli eden ABD Başkanı Wilson, Fransa Başbakanı Clemenceau, İngiltere Başbakanı Lloyd George ve İtalya Başbakanı Orlando tarafından Dörtler Konseyi oluşturulmuştur. Fakat bu konseye de esas itibariyle Fransa ve İngiltere hâkim olmuştur. Çünkü konferansa şahsen katılan Wilson için bütün mesele, milletlerarası ilişkilerde devamlı barışı sağlayacak ve koruyacak bir Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıydı. Bu yüzden Clemenceau ve Lloyd George, Wilson’un Paris Barış Konferansı’ndan bir an önce ayrılmasını sağlamak için konferans çalışmalarında Milletler Cemiyeti’nin statüsünün belirlenmesine öncelik vermişlerdir. Şubat 1919 tarihinde Milletler Cemiyeti statüsü tespit edilir edilmez Wilson, Amerikan kamuoyunu bu fikre kazanmak için Amerika’ya dönmüştür. İtalya’nın ise “Dörtler Meclisi”nde ağırlığı yoktur.[3]

    Fransız Başbakanı, iflah olmaz bir Alman düşmanıydı; İngiliz Başbakanı Lloyd George ile Avrupa’nın klasik diplomasisini temsil etmekteydi. Kaplan lakabıyla tanınan Clemenceau hiçbir zaman Fransız-Alman dostluğuna inanmadığı gibi Almanya’yı Fransa için bir tehdit olarak görüyordu. Bundan dolayı yapılacak düzenlemelerin Almanya’nın bir daha kendine gelemeyecek şekilde yapılması gerektiğinin taraftarıydı. Almanya olabildiğince ezilmeliydi.[4]

    56 yaşında Galli bir avukat olan Lloyd George ise Liberal Partinin sol kanadındandır. Savaşın kazanılmasından sonra, İngiliz kamuoyu şoven tutumunu bırakmış ve Almanya’nın lehine düşünür olmuştur. Bu tavırda İngiliz iş çevresi “City”nin önemli rolü vardır. İş çevresinin isteği bir an önce Almanya’yla ekonomik ve malî ilişkilerin kurulması yönündedir. Almanya’yı bölmekte ve ağır bir savaş tazminatının altında ezmekte İngiltere’nin yararı yoktur. Fransa’nın hegemonyasının artmasını önlemek için güçlü bir Almanya’ya ihtiyaç vardır. İngiltere’nin, kıta Avrupası için genel politikası bir devletin fazla güçlenmesini engellemektir. Avrupa savaşları süresince hep bu yönde ittifaklar kurmuş, bu yönde politikalar geliştirmiştir. İngiltere için güvenlik Avrupa’da bir devletin gücünü arttırmasıyla azalır.

    Wilson’un Amerika’ya gitmesinin ardından Lloyd George ve Clemenceau ellerine kalem ve kâğıtları alıp Avrupa’yı ve Dünya’yı isteklerine göre şekillendirmek için masaya oturmuşlardır. Pek çok yazar, bu iki liderin ve danışmanlarının karar aldıkları ülkeler hakkında pek az şey bildiklerini ifade etmişlerdir. Bu durum Avrupa’ya dayatılan barış koşulları açısından da Avrupalıların çoğunluğu tarafından da uzak ve tanınmayan Orta Doğu’ya dayatılan şartlar açısından da geçerliydi. Hatta İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour sıkıntısını şöyle belirtmiştir: “Kendilerine sadece bir çocuğun rehberlik ettiği bu üç çok güçlü ve çok bilgisiz adam oturmuş kıtaları kesip, biçiyorlardı.”[5] İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour’un diğer liderlerin yanında kendi hükûmetinin başbakanını ve kullanılan yöntemi açıklıkla eleştirmesi bile Paris Barış Konferansı’nın neden başarısız olduğunun ve yeni bir savaşa yol açacağının belirticisi ve habercisidir. Bir İtalyan diplomat anılarında şunları yazıyor: “Paris’teki Barış Konferansı’nda sık rastlanan bir manzara da şu ya da bu devlet adamının bir harita önünde durup, parmağını adını bile duymadığı bir kent ya da bir nehri aramak için uzatırken ‘Şu lanet yer de neredeydi?’ demesiydi.”[6]

    Barış antlaşmaları

    Bütün antlaşmalarda bazı ortak noktalar tespit etmek mümkündür. Mağlup devletler çok fazla toprak ve nüfus kaybetmişler, savaş tazminatı ödemeye mahkûm bırakılmışlardır ve ciddi askerî kısıtlamalar getirilmiştir. Ayrıca bütün antlaşmaların ilk maddeleri Milletler Cemiyeti’nin tüzüğü olacak şekilde düzenlenmiştir.

    Versay Barış Antlaşması: İmza töreninin 28 Haziran’da yapılması planlanmıştır. Tarih ve yer seçimi tesadüf değildir. 28 Haziran, Birinci Dünya Savaşını başlatan olay zincirinin ilk halkası olan Avusturya-Macaristan veliahdı ve karısının suikasta kurban gitmesinin yıl dönümüdür. Mekân ise Versailles Sarayı’nın Aynalı Salonu’dur. Bu salonda 1871 yılında Bismarck tarafından Fransızların mağlubiyeti ve Alman İmparatorluğu’nun kuruluşu ilan edilmiştir. Böylelikle Fransa tarafından bu antlaşmanın intikamı alınmaktadır.

    440 maddeden oluşan Versailles Barış Antlaşması’nın birinci kısmını, diğer devletlerle yapılan antlaşmalarda olduğu gibi, Milletler Cemiyeti Misakı oluşturmuştur.

    Almanya, Versailles Antlaşması ile çok önemli kayıplara uğramıştır. Avrupa kıtasında kaybettiği arazi 69.000 kilometrekaredir. Kaybettiği nüfus 8 milyondan fazladır. Bu antlaşma ile milyonlarca Alman, Alman Devleti’nin sınırları dışında kalmıştır. Üstelik kaybettiği topraklar nedeniyle ağır ekonomik kayıplar yaşamıştır. 650.000 Alman’ın yaşadığı Saar toprakları kaybedilmiştir. 17. yüzyıl ortalarından beri Polonya ile herhangi bir bağlantısı olmayan Silezya, Polonya’ya verilmiştir. Poznan ve Batı Prusya’da milyonlarca Alman, Almanya sınırları dışında kalmıştır. Görüldüğü gibi Versailles Antlaşması yapılırken Wilson İlkeleri dikkate alınmamıştır. Siyasî görüşü ne olursa olsun bu antlaşma bütün Almanlar tarafından bir utanç belgesi olarak nitelendirilmiştir ve aynı zamanda ileride çıkacak yeni anlaşmazlıkların temelini atmıştır. Bu antlaşma Almanya’da milliyetçilik akımının güçlenmesinde etkili olmuş ve Hitler’in iktidara gelmesindeki etkenlerden biridir. Versailles Antlaşması, uzlaşma sağlamak için çok cezalandırıcı ve Almanya’nın toparlanması için fırsat verecek bir yumuşaklıkta değildir.  

    Saint Germain Antlaşması: Versailles’dan sonra imzalanan ikinci barış antlaşması Avusturya Cumhuriyeti ile yapılan Saint Germain Barış Antlaşması olmuştur. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşının bitiminde parçalanmış olduğu için bu devletler ile ayrı ayrı barış antlaşması imzalanmıştır. Savaşı kaybeden devletler arasında belki de en büyük toprak ve güç kaybına Avusturya uğramıştır. Savaşa girilirken büyükçe bir imparatorluk olan Avusturya, antlaşma ile birlikte Avrupa dengelerinde hiçbir etkisi olmayacak ufacık bir devlet haline gelmiştir. Bu antlaşma ile Avusturya’nın 576.000 kilometrekare olan toprakları 84.000 kilometrekareye, nüfusu ise 50 milyondan 7 milyona düşmüştür. Zaten bu nüfusun 3’te 1’i başkent Viyana’da yaşamaktadır. Avusturya, antlaşma ile birlikte ekonomik olarak iflas etmiştir. Ülke zenginliğinin kaynağı olan Bohemya ve Tiroller’i kaybetmiştir, kendi başına ayakta duramayacak bir devlet konumuna sürüklenmiştir.

    Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun dağılmasıyla ortaya çıkan küçük devletler kaçınılmaz olarak Almanya veya Rusya’nın hegemonyası altına gireceklerdi. Bu durumun farkında olan İngiltere ve Fransa, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan ayrılan devletlerle bir Tuna Federasyonu kurmayı hedefliyorlardı. Böylece bu devletlerin ekonomik kalkınmaları hızlanacak ve Batı Avrupa’ya hızlı bir şekilde bağlanacaklardı. Ancak bu Federasyona İtalya karşı çıktı. Çünkü İtalya’nın tarihsel düşmanı olan bu imparatorluğun yıkılması ve orada güçsüz, küçük devletlerin ortaya çıkması İtalyan emperyalizminin iştahını kabartmıştı. İtalya bu devletler üzerinde ve Adriyatik üzerindeki emperyalist emellerini saklamıyordu. Ancak, antlaşma ile kendisine Dalmaçya kıyılarını ve Anadolu’dan hisse vermeyi vadeden diğer antlaşma devletlerinin sonradan bu kararlarından dönmeleri ve İtalya’nın isteklerine karşı Wilson’un vetosu, İtalya’yı düş kırıklığına uğratacak, eski dostlarına karşı kin duymasına sebep olacak ve İtalya’da faşizmin yükseltecektir. Mussolini ise İtalyan emperyalizminin Birinci Dünya Savaşında istediği hisseyi alamamasının İtalyanlar üzerinde yarattığı aldatılmışlık, kin ve öfkeden beslenerek iktidara gelecektir.

    Neuilly Barış Antlaşması: Neuilly Barış Antlaşması, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan üçüncü barış antlaşmasıdır. 27 Mayıs 1919’da Bulgar Başbakanı Stanbuliski, Paris yakınlarındaki Neuilly Belediye binasında bu antlaşmayı imzalamıştır.

    Bulgaristan, Birinci Dünya Savaşına Balkan Savaşlarında ulaştığı sınırların daha da ötesine ulaşabilmek için girmiştir. Ancak Balkan Savaşı sırasında elde ettiği toprakları da kaybetmiştir. Bulgar nüfusunun yoğun olduğu, yüzyıllardır Bulgarların yaşadığı topraklar da elinden çıkmıştır. Paris Barış Konferansı’nda Bulgar delegasyonunun en önemli isteği kendilerine nefes alabilecek şekilde Ege Denizi’ne çıkışlarının olmasıydı. Ancak Neuilly Antlaşması’nda Ege Denizi’ne çıkışları kapatılmış, o bölge Yunanistan’ın denetimine bırakılmıştır.

    Trianon Barış Antlaşması: Yeni kurulan Macaristan Devleti de kaybeden devletler içerisinde yer aldığından, onunla da barış antlaşması yapılmıştır. Ancak bu antlaşma diğerleri gibi 1919’da değil 1920’de imzalanmıştır. Sebebi ise Macaristan’da yaşanan iç karışıklardır. 364 maddelik Trianon Antlaşması 4 Haziran 1920’de isteksiz Macar heyeti tarafından imzalanmıştır.

    Trianon Barış Antlaşması ile Macaristan bağımsız bir devlet olarak kabul edilmekle birlikte, denize çıkışı olmayan, etkisiz küçük bir devlet haline gelmiştir. Trianon kelimesi Macar halkında büyük bir nefret, öfke yaratmıştır. Macarlara göre bu antlaşma ile yüzlerce yıllık Macar Krallığı eski büyüklüğünün 3’te 1’ine, nüfusu ise yarıya indirilmiştir.[7] Trianon Antlaşması’nın sonucu olarak 1920’ler ve 1930’larda Macar dış politikasına hâkim olan ilke, ülke sınırları dışında kalan Macar topraklarını ilhak etmek olacaktır. Macarlar bunun için Nazilerle işbirliğine gitmişlerdir.

    Mondros Mütarekesi’nden Sevr’e Giden Süreç 

    Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonraki iki yıl içerisinde İtilaf Devletleri antlaşmayı çok kez ihlal ettiler. Mütareke’nin yürürlüğe girdiği anda İngiliz kuvvetleri, zengin petrol yataklarının bulunduğu Musul ile Kerkük’ün 60 kilometre güneyinde bulunuyordu. 6. Ordu Komutanı Ali Paşa, bölgede yeterince asker bıraktığını ve mütareke maddelerine göre Musul’da bir işgal gerekçesi olmadığını bildirmesine rağmen İngilizler, Musul ve Kerkük’ü işgal etmişti.

    Suriye’yi işgal eden General Allenby, 7 Şubat 1919’da İstanbul’a gelmişti. Osmanlı Hariciye ve Harbiye Nazırlarını huzuruna çağıran Allenby, Mondros Mütarekesi hükümlerini aşan taleplerde bulunmuştu. Osmanlı Harbiye Nezareti Sadrazamı, mütarekeye aykırı olan bu istekleri reddetmeye zorladı. Ancak Sadrazam direnmenin sonuçsuz olduğunu anlayarak istekleri kabul etmişti. Sadrazam’ın bu tavrı belki de Osmanlı Ordusu içinde direniş ruhunu ateşlemiştir. Nitekim Sadrazamın bu korkaklığına tepki olarak Harbiye Nezareti kolordulara, müttefiklerin isteklerine öz olarak değil de, biçim olarak uyulması doğrultusunda emirler gönderdi. Bu kolordular, işgale direniş gösteren yerel milis güçlere mühimmat ve lojistik yardımı sağlayacak ve bunu müttefiklerden saklayacaktı. Ordu, ismen terhis edilecek; ancak bunlar, milis kuvvetler veya kendilerine yeni isim vermek suretiyle varlıklarını sürdüreceklerdi. Alleby’nin talepleri doğrultusunda feshedilen 6. Ordu, 13. Kolordu olarak varlığını sürdürmüştü. Bu ordunun komutanı Ali İhsan Paşa, ateşkesin yürürlüğe girmesinden sonra İngiliz işgaline karşı direniş göstermiş ve Allenby’nin taleplerine uymamıştır ve sonunda görevi terk etmek zorunda kalmıştır.

    29 Mart 1919’da Ali İhsan Paşa, Müttefiklerin ihlallerine direniş gösterdiğinden ötürü, diğer Osmanlı liderleri ve aydınlarıyla birlikte İngilizler tarafından Malta’ya sürülmüştü.

    9 Kasım 1919’da İngilizler Çanakkale Boğazı’nın her iki yakasını da işgal etmişler; 20 Kasım’da ise, Boğaz’ın Rumeli yakasını Fransızlara devretmişlerdi. 6 Aralık 1918’de İngilizler Kilis’i; 7 Aralık’ta Fransızlar Antakya’yı işgal ettiler. 17 Aralık’ta Tarsus, Ceyhan ile Adana; 19 Aralık’ta da Bahçe, Islahiye, Hassa, Mamure ile Osmaniye Fransızlar tarafından işgal edildi. 7 Ocak 1919’da İngilizler, Kars, Ardahan ile Batum’un boşaltılmasını istemiş; 10 Ocak’ta Bağdat’ı işgal etmişti. 22 Şubat’ta Maraş, İngilizler tarafından işgal edilmekteydi. Fransızlar, 7 Mart’ta Kozan’ı, 8 Mart’ta da Zonguldak ile Ereğli’yi işgal ettiler. 13 Nisan’da Kars, İngilizler tarafından işgal edildi. İngilizler, 24 Mart’ta Urfa’yı, İtalyanlar, 28 Mart’ta Antalya’yı, 30 Mart’ta da İngilizler, Merzifon’u işgal ettiler. Bunları Kars ve Ardahan’ın işgali ile Yunan işgalleri takip ediyordu. Ve ne yazık ki, İtilaf Devletlerinin yasadışı işgal eylemlerine karşı Osmanlı devlet yetkililerince açık bir direniş gösterilmemiş ya da onların bu tür eylemlerini önleme doğrultusunda hiçbir adım atılmamıştı.[8]

    13 Kasım 1918’den 16 Mart 1920’ye kadar İngilizler ve Fransızlar İstanbul’u “de facto” olarak işgal etmişlerdir. 16 Mart 1920’de ise “de jure” olarak işgallerini açıklamışlardır. İstanbul’un da işgal edilmesiyle birlikte Mondros Mütarekesi’nin 7. ve 24. Maddelerine dayanarak Anadolu coğrafyasının büyük bir kısmı işgal edilmişti.

    Sevr Barış Antlaşması

    Birinci Dünya Savaşının sonunda imzalanan son antlaşma Osmanlı Devleti ile 10 Ağustos 1920 tarihinde yapılan Sevr Antlaşması olmuştur. Antlaşma, Paris’teki bir porselen fabrikasında imzalanmıştır. Osmanlı Devleti ile yapılacak antlaşmanın bu kadar uzun süre sonra yapılmasının temel nedeni Osmanlı Devleti’nin büyük topraklara sahip olması ve bu topraklarda Büyük Güçlerin çıkar çatışmalarının olmasıdır. Antlaşma ile ilgili kararlardan birçoğu Şubat 1920’de Londra Konferansı’nda ve Nisan 1920’de yapılan San-Remo Konferansı’nda alınmıştır. Paylaşılacak çok toprak, elde edilecek ve korunacak çok çıkar vardır. Yapılan antlaşmalara göre Ermenistan, Suriye, Irak, Filistin ve Osmanlı egemenliği altında bulunan diğer Orta Doğu topraklarının Osmanlı Devleti’nden kopartılmasına karar verilmiştir. Yunan Başbakanı Venizelos, Emir Faysal ve Ermeni Temsilcileri toprak talep etmişlerdir.

    Osmanlı Devleti’nin Paris’e gönderdiği heyette Sadrazam Damat Ferit Paşa, eski Sadrazam Tevfik Paşa, Maliye Bakanı Tevfik Bey, Şura-yı Devlet Başkanı Rıza Tevfik Bey ve Reşit Hilmi Bey vardır. Bu beş kişilik heyet, Onlar Konseyi’ne yaptıkları sunumda, yaşanan olaylara İttihat ve Terakki’nin neden olduğunu ileri sürmüşlerdir. Müttefiklerin cevabını ise İngiliz Dışişleri Bakanı James Balfour vermiştir. Balfour’un metni suçlayıcı ve küçük düşürücü niteliktedir. Dikkat çekilmesi gereken şöyle bir nokta vardır. Metinde, Osmanlılar kavramı yerine Osmanlı Türkleri kavramı yer almaktadır. Onlar Konseyi, Osmanlı’dan ayrılan kendi kuklası olacak olan diğer Müslümanları kırmak istememiştir. Sevr tasarısının, Osmanlı Hükûmeti tarafından görüşe bağlanması amacıyla, 22 Temmuz 1920’de Yıldız Sarayı’nda toplanılmıştır. Bir çekimser oya karşılık diğer katılımcılar antlaşmanın imza edilmesi yönünde oy kullanmışlardır. Antlaşma kamuoyu ile paylaşılmıştır. Aynı gün Osmanlı gazetelerinde antlaşmanın neden imza edilmesi yönünde gerekçeler yazılmıştır: “Varlığı yedi yüzyıla dayanan eski ve yüce imparatorluk Allah göstermesin çökerek, İslam dünyasının birleşme umudu yerle bir olacaktır. Osmanlı Hanedanı ve Saltanatı yıkılacaktır.” Bu gibi kaygılar gerekçe gösterilerek antlaşma halk nezdinde meşru bir zemine oturtulmaya çalışılmıştır.

    Antlaşmanın imzalandığı tarih olan 12 Ağustos gazeteler tarafından “Milli matem günü” ilan edilmiştir.

    433 maddeden oluşan antlaşmanın ilk maddeleri aynı diğer antlaşmalar gibi Milletler Cemiyeti’nin tüzüğüdür. Büyük Güçler, Sevr Antlaşması ile yetinmeyerek, aynı gün içerisinde “Anadolu’ya Dair Britanya İmparatorluğu ve Fransa ve İtalya Arasında Üç Taraflı Antlaşma” ile şartları olabildiğince ağır hale getirilmişlerdir. Antlaşma ile Fransa ve İtalya’ya “özel çıkar bölgeleri” belirlenmiştir. Yani bu özel çıkar bölgeleri, bu devletler tarafından işgal edilecektir. Her iki düzenleme ve barış antlaşması ele alındığında Osmanlı Devleti’nin Ege ve Akdeniz ile bir sınırı kalmamıştır. Marmara Denizi ve Boğazlar ise Uluslararası Komisyon’un elinde olacağından geriye sadece Karadeniz kalacaktır.

    Sevr Antlaşması, Birinci Dünya Savaşı sonunda yapılan antlaşmaların en ağırı olmuş ve savaşın patlak vermesinden birinci dereceden sorumlu tutulan Almanya’ya bile böyle şartlar dayatılmamıştır. Sevr ile Osmanlı toprakları yağmalanmış, talana uğramıştır. İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan ulusal çıkarları açısından önemli bölgeleri işgal etmiş veya işgal etme meşruiyetini sağlayacak şekilde antlaşma imzalamışlardır. Tüm bunlar Osmanlı’nın yaşama hakkına el konulduğunun, egemenliğinin ve bağımsızlığının elinden alındığının bariz göstergeleridir. Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarının bir kısmında zorlanan kısıtlamalar ise devleti, en ufak tehditlere bile karşılık veremeyecek duruma getirmiştir. Kapitülasyonların genişletilmesi Osmanlı’yı malî açıdan toparlanamaz bir hale getirmiştir. Tüm kaynaklarını sömürüye açık bir duruma sokmuştur. Orta Doğu ele alınırken yapılan yanlış düzenlemeler günümüzde Orta Doğu’da yaşanan sorunların temelini atmıştır. Sevr Antlaşması’nın imzalanmasıyla Batılılarca ortaya konulan Şark Meselesi başarıya ulaşmış olmaktadır. Ancak müttefik devletlerin hesaba katmadığı bir durum gerçekleşmiştir. Tarih, o büyük Türk’ün omzuna zorun rolünü yüklemiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı millî mücadelenin bir parçası olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Sevr Antlaşması’nı hiçbir şekilde kabul etmeyeceğini açıklamıştır. Kurtuluş savaşıyla birlikte edinilen kesin zafer ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Sevr Antlaşması’nı uygulatmamış, tarihin tozlu sayfalarının arasına gömmüştür.

    Lozan Konferansı ve Lozan Barış Antlaşması

    Lozan Konferansı 20 Kasım 1922’de, salı günü, bu küçük İsviçre şehrinin merkezinde olan Mont Benon Gazinosu’nda açıldı. Bu konferansla beraber genel dünya savaşını sonlandıran büyük toplantıların dördüncüsü ve sonuncusu yapılmış oluyordu. Versailles’da Wilhelm Almanyası’nı, Saint Germain’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu, Neuilly’de Bulgaristan’ı sert sınırlamalar ile bağlayan müttefik devletleri, Lozan Konferansı ile genel savaştan sonra kendilerine karşı koyan Yeni Türk Devleti ile de davalarını çözmek istiyorlar ve bunu ilk kez tartışmayı kabul ederek yapıyorlardı. Konferansın bu özelliği Ulusal Kurtuluş Savaşında verdiğimiz canlarla, gösterdiğimiz fedakârlıklarla alınmıştı. G. V Çiçerin şöyle yazmakta idi:

    “Lozan Konferansı, gerçekten de büyük çapta dünya ölçüsünde bir olaydı. Başkaldıran Doğu’nun birleşmiş dünya oligarşisinin çürümeye başlayan iktidarıyla ilk diplomatik kapışması; başkaldıran Doğu halklarının dünya kapitalizminin tek cephesine karşı temel kazanımlarını savunma ve ekonomik bakımdan tutsaklaştırıcı antlaşmaları reddetme yeteneklerinin ilk göstergesiydi.”[9]

    Türkiye’nin barış koşulları, konferans açılmadan önce Mustafa Kemal tarafından açıklanmıştı. Türkiye, sınırlarını “Misak-ı Milli” ile belirlenen çerçevelerde kabul edilmesini, ülkenin malî açıdan tutsak edilmesinin nedenleri olan kapitülasyonların ve malî denetimlerin kaldırılmasını, Boğazlar üzerinde kesin Türk egemenliğinin kurulmasını ve İstanbul’un Türk egemenliğine girmesini, Osmanlı Devleti’nin borçlarının sadece Türkiye’yi değil Osmanlı’dan ayrılan bütün devletleri kapsamasını, Yunanların işgal süresince ve kaçarken yakıp yıktığı Batı Anadolu’nun tamiratı için Yunan Devleti’nden tazminat alınmasını ve tüm devletlerce, yeni kurulan Türk Devleti’nin egemenlik ve bağımsızlık haklarının tanınmasını istemekteydi. Mustafa Kemal, “Barış, bizim ekonomik, malî ve siyasal bağımsızlığımızın sağlanması koşullarıyla kurulabilir. Bu koşulları sağlamayan bir barış antlaşmasını kabul edemeyiz.” diyordu.[10]

    Türkiye’nin konferans açılmadan önce ilan ettiği barış koşulları, amaçları Türkiye’ye diz çöktürmek olan müttefik devletleri kaygılandırmıştı. Türkiye’nin ilan ettiği koşulları tartışmak ve ortak hareket etmek, görüş ve eylem birliğine varmak için konferans tarihini erteleyerek toplantılar yaptılar. Konferanstan önce, uygulayacakları yöntemlere son bir biçim vermek üzere 19 ile 20 Kasım’da Müttefik delegeler arasında yapılan toplantıdan İngiliz Baş Delegesi Lord Curzon kaygılı olarak çıkıyor; Fransızların, görüşlerini değiştireceklerini seziyorduama yine de Müttefikler arasındaki ayrılıkları gidermeye, konferansta Türklere karşı tek bir cephe oluşturmaya çalışıyordu.[11]

    Curzon ile Mussolini dayanışmayı sürdürürlerse Türklerin koşullara uyacağını düşünüyorlardı. Curzon’a göre, Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı askerden arındırılarak denetime tabi tutulmalı; Batı Trakya’da plebisit yapılmasıyla ilgili Türk istekleri reddedilmeli; Trakya’nın sınırları, 1915 yılı Eylül’ünde imzalanmış olan Türk-Bulgar Antlaşması’nda belirlendiği gibi olmalı; kapitülasyonlar bazı değişiklikler uygulanarak yürürlükte kalmalı; Ege Denizi’ndeki adalar Müttefiklere verilmeli ve Müttefikler de bu adaları istedikleri doğrultuda ellerinden çıkartabilmeli; Suriye ve Irak sınırları olduğu gibi kalmalı, ancak mandater devlet istediğinde yerel değişiklikler yapabilmeli; Müttefikler Türk topraklarında kendi askerlerinin gömülü bulunduğu yerlere sahip olmalı; Türkiye’den savaş tazminatı istenmeli; Türklerin Yunanlılardan istedikleri savaş tazminatı reddedilmeli; Mudanya Mütarekesi sert bir biçimde uygulanmalı; Türkler bunu bozarlarsa sert önlemler alınmalı; Türklerle yapılacak olan antlaşma onaylanmazsa müttefik askerleri İstanbul’dan çekilmemeli; Türkiye’deki azınlık hakları güvence altına alınmalı; özellikle Doğu Trakya’daki Türklerin askerî varlığı sınırlandırılmalı; antlaşmanın malî hükümleri müttefikler arasında kararlaştırılmalı; Türkiye, savaştan önce müttefiklere verilmiş olan ayrıcalıkları tanımalı ve Mütarekeden sonra geçersiz ilan etiği sözleşmelerin halen yürürlükte olduğunu kabul etmeliydi. Tüm bunlara ek, İngiliz Kabinesi, Mudanya mütarekesini uygulamak; konferans esnasında Türk baskılarına karşı koymak ve Boğazlar sorununda tatmin edici bir çözüm sağlamak amacıyla Türkiye’deki işgal ordusunu savaşa hazır bulundurmak kararını alıyordu.[12]

    Konferans esnasında Türk delegasyonu çeşitli güçlükler ile karşılaşacaktı. Konferans bunalımlara girecek, müttefik devletleri esasını Lord Curzon’un belirlediği maddeleri Türkiye’ye dikte etmek için uğraşacak, Türk delegasyonu bu koşulları kabul etmeyecekti. Konferans bir dönem kesintiye bile uğrayacaktı. Türk devleti ve müttefik devletler savaş hazırlığında bulunacaklardı; Yunan Ordusu bitmiş tükenmiş ve devleti malî açıdan çökmüştü; Fransa ise Kurtuluş savaşı esnasında imzaladığı Ankara Antlaşması ile işgal ettiği bölgelerden geri çekilmişti. Büyük bir savaştan çıkarak ekonomisi alt üst olmuş İngiltere ise yeni bir savaşa kamuoyunu ve meclisini ikna edemezdi. Bu ve çeşitli nedenlerle Konferans’ın ikinci oturumuna başlandı.

    Konferans boyunca diplomat olarak tecrübesiz olan genç Türk Generali İsmet İnönü, Türk isteklerinden tavizler vermemiş ve Lozan Barış Antlaşması’nın koşullarını bağımsızlık temelinde kurmuştu.

    Lozan, emperyalist güçler üzerinde büyük bir zafer oldu. Türkiye, konferansa tüm diğer devletlerle eşit olarak katıldı. Büyük Güçler, Türk halkının egemenliğini ve haklarını çiğneyecek olan her şeyden el çekmek zorunda kaldılar. Churcill şöyle söylemektedir: “Lozan Antlaşması, Sevr Antlaşması’nın kesinlikle karşıtı oldu. Daha önce Türkiye’ye barışı dikte etmekle kalmayıp, Türk Devleti’ni ölüme mahkûm etmeye de hazır olan büyük devletler, şimdi eşit koşullarda görüşmelerde bulunmak zorunda kaldılar.”[13]

    Lozan Barış Antlaşması’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanan barış antlaşmalarından temel farklılıkları vardır. Bunlardan birincisi Lozan Barış Antlaşması’nın ilk maddesi Milletler Cemiyeti’nin tüzüğünden oluşmamaktadır. Paris Barış Konferansı’nda Milletler Cemiyeti konusunun asıl üzerinde duran kişi Wilson olmuştur ve hatta Wilson, Milletler Cemiyeti’nin kurulması için anlaşmaya vardıktan sonra konferansı terk etmiştir. Ancak Lozan Konferansı’nda Amerikan delegasyonu alınan kararlarda önemli bir aktör olmaktan ziyade gözlemci konumundadır ve Milletler Cemiyeti tüzüğünün bulunmasına dikkat edilmemiştir. Zaten Milletler Cemiyeti konusu üzerinde pek tutarlı olmayan İngiliz ve Fransız devletleri, Lozan Konferansı’nda bu konuya dikkat etmemişlerdir. Bu konuda asıl değinilmesi gereken nokta şudur: Versay Antlaşması’nın 1919 yılında imzalanmasına ve Milletler Cemiyeti tüzüğünün antlaşma metninde bulunmasına rağmen Almanya’nın Milletler Cemiyeti’ne girmesi 1926 yılını bulmuştur. Yani müttefik devletler, yeni kurulan bu uluslararası kuruluşta yer almayacak bir devletle yapılan antlaşmaya bu maddeleri eklemişlerdir. Almanya’nın antlaşma üzerinde söz hakkı olmamıştır. Ancak yeni kurulan Türk Devleti’ne bunu dikte edememişlerdir. Sevr’de bulunan tüzük maddeleri Lozan’da yoktur.

    Diğer bir farkı ise şudur: Lozan Barış Antlaşması Fransa topraklarında imzalanmamıştır. Savaştan mağlup çıkan devletler ile yapılan diğer barış antlaşmaları, Fransa toprakları üzerinde imzalanmıştır. Bu durum Fransa’nın ve Müttefik devletlerin kendi hâkimiyetini dikte etmesi olarak yorumlanabilir. Lozan’ın diğer antlaşmalardan temel farkı, makalede de çokça belirtildiği üzere, bağımsızlık savaşı sonucunda imza edilmesidir.

    Lozan Antlaşması, Versailles sisteminin yok olmaya başlaması anlamına geliyordu. Bu antlaşma Doğu’nun tutsak edilmiş halklarını, özgürlükleri ve bağımsızlıkları için emperyalizme karşı kararlı bir mücadeleye sevk etti.

    Bağımsızlık savaşımının sonuncu evresi olan Lozan Barış Konferansı, padişahlık monarşisinin yıkıntılarında, emperyalist tutsaklığa karşı devrim savaşının ateşinde doğan Türk Devleti’nin ulusal egemenliğinin tüm dünyaca kabul edilmesiyle sonuçlandı

    Lozan ile Sevr’in farkını o yılları yaşamış birisi olan Ali Naci Karacan’ın sözlerinden aktarmak istiyorum:

    “Trakya Yunanistan’ın olacaktı; İstanbul beynelmilel olacaktı; Batı Anadolu Yunan sömürgesi olacaktı; Adana Fransız sömürgesi olacaktı; ordumuz olmayacaktı; donanmamız olmayacaktı; saray, büyük küçük bütün devletlerin denetiminde ve Orta Anadolu’da bir iki vilayet bu sarayın çiftliği hükmünde kalacaktı. Maliyemiz, adliyemiz, nafıamız, harbiyemiz, denizciliğimiz, kara sınırlarımız, boğazlarımız doğrudan doğruya, maarifimiz ve bütün diğer müesseselerimiz Saray’ın esir hükûmetleri vasıtasıyla yabancı kontrolü altında bulunacaktı.

    “Türk Milleti köle, yabancı ve Hristiyanlar Türk Milletinin efendisi olacaktı. Nüfuz bölgeleri coğrafi birliği, millî eğitimin kontrolü millî birliği imkânsız bırakacak, yabancılara bağışlanan imtiyazlar ekonomi ve ticarette kazanç hakkını kaldırarak büyük şehirlerde ve sahillerde yaşayan Türkler dağıtılacak, öyle istiyorlardı ki ölmez Türk Milleti ölecek, bu milletin ezeli devleti sona erecek, Akdeniz ve Marmara sularında bir daha Türk Bayrağı görünmeyecekti. İstedikleri bu idi. Sevr Antlaşması’nın anlamı budur.

    “O zaman bir tek erimiz, bir tek silahımız yoktu. Tek ve ümit kuvvetimiz şu idi. Türk Milleti bu talihe layık değildir. Türk Milleti için bu talih imkânsızdır. Neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Kutsal ihtilal İzmir dağlarında Yunanlılara; Antep kapılarında Adana istila kuvvetine, doğu sınırında Ermenistan kuvvetlerine karşı koydu. Ermenistan’ı, Adana istilasını, Yunanistan’ı yendik. Antalya istilası çekilip gitti. Gidenlere ne mutlu, çünkü canlarını kurtardılar. Kalanlar ise Anadolu topraklarının altında yatıyorlar. Bugün Batı Anadolu, Doğu Anadolu, Adana, Trakya, Antalya, Hatay, Boğazlar ve İstanbul bizimdir; ordumuz vardır, donanmamız vardır, saray yoktur, maliyemiz, adliyemiz, nafiamız, harbiyemiz, denizciliğimiz serbesttir. Efendiyiz. Coğrafi birlik, millî birlik gerçekleşmiştir. Türkiye’de en imtiyazlı insan yine Türk’tür. Büyük küçük bizimle savaşan bütün devletler Türk Milletinin iradesini onaylamışlardır. İstiklal Savaşının gayesi bu idi, Lozan Antlaşması’nın anlamı budur.”[14]

    Lozan Antlaşması ile birlikte Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan barış antlaşmalarının sonuncusu da imzalanmış oldu. Ancak yapılan barışlar başka bir savaşa gebeydi. Bu, emperyalist paylaşım savaşı sonunda imzalanan toprak ve imtiyaz koparma antlaşmaları, milletlerin dağılışına uygun yapılmamış, sadece emperyalist kaygılar güderek imzalanmıştı. Bu savaşa kadar başından onlarca facia geçen dünya hâlâ akıllanmamıştı ve bu savaşın sonunda yaptıkları antlaşmalarla yeni bir savaşa daha dünyayı davet ettiler.

    [1] Gül Akyılmaz, Siyasi Tarih, Seçkin Yayınları, s. 620.

    [2] Gül Akyılmaz, A.g.e., s. 622.

    [3] Ahmet Hurşit Tolon, Birinci Dünya Savaşı Sırasında Yapılan Taksim Anlaşmaları ve Sevr’e Giden Yol, Atatürk Araştırma Merkezi, s.117.

    [4] Gül Akyılmaz, A.g.e., s. 623.

    [5] Gül Akyılmaz, A.g.e., s. 625.

    [6] Gül Akyılmaz, A.g.e., s. 398.

    [7]Gül Akyılmaz, A.g.e., s. 642.

    [8] Hüner Tuncer, Birinci Dünya Savaşı ve Osmanlı Devletinin Sonu, Tarihçi Kitabevi, s. 147-150.

    [9] G. V. Çiçerin, Makaleler ve Söylevler, s. 239.

    [10] Mustafa Kemal, Yeni Türkiye’nin Yolu, Cilt IV, s. 321.

    [11] Salahi R. Sonyel, Gizli Belgelerle Lozan Konferansı’nın Perde Arkası, s. 36.

    [12] Salahi R. Sonyel, A.g.e., s. 43.

    [13] Winston Churcill, Dünya Bunalımı, s.300-301.

    [14] Ali Naci KARACAN, Lozan, s. 643-644.

    Yazı kaynağı : teoridergisi.com

    1. Dünya Savaşı Sonunda İmzalanan Antlaşmalar

    Yazı kaynağı : turkish.aawsat.com

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    aç kapıyı veysel efendi mahmut hocanın emriyle atasözü

    1ziyaretçi

    aç kapıyı veysel efendi mahmut hocanın emriyle atasözü bilgi90'dan bulabilirsiniz

    aç kapıyı veysel efendi

    JavaScript is not available.

    We’ve detected that JavaScript is disabled in this browser. Please enable JavaScript or switch to a supported browser to continue using twitter.com. You can see a list of supported browsers in our Help Center.

    Help Center

    Terms of Service Privacy Policy Cookie Policy Imprint Ads info © 2022 Twitter, Inc.

    Yazı kaynağı : twitter.com

    FenceBilim.com on Tumblr

    Aç Kapıyı Veysel Efendi, Mahmut Hoca Gidiyor - Dailymotion Video

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    derman arardım derdime derdim bana derman imiş kimin sözü

    1ziyaretçi

    derman arardım derdime derdim bana derman imiş kimin sözü bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Derman Aradım Derdime Şiiri - Niyazi Mısri

    Derman Aradım Derdime Şiiri - Niyazi Mısri

    Dermân aradım derdime
    Derdim bana dermân imiş
    Bürhân aradım aslıma
    Aslım bana bürhân imiş

    Sağ u solum gözler idim
    Dost yüzünü görsem deyû
    Ben taşrada arar idim
    Ol cân içinde cân imiş

    Öyle sanırdım ayrıyam
    Dost gayrıdır ben gayrıyam
    Benden görüp işiteni
    Bildim ki ol cânân imiş

    Savm-u salât u hac ile
    Sanma ki biter zâhid işin
    İnsan-ı kâmil olmağa
    Lâzım olan irfân imiş

    Kande gelir yolun senin
    Ya kande varır menzilin
    Nerden gelip gittiğini
    Anlamayan hayvân imiş

    Mürşid gerektir bildire
    Hakk’ı sana hakka’l-yakîn
    Mürşîdi olmayanların
    Bildikleri gümân imiş

    Her mürşîde dil verme
    Kim yolunu sarpa uğradır
    Mürşîdi kâmil olanın
    Gâyet yolu âsân imiş

    Anla hemen bir sözdürür
    Yokuş değildir düzdürür
    Âlem kamu bir yüzdürür
    Gören onu hayrân imiş

    İşte Niyâzî’nin sözün
    Bir nesne örtmez Hak yüzün
    Hak’tan âyân bir nesne yok
    Gözsüzlere pinhân imiş

    Yazı kaynağı : www.antoloji.com

    "Derman arardım derdime Derdim bana derman imiş" sözleri hangi şairin bir şiirine aittir?

    Yazı kaynağı : www.haber46.com.tr

    derman arardım derdime

    Derman Arardım Derdime

    Derman Arardım Derdime

    Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş
    Bürhan sorardım aslıma, aslım bana bürhan imiş

    Sağ ü solu gözler idim, ben dost yüzün görsem deyû
    Ben taşrada arar iken ol can içinde can imiş

    Öyle sanırdım ayrıyam, dost gayrıdır ben gayrıyam
    Benden görüp işideni bildim ki ol canan imiş

    Savm ü Salât ü Hacc ile sanma biter zâhid işin
    İnsan-ı kâmil olmayâ lazım olan irfân imiş

    Kanden gelir yolun senin, ya kande varır menzilin
    Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş

    Mürşid gerektir bildire Hakk'ı sana Hak-kal yakîn
    Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş

    Her mürşide dil verme kim yolunu sarpa uğratır
    Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş

    Anla hemen bir söz dürür, yokuş değildir düz dürür
    Alem kamu bir yüz dürür, görüen anı hayrân imiş

    İşit Niyazi'nin sözün, bir nesne örtmez Hak yüzün
    Hak'dan ayan bir nesne yok, gözsüzlere pinhan imiş

    Yazı kaynağı : dilbeyti.com

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    yazın başı pişenin kışın aşı pişer atasözünün anlamı kısaca

    1ziyaretçi

    yazın başı pişenin kışın aşı pişer atasözünün anlamı kısaca bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Yazın Başı Pişenin Kışın Aşı Pişer atasözünün anlamı ve örnek cümle içinde kullanımı (TDK)

    Yazın Başı Pişenin Kışın Aşı Pişer

    Yazın Başı Pişenin Kışın Aşı Pişer

    Çalışkanlık, aslında bir işin mükafatını anında almamaya razı gelerek, ilk aşamadaki cefalarına katlanmayı da içerir. Bu nedenle, çalışkanlığı öğütleyen sözler, daha çok bir süre cefaya katlanmadan, yapılan işin meyvesinin alınamayacağını ifade eder.

    Yazın Başı Pişenin Kışın Aşı Pişer Atasözünün Anlamı Ne Demek?

    Eski zamanların çalışma düzeninden ilham alınarak meydana gelmiş bu ata sözü, yazları ekin ve hasat zamanında çalışan kişilerin, kışın soğuğunda yiyecek yemekleri, yani mükafatları olacağını ifade eder. Geçmişteki deneyimleri yansıtan atasözlerinin güzelliği, bir mecaz ya da somutlama içeriyor olması bakımından, her zaman güncelliğini koruyabiliyor olmasıdır. Dolayısıyla bu söz günümüze uyarlanmak istenirse, bir sınava çalışılıp o çalışmanın zorluklarına ve cefasına katlanılırsa, alınacak iyi sonuçlar ve kazanımlarına da ulaşılabileceği söylenebilir.

    Kısaca Yazın Başı Pişenin Kışın Aşı Pişer Atasözünün Anlamı

    Eğer zor şatlara göğüs gererek, emek ve çaba gösterilirse, mükafatının ileride alınacağını ifade eder.

    Yazı kaynağı : www.milliyet.com.tr

    Yazın Başı Pişenin Kışın Aşı Pişer Atasözünün Anlamı Nedir? Tdk Açıklaması Ve Cümle İçinde Örnekler

    Yazın Başı Pişenin Kışın Aşı Pişer Atasözünün Anlamı Nedir? Tdk Açıklaması Ve Cümle İçinde Örnekler

    Nesiller boyu aktarılan, büyüklerin deneyimleriyle ve doğadan gözlemleriyle oluşturduğu atasözleri kültürümüzde geniş bir yer tutar. Sözlü kültür hazinemizin en büyük parçalarından biri olan atasözleri arasında "Yazın başı pişenin kışın aşı pişer" atasözü de yer almaktadır. Bu atasözünü ilk kez duyanlar, bu atasözünün TDK açıklaması ve cümle içinde örneklerini merak ediyor. İşte "Yazın başı pişenin kışın aşı pişer" atasözünün anlamı, uzun ve kısa açıklaması.

    YAZIN BAŞI PİŞENİN KIŞIN AŞI PİŞER TDK SÖZLÜK ANLAMI

    Türk Dil Kurumu Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü'ne göre "Yazın başı pişenin kışın aşı pişer" atasözü iki ayrı anlama gelir. Bunlardan ilkinde yaz ve kış ifadeleri gerçek anlamıyla kullanılır ve "yazın güneş altında çalışan kişi, ailesinin kışlık tahılını kazanır" anlamına gelir. İkinci anlamında ise yaz ile gençlik, kış ile yaşlılık kastedilir. Atasözü bu şekliyle "gençliğinde çok çalışıp varlık edinen kimse, hastalığında ve yaşlılığında sıkıntı çekmez" anlamı kazanır.

    YAZIN BAŞI PİŞENİN KIŞIN AŞI PİŞER NE DEMEK?

    Yaz sıcağında çalışmak çok zorlu ve meşakkatlidir. Özellikle dışarıda çalıştırmayı gereken işlerde; tarla, bağ, bahçe işlerinde çalışanlar yazın büyük zorluklar çeker. Ancak yazın bu sıkıntıları çeken kişi kış aylarını bereket içinde ve rahat geçirir. Çünkü kışın erzak bulmak güçtür ve yazın kışa yatırım yapmayan kişi kışın sıkıntı yaşar, yazın dişini sıkıp çalışansa kışın rahat eder. Bu durumu ifade etmek üzere "yazın başı pişenin kışın aşı pişer" sözü kullanılır. Yine aynı şekilde, gençliğinde tüm imkanları, sağlığı ve enerjisi varken çalışan kişi yaşlılığında ve hastalığında kazandıklarıyla hayatını idame ettirir, rahat eder.

    YAZIN BAŞI PİŞENİN KIŞIN AŞI PİŞER ÖRNEKLERİ

    Fırsatın varken dişini sık ve çalış ki imkanın olmadığında rahat edesin, yazın başı pişenin kışın aşı pişer.

    Yazı kaynağı : www.sabah.com.tr

    Yazın başı pişenin, kışın aşı pişer atasözünün anlamı

    Yazın başı pişenin, kışın aşı pişer atasözünün anlamı

    Bu yazımızda sizlere Yazın başı pişenin, kışın aşı pişer atasözünün anlamını açıklayacağız.

    Yazın başı pişenin, kışın aşı pişer atasözünün anlamı: Yazın keyifli yerlerde tembel tembel oturan kimse, kışın yiyecek bulamaz. Gençliğinden kazanç peşinde koşmayıp zevke dalan kimse, hastalığında ve ihtiyarlığında perişan olur. Yazın güneş altında tarlasını ekip biçen kimse, kışlık yiyeceğini hazırlamış olur. Gençken çalışıp mal mülk edinen kimse yaşlanınca rahat eder.

    Atasözü Nedir : Uzun gözlem ve deneyimler sonucu oluşmuş, bilgi ve öğüt veren kalıplaşmış sözlere atasözü denir.

    ATASÖZLERİ ÖZELLİKLERİ

    »Öğüt Verir.
    »Kim Tarafından Söylendiği Belli Değildir.
    »Kalıplaşmış Sözlerdir.
    »Bir Tek Sözcüğü Bile Değiştirilemez.
    »Genellikle Mecaz Anlamlıdır.
    »Kısa Ve Özlü Sözlerdir.

    Tüm Atasözleri Anlamları İçin Tıklayınız

    Bu Atasözü İlgili Yorumlarınızı Aşağıdan Hemen Yazabilirsiniz.

    Yazın başı pişenin, kışın aşı pişer ne demek Nedir, ne demek, anlamı,manası,cümle içinde kullanımı, türkçe, sözlük, hakkında detaylı bilgi,atasözü anlamı,atasözü açıklaması,atasözü manası, eş anlamlısı, türkçe sözlük,Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğü, tdk en güncel atasözleri

    Yazı kaynağı : www.basarisiralamalari.com

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    bir mum diğer mumu tutuşturmakla ışığından birşey kaybetmez anlamı

    1ziyaretçi

    bir mum diğer mumu tutuşturmakla ışığından birşey kaybetmez anlamı bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Bir Mum, Diğer Mumu Tutuşturmakla Işığından Bir Şey Kaybetmez…

    Bir Mum, Diğer Mumu Tutuşturmakla Işığından Bir Şey Kaybetmez…

    Doğar doğmaz başlar nefes alma ve öğrenme serüveni insanın.
    Ağlar hayatta kalmak için bebek.
    Güler, güneş olur çevresine.
    Büyür, öğrenir ama kulak asmaz öğrendiklerine.
    Hata yapar kaçınılmaz.
    Tecrübe kazanmaya başlamıştır artık.
    Dikkatle dinlemeye de başlar artık söylenenleri.
    Bilir kazançlı çıkacaktır dinlerse tecrübelerini büyüklerin.
    Öğrendikleri, yaşadıkları anlam kazanmaya başlar zihninde artık.
    Yüreği de daha sıcak atmaya başlar.
    O kalp değil midir? Ömrü boyunca 3 Milyar kez durmadan atan.
    Aktarmak zamanı gelmiştir başkalarına artık öğrendiklerini.
    Bilir aydınlatması gerektiğini bebekliğindeki gibi insanlığı.
    Bu her insana verilmiş borçtur hayata gönderilirken.
    Bebekken kendisine verilen aydınlatma borcunu ödemelidir artık.
    O yüzden ışığını aktarmalıdır bolca. Gücünden bir şey kaybetmez paylaşırsa.
    Aksine artar ışığın gücü yayıldıkça başkasına.

    Ne demiş Mevlana; “Bir mum, diğer mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.”

    Yasal Uyarı: Bu yazıdaki bilgiler sadece genel bilgilendirme amacıyla verilmiştir. Kişi veya kuruma özel profesyonel bir bilgilendirme amacı güdülmemiştir. Konu ile benzerlik gösterse de her işletmenin kendi özel şartları nedeniyle farklı durumları olabilir. Bu nedenle, bu yazıda belirtilen bilgilerden yola çıkarak işletmenizi etkileyecek herhangi bir karar alıp uygulamaya geçmeden önce, uzmanına danışmanız menfaatiniz gereğidir. Muhasebenews veya ilişkili olduğu kişi veya kurumlardan hiç biri, bu belgede yer alan bilgilerin özel veya resmi, gerçek veya tüzel kişi, kurum ve organizasyonlar tarafından kullanılması sonucunda ortaya çıkabilecek zarar veya ziyandan sorumlu değildir.

    BENZER İÇERİKLER

    Yazı kaynağı : www.muhasebenews.com

    Mevlana Celaleddin-i Rumi: Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından… - Evrim Ağacı

    Mevlana Celaleddin-i Rumi: Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından… - Evrim Ağacı

    Göster

    Google Twitter

    Yükleniyor

    Yazı kaynağı : evrimagaci.org

    Bir mum diğerini tutuşturmakla ışığından birşey kaybetmez anlamı

    Bir mum diğerini tutuşturmakla ışığından birşey kaybetmez sözünün anlamı

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    toplumsal sorunların çözümünde sivil toplum kuruluşlarının rolü nedir

    1ziyaretçi

    toplumsal sorunların çözümünde sivil toplum kuruluşlarının rolü nedir bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Sivil Toplum Kuruluşu nedir? Sivil Toplum Kuruluşları nelerdir? STK özellikleri, amaçları ve görevleri

    Sivil Toplum Kuruluşu nedir? Sivil Toplum Kuruluşları nelerdir? STK özellikleri, amaçları ve görevleri

    Sivil toplum kuruluşları, bağımsız faaliyetleri olan bir merkeze bağlı çalışan resmi olmayan kurumlardır. Yasal olan bu kuruluşların genel hedefleri, başkalarına yardım sağlamaktır. Temsil ettiği kitlelerin temel haklarının yanında, ekonomik ve demokratik menfaatlerini savunur.

     Sivil Toplum Kuruluşu Nedir?

     Sivil toplum kuruluşu, halkın bir araya gelerek oluşturmuş olduğu, amaç doğrultusunda daha iyi yaşam koşulları hedefleyen yasal örgütlere verilen isimdir. Sivil toplum kuruluşları, sosyal ekonomik, işçi hakları, dini amaçlı veya hayır işleri gibi alanlarda faaliyet gösterebilir. Sivil toplum kuruluşlarına bazı örgüt ve kurumlar örnek gösterilebilir.

    Sendikalar

    Dini kuruluşlar

    Düşünce kuruluşları

    Kar amacı olmayan vakıf veya dernekler

    Ticari kuruluşlar

    Meslek kuruluşları

    Siyasi partiler

    Sanayi kuruluşları

    Gençlik dernekleri

    Devlet bünyesinde olmayan okullar

    Sivil Toplum Kuruluşları Nelerdir?

     Türkiye'de ön plana çıkan birçok sivil toplum kuruluşu bulunur. Bu sivil toplum kuruluşları, toplumdaki eksiklikleri, sorunları çözmek, çözmeye yardımcı olmak ve faaliyet geçekleştirmek adına kurulmuşlardır

     Kızılay

     1868 yılından bu yana varlığını devam ettiren Kızılay, bu anlamda Türkiye'deki en eski sivil toplum kuruluşudur. Kan ihtiyacı başta olmak üzere, afetler, göç ve mültecilere yardım, sağlık, sosyal faaliyetler, ilk yardım, gençlik, eğitim gibi alanlarda hizmet sunar.

     TEMA Vakfı

     Erozyonla mücadele edebilmek adına kurulmuş bir sivil toplum kuruluşudur. Ülkemizde doğal yaşamı korumak için görev edinmiştir. Bu doğrultuda halkın bilinçlenmesini sağlamak ve doğal ortamı korumak adına çalışmalar sağlar.

     AKUT

     Arama Kurtarma Derneği olarak işlevini devam ettiren AKUT, sel, kaza ve deprem gibi durumlarda gönüllülük esasına dayanarak yardım sağlayan kuruluştur.

     LÖSEV

     LÖSEV, kan ve lösemi hastası olan çocuklara sağlık ile eğitim ihtiyaçlarını karşılayan sivil toplum kuruluşlardan birisidir.

     YEŞİLAY

     YEŞİLAY, sigara, kumar ve alkol alışkanlıklarının bırakılması yönünde mücadele eden vakfa verilen isimdir. Sivil toplum kuruluşu olan YEŞİLAY, 1920 tarihinde İngiliz işgalini sonlandırmak amacıyla kurulmuştur.

     STK Özellikleri

    STK'lar gönüllülük esasına dayanarak faaliyet gösterir.

    Sivil toplum kuruluşlarında çalışanların amacı, toplumun sorunlarını gidermektir.

    Çalışan kişiler, görev karşılığında herhangi bir ücret kazanmazlar.

    Çalışmada, üst-ast ilişkisi yoktur. Her birey, diğeriyle dayanışma içerisinde çalışır.

    Devletin yetersiz olduğu durumlarda, halkın yardımına yetişen kuruluşlardır.

    Devletin sivil toplum örgütlerine herhangi bir katkısı bulunmaz. STK'lar devletin koymuş olduğu yasalara uyumlu olarak faaliyet sürdürmek durumundadırlar.

    Sivil toplum kuruluşları, kendi masraflarını çalışmalara destek veren üyelerin yardımlarıyla sağlamaktadırlar.

    Dernek, vakıf, oda veya sendika isimleriyle çalışmalarını yürütürler.

    STK Amaçları

     Sivil toplum kuruluşlarının temel amacı, toplumsal sorunları bağımsız şekilde ele alarak, kamuoyunu bilgilendiren, aydınlatan ve buna yönelik öneri sunan kuruluşlardır.

    Toplumun kendisi tarafından kurulan STK'lar, toplumun genelini aydınlatma amacı güder. Buna yönelik çalışmalar yapar.

    İkna ve eylem faaliyetleri ile çalışmalarını sürdürürler.

    Toplumsal sorunlarda; kadın hakları, işçi hakları, depremzede hakları gibi konularda çalışmalarını yürütür.

    STK Görevleri

     Temel amaç ve misyonların dışında, STK'lar çeşitli görevler edinmiş şekilde varlıklarını sürdürürler. Her bir sivil toplum kuruluşunun görevleri faklı olabilir. Daha çok kuruluş amacına göre görevler belirlenir. Bazı ortak görevler söz konusudur.

    Toplumun geleceği için çalışmak.

    Toplumdaki suç işleme, alkol alışkanlıkları ve temel diğer sorunları gidermeye yönelik faaliyet göstermek.

    Ülke içerisinde ve yurt dışında yaşayan vatandaşların temel haklarını savunmak, korumak, kollamak ve bu yönde özveride bulunmak amaçlardandır. 

    Yazı kaynağı : www.hurriyet.com.tr

    Toplumsal sorunların çözümünde sivil toplum kuruluşlarının rolü nedir, Düşüncelerinizi anlatan bir kompozisyon yazınız

    Toplumsal sorunların çözümünde sivil toplum kuruluşlarının rolü nedir, Düşüncelerinizi anlatan bir kompozisyon yazınız

    Sivil toplum kuruluşları toplumun birlik, beraberliği ve yardımlaşmasında önemli rol oynar. Toplumun farklı kesimleri yardım etme, yardım alma amacıyla bir araya gelerek birlik ve beraberlik örneği sergilerler.

    Sivil toplum kuruluşlarının temel amacı, toplumsal sorunları bağımsız şekilde ele alarak, kamuoyunu bilgilendiren, aydınlatan ve buna yönelik öneri sunan kuruluşlardır. Toplumun kendisi tarafından kurulan STK'lar, toplumun genelini aydınlatma amacı güder. Buna yönelik çalışmalar yapar.

    İkna ve eylem faaliyetleri ile çalışmalarını sürdürürler. Toplumsal sorunlarda; kadın hakları, işçi hakları, depremzede hakları gibi konularda çalışmalarını yürütür.

    Sivil toplum örgütlerinin en önemli özelliği hizmetin para karşılığında değil de gönüllü olarak yapılmasıdır. Sivil toplum kuruluşları dernek, vakıf, sendika, birlik, oda adları altında faaliyet gösterirler.

    İnsanlar sivil toplum kuruluşlarına üye olup faaliyetlerine katılabilirler. Çalışmalara maddi ve manevi katkılarda bulunabilirler. Ayrıca sivil toplum kuruluşlarını desteklemek için üye olmak şart değildir. Hayırsever insanlar istediği zaman istediği sivil toplum kuruluşuna yardımda bulunabilirler.

    Yazı kaynağı : www.egitimsistem.com

    Sivil Toplumun Rolü - Kamu Politikalarında Yurttaşın Sözü

    Sivil toplum örgütlerinden beklenen başlıca iki alanda etkinlikte bulunmalarıdır:

    Bu çalışmada, sivil toplum örgütlerinin kendi tüzüklerinde belirtilen amaçları doğrultusunda yalnızca kendi üyelerini ilgilendiren etkinlikleri ( Ki buna özel alan diyoruz) kapsam dışındadır. Günümüzde önemli olan, sivil toplum örgütlerinin kamusal alandaki çalışmalarıdır. Bu noktada kamusal alanın kapsamı nedir sorusu akla geliyor. Kamusal alan, yalnızca halkın ortaklaşa kullandıkları alanları değil aynı zamanda hükümetin ve özel sektörün çalışma alanlarını da kapsıyor.

    Sivil toplum, demokratik düzenin bir parçası olarak, çelişkili konularında görüş oluşturarak veya sesi duyulmayanların sesi olarak önemli konuları dile getiriyor. Sivil toplum yeni politika geliştirmede, kendi çalışma alanında elde ettiği bilgilerle uzmanlık hizmeti sunuyor ve bununla siyasal meşrutiyetin artmasına katkı sunuyor.

    Son zamanlarda kamusal alan, sınırlarını özel sektör faaliyet alanlarını da kapsayacak biçimde genişletti. Sivil toplum meşruiyet, değer ve bilgi sunarak özel sektörün çıkarına yardım ediyor. Bu amaçla son zamanlarda kurumsal sorumluluk kavramı içinde özel sektör sivil toplumla pek çok proje yürütmektedir. Bu projelerle özel sektör halkın gözündeki meşruiyetini ve değerini artırıyor.

    Sivil toplum kuruluşları, bu alandaki etkinliklerle hem demokrasinin güçlenmesine, içselleştirilmesine, hem de hükümet ve özel sektörün içinde bulunduğu sistemin çalışmasını sağlıyor. Ayrıca, kamu yönetiminin demokratik biçimde etkin ve verimli çalışmasına katkıda bulunur.

    STKların insan hak ve özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesi konusunda yapabileceği çalışmalardan birincisi başvuru hakkını kullanarak, bu hak ve özgürlükleri çiğneyenlere karşı etkin bir mücadele vermesidir. STKların kamusal alandaki ikinci çalışması kamu yönetimine doğrudan müdahale ile ilgili olabilir. 

    STKların oynadıkları rolleri şu şekillerde özetleyebiliriz:

    Özel ve kamu kurumlarını gözetim altında tutarak, onların şeffaf ve hesap verebilir olmalarını sağlamak

    Toplumu ilgilendiren sorun alanı ve konularda bilinçlenmeyi sağlamak ve değişimi savunmak

    Eğitim, kültür, sağlık gibi konularda ihtiyaç sahiplerine hizmet vermek, özellikle de deprem gibi afet konularında hazırlık, planlama ve uygulamayı kontrol gibi hizmetler yürütmek

    Politika ve strateji oluşturmada bilgi ve deneyim aktarmak, sorunlara çözüm üretmede katkı sağlamak

    Kendi alanlarında eğitim ve deneyim paylaşımı yoluyla kapasiteyi artırmaya yardımcı olmak 

     Uzun sürede etkisin gösterecek çözüm önerileri için düşünce üretmek

     Azınlık gruplarının haklarını savunmak ve onların seslerini duyurmak

     Temel ve evrensel değerlerin benimsenmesine yardımcı olmak 

    Pazar ve kamu yönetimi için normlar oluşturmak

    Yurttaşların haklarına sahip çıkmalarını desteklemek ve onları etkinleştirmeye yardım etmek

    Bu konuya aşağıda değinilmektedir.

    Yazı kaynağı : yereldemokrasi.net

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    sabit sıcaklık ve basınç altında saf maddelerin kütle hacim grafikleri farklılığı nedir

    1ziyaretçi

    sabit sıcaklık ve basınç altında saf maddelerin kütle hacim grafikleri farklılığı nedir bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Sabit sıcaklık ve basınç altında saf maddelerin kütle-hacim grafiklerinin farklılığı nedir

    Sabit sıcaklık ve basınç altında saf maddelerin kütle-hacim grafiklerinin farklılığı nedir?

    Sabit s�cakl�k ve bas�n� alt�ndaki saf bir maddeye ait k�tle-hacim grafi�i �ekildeki gibidir.Buna g�

    Sabit s�cakl�k ve bas�n� alt�ndaki saf bir maddeye ait k�tle-hacim grafi�i �ekildeki gibidir.Buna g�

    NOT: Sorunun cevab�n� g�rebilmek i�in soruya ait ��klara t�klay�n�z. E�er sorunun do�ru cevab� g�remiyorsan�z sorunun bulundu�u testi ��zmek zorundas�n�z.

    Sorular�n do�ru cevaplar� sadece testi ��zerken g�r�nt�leyebilirsiniz.
    Bu soru Fizik 1 kategori i�indeki 2018-2019 1. D�nem A�L Fizik 1 ��km�� Sorular testinde yer almaktad�r. Bu soruya benzer di�er sorular� test i�eri�ine gidip ��zebilirsiniz. Hepinize ba�ar�lar dileriz.

    Yazı kaynağı : www.testyurdu.com

    5. Sabit sıcaklık ve basınç altındaki saf bir maddeye ... - Fizik

    Soru 3: Sabit sıcaklık ve basınç altında k ve L maddel... - Fizik

    Özkütle ya da yoğunluk nedir? Tanımı ve grafikleri

    Özkütle ya da yoğunluk nedir? Tanımı ve grafikleri

    Özkütle nedir sorusunun fizikte yanıtı bir cismin kütlesinin hacmine oranıdır. Bir maddenin birim hacmine ne kadar kütle sıkıştırılmış, yani yoğun olduğunun göstergesidir. Bu yüzden yoğunluk da denir. Matematiksel olarak özkütle ya da yoğunluk şöyle gösterilir (Özkütlenin veya yoğunluğun formülü):

    m cismin kütlesini, V hacmini gösterir.

    Özkütlenin birimi kg/m3‘tür, g/cm3 olarak da verilebilir. Kütle ve hacim skaler olduğu için özkütle de skalerdir, ayrıca türetilmiş bir büyüklüktür.

    Yoğunluk sabit sıcaklık ve basınçta sabittir, ama sıcaklık ya da basınç değişirse o da değişir. Çünkü hacim, sıcaklık ve basınca göre değişir (oysa kütle değişmez). Özkütle maddenin ayırt edici bir özelliğidir, sabit sıcaklık ve basınçtatüm maddelerin özkütleleri birbirinden farklıdır.

    Grafiklerden Özkütle Hesaplama

    Bir öğrenci 5 cam bilye ile bir deney yapıyor. Odanın sıcaklığınınve basıncının sabit olduğunu kabul ediyor. Amacı cam için kütle ve hacim ilişkisini araştırmak. Bunun için cam bilyelerin kütlelerini ölçüyor, sonra birer birer su dolu dereceli silindirin içine atarak hacimlerini ölçüyor. Ölçüm sonuçları aşağıdaki tabloda verilmiş. Son sütunda kütlenin hacme oranını hesaplayıp yazmış.

    Bu verileri kullanarak üç grafik çizebiliriz:

    Kütle hacim grafiğinden yoğunluk

    Tablodaki verilerden eğer kütle ve hacim sayı çiftlerini kullanırsak bir grafik çizebiliriz. Bu grafik şöyle görünür.

    Kütlenin hacme bağlı olarak nasıl değiştiğini gösteren fonksiyon bir doğrudur (mavi çizgi). Bu doğrunun eğimi kütlenin hacme oranını yani özkütleyi verir. Kütle hacim grafiği bize kütle arttıkça hacmin de arttığını ve özkütlenin sabit kaldığını gösteriyor. Bu grafiğe göre özkütleyi, mavi doğrunun üstündeki herhangi bir noktayı kullanarak hesaplayabiliriz. Örneğin (m,V)=(15 g, 6 cm3) noktasını alalım:

    Özkütle hacim grafiği

    Tablodaki verilerden son sütunda yer alan özkütle ile buna karşılık gelen hacim sayı çiftlerini kullanarak bir grafik daha çizebiliriz.

    Özkütlenin hacme göre nasıl değiştiğini gösteren fonksiyon hacim eksenine paralel bir doğrudur (yeşil çizgi), eğimi sıfırdır. Hacim artsa da özkütle sabit kalıyor. Bu, özkütle hacme göre değişmez anlamına gelir. Hacim artmasına rağmen cam bilyelerin özkütlesi 2,5 g/cm3 kalmış.

    Özkütle kütle grafiği

    Tablodaki verilerden özkütle ile buna karşılık gelen kütle sayı çiftlerini kullanarak son bir grafik daha çizebiliriz.

    Özkütlenin kütleye göre değişimini gösteren fonksiyon kütle eksenine paralel bir doğrudur (mor çizgi), eğimi sıfırdır. Kütle artsa da özkütle değişmiyor. Bu, özkütle kütleye göre değişmez demektir. Kütle artsa da cam bilyelerin özkütlesi hep 2,5 g/cm3 olmuş.

    Farklı maddelerin kütle hacim grafikleri ile özkütle karşılaştırması

    Aşağıdaki tabloda farklı dört metalin eşit hacimleri için (V = 10 cm3) kütle ve özkütle değerleri verilmiş.

    Bu değerlerin kütle hacim grafiğinde gösterimi şöyledir:

    Özkütle arttıkça kütle hacim grafiğinin eğimi artar. Üstteki grafikte en dik eğimin altının, sonra cıvanın, sonra kurşunun, en son da demirin eğimi olduğu görülüyor.

    Saf maddeler için özkütle hesaplanması

    Saf maddeler tek bir element ya da bileşikten oluşur, yapılarında yabancı başka madde bulunmaz. Örneğin, saf su, altın, gümüş, cıva ya da kurşun saf maddedir. Saf maddelerde özkütle hesaplanırken tanımda verdiğimiz matematik modeli kullanılır.

    Örnek soru 1 – Özkütle ve hacimden kütle hesaplama

    Özkütlesi 2,7 g/cm3 olan saf alüminyumdan yapılmış hacmi 20 cm3 olan bir bloğun kütlesi kaç gramdır?

    Çözüm:

    Özkütlenin tanımını hatırlayalım.

    Buradan kütleyi çekebiliriz. Eşitliğin iki tarafını da V ile çarpalım.

    Artık sayıları yerleştirebiliriz.

    Örnek soru 2 – Özkütle ve kütleden hacim hesaplama

    Kütlesi 120 g, özkütlesi 0,8 g/cm3 olan saf etil alkolün hacmi kaç cm3‘tür?

    Çözüm:

    Yine tanımdan başlayalım:

    Bu kez hacmi çekelim. Eşitliğin iki tarafını da önce V ile çarpalım, sonra d‘ye bölelim.

    Şimdi sayıları yerleştirebiliriz.

    Karışımlar ve alaşımlar için özkütle hesaplanması

    İki ya da daha fazla saf maddenin bir araya gelmesiyle oluşan maddelere karışım denir. Şekerli su, tuzlu su ve hava karışımdır. Biri metal olmak üzere iki ya da daha fazla maddenin bir araya gelmesinden oluşan maddelere alaşım denir. Örneğin tunç, bakır ve kalay metallerinin oluşturduğu bir alaşımdır. Aşağıdaki örnek soru sadece Fen Lisesi öğrencileri için, bunu isterseniz geçebilirsiniz.

    Örnek soru 3 – Etil alkol ve su karışımının özkütlesi

    Özkütleleri sırasıyla 0,8 g/cm3 ve 1 g/cm3 olan etil alkol ve saf su karıştırılarak homojen bir karışım elde ediliyor. Kullanılan etil alkolün hacmi 50 cm3, saf suyunki 70 cm3 ise, karışımın özkütlesi kaç g/cm3 olur?

    Çözüm:

    Tanım tanım tanım. Hepsi tanımdan çözülür. Son kütleyi son hacme bölünce karışımın özkütlesi bulunur. Kütleleri hesaplayıp toplayacağız, sonra hacimleri hesaplayıp toplayacağız. Toplam kütlenin toplam hacme oranı özkütleyi verecek.

    Bu sorunun sonucu önemli. Bize karışımın özkütlesinin karışımı oluşturan maddelerin özkütleleri arasında olduğunu gösteriyor. dsu > dkarışım > detil alkol. Aşağıdaki grafik bu sonucun özeti.

    Eşit hacimli ya da eşit kütleli iki maddenin homojen karışımının özkütle formüllerini çıkarabilirsiniz, ama kesinlikle ezberlemeyin. Hangisi hangisiydi unutursunuz, tanımdan çözmek her zaman daha kolaydır ve garantilidir.

    Günlük hayatta özkütle

    Özkütle Problemleri

    Özkütle ile ilgili Fizik dersi Kazanımları

    9.2.1.1. Özkütleyi, kütle ve hacimle ilişkilendirerek açıklar.

    9.2.1.2. Günlük hayatta saf maddelerin ve karışımların özkütlelerinden faydalanılan durumlara örnekler verir.

    Yazı kaynağı : fizikdersi.gen.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    sigara içen insanların vücudundaki değişimler nelerdir

    1ziyaretçi

    sigara içen insanların vücudundaki değişimler nelerdir bilgi90'dan bulabilirsiniz

    Sigara ve Zararları

    Sigara ve Zararları

    Sigara bağımlılık yapıcı bir madde olması ve serbest satılabilmesi nedeniyle günümüzde insan sağlığını tehdit eden en önemli faktörlerden biridir. Yalnızca bir sağlık sorunu değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir sorundur da.

    Sigara içinde en tehlikelileri arsenik (fare zehiri), benzin, kadmiyum (akü metali), hidrojen siyanid (gaz odaları zehiri), toluen (tiner), amonyak ve propilen glikol olmak üzere 4000’in üzerinde kanserojen ve toksik madde bulunmaktadır. Sonuç olarak ciğerlerimizde katran (asfalt) oluşmaktadır.

    Sigara bağımlılığının 2 yönü vardır. Fiziksel ve psikolojik bağımlılık. Fiziksel bağımlılığı yapan sigaradaki nikotindir. Psikolojik bağımlılık ise kişiye göre değişir. Kendine güvensiz, sorunlardan kaçan kişiler psikolojik bağımlılığa daha eğilimlidir. Sigaranın içindeki yabancı maddeler dokularda irritasyon ve hasar oluşturur. Buna karşı savunma amacıyla kandan çekilen hücreler iltihap alanına toplanır.

    Damarların zamanla daralması ile tüm dokulara gelen kan ve oksijen miktarı azalır. Dokunun beslenememesi sonucunda zamanla hasar gelişir. Aslında en dramatik sonuçlarından biri, içindeki kanserojenlerin en yoğun ve uzun etki ettikleri organlar başta olmak üzere tüm kanserlerin oluşma riskini yükseltmesidir.

    Ayrıca, sigara diğer uyuşturuculara bir basamak olmaktadır. Sigara kullanan gençlerin büyük bir kısmı alkol kullanmaya da başlamaktadırlar. Sigara içmeyen gençlere göre sekiz kat daha fazla uyuşturucu kullanma riski taşımaktadırlar. Sigara içen gençlerde davranış bozukluğu da görülmektedir, bunlar; kavgacılık, belli bir çeteye girme ya da dikkatsiz ve tedbirsiz cinsel ilişkiler olarak ortaya çıkmaktadır. Sigaraya alışan gençler, başka bir uyuşturucu kullanmasa bile, sigara bağımlısı yetişkinler haline gelmekte ve sağlıklarını tehdit eden kimyasal maddelere bir ömür boyu maruz kalmaktadırlar.

    Sigaranın hayatımızda ve vücudumuzda yaptığı olumsuz etkileri sıralayacak olursak, bulunduğunuz ortamlarda kötü ve ağır koku olması, cilt karalığı ve yaşlı gösterme belirtileri, dişlerde kirli ve pis görünüm ve dişeti hastalıkları, ağız ve yutakta tat alma eksikliği, ağız, yutak, gırtlak, nefes borusu, akciğer, mide , yemek borusu, pankreas, rahim, mesane kanseri riskinde artma, kalp ve damarların görmüş olduğu zarar ve tahribattan dolayı kalp krizi, damar tıkanıklığı, tansiyon yükselmesi, beyinde felç, ileri yaşta bunama (Alzheimer), gözlerde katarakt ve ileri yaşta körlük, koku almada azalma, kronik bronşit ve amfizem gibi tıkayıcı akciğer hastalıkları, mide ve yemek borusunda kanama, ülser, iktidarsızlık, ereksiyonda azalma, döllenme yetersizliği, kalıtımsal bozukluklar, ellerde, parmaklarda sararma, tırnaklarda zayıflama, kemik erimesi kılcal damarlarda, el ve ayaklardan başlayarak, kol ve bacaklara kadar tıkanıp bu organların kesilmesine (Burger hastalığı) kadar varan hastalıklar oluşumu olarak sayılabilir. Ayrıca yorgunluk, uykusuzluk, ruhsal gerilim, stres, performans düşüklüğü, reflekslerde azalma oluşur.

    Sigara dumanı pasif içiciler için de aktif içiciler kadar zararlıdır. Pasif içiciler, sigara içen kişilerin yanında durarak 3.700 çeşit kimyasal gazdan zarar görmektedirler. Bunların büyük bir kısmı zehirlidir, geriye kalan kısmı da kanserojen benzopyrene ve formaldehyde gazlarıdır. Sigara dumanına ne kadar çok maruz kalırsanız, kalp krizi geçirme ve akciğer kanseri olma riskiniz o oranda artar. Gebelikte sigara içen kadınların bebekleri %10-15 eksik kilolu doğdukları gibi ebeveynleri sigara içen çocuklarda astım, üst ve alt solunum yolu infeksiyonları (bronşit, zatürre) riski artmaktadır. İstatistiklere göre, sigara içen annelerin düşük yapma ve ölü doğum yapma oranı içmeyenler göre %50 daha fazladır. Ayrıca, sigara içenlerin bebekleri 21/2 oranında aniden ölüm riski taşır. Gebelikten 4 ay önce sigarayı bırakmak riski ortadan kaldırır.

    Sigara ölümcül bir alışkanlıktır. Ülkemizde sigaranın yol açtığı ölümler; trafik, terör, iş kazaları ölümlerinin toplamından beş kat daha fazladır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünyada en büyük sağlık sorununun sigara olduğunu ilan ederek, her yıl 4 milyon insan sigaradan hayatını kaybettiğini ve eğer, gerekli önlemler alınmazsa bu sayının, önümüzdeki 20 yılda 10 milyona çıkacağını bildirmiştir.

    Sigaraya başlama yaşının çok erken olması, endüstriyel destek ve sonuçlarının çok çabuk ortaya çıkmaması nedenleriyle sigara bırakma fikri olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaksızın hep ertelenmektedir. Sigaraya başlamak kolay ancak bırakmak zor bir iş olmakla beraber, imkansız değildir. Sigarayı bıraktıktan sonraki ilk 3 gün en zorlu dönemdir.Bu dönemde huzursuzluk, sinirlilik, konsantrasyon güçlüğü ortaya çıkabilir. Kafeinden uzak durmak, fiziksel aktivite, sigarayı akla getirecek ortamlarda bulunmamak, sakız çiğnemek, kuruyemiş yemek bu dönemi kolay atlatmaya yardımcı olabilir. Piyasada mevcut olan medikal destek tedavisinin ise çıkabilecek yan etkiler açısından, kesinlikle hekim gözetiminde ve tavsiyesinde alınması gerekmektedir. Psikolojik bağımlılığı belirgin olan kişilerde ise profesyonel yardım önerilmelidir.

    Sigara bu kadar etkili ve tehlikeli bir madde olmasına karşın, bırakıldığı durumda vücudumuzda belirgin olumlu değişiklikler olmaktadır. 20 dakika sonra tansiyon ve nabız normale iner, 8 saat sonra kandaki oksijen normal düzeye çıkar, 24 saat sonra kalp krizi tehlikesi azalır, 48 saat sonra sinir uçları yenilenmeye başlar, 2 hafta - 3 ay sonra kan dolaşımı dengeye girerken akciğer fonksiyonu %30 oranında iyileşir, 1 - 9 ay sonra öksürük krizleri, bitkinlik, kısa kısa nefes almalar azalır, akciğerler temizlenir ve enfeksiyon tehlikesi azalır, 1 yıl sonra koroner yetmezliği tehlikesi sigara içenlere oranla yarı yarıya azalır, 5 yıl sonra akciğer kanserinden ölme tehlikesi yarı yarıya azalır, 10 yıl sonra akciğer kanseri tehlikesi, içmeyenlerin düzeyine gelir. 15 yıl sonra koroner yetmezliği tehlikesi sigara içmeyenlerin seviyesine iner.

    Öncelikle kendinize bırakmak için bir tarih ve bir yol belirlemeniz gerekmektedir. Son yıllarda sigarayı bırakma konusunda hem toplumsal hem de idari bir çaba görülmekte ve sağlık kuruluşları bu konuda aktif destek sağlamaktadırlar. Birey ve toplum sağlığı için yapılabilecek en iyi şey rotayı belirleyip yola çıkmaktan başka bir şey değildir.

    Memorial Tıbbi Yayın Kurulu tarafından hazırlanmıştır.

    Yazı kaynağı : www.memorial.com.tr

    Sigarayı bıraktıktan sonra vücutta görülen 11 değişim

    Sigarayı bıraktıktan sonra vücutta görülen 11 değişim

    Sigarayı bırakma yolları

    Merdiven çıkarken nefesiniz mi kesiliyor? Sabahları uyandığınızda bile ağzınızda acı bir tat mı hissediyorsunuz? Bu sorunların nedeni açık. Tüm bunların sebebi; sigara. Sigara, uzun vadede sağlığınıza zarar verirken, fiziksel olarak da sizi zorlar. Peki sigarayı bırakma konusunda ne düşünüyorsunuz? Sigara içenler için bağımlılıktan kurtulmak çok güç olabilir. Tiryakilerin önemli bir kısmı, hayatlarında en az bir kere sigarayı bırakmayı dener ancak bir süre sonra yeniden başlar.

    Sigarayı bırakmaktan çok bırakmaya karar verme aşaması zorlu. Bağımlılar sigarayı bıraktıklarında yaşayacakları yoksunluk döneminden endişe eder. Ancak bu yoksunluk ömür boyu devam eden bir süreç değil. Kararlı olunduğunda yoksunluk belirtilerin üstesinden gelmek çok daha kolay hala gelir. Sigarayı bırakmada birinci kural; günlük koşullar nasıl olursa olsun bıraktıktan sonra bir tane bile yakmamak. Çünkü bu davranış anıları, tadını ve kişiye verdiği hissi beynin yeniden hissetmesine neden olur. Sıklıkla sigarayı bıraktıktan sonra ara ara bir tane içenler bir süre sonra yeniden başlar.

    Sigara birçok önemli hastalığın nedeni

    Sigara; kanser, kalp ve akciğer hastalıkları başta olmak üzere birçok sağlık sorununun başlıca nedenlerinden biri. Dünyada her yıl 5 milyon kişi ve Türkiye’de 100 binden fazla kişi yani ölen her 4 kişiden biri, tütün kullanımına bağlı nedenlerden hayatını kaybediyor. Bu sayının 2030 yılında 240 bine ulaşılacağı tahmin ediliyor. Erkeklerde tüm kanser türlerine bağlı ölümlerin yüzde 35’i, kadınlarda ise yüzde 15’inin nedeni sigara. Akciğer kanserine bağlı ölümlerin ise yüzde 90’ının temelinde sigara yatıyor. Özellikle sigara ile doğrudan ilişkili olan akciğer kanseri, kanser nedenli ölüm oranında birinci sırada yer alıyor. Kronik bronşit ve amfizem gibi nefes darlığı yapan solunum sistemi hastalıklarının en önemli nedeni de yine sigara. Bu hastalıklar nedeniyle hayatını kaybedenlerin oranı, hiç içmeyenlere göre 40 kat fazla. Ayrıca sigara; kan dolaşımı ve damarlar üzerine etkileri nedeniyle beyin damarı hastalıkları ve felç olma riskini artırır, bacak kangrenlerine neden olabilir.

    Sigara hangi hastalıkların oluşum riskini artırır?

    Sigara bağımlılığı ve birçok kanser türü arasında doğrudan bir ilişki bulunuyor. Sigara; akciğer bağımlılığı başta olmak üzere, gırtlak, prostat, diş eti ağız, mesane, yemek borusu, dil, pankreas, bademcik ve rahim ağzı kanserlerinin oluşum riskini artırır. Ayrıca; erkeklerde iktidarsızlık, felç, ülser, kronik bronşit, bacak damar hastalıkları, kalp krizi, kadınlarda kısırlık ve KOAH gibi hastalıklara da yol açar.

    Doğmadan sigara içen bebekler!

    Sigara aynı zamanda hamile kadınlarda düşük ve erken doğum riskini artırır, bebeklerin düşük kiloda doğmasına neden olur ve bebeklerde ani ölüm riskini 6 kat artırır. Yine hamilelik döneminde sigara içen annelerin bebeklerinin zeka düzeyi düşük olabilir ve davranış bozuklukları görülebilir.

    35 yaşından önce sigarayı bırakanlarda erken ölüm riski hemen hemen yok olur. Sigara içenlerin akciğer kanseri olma riskleri; süresine ve ne kadar içtiklerine bağlı olarak değişir. 20 yıldan fazla sigara içenlerde risk çok fazla. 20 yılın üzerinde sigara içenlerde ise risk hiç içmeyenlerin seviyesine inemiyor. Fakat bunun üzerine eklenecek her yıl riskin boyutlarını artırır.

    Sigarayı bırakma evresinde vücutta meydana gelen değişiklikler neler?

    Sigarayı bırakmak sosyal hayatı da olumlu etkiler

    Genel sağlık açısından meydana gelen düzelmelerin yanında sigarayı bırakmanın sosyal hayatta da olumlu değişiklere neden olur. Öncelikle yiyeceklerden alınan tat artar, koku duyusu gelişir. Sigaraya sürekli olarak ödenen bedel ortadan kalkar. Ev, araba gibi kapalı ortamlarda solunan hava daha temiz hale gelir. Aile içinde bebek ve çocukların sigaradan olumsuz etkilenmesinin önüne geçilmiş olur. Sigarayı bırakmak cinsel hayatı da olumlu yönde etkiler. Bununla birlikte bağımlılığın verdiği yoksunluk anları, endişe ortadan kaybolur ve kişi kendisini fiziksel olarak çok daha zinde hisseder.

    Sigara bırakma ilacı deneyebilirsiniz

    Sigarayı bırakmada ilk adım karar vermek ve iradeli olmak. Ancak uzun süren bu bağımlılıktan kurtulmak için yardım almak gerekli olabilir. Sigarayı bırakma aşamasında çeşitli tedavi yolları bulunur. İlaç tedavisi ve replasman tedavileri yardımcı yollar arasında.

    İlaç tedavisi: Bazı insanlar, bağımlılığın yanı sıra genetik olarak da yatkın oldukları için sigarayı daha zor bırakır. İlaç, beyindeki içme isteğini azaltır. Bu ilaçlar sigarayı bırakmakta zorlanan kişilerde kullanılabilir.

    Replasman tedavileri: Nikotin maddesi, kişiye nikotin bantlarıyla dışarıdan verilir. Nikotin sakızları, hatta nikotin spreyleri de bulunur. Sigara ağızlıkları, yani nefesle çekilen mentollü ağızlıklar da bulunur. Ancak bu nikotin bantlarının her gün değiştirilmesi ve geceleri çıkarılması gerekir. Bu bantların da dozları bulunur. Bağımlılık düzeyi çok yüksekse, en yüksek dozdan başlanır. Bu yöntem, ilaca ek olarak da uygulanabilir. Etkinlik sağlanması için kombine tedaviler önerilir.

    Sigarayı bırakma konusunda çok zorlanan kişiler için ilaç, nikotin bandı ve nikotin sakızı bir arada uygulanabilir. Ancak bu tedavilerin doktor kontrolünde uygulanması gerekir. Aksi halde kontrolsüz kullanımda sağlık açısından zararlı sonuçlar doğurabilir.

    Yazı kaynağı : www.acibadem.com.tr

    Sigara ve zararları

    Sigara ve zararları

    Dünya genelinde sık tüketilen tütün ürünleri içerisinde birinci sırada yer alan sigara, her yıl 5 milyondan fazla insanın ölümüne yol açan son derece zararlı alışkanlıklardan biridir. Sigara tüketimi tüm dünyada önlenebilir özellikte olan ve bulaşıcı olmayan hastalıkların ve bu hastalıklara bağlı ölümlerin birinci nedenidir. Sigara dumanında 7000’den fazla kimyasal bulunur ve bunların yüzlercesi zehirli, 70’den fazlası ise doğrudan kanser yapıcı özelliktedir. Pil üretiminde kullanılan kadmiyum, bataklıklarda yoğun miktarda bulunan metan gazı, kimyasal endüstride kullanılan ve toksik etkileri ile bilinen arsenik, böcek ilacı üretiminde kullanılan nikotin, soba ve şofben zehirlenmelerinden sorumlu karbonmonoksit gazı, boya sanayinde kullanılan amonyak gibi pek çok zararlı bileşen sigara dumanı ile doğrudan vücuda alınır. İnsan sağlığı üzerinde son derece olumsuz etkilere yol açan bu zehirli kimyasallar içerisinde böcek ilacı olarak kullanılmakta olan nikotin adlı madde aynı zamanda sinir sistemi üzerinde güçlü bir uyarıcı etkiye sahiptir. Nikotinin bu özelliğinden dolayı sigara içen kişilerde zaman içerisinde nikotine karşı psişik ve fiziksel bağımlılık meydana gelir.

    Sigara Bağımlılığı Nedir?

    Madde bağımlılığı, Dünya Sağlık Örgütü tarafından “kişinin kullanmakta olduğu psikoaktif maddeyi daha önceden değer verdiği diğer nesnelerden ve uğraşlardan belirgin olarak daha değerli görmesi ve o maddeye çok daha yüksek öncelik tanıması” olarak tanımlanır ve kişinin herhangi bir maddenin kullanımı üzerinde kontrolünü kaybetmesi şeklinde özetlenebilir.

    Sigara bağımlılığı olarak bilinen nikotin bağımlılığı ise yine Dünya Sağlık Örgütü tarafından “kişinin düzenli olarak günde 1 sigara tüketmesi” olarak tanımlanmıştır. Sinir sistemi üzerinde uyarıcı etkileri bulunan nikotin tüketimi ile birlikte zaman içerisinde kişide hem fiziksel hem de psikolojik bağımlılık durumu ortaya çıkabilir. Alkol kullanımında aylar, uyuşturucu kullanımında günler içerisinde ortaya çıkan bağımlılık durumu, nikotin kullanımı ile saatler içerisinde gelişir. Kanser, kalp krizi, inme, depresyon gibi çok sayıda ciddi sağlık sorunu ile doğrudan ilişki içerisinde olan sigara tüketiminden kaçınmak, bağımlılık durumunda uzman birimlerden profesyonel destek almak son derece önemlidir.

    Sigaranın Zararları Nelerdir?

    Sigara tüketimi, başta akciğerler olmak üzere vücudun tüm organlarını olumsuz etkiler ve pek çok vücut sistemi ile ilişkili ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Dünya genelinde her 6 saniyede bir kişinin hayatını kaybetmesinden sorumlu olan sigara ve zararları ile ilişkili sağlık problemleri başlıca şu şekilde sıralanabilir:

    Kanser

    Sigara içerisinde yüzlercesi zehirli olmak üzere 7000’den fazla kimyasal madde bulunur ve bunların 70’den fazlası doğrudan kanser yapıcı özelliktedir. Sigara tüketimi ve pasif içicilik olarak adlandırılan ikincil sigara dumanı maruziyeti, başta akciğer kanseri olmak üzere pek çok kanser hastalığı ile doğrudan ilişkilidir. Sigara tüketen bir insanın kanser ile ilişkili herhangi bir hastalık sonucunda hayatını kaybetme riski 7 kat artarken, akciğer kanseri ile ilişkili ölüm riski 12 ila 24 kat artış gösterir.

    Kalp ve damar hastalıkları

    Sigara tüketimi ve sigara dumanı maruziyeti kalp ve damar hastalıklarına yol açan önlenebilir faktörlerden biridir. Sigara dumanında bulunan ve soba ve şofben zehirlenmelerinin sorumlusu olan karbonmonoksit gazı akciğerlerden kana geçer. Doğrudan hemoglobin adlı kan hücrelerine bağlanır. Oksijeni dokulara taşımakla görevli olan bu hücreler karbonmonoksit gazı ile bağlandığında oksijen moleküllerini taşıyamaz ve kanın dokulara oksijen taşıma kapasitesi büyük oranda azalır. Bunun sonucunda kalbin çalışma yükü artar, damar içi kan basıncı yükselir ve kardiyovasküler sistem hastalıkları gelişir. Sigara tüketen kişilerin kalp krizi gibi kardiyovasküler hastalıklar sonucunda hayatını kaybetme riski sigara tüketmeyenlere göre 4 kat daha fazladır.

    Solunum sistemi hastalıkları

    Sigara dumanından en hızlı ve en yoğun şekilde etkilenen organ şüphesiz ki akciğerlerdir. Solunan duman içerisinde bulunan zararlı kimyasallardan biri olan katran, akciğer dokusunda birikir ve zamanla bu dokularda harabiyete yol açar. Bunun sonucunda solunum kapasitesi azalır ve astım, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) gibi solunum sistemi ile ilişkili ciddi hastalıkların görülme riski artar. Uzun süre sigara kullanımı sonucunda KOAH riskinin %8’den fazla artış gösterdiği söylenebilir.

    Cinsel fonksiyonlarda bozulma

    Vücutta yer alan tüm hücrelerin eksiksiz şekilde çalışmayı sürdürmesi için her bir hücrenin yeterli oksijen düzeyine sahip olması gerekir. Sigara tüketimi sonucunda kanın oksijen taşıma kapasitesi büyük oranda azalır ve bu durum, tüm vücut sistemlerinde işlev kaybına neden olur. Sigara dumanı ile alınan toksik özellikteki kimyasallar her iki cinsiyette de cinsel fonksiyonlarda bozulmaya yol açar. Yumurtalıklar ve testis üzerinde oldukça zararlı etkileri olan bu kimyasallar aynı zamanda kısırlık riskini artıran önemli faktörlerden biridir. Sigara tüketimi ile gebelik döneminde düşük, plasenta sorunları ve ektopik gebelik gibi üreme sağlığı ile ilişkili sorunlar görülürken gebelik dışında düzensiz adet döngüsü, kemik erimesi, erken menopoz ve jinekolojik kanser riskinde artış meydana gelir.

    Böbrek hastalıkları

    Sigara dumanı ile vücuda alınan nikotin, metabolize olduktan sonra kotinin adlı farklı bir kimyasal maddeye dönüşür. Vücudun metabolik atıklarından biri olan bu madde, vücuttan idrar yoluyla atılır ancak idrar ile atılana kadar tüm renal sistemden geçer ve bu sırada böbrekler ve diğer yapılar son derece olumsuz etkilenir. Bunun yanı sıra sigara ile ortaya çıkan kan basıncı artışı uzun vadede böbrekler üzerinde ciddi hasarlara ve hatta böbrek yetmezliği tablosuna yol açabilir.

    Depresyon

    Sigara tüketimi vücudun tüm sistemlerinde olduğu gibi ruh sağlığı üzerinde de fazlasıyla zararlı etkiler gösterir. Sigara tüketen veya pasif içici olarak sigara dumanına maruz kalan kişilerde depresif belirtiler çok daha fazla görülür ve özellikle nikotin düzeyinin hızlı şekilde artıp azalması kişinin depresyona olan yatkınlığını büyük oranda artırır.

    Tip 2 diyabet

    Sigara tüketimi tip 2 diyabet hastalığına yol açan önemli faktörlerden biridir. Geçmişte sigara kullanan kişilerin tip 2 diyabet hastalığına yakalanma riski %28 oranında artış gösterirken bu sayı halihazırda sigara kullanmaya devam eden kişiler için çok daha yüksektir.

    Sigarayı Bırakmanın Sağlık Açısından Faydaları

    Sigara tüketimi, vücudun tüm sistemlerini doğrudan etkiler ve çok sayıda sistemik hastalığa neden olur. Kanın oksijen taşıma kapasitesinin azalması hücrelerin oksijensiz kalmasına yol açar ve kalp krizinden depresyona kadar pek çok sağlık problemine yatkınlığı artırır. Ancak sigara kullanımının sonlandırılmasından kısa bir süre sonra kanın oksijen taşıma kapasitesi artar ve vücudun tüm hücreleri yeterli oksijen doygunluğuna ulaşır. Sigarayı bıraktıktan sonraki geçen süre ve sağlık açısından kazanımlar şu şekilde sıralanabilir:

    Sigara bağımlılığının deneyimli merkezlerde, profesyonel yöntemlerle tedavi edilmesi gerekebilir. Sigarayı bırakma aşamasında profesyonel yardım almayı ihmal etmeyin.

    Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

    Yazı kaynağı : www.medicalpark.com.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.